Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Ubudiyetin Ruhu: Duâ ve Sırları
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="bizar" data-source="post: 181845" data-attributes="member: 12884"><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Arial'"><strong>Acze Karşı İstinat Noktası Duâdır</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Arial'"><strong></strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Arial'"><strong></strong>İnsan, fıtraten zayıf ve âcizdir. İnsanın zayıflığına bir çok yazar dikkat çekmiştir. Fransızların ünlü yazarlarından Montaigne, “Ne kadar bilge olmak istesek de sonuçta insanız. İnsandan daha dayanıksız, daha sefil ve daha hiç ne var ki?” diyerek, insandaki zayıflık halinin fıtriliğini vurgular (Sponville, s. 183). İnsanın kendi güçsüzlüğünü ve zaafını bilmesi büyük bir erdemdir. Kibirlenme ise bilgisizlikten kaynaklanır. Kendini bilen, alçakgönüllü ve mütevazıdır. Yaratıcısına karşı kibirlenen insan ise ya O’nu bilmiyordur ya da kendini (Sponville, s. 184).</span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Arial'"></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Arial'">Bediüzzaman, insanın benlik ve iktidarının gerçekte yaratıcı hiçbir gücü bulunmadığını, her şeyin “acz, ihtiyaç, samimî istemek ve fiilî duâ”ya dayandığını söyler. Ona göre dış âlemde tabiat fikri insanların sapmalarına nasıl sebebiyet veriyorsa iç âlemde de “ben/ene” duygusunun bütün sapmaların menşei olduğunu şöyle ifade eder: “Zaten ben, nasıl tabiatı icad itibarıyla inkâr ediyorum ve Risale-i Nur bunu kat’î ispat etmiş. Öyle de, beşeri gurura, enaniyete, firavunluğa sevk eden iktidarı da tabiat gibi inkâr ediyorum” der. Konunun devamında, Kur’ân’ın feyzi ve Risale-i Nur’un delilleriyle evvelâ kendi nefsinde, sonra da herkesteki benlik ve iktidarın Cenab- Hakk’ın icad, ihsan ve tevfikinin yalnızca bir perdesi olduklarını aynelyakîn gibi kesin olarak bildiğini söyler (a.g.e., “EL”. II, 1874). Böylece insan tabiatında asıl olanın acz ve zaaf olduğunu belirten Bediüzzaman, “Acz, nidânın mâdenidir. İhtiyaç duânın menbaıdır.” (a.g.e., Mesnevi, II, 1320) diyerek, duâ ve yakarışın kaynağının da bu sürekli ve değişmez acz hali olduğunu vurgular.</span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Arial'"></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Arial'">İnsandaki bu zayıflık hali Yaratıcı’nın karşısında hissedildiğinde bir mâna ifade eder. Aksi halde ümitsizlik, ye’s ve kederin kaynağıdır. Bu sebeple acz, başkalarına halini şikayete değil duâya vesile olmalıdır. Bu takdirde acz, büyük bir güç olur. Bediüzzaman, insanın acz ve zayıflığındaki bu gücü anlatmak için nazlı bir çocuk örneğini verir. Çocuğun “zaafında büyük bir kuvvet, aczinde büyük bir kudret vardır. Eğer zaafını anlayıp duâ etse, aczini bilip istimdat etse, metalibine öyle muvaffak olur ve makasıdı ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtisiyle, aşr-ı mişarına (yüzde birine) muvaffak olamaz.” Çocuk ağladığı zaman istediği kendisine hemen verilir. Kendisinden çok daha kuvvetli anne-babası ise çocuk ağladığı zaman âdeta onun emrine girerler. Çocuk, kendi kuvvetiyle elde edemeyeceği bir çok şeyi ağlamasıyla kolaylıkla elde eder. “Demek ki, saltanat-ı insaniyet, celb ve gasp etmekle ve galip olmakla değildir. Belki insana bu derece musahhariyetin sebebi, şefkat ve rahmet ve hikmet-i Hâlıktır ki, eşyayı insana musahhar etmiş. Bir gözsüz akrep ve bir ayaksız yılan gibi haşarata mağlûp olan insana, bir kurttan ipeği giydiren ve bir böcekten balı yediren, zaafının semeresi olan teshir-i Rabbânîdir. Yoksa netice-i iktidarı değildir.” (Külliyat, Mesnevi-i Nuriye, II, 1386). </span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Arial'"></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Arial'">Bediüzzaman, 23. Söz’ün birinci Mebhas’ında duânın insana kazandırdığı kuvveti açıklarken “İnsan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyâta maruz ve hadsiz âdânın hücumuna müptelâ; ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra duâdır” der. Duâ ise ubudiyetin esasıdır. Nasıl ki bir çocuk, eli yetişmediği meramını ya da arzusunu elde etmek için acz lisanıyla ya ağlayarak fiilî ya da isteyerek kavlî bir duâ etse maksuduna muvaffak olur. Öyle de, insan, bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmânü’r-Rahîm’in dergâhında, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla duâ etmesi gerekir ki fıtratındaki eksiklikleri kuvvete çevirebilsin. </span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Arial'"></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Arial'">Acz ve zaaf, Allah-u Tealâ’nın isim ve sıfatlarının tecelli etmelerine sebep oldukları için insanı güçlü kılar ve insanın sürekli ibadet halinde olmasını temin eder: “Cenâb-ı Hak insana hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir zaaf vermiş, tâ ki daimî bir surette dergâh-ı İlâhiye’ye iltica edip niyaz etsin, duâ etsin” (25. Lem’a, 12. Deva). İnsanın fıtratındaki acz ve fakr, O’nun Rahmet hazinelerine açılan iki küçük pencere gibidirler. Bu pencereler vasıtasıyla Hak Teâla’nın isim ve sıfatlarının insan üzerinde tecelli edişi hakkında Bediüzzaman, “Gecede zulümat nasıl nuru gösterir. Öyle de insan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuruyla bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ, pek çok evsâf-ı İlâhiye’ye bu suretle ayinedarlık ediyor” der (33. Söz, 31. Pencere). </span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Arial'"></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Arial'">Acz ve zaaf, duânın makbul ve tesirli olması için en önemli vesilelerdir. Bu sebeple hastaların, elden ayaktan düşmüş ihtiyarların ve çaresizlerin duâlarının makbul olduğu bildirilmiştir. Oruçlunun duâsının kabul edilmesinin bir sebebi de oruç esnasında açlığın getirdiği acz ve zaaftır. Bediüzzaman hazretleri, “Bu Ramazan-ı Şerifte acz ve zaafı ve fakr ve ihtiyacı tam hissedip Cenab-ı Hakka iltica etmek, bu surette intibah ve heyecan ve şuur ve şiddet verdi. Ramazan-ı Şerifte şimdi okuduğum münacatların okunmasına bu hâdise mühim bir kuvvet oldu. Zaten musibetler, dergâh-ı İlâhîye sevk etmek için birer kader kamçısıdır. Her okuduğum bir kelime ve duâ da ve münâcâtda şuurlu ve şiddetli oluyor. Resmî ve ruhsuz olmuyor.” diyerek Ramazan’da yapılan duâların kabul edilmesinin sebebini izah eder. İçinde yaşadıkları ortamda manâsını tam hissederek tesbih ve zikirleri yaptıkları için sahabe-i kiram efendilerimizin ibadet ve duâlarına yetişilemediğini ifade eder (Külliyat, “BL”, II, 1525). </span></span></p><p><span style="font-size: 12px"></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="bizar, post: 181845, member: 12884"] [SIZE=3][FONT=Arial][B]Acze Karşı İstinat Noktası Duâdır [/B]İnsan, fıtraten zayıf ve âcizdir. İnsanın zayıflığına bir çok yazar dikkat çekmiştir. Fransızların ünlü yazarlarından Montaigne, “Ne kadar bilge olmak istesek de sonuçta insanız. İnsandan daha dayanıksız, daha sefil ve daha hiç ne var ki?” diyerek, insandaki zayıflık halinin fıtriliğini vurgular (Sponville, s. 183). İnsanın kendi güçsüzlüğünü ve zaafını bilmesi büyük bir erdemdir. Kibirlenme ise bilgisizlikten kaynaklanır. Kendini bilen, alçakgönüllü ve mütevazıdır. Yaratıcısına karşı kibirlenen insan ise ya O’nu bilmiyordur ya da kendini (Sponville, s. 184). Bediüzzaman, insanın benlik ve iktidarının gerçekte yaratıcı hiçbir gücü bulunmadığını, her şeyin “acz, ihtiyaç, samimî istemek ve fiilî duâ”ya dayandığını söyler. Ona göre dış âlemde tabiat fikri insanların sapmalarına nasıl sebebiyet veriyorsa iç âlemde de “ben/ene” duygusunun bütün sapmaların menşei olduğunu şöyle ifade eder: “Zaten ben, nasıl tabiatı icad itibarıyla inkâr ediyorum ve Risale-i Nur bunu kat’î ispat etmiş. Öyle de, beşeri gurura, enaniyete, firavunluğa sevk eden iktidarı da tabiat gibi inkâr ediyorum” der. Konunun devamında, Kur’ân’ın feyzi ve Risale-i Nur’un delilleriyle evvelâ kendi nefsinde, sonra da herkesteki benlik ve iktidarın Cenab- Hakk’ın icad, ihsan ve tevfikinin yalnızca bir perdesi olduklarını aynelyakîn gibi kesin olarak bildiğini söyler (a.g.e., “EL”. II, 1874). Böylece insan tabiatında asıl olanın acz ve zaaf olduğunu belirten Bediüzzaman, “Acz, nidânın mâdenidir. İhtiyaç duânın menbaıdır.” (a.g.e., Mesnevi, II, 1320) diyerek, duâ ve yakarışın kaynağının da bu sürekli ve değişmez acz hali olduğunu vurgular. İnsandaki bu zayıflık hali Yaratıcı’nın karşısında hissedildiğinde bir mâna ifade eder. Aksi halde ümitsizlik, ye’s ve kederin kaynağıdır. Bu sebeple acz, başkalarına halini şikayete değil duâya vesile olmalıdır. Bu takdirde acz, büyük bir güç olur. Bediüzzaman, insanın acz ve zayıflığındaki bu gücü anlatmak için nazlı bir çocuk örneğini verir. Çocuğun “zaafında büyük bir kuvvet, aczinde büyük bir kudret vardır. Eğer zaafını anlayıp duâ etse, aczini bilip istimdat etse, metalibine öyle muvaffak olur ve makasıdı ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtisiyle, aşr-ı mişarına (yüzde birine) muvaffak olamaz.” Çocuk ağladığı zaman istediği kendisine hemen verilir. Kendisinden çok daha kuvvetli anne-babası ise çocuk ağladığı zaman âdeta onun emrine girerler. Çocuk, kendi kuvvetiyle elde edemeyeceği bir çok şeyi ağlamasıyla kolaylıkla elde eder. “Demek ki, saltanat-ı insaniyet, celb ve gasp etmekle ve galip olmakla değildir. Belki insana bu derece musahhariyetin sebebi, şefkat ve rahmet ve hikmet-i Hâlıktır ki, eşyayı insana musahhar etmiş. Bir gözsüz akrep ve bir ayaksız yılan gibi haşarata mağlûp olan insana, bir kurttan ipeği giydiren ve bir böcekten balı yediren, zaafının semeresi olan teshir-i Rabbânîdir. Yoksa netice-i iktidarı değildir.” (Külliyat, Mesnevi-i Nuriye, II, 1386). Bediüzzaman, 23. Söz’ün birinci Mebhas’ında duânın insana kazandırdığı kuvveti açıklarken “İnsan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyâta maruz ve hadsiz âdânın hücumuna müptelâ; ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra duâdır” der. Duâ ise ubudiyetin esasıdır. Nasıl ki bir çocuk, eli yetişmediği meramını ya da arzusunu elde etmek için acz lisanıyla ya ağlayarak fiilî ya da isteyerek kavlî bir duâ etse maksuduna muvaffak olur. Öyle de, insan, bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmânü’r-Rahîm’in dergâhında, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla duâ etmesi gerekir ki fıtratındaki eksiklikleri kuvvete çevirebilsin. Acz ve zaaf, Allah-u Tealâ’nın isim ve sıfatlarının tecelli etmelerine sebep oldukları için insanı güçlü kılar ve insanın sürekli ibadet halinde olmasını temin eder: “Cenâb-ı Hak insana hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir zaaf vermiş, tâ ki daimî bir surette dergâh-ı İlâhiye’ye iltica edip niyaz etsin, duâ etsin” (25. Lem’a, 12. Deva). İnsanın fıtratındaki acz ve fakr, O’nun Rahmet hazinelerine açılan iki küçük pencere gibidirler. Bu pencereler vasıtasıyla Hak Teâla’nın isim ve sıfatlarının insan üzerinde tecelli edişi hakkında Bediüzzaman, “Gecede zulümat nasıl nuru gösterir. Öyle de insan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuruyla bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ, pek çok evsâf-ı İlâhiye’ye bu suretle ayinedarlık ediyor” der (33. Söz, 31. Pencere). Acz ve zaaf, duânın makbul ve tesirli olması için en önemli vesilelerdir. Bu sebeple hastaların, elden ayaktan düşmüş ihtiyarların ve çaresizlerin duâlarının makbul olduğu bildirilmiştir. Oruçlunun duâsının kabul edilmesinin bir sebebi de oruç esnasında açlığın getirdiği acz ve zaaftır. Bediüzzaman hazretleri, “Bu Ramazan-ı Şerifte acz ve zaafı ve fakr ve ihtiyacı tam hissedip Cenab-ı Hakka iltica etmek, bu surette intibah ve heyecan ve şuur ve şiddet verdi. Ramazan-ı Şerifte şimdi okuduğum münacatların okunmasına bu hâdise mühim bir kuvvet oldu. Zaten musibetler, dergâh-ı İlâhîye sevk etmek için birer kader kamçısıdır. Her okuduğum bir kelime ve duâ da ve münâcâtda şuurlu ve şiddetli oluyor. Resmî ve ruhsuz olmuyor.” diyerek Ramazan’da yapılan duâların kabul edilmesinin sebebini izah eder. İçinde yaşadıkları ortamda manâsını tam hissederek tesbih ve zikirleri yaptıkları için sahabe-i kiram efendilerimizin ibadet ve duâlarına yetişilemediğini ifade eder (Külliyat, “BL”, II, 1525). [/FONT] [/SIZE] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Ubudiyetin Ruhu: Duâ ve Sırları
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst