Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Tümevarım problemine bir çözüm önerisi "Tabiat Kanunları" ve "İlliyet"
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Huseyni" data-source="post: 229611" data-attributes="member: 27"><p><strong>Cevap: Tümevarım problemine bir çözüm önerisi "Tabiat Kanunları" ve "İlliye</strong></p><p></p><p><strong>Sonuç</strong></p><p> </p><p> Gerek rasyonalizm (apriorizm), gerek ampirisizm determiniz üzerine kuruludur. İkisi de aynı yanılgıya dayanır: sebep ve sonucun birbirine rasyonel yasalarla veya zorunlu olan tabiat kanunlarıyla bağlı olduğunu zannetmek. </p><p></p><p></p><p> Sebep ile sonuç arasındaki ilişkinin ne rasyonel, ne de zorunlu olduğunu farkeden bazı materyalist filozoflar, korkudan titrediler. Çünkü, rasyonel ve zorunlu yasalar yoksa, bu, gelecek için bir güvence de yok demektir. Yarın herşey olabilir. </p><p></p><p></p><p> Evrende bir düzen olduğunu herkes görmektedir. Fakat bu çoğunlukla illiyet olarak yorumlanır. Russell gibi bazı filozoflar, evrende görünen sebep ile sonuç arasındaki ilişkilerin hiçbirinin rasyonel ve zorunlu olmadığını anladılar. Meselâ, bugüne kadar "su bitkiyi büyüttü," fakat yarın bunun garantisi yok dediler. Çünkü suyun hayatı yoktur: bitkiyi büyütebilecek hiçbir özelliği yoktur. Yani, bu, bitkiye hayat vermesini zorunlu kılacak hiçbir sebebe sahip değildir. </p><p></p><p></p><p> Vahyi dinlemeyen bir adam olarak Russell, yarın güneşin doğması için hiçbir sebep yoktur, doğmayabilir de, garantisi yoktur der. Oysa, vahyi dinlemeyenler için yarın güneşin doğacağından emin olmaları önemlidir. Çünkü, böyle biri güneşi hayatın kaynağı olarak görür. Bu kaynağın yok olmamasına muhtaçtır. Bu durumdaki birinin determinizme inanması kaçınılmazdır. Yaratıcıyı kabul elmeyen bir kişi, sebeplerin-her nasılsa sonuçları yaralma kudretine sahip olduklarını kabul etmek zorundadır. Eğer bu konumdaki biri determinizmin ve nedenselligin temelsiz olduğunu anlarsa, tutunacagı hiçbir şey kalmayacak; gelecekte ne olacağına dair korkular içinde yaşamaya mecbur olacaktır. </p><p></p><p></p><p> Meselâ, hayat için güneşin zorunlu olduğunu düşünen Russell, güneşin kesin olarak hayatı verme garantisini içinde taşımadığını farkedince gerçekten korkmuştu. Bunları yazar Russell: "Evcil hayvanlar, genellikle onları besleyen kişiyi gördüklerinde yiyecek beklerler. Bütün bu... tekdüzelik beklentilerinin, bizi yanlış yere götürme istidadı taşıdıklarını biliriz. Tavuğu hayatı boyunca her gün besleyen adam, en sonunda boynunu kopartır..." Russell şunu da ekler: "Bize yanaşan en iyi arkadaşımızı gördüğümüzde, onun bedeninin en kötü düşmanımızın veya hepten yabancı birinin dimağını barındırıyor olmadığını farzetmek için hiçbir gerekçemiz olmayacaktır." </p><p></p><p></p><p> Bu insanlara bu cümleleri söylettiren, onların sebeplere tapma tavırlarıdır. Sebeplere tapmak, burada sebeplere yaratma kudreti atfetme, yani sebepleri etken görme anlamında kullanılmaktadır. Sonucun elde edilmesinde sebebin etken faktör olduğunu zanneden kişi. sonucu sebeplerden beklemek zorundadır. Sebepleri ilahlaştırmak zorundadır. Fakat, aciz, şuursuz sebepler onu ne duyabilir, ne de cevap verebilir. ("[Gerçekten] ağırdığınız zaman sizi duyduklarını veya size bir fayda yahut zarar verdiklerini mi [düşünüyorsunuz]?" bkz. 26: 72-73).33 Bu yüzdendir ki, karanlık bir belirsizlik ve anlamsızlık dünyasında yaşamak zorunda kalır. </p><p></p><p></p><p> Hiçbir sebebin rasyonel olarak belli bir sonucu vereceğine dair hiçbir belirti yoktur. Bu durum, vahyi dinlemeyenleri korkuturken, vahyi dinleyenlerin sebeplerin ve müsebbebatın onlara Yaratıcılarını nasıl tanıttığını anlamalarına yardımcı olur (bkz. 2: 2S6). </p><p></p><p></p><p> Eğer sebepler kendilerinden kaynaklanan bir özelliğe sahip olmadıkları halde, hikmetli, yararlı sonuçlarıyla birlikte tüm kâinat ile âhenk içinde görev yapıyorlarsa, bu durum vahyi dinleyenler için önemli bir işarettir. Demek ki, sebep ile sonuç birlikte bir düzen içinde yapılıyorlar. Onları yapan, çok mükemmel bir sonucu aciz bir sebebe takarak, o sebebin o sonucu yapamayacağını açıkça belirtiyor. Üstelik, o mükemmel sonucu tüm kâinatı kuşatan küllî bir düzen içerisinde yapabilenin ancak tüm kâinatı yaratacak güce; ilme, iradeye, hikmete, rahmete vs. sahip Birisi olduğunu göstererek, düşünen insanlara Kendisini tanıtıyor. </p><p></p><p></p><p> Sebep ile sonucun arası böylece açılınca, yani sebebin sonucu hiçbir surette yapamayacağı anlaşılınca, illiyet bağının tamamen bir efsane olduğu ortaya çıkmaktadır. Nedensel yaklaşım hiçbir surette "objektif," bilimsel araştırmanın sonucu değildir. O, şahsî bir kanaatten öte birşey değildir. Fakat, akıl dışı ve saçma bir kanaat. </p><p></p><p></p><p> Vahiy bize Yaratıcının mutlak kudreti, mutlak ilmi, mutlak iradesi, mutlak hikmeti, mutlak rahmeti olduğunu bildiriyor. </p><p></p><p></p><p> Güneşin yarın doğacağının garantisi yoktur. Fakat mü'min bundan ne korkar, ne telaşa kapılır. Çünkü do, güneşi hayatın kaynağı, kendisine merhamet ettiği için ışıgını gönderen, hem de hikmetli bir şekilde en yararlı bir oranda gönderen biri olarak bilmemekte, ümidini güneşe bağlamamaktadır. Mü'min bütün bu özelliklerin güneşe degil; güneşin merhameti, kudreti, hikmeti sonsuz olan gaybî Yaratıcısına ait olduğunu bilir. Yarın güneş doğmayabilir, ama bugün olduğu gibi, yarın da Yaratıcı Kadîr ve Rahîmdir. O herşeyi bilir ve herşeyi hikmetle yaratır. O var oldugundan dolayı herşey vardır.34</p><p></p><p></p><p> Modern materyalist bilim illiyeti bütün bilimsel açıklamaların temeli olarak kabul eder. Yaratılmış nesnelerden başka birşey olmayan sebeplere, Allah'tan bağımsız bir varlık ve zâtî özellikler atfeder. Böyle yaparak, sebeplere uluhiyet izafe eder. Materyalist bilim Mutlak ve Müteal Bir Varlıka inanmaya karşı çıkar, ama sonsuz sayıda ilahı kabule muztar kalır: sebepler. </p><p></p><p></p><p>İslâmî bilim tevhidi onun bütün incelemelerinin temeli olarak kabul eder. İnsana kâinatı Kur'ân'ın rehberliğinde nasıl okuyacagını; mevcudatın, onların Saniinin varlığına ve birliğine nasıl şahit olduğunu ve Ona nasıl hamd ve tesbih ettiklerini öğretir. </p><p></p><p></p><p> Bilim vahyin rehberliğini kabul etmediği sürece, varlıkların ve olguların açıklamalarını yaratılmış dünyanın sınırları içerisinde aramaya ve dolayısıyla illiyete başvurmaya mecbur olacaktır. Bütün sebeplerin ve sonuçların, kendilerinden öte, bütün Güzel İsimleriyle birlikte Yaratıcılarına işaret ettigini asla anlamayacaktır. Yaratılışın hakikatini asla görmeyecektir. Böyle bir bilim hiçbir şeyi açıklayamaz; bilgi (marifet) üretemez. </p><p></p><p></p><p> Gerçek bilim marifet üreten ve insanlığın problemlerini çözen bir bilimdir. Böyle bir bilim vahiyle el ele çalışır ve Kur'ân'ın gayelerini inkâr etmeden, onun rehberliginde yürür. Gerçekte, bu İslâmî bilim şbu gayelere hizmet eder; herşeyin bir kasd ve hikmete binaen, anlamlı bir biçimde yaratıldığını gösterir. Kur'ân'ın metodunu kullanan lslâmî bilim kâinat hakkında edindigi malumatı marifetullaha ve hikmete dönüştürür. İnsana her bir mahluktan nasıl Allah'ın isimlerine bakan bir pencere açıldıgını öğretir ve Onun varlığını ve birliğini esmasıyla birlikte gösterir. Çünkü insanlığın en ulvî derecesi Allah'a iman içindeki marifetullahtır. Ve Allah'a iman hilkatin en yüce gayesi ve en mühim neticesidir. Bu şekilde, yaratılışın amacı, yani Allah'a abd olma görevi ifa edilmiş olur.35</p><p></p><p> </p><p> "Cinleri ve insanları ancak [Beni tanıyıp] Bana ibadet etsinler diye yarattım." (bkz. 51: 56).</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Huseyni, post: 229611, member: 27"] [b]Cevap: Tümevarım problemine bir çözüm önerisi "Tabiat Kanunları" ve "İlliye[/b] [B]Sonuç[/B] Gerek rasyonalizm (apriorizm), gerek ampirisizm determiniz üzerine kuruludur. İkisi de aynı yanılgıya dayanır: sebep ve sonucun birbirine rasyonel yasalarla veya zorunlu olan tabiat kanunlarıyla bağlı olduğunu zannetmek. Sebep ile sonuç arasındaki ilişkinin ne rasyonel, ne de zorunlu olduğunu farkeden bazı materyalist filozoflar, korkudan titrediler. Çünkü, rasyonel ve zorunlu yasalar yoksa, bu, gelecek için bir güvence de yok demektir. Yarın herşey olabilir. Evrende bir düzen olduğunu herkes görmektedir. Fakat bu çoğunlukla illiyet olarak yorumlanır. Russell gibi bazı filozoflar, evrende görünen sebep ile sonuç arasındaki ilişkilerin hiçbirinin rasyonel ve zorunlu olmadığını anladılar. Meselâ, bugüne kadar "su bitkiyi büyüttü," fakat yarın bunun garantisi yok dediler. Çünkü suyun hayatı yoktur: bitkiyi büyütebilecek hiçbir özelliği yoktur. Yani, bu, bitkiye hayat vermesini zorunlu kılacak hiçbir sebebe sahip değildir. Vahyi dinlemeyen bir adam olarak Russell, yarın güneşin doğması için hiçbir sebep yoktur, doğmayabilir de, garantisi yoktur der. Oysa, vahyi dinlemeyenler için yarın güneşin doğacağından emin olmaları önemlidir. Çünkü, böyle biri güneşi hayatın kaynağı olarak görür. Bu kaynağın yok olmamasına muhtaçtır. Bu durumdaki birinin determinizme inanması kaçınılmazdır. Yaratıcıyı kabul elmeyen bir kişi, sebeplerin-her nasılsa sonuçları yaralma kudretine sahip olduklarını kabul etmek zorundadır. Eğer bu konumdaki biri determinizmin ve nedenselligin temelsiz olduğunu anlarsa, tutunacagı hiçbir şey kalmayacak; gelecekte ne olacağına dair korkular içinde yaşamaya mecbur olacaktır. Meselâ, hayat için güneşin zorunlu olduğunu düşünen Russell, güneşin kesin olarak hayatı verme garantisini içinde taşımadığını farkedince gerçekten korkmuştu. Bunları yazar Russell: "Evcil hayvanlar, genellikle onları besleyen kişiyi gördüklerinde yiyecek beklerler. Bütün bu... tekdüzelik beklentilerinin, bizi yanlış yere götürme istidadı taşıdıklarını biliriz. Tavuğu hayatı boyunca her gün besleyen adam, en sonunda boynunu kopartır..." Russell şunu da ekler: "Bize yanaşan en iyi arkadaşımızı gördüğümüzde, onun bedeninin en kötü düşmanımızın veya hepten yabancı birinin dimağını barındırıyor olmadığını farzetmek için hiçbir gerekçemiz olmayacaktır." Bu insanlara bu cümleleri söylettiren, onların sebeplere tapma tavırlarıdır. Sebeplere tapmak, burada sebeplere yaratma kudreti atfetme, yani sebepleri etken görme anlamında kullanılmaktadır. Sonucun elde edilmesinde sebebin etken faktör olduğunu zanneden kişi. sonucu sebeplerden beklemek zorundadır. Sebepleri ilahlaştırmak zorundadır. Fakat, aciz, şuursuz sebepler onu ne duyabilir, ne de cevap verebilir. ("[Gerçekten] ağırdığınız zaman sizi duyduklarını veya size bir fayda yahut zarar verdiklerini mi [düşünüyorsunuz]?" bkz. 26: 72-73).33 Bu yüzdendir ki, karanlık bir belirsizlik ve anlamsızlık dünyasında yaşamak zorunda kalır. Hiçbir sebebin rasyonel olarak belli bir sonucu vereceğine dair hiçbir belirti yoktur. Bu durum, vahyi dinlemeyenleri korkuturken, vahyi dinleyenlerin sebeplerin ve müsebbebatın onlara Yaratıcılarını nasıl tanıttığını anlamalarına yardımcı olur (bkz. 2: 2S6). Eğer sebepler kendilerinden kaynaklanan bir özelliğe sahip olmadıkları halde, hikmetli, yararlı sonuçlarıyla birlikte tüm kâinat ile âhenk içinde görev yapıyorlarsa, bu durum vahyi dinleyenler için önemli bir işarettir. Demek ki, sebep ile sonuç birlikte bir düzen içinde yapılıyorlar. Onları yapan, çok mükemmel bir sonucu aciz bir sebebe takarak, o sebebin o sonucu yapamayacağını açıkça belirtiyor. Üstelik, o mükemmel sonucu tüm kâinatı kuşatan küllî bir düzen içerisinde yapabilenin ancak tüm kâinatı yaratacak güce; ilme, iradeye, hikmete, rahmete vs. sahip Birisi olduğunu göstererek, düşünen insanlara Kendisini tanıtıyor. Sebep ile sonucun arası böylece açılınca, yani sebebin sonucu hiçbir surette yapamayacağı anlaşılınca, illiyet bağının tamamen bir efsane olduğu ortaya çıkmaktadır. Nedensel yaklaşım hiçbir surette "objektif," bilimsel araştırmanın sonucu değildir. O, şahsî bir kanaatten öte birşey değildir. Fakat, akıl dışı ve saçma bir kanaat. Vahiy bize Yaratıcının mutlak kudreti, mutlak ilmi, mutlak iradesi, mutlak hikmeti, mutlak rahmeti olduğunu bildiriyor. Güneşin yarın doğacağının garantisi yoktur. Fakat mü'min bundan ne korkar, ne telaşa kapılır. Çünkü do, güneşi hayatın kaynağı, kendisine merhamet ettiği için ışıgını gönderen, hem de hikmetli bir şekilde en yararlı bir oranda gönderen biri olarak bilmemekte, ümidini güneşe bağlamamaktadır. Mü'min bütün bu özelliklerin güneşe degil; güneşin merhameti, kudreti, hikmeti sonsuz olan gaybî Yaratıcısına ait olduğunu bilir. Yarın güneş doğmayabilir, ama bugün olduğu gibi, yarın da Yaratıcı Kadîr ve Rahîmdir. O herşeyi bilir ve herşeyi hikmetle yaratır. O var oldugundan dolayı herşey vardır.34 Modern materyalist bilim illiyeti bütün bilimsel açıklamaların temeli olarak kabul eder. Yaratılmış nesnelerden başka birşey olmayan sebeplere, Allah'tan bağımsız bir varlık ve zâtî özellikler atfeder. Böyle yaparak, sebeplere uluhiyet izafe eder. Materyalist bilim Mutlak ve Müteal Bir Varlıka inanmaya karşı çıkar, ama sonsuz sayıda ilahı kabule muztar kalır: sebepler. İslâmî bilim tevhidi onun bütün incelemelerinin temeli olarak kabul eder. İnsana kâinatı Kur'ân'ın rehberliğinde nasıl okuyacagını; mevcudatın, onların Saniinin varlığına ve birliğine nasıl şahit olduğunu ve Ona nasıl hamd ve tesbih ettiklerini öğretir. Bilim vahyin rehberliğini kabul etmediği sürece, varlıkların ve olguların açıklamalarını yaratılmış dünyanın sınırları içerisinde aramaya ve dolayısıyla illiyete başvurmaya mecbur olacaktır. Bütün sebeplerin ve sonuçların, kendilerinden öte, bütün Güzel İsimleriyle birlikte Yaratıcılarına işaret ettigini asla anlamayacaktır. Yaratılışın hakikatini asla görmeyecektir. Böyle bir bilim hiçbir şeyi açıklayamaz; bilgi (marifet) üretemez. Gerçek bilim marifet üreten ve insanlığın problemlerini çözen bir bilimdir. Böyle bir bilim vahiyle el ele çalışır ve Kur'ân'ın gayelerini inkâr etmeden, onun rehberliginde yürür. Gerçekte, bu İslâmî bilim şbu gayelere hizmet eder; herşeyin bir kasd ve hikmete binaen, anlamlı bir biçimde yaratıldığını gösterir. Kur'ân'ın metodunu kullanan lslâmî bilim kâinat hakkında edindigi malumatı marifetullaha ve hikmete dönüştürür. İnsana her bir mahluktan nasıl Allah'ın isimlerine bakan bir pencere açıldıgını öğretir ve Onun varlığını ve birliğini esmasıyla birlikte gösterir. Çünkü insanlığın en ulvî derecesi Allah'a iman içindeki marifetullahtır. Ve Allah'a iman hilkatin en yüce gayesi ve en mühim neticesidir. Bu şekilde, yaratılışın amacı, yani Allah'a abd olma görevi ifa edilmiş olur.35 "Cinleri ve insanları ancak [Beni tanıyıp] Bana ibadet etsinler diye yarattım." (bkz. 51: 56). [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Tümevarım problemine bir çözüm önerisi "Tabiat Kanunları" ve "İlliyet"
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst