Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Bunları Biliyormusunuz
Tarihden Bir Yaprak
Türk-İslam Tarihinin Konjonktürel Yorumu
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Huseyni" data-source="post: 229978" data-attributes="member: 27"><p><span style="color: red"><strong>Bünyamin Duran</strong></span></p><p> <span style="color: red"><strong>Doç. Dr. Dumlupınar Üniversitesi, Bilecik İİB Fakültesi Öğretim Üyesi</strong></span></p><p></p><p></p><p> İslam tarihi geriden bir kuşbakışı ile incelendiğinde gelişim sürecinin doğrusal ve bir düzlem üzerinde değil, helozenik bir salınım şeklinde olduğu görülür. "Fazilet Dönemi" diyebileceğimiz dönemden "Çöküntü Dönemi" arasında İslam toplumu sürekli salınır. Sözü edilen dönemlerde toplumsal sosyo-ekonomik formasyon da dönemlere paralel olarak değişir ve farklı nitelikler alır. Burada önemli olan nokta, tarihin hangi dinamikler tarafından böyle belirlendiğidir. Tarihi yapan dinamikleri merak edip araştıran birçok düşünür olayı çeşitli boyutlarıyla geniş ölçüde aydınlatmışlardır. Bunlardan burada özellikle İbn-i Haldun'u, Hegel'i, Weber'i, Toynbee'yi, Marx'ı ve Bediüzzaman'ı zikredebiliriz. İlginçtir ki, gerek zaman ve mekan, gerekse referans kaynakları bakımından birbirinden son derece farklı olan bu düşünürler tarihi yapan güçlerin niteliği konusunda ciddi bir kesişme ve örtüşme içerisindedirler. </p><p></p><p></p><p> Tarihi yapan dinamik olarak tüm tezlerin odaklandığı kurum benim “Öncü Azınlık” dediğim kurumdur. Bu kuruma İbn-i Haldun “Asabiye”, Hegel “Büyük Adamlar”, Toynbee “Yaratıcı Azınlık” adını vermektedir. Gerek derecede bir "özlem"le donanarak belli hedefleri elde etme amacıyla organize olmakta ve o hedefe doğru bütün fiziki ve sosyal-siyasal çevrenin dayatması ve tasallutu, gerek "aklın hilesi"nin kandırması, gerek üretim araçlarının zorlaması yoluyla olsun çeşitli neden ve faktörlerden dolayı insan soyunun belli bir kısmı ileri varlığıyla abanmaktadır. Bu "öncü güç" sanki bir doğa gücü etkinliğinde önüne dikilen tüm engelleri aşarak büyük ölçekli dönüşüm ve devrimleri gerçekleştirmektedir. </p><p></p><p></p><p> Öncü Azınlık'ın ortaya çıkışı normal şartlar altında kendi kendine ve birdenbire değil, olağanüstü şartlar altında, zamanla ve dış şartların dayatmasıyla olmaktadır. Bediüzzaman'ın çeşitli yaklaşımlarına dayanarak bu sosyal yasayı şöyle anlatabiliriz: İnsan bilindiği gibi "Allah’ın halifesi" olması niteliğiyle çok önemli bir potansiyel enerji ve istidada sahiptir. Potansiyel kabiliyeti son derece yüksektir. Bilkuvve olarak hırsın, intikamın, özlemin, aşkın, sevginin, fedakârlığın, sadakatin, ümidin, ha-yalin, isyanın, itaatın... maksimum seviyelerine sahiptir. Ancak bütün bu sıfatlar insanda potansiyel olarak vardır. Bu duyguların kinetik hale gelmesi, bazı dışsal faktörlerin dayatması ve "tasallutu"yla mümkündür. Bu tasallut, ya fiziki çevreden, ya da sosyal-siyasal çevreden gelebilir. Tasallutun niteliği ve şiddeti, "öncü azınlık"da ciddi reaksiyonlara, tepkilere yol açarak, gizli duyguların su yüzüne çıkması ve giderek keskinleşmesine yol açar. Şayet dışsal çevrenin meydan okuması öncü kesimde kin ve nefret duygularının yoğunlaşması ve keskinleşmesine neden oluyorsa, o toplumda sürekli ve şiddetli çatışma, terör ve çalkantılar yaşanır. Meydan okuma, ahlakî boyutta ise, yani egemen kesim, siyasi gücü toplumsal ahlakın yozlaştırılması, leşleştirilmesi ve kokuşturulması amacıyla kullanıyor, ahlakî yapı erozyona uğratılıyorsa, "fıtraten mazbut" olan öncü kesim bu meydan okumaya karşı ileri derecede ahlakî ve kültürel yapıya sahip çıkarak, kendi hayatlarında son derece mazbut bir hayat tarzı kurarak tepki gösterirler. Benzer tepkiler ekonomik, siyasal ve kültürel meydan okumalara; fiziki coğrafyanın bela, musibet ve tabiî afet şeklindeki meydan okumalarına karşı da ortaya çıkar. </p><p></p><p></p><p> Öte yandan Bediüzzaman, toplumsal gelişmenin temelinde aşırı ihtiyaçların yattığına inanır. Ona göre toplumsal değişme, ancak öncü azınlıkta değişme yönünde aşırı bir ihtiyacın ortaya çıkmasıyla mümkün olabilir. Bediüzzaman bu konuda: "Muzaaf ihtiyaç iştiyaktır, muzaaf iştiyak incizab'tır". Yani ihtiyaç şiddetlendikçe iştiyaka, iştiyak da şiddetlendikçe incizaba dönüşür. Anlaşıldığına göre iştiyak, ihtiyacın; incizab da iştiyak'ın bir üst şiddet derecesidir. Bu yaklaşıma göre, inzicab derecesi bir şeyi istemenin en son ve şiddetli tarafı ve yönünü oluşturuyor. Hegel’de “tutku” adını alan bu olguya biz "özlem" diyeceğiz. O zaman olayı şöyle genelleyebiliriz: toplumun "öncü azınlık"ında belli hedeflere "özlem" derecesine arzu ve istekler ortaya çıkmadan o amacın gerçekleşmesi normal şartlar altında mümkün değildir. Başka bir ifade ile, yüksek idealleri, büyük devrimleri gerçekleştirmek ancak "yüksek dereceli özlemle" olabilir. Eğer toplumda bu özlem yoksa, aydınların, devletin veya başka faktörlerin zorlaması ve isteğiyle büyük ölçekli dönüşümler gerçekleştirilemez. </p><p></p><p></p><p> Burada önemli olan başka bir mesele özlemin şiddet derecesi ve yöneldiği istikamettir. Eğer özlemin şiddet derecesi düşükse, özlem duyulan amaçların elde edilmesine yönelen enerji ve eylem yoğunluğu da o ölçüde yetersiz ve zayıf olacaktır. Aynı şekilde elde edilse bile elde edildikten sonra elde tutulmaya çalışılmasına yönelik gayret de ona göre az olacaktır. Bunun tersine, eğer, özlemin şiddeti çok yüksekse, öncü kesimin tüm düşünce, ideal ve beklentisi o yönde yoğunlaşacak, o hedef onlar için "aşk" düzeyine gelecek, o hedefe ulaşmak için de tüm enerjilerini kullanacaklardır. Bu süreçle elde edilen bir devrim de ona göre sürekli, derin ve güçlü olacaktır. Özlemin oluşmasında katkısı olan duyguların niteliği ve çeşitliliği de önemlidir. Şayet özlemin gelişmesi ve devam etmesinde katkısı olan duygu sınırlı sayıda ise, elde edilen hedef de sınırlı olacaktır. Bunun tersine, özlemin ortaya çıkması ve devam ederek yapısallaşmasında katkısı olan duygular çok sayıda ise, topyekün bir devrimden ve geniş boyutlu bir dönüşümden sözedebiliriz. Öte yandan, özlemin yöneldiği alan da farklı olabilir. Yine çevrenin meydan okumasına bağlı olarak özlem, maddî (yani bir ekonomik kalkınmaya),veya manevî bir hedefe (İ’la-yı Kelimetûllah) yönelebilir. Bu durumda özlemin yöneldiği hedef veya hedefler gerçekleşirken, yönelmediği hedefler gerçekleşmiyecek veya gerçekleşse de bu gelişme istenmeden bir gerçekleşme olacaktır. Aynı şekilde, meydan okuma çift yönlü ise, yani topluma hem maddî faktörler, hem de manevî faktörler meydan okuyorsa bu durumda özlem hem maddeye hem de mânâya yönelebilecek ve iki hedef de müştereken gerçekleşebilecektir. </p><p></p><p></p><p> Tarihi yapan dinamik olan “Öncü Azınlık”ın ortaya çıkışı sürecini sadece bir faktöre bağlamak doğru değildir. Çevrenin dayatması ve tasallutu yanında İlahi inayet ve ihsan dinamiğini de unutmamak gerekir. Özellikle İslam toplumlarının değişmesi sözkonusu olunca esas belirleyici unsurlardan biri İlahi inayet ve ihsan olmaktadır. Nitekim aşağıda inceleyeceğimiz Risalet ve Tecdid Çevreleri, hem birinci dinamiğin hem de ikinci dinamiğin sonuçları olmaktadır. </p><p></p><p></p><p> Bu genel yaklaşımdan sonra şimdi de İslam toplumlarının tarihi gelişme ve değişmelerini belirleyen dinamiklerden Risalet Çevresi ve Tecdid Çevresi dinamiklerini inceleyebiliriz. Burada Türk-İslam tarihinin inşasında Risalet Çevresi başlığı altında Sahabe Çevresi, Tecdid Çevresi Başlığı altında da Horasan Erenleri örnekleri incelenecektir.</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Huseyni, post: 229978, member: 27"] [COLOR=red][B]Bünyamin Duran[/B][/COLOR] [COLOR=red][B]Doç. Dr. Dumlupınar Üniversitesi, Bilecik İİB Fakültesi Öğretim Üyesi[/B][/COLOR] İslam tarihi geriden bir kuşbakışı ile incelendiğinde gelişim sürecinin doğrusal ve bir düzlem üzerinde değil, helozenik bir salınım şeklinde olduğu görülür. "Fazilet Dönemi" diyebileceğimiz dönemden "Çöküntü Dönemi" arasında İslam toplumu sürekli salınır. Sözü edilen dönemlerde toplumsal sosyo-ekonomik formasyon da dönemlere paralel olarak değişir ve farklı nitelikler alır. Burada önemli olan nokta, tarihin hangi dinamikler tarafından böyle belirlendiğidir. Tarihi yapan dinamikleri merak edip araştıran birçok düşünür olayı çeşitli boyutlarıyla geniş ölçüde aydınlatmışlardır. Bunlardan burada özellikle İbn-i Haldun'u, Hegel'i, Weber'i, Toynbee'yi, Marx'ı ve Bediüzzaman'ı zikredebiliriz. İlginçtir ki, gerek zaman ve mekan, gerekse referans kaynakları bakımından birbirinden son derece farklı olan bu düşünürler tarihi yapan güçlerin niteliği konusunda ciddi bir kesişme ve örtüşme içerisindedirler. Tarihi yapan dinamik olarak tüm tezlerin odaklandığı kurum benim “Öncü Azınlık” dediğim kurumdur. Bu kuruma İbn-i Haldun “Asabiye”, Hegel “Büyük Adamlar”, Toynbee “Yaratıcı Azınlık” adını vermektedir. Gerek derecede bir "özlem"le donanarak belli hedefleri elde etme amacıyla organize olmakta ve o hedefe doğru bütün fiziki ve sosyal-siyasal çevrenin dayatması ve tasallutu, gerek "aklın hilesi"nin kandırması, gerek üretim araçlarının zorlaması yoluyla olsun çeşitli neden ve faktörlerden dolayı insan soyunun belli bir kısmı ileri varlığıyla abanmaktadır. Bu "öncü güç" sanki bir doğa gücü etkinliğinde önüne dikilen tüm engelleri aşarak büyük ölçekli dönüşüm ve devrimleri gerçekleştirmektedir. Öncü Azınlık'ın ortaya çıkışı normal şartlar altında kendi kendine ve birdenbire değil, olağanüstü şartlar altında, zamanla ve dış şartların dayatmasıyla olmaktadır. Bediüzzaman'ın çeşitli yaklaşımlarına dayanarak bu sosyal yasayı şöyle anlatabiliriz: İnsan bilindiği gibi "Allah’ın halifesi" olması niteliğiyle çok önemli bir potansiyel enerji ve istidada sahiptir. Potansiyel kabiliyeti son derece yüksektir. Bilkuvve olarak hırsın, intikamın, özlemin, aşkın, sevginin, fedakârlığın, sadakatin, ümidin, ha-yalin, isyanın, itaatın... maksimum seviyelerine sahiptir. Ancak bütün bu sıfatlar insanda potansiyel olarak vardır. Bu duyguların kinetik hale gelmesi, bazı dışsal faktörlerin dayatması ve "tasallutu"yla mümkündür. Bu tasallut, ya fiziki çevreden, ya da sosyal-siyasal çevreden gelebilir. Tasallutun niteliği ve şiddeti, "öncü azınlık"da ciddi reaksiyonlara, tepkilere yol açarak, gizli duyguların su yüzüne çıkması ve giderek keskinleşmesine yol açar. Şayet dışsal çevrenin meydan okuması öncü kesimde kin ve nefret duygularının yoğunlaşması ve keskinleşmesine neden oluyorsa, o toplumda sürekli ve şiddetli çatışma, terör ve çalkantılar yaşanır. Meydan okuma, ahlakî boyutta ise, yani egemen kesim, siyasi gücü toplumsal ahlakın yozlaştırılması, leşleştirilmesi ve kokuşturulması amacıyla kullanıyor, ahlakî yapı erozyona uğratılıyorsa, "fıtraten mazbut" olan öncü kesim bu meydan okumaya karşı ileri derecede ahlakî ve kültürel yapıya sahip çıkarak, kendi hayatlarında son derece mazbut bir hayat tarzı kurarak tepki gösterirler. Benzer tepkiler ekonomik, siyasal ve kültürel meydan okumalara; fiziki coğrafyanın bela, musibet ve tabiî afet şeklindeki meydan okumalarına karşı da ortaya çıkar. Öte yandan Bediüzzaman, toplumsal gelişmenin temelinde aşırı ihtiyaçların yattığına inanır. Ona göre toplumsal değişme, ancak öncü azınlıkta değişme yönünde aşırı bir ihtiyacın ortaya çıkmasıyla mümkün olabilir. Bediüzzaman bu konuda: "Muzaaf ihtiyaç iştiyaktır, muzaaf iştiyak incizab'tır". Yani ihtiyaç şiddetlendikçe iştiyaka, iştiyak da şiddetlendikçe incizaba dönüşür. Anlaşıldığına göre iştiyak, ihtiyacın; incizab da iştiyak'ın bir üst şiddet derecesidir. Bu yaklaşıma göre, inzicab derecesi bir şeyi istemenin en son ve şiddetli tarafı ve yönünü oluşturuyor. Hegel’de “tutku” adını alan bu olguya biz "özlem" diyeceğiz. O zaman olayı şöyle genelleyebiliriz: toplumun "öncü azınlık"ında belli hedeflere "özlem" derecesine arzu ve istekler ortaya çıkmadan o amacın gerçekleşmesi normal şartlar altında mümkün değildir. Başka bir ifade ile, yüksek idealleri, büyük devrimleri gerçekleştirmek ancak "yüksek dereceli özlemle" olabilir. Eğer toplumda bu özlem yoksa, aydınların, devletin veya başka faktörlerin zorlaması ve isteğiyle büyük ölçekli dönüşümler gerçekleştirilemez. Burada önemli olan başka bir mesele özlemin şiddet derecesi ve yöneldiği istikamettir. Eğer özlemin şiddet derecesi düşükse, özlem duyulan amaçların elde edilmesine yönelen enerji ve eylem yoğunluğu da o ölçüde yetersiz ve zayıf olacaktır. Aynı şekilde elde edilse bile elde edildikten sonra elde tutulmaya çalışılmasına yönelik gayret de ona göre az olacaktır. Bunun tersine, eğer, özlemin şiddeti çok yüksekse, öncü kesimin tüm düşünce, ideal ve beklentisi o yönde yoğunlaşacak, o hedef onlar için "aşk" düzeyine gelecek, o hedefe ulaşmak için de tüm enerjilerini kullanacaklardır. Bu süreçle elde edilen bir devrim de ona göre sürekli, derin ve güçlü olacaktır. Özlemin oluşmasında katkısı olan duyguların niteliği ve çeşitliliği de önemlidir. Şayet özlemin gelişmesi ve devam etmesinde katkısı olan duygu sınırlı sayıda ise, elde edilen hedef de sınırlı olacaktır. Bunun tersine, özlemin ortaya çıkması ve devam ederek yapısallaşmasında katkısı olan duygular çok sayıda ise, topyekün bir devrimden ve geniş boyutlu bir dönüşümden sözedebiliriz. Öte yandan, özlemin yöneldiği alan da farklı olabilir. Yine çevrenin meydan okumasına bağlı olarak özlem, maddî (yani bir ekonomik kalkınmaya),veya manevî bir hedefe (İ’la-yı Kelimetûllah) yönelebilir. Bu durumda özlemin yöneldiği hedef veya hedefler gerçekleşirken, yönelmediği hedefler gerçekleşmiyecek veya gerçekleşse de bu gelişme istenmeden bir gerçekleşme olacaktır. Aynı şekilde, meydan okuma çift yönlü ise, yani topluma hem maddî faktörler, hem de manevî faktörler meydan okuyorsa bu durumda özlem hem maddeye hem de mânâya yönelebilecek ve iki hedef de müştereken gerçekleşebilecektir. Tarihi yapan dinamik olan “Öncü Azınlık”ın ortaya çıkışı sürecini sadece bir faktöre bağlamak doğru değildir. Çevrenin dayatması ve tasallutu yanında İlahi inayet ve ihsan dinamiğini de unutmamak gerekir. Özellikle İslam toplumlarının değişmesi sözkonusu olunca esas belirleyici unsurlardan biri İlahi inayet ve ihsan olmaktadır. Nitekim aşağıda inceleyeceğimiz Risalet ve Tecdid Çevreleri, hem birinci dinamiğin hem de ikinci dinamiğin sonuçları olmaktadır. Bu genel yaklaşımdan sonra şimdi de İslam toplumlarının tarihi gelişme ve değişmelerini belirleyen dinamiklerden Risalet Çevresi ve Tecdid Çevresi dinamiklerini inceleyebiliriz. Burada Türk-İslam tarihinin inşasında Risalet Çevresi başlığı altında Sahabe Çevresi, Tecdid Çevresi Başlığı altında da Horasan Erenleri örnekleri incelenecektir. [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Bunları Biliyormusunuz
Tarihden Bir Yaprak
Türk-İslam Tarihinin Konjonktürel Yorumu
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst