Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
vefa
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Yeltegiyan" data-source="post: 95255" data-attributes="member: 3"><p><strong><strong><u><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Da’vaya Vefa</span></u></strong></strong></p><p></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Allah, yeryüzünün istikrarı için dağları yaratmıştır; ayrıca, dağların yerin üzerinde görünen kısımlarının en az iki misli de yerin altındadır.İşte, bu kudsî da’vâya gönül verenler, Hızır’la yolculuk yapmanın, Hızır çeşmesinden âb-ı hayat içip ‘ölümsüzlüğe’ ermenin yolunu aramalı; geceleri gündüzler kadar aydınlık, iç dünyaları itibariyle de dış görüntülerinden daha derin ve Rabb'in huzûrunda gözyaşı döken, dağ gibi birer ma’nâ eri olmalıdırlar.Evet, insan çok kontrollü bir hayat yaşamalıdır. Uçakların nasıl uçuştan önce kanatları, pervânesi, motoru, hattâ en küçük civataları bile kontrol edilir öyle de insan, kendini en ince hissiyâtına kadar kontrol altında tutmalıdır. İşte bize bir murâkabe ölçüsü:İnsanların yanında ‘hizmet’ diyen, ‘Allah rızası’ diyen bir hizmet eri, yalnız kaldığında aynı duyguları taşımıyor, hattâ şakakları aynı duygularla zonk zonk atmıyor ve kasıkları ağrımıyorsa, ciddî bir nifak alâmeti taşıyor olabilir.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">(fasıldan fasıla 1)</span></p><p> </p><p><strong><strong><u><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Vefa İster</span></u></strong></strong></p><p></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Vakıf kurmaktan dernek kurmaya kadar, her sahada İslâm’ı temsil için, o sahanın mükemmel temsilcilerini yetiştirmek mecbûriyetindeyiz. Eğer temsil tam ma’nâsıyla yerine getirilmezse, sahip çıkılan yüce hakikatler söner gider. Allah (cc) ile insan arasında ubûdiyet ve ulûhiyet mukavelesi vardır. Bu mukavelenin şartlarına riayet etmek, farzlar üstü farzdır. “Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de size verdiğim sözü tutayım” (Bakara, 2/40) ayeti bu mukaveleye işaret etmektedir.Öyleyse, ahde vefa, üzerimizdeki en büyük mes’ûliyet-lerden biridir. Bu mes’ûliyetin yerine getirilmesinde hayatımız bile söz konusu olmayabilir. Esâsen, bu mukavelenin önemli bir buudunu da ölümü göze alma teşkil etmektedir: İşte, konuyla alâkalı Kur’ân ayeti: “Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Çünkü onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, öldürülürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Ahdini Allah’tan daha çok yerine getiren kim olabilir? O halde, O’nunla yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinin. Gerçekten bu, büyük bir kazançtır.” Demek oluyor ki, biz muvakaveleyi bozmadığımız takdirde Allah da bozmayacaktır. Zaten O, asla hulfü’l-vaadde bulunmaz; yani o, vaadinden asla dönmez.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">İçtimâiyatçıların görüşüne göre, dünyanın kaderine hakim olan ve tarihte büyük umranlar kuranların hemen hepsi, çileli bir hayatın içinden çıkıp gelmiş milletlerdir. Evet, bu umranlar, hayatlarını çile çizgisinde sürdüren yiğitlerin omuzlarında yükseldiği gibi, yine çileli hayata devam edenlerin omuzlarında devam etmiş; devam etmiş ve ne zaman rahata ve rehâvete düşülmüş, o zaman da bu umranlar çöküşe geçmiştir. Meselâ, bir dönemin yiğitlerinden Hz. Huzeyfe (ra) ve Hz. Enes (ra), hayatlarının son döneminde çok gözyaşı dökmüşlerdir. Halbuki onlar, dünyaya bizim kadar dalmamışlardı. Bu bakımdan, çileli bir hayat yaşamayı daha baştan bilerek ihtiyar etmeli; rahatın, rehâvetin bir gün bizi öğütücü dişleri arasına alabileceği ihtimali karşısında hep teyakkuzda bulunmalıyız. Yoksa, bugün var olsak da, yarın tükenişimiz kaçınılmazdır.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">İçte değişikliğe uğramanın bir diğer emâresi de, evrâd ü ezkârı ve günlük hizbimizi okumayı, çeşitli sâiklerle de olsa terk etmektir. Önceleri, Kur’ân’ın nûrunu, karşılaştığımız herkese anlatma şevk ve gayreti içindeydik. Şimdi sanki bu hizmet, o günkü halavetini kaybetmiş gibi. Evrad ve ezkâra gelince, hizmet ediyoruz, koşturuyoruz diye o da rafa kondu. Oysaki Tabiîn ve Tebe-i Tâbiîn’e baktığımız zaman, her türlü vazife ve sorumluluklarının yanında evrâd ü ezkârlarını hiç terketmediklerini görüyoruz. Bediüzzaman Hazretleri, her sahayla iştigal etmiş, fünûn-u müsbete adına çok şeyler öğrenmiş, fakat, şimdikilerin anlayışına göre, ledünnî sahada yaya kalması beklenirken, aksine o, bu sahada da derinleştikçe derinleşmiş ve kalbî hayatını, gecelerdeki ruhanî seyahatını hiç mi hiç terketmemiştir. Demek ki, dimağ mütefelsif, yani aklî ilimlerle meşgul olsa da, kalp daima melek gibi olmalıdır. Bediüzzaman, birbirinden uzak bu iki sahayı cem’ edebilmesi yönüyle de çok büyüktür.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Evet, pozitif ilim tahsili yapanlar, içten bozulmaya karşı çok dikkatli olmalıdırlar. Evrâd ü ezkâra devam etmeli, Rabb’le münasebeti kavî tutmalı; birer temkin insanı olarak, “Allah her yerde hâzır ve nâzır O’nun huzûrunda bulunmak dikkat ister” diyerek, her zaman toparlanmalıdırlar. Zihinler ilim ve hikmetle, dopdolu olduğu gibi, gönüller de itmi’nanla dolup taşmalıdır.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Eskiden, sabah akşam, “Sübhâneke yâ Allah, teâleyte yâ Rahmân, ecirnâ min en-nâr, bi-afvike yâ Rahmân” diyerek, tesbihatını terketmeyenler, makam ve mansıb sahibi olduktan sonra, bunu terkediyorlarsa, bunlar içten çürümeğe başlamışlar demektir. Sabah derslerini terkedenler de öyle... Gecesini ihyâ etmeyen, teheccüd namazını kılmayan, sabah kahvaltısını yapmamalıdır. Tarih boyunca Kur’ân cemaatleri hep aynı yoldan gelip geçmiş, hep aynı çürümeğe maruz kalmışlardır. Zaten arada bir gelen mücedditlerin hikmet-i vücudu da bu küflü dimağların küfünü izale etmek değil mi?</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Hâsılı, müslüman şu anda yokuşun eteğindedir ve eğer şimdiden çürümeler başlamışsa, ilerde çok dökülenler olacak demektir. Bu sebeple, her bir çürüme emâresi, bizi dâğidâr etmeli, çürümeğe mani olmak için de, her mü’min, ayıplarını yüzüne söyleyecek kardeşler edinmelidir ki, kardeşi çürüme belirtilerinin farkına vardığında hiç çekinmeden hemen onu tenkid etsin ve yolunu düzeltmesine vesile olsun.</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">(fasıldan fasıla 1)</span></strong></p><p><strong><u><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Gerçek Da’vâ Adamı</span></strong></u></strong></p><p></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Gerçek bir da’vâ adamına terettüb eden vazifelerin en önemlisi, da’vâsına karşı göstermesi gereken vefâdır. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi tefekkür dünyamızı aşan insanları tahlil etmek bize düşmez ama, kendini alıp kesseniz, kanının her damlası ‘vefâ, vefâ’ diyecek olan Hz. Sıddîk (ra)’ın vefâsına bakın ki, hicret esnâsında 7-8 yaşındaki kızı Hz. Âişe yanında yoktu. Aynı şekilde, Hz. Ömer (ra) hicret ederken, küçük oğlu Abdullah yanında değildi..</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Efendimiz (sav), Hz. Selman (ra) için, “Din Süreyyâ yıldızında da olsa, bunun kavminden bazıları onu oradan çekip indirirler” buyurmuşlardır. İşte, dînî hakikatler Süreyyâ takım yıldızlarında asılı bile olsa, da’vâ adamının onları oradan çekip alacak vefayı göstermesi gerekir.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Ayrıca, bir da’vâ adamının, üzerine düşen vazifeyi yerine getirmesi da’vâsına olan inancı nisbetindedir. Günümüzde, Cumhurbaşkanlığı Kupası, Başbakanlık Kupası gibi isimler altında kupa maçları yapılıyor. İslâm da’vâsının müntesipleri öyle bir kupa için yarışıyorlar ki, bu yarışın sonunda verilecek olan kupanın bir kulpunu onlar, diğer kulpunu ise Allah (cc) tutacaktır. Doğrusu böyle bir kupaya canlar fedâ edilse değer!..</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">(fasıldan fasıla 1)</span></strong></p><p><strong><u><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Vefa </span></strong></u></strong></p><p></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Vefa öyle bir şeydir ki, bin kusur bile olsa örter.</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">(fasıldan fasıla 1)</span></strong></p><p><strong><u><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Vefa</span></strong></u></strong></p><p></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Ferd, vefa duygusuyla itimada şayan olur ve yükselir. Yuva, vefa duygusu üzerine kurulmuş ise, devam eder ve canlı kalır. Millet bu yüce duygu ile faziletlere erer. Devlet kendi teb’asına karşı ancak bu duygu ile itibarını korur. Vefa düşüncesini yitirmiş bir ülkede, ne olgun fertten, ne emniyet va’deden yuvadan, ne de istikrarlı ve güvenilir bir devletten bahsetmek mümkün değildir. Vefanın olmadığı bir ülkede, fertler birbirlerine karşı kuşkulu, yuva kendi içinde huzursuz, devlet teb’aya karşı uğursuzlardan uğursuz ve herşey birbirine karşı yabancıdır, tıpkı camidler gibi.. Üst üste ve iç içe olsalar bile...</span></p><p> </p><p><strong><u><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Vefanın Kazandırdığı</span></strong></u></strong></p><p></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Vefa, fertlerin birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesini temin eder. Vefa sayesinde cüzler küll olur; ayrı ayrı parçalar bir araya gelerek vahdete ulaşır. Vefa duygusu varıp sonsuzluğa erince, ötelerden gelen tayflar, kitlelerin yolunu aydınlatır ve toplumun önünü kesen bütün tıkanıklıkları açar. Elverir ki o toplum, vefa duygusuyla olgunlaşmış ve onun kenetleyici kollarına kendini teslim etmiş olsun.!</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">(fasıldan fasıla 2)</span></p><p> </p><p><strong><u><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Ah Vefa!..</span></u></strong></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Bıktık şu hergün birkaç defa yeminini bozup ahdinden dönenlerden. Her sözü mübalâğa, her davranışı sun’î muâmelelerden ve vefa duygusundan mahrum uğursuz gönüllerden!.. Ve nerdesiniz! Ey bir vefa düşüncesiyle sözleştiği yerde günlerce kıpırdamadan bekleyen vefalı dostlar!.. Nerdesiniz ruhuyla bütünleşmiş vefa timsâli eroğlu erler!.. Nerdesiniz bir vefa uğruna harab olup, turâb olup gidenler ve çok bereketli bir devrin ak alınlı insanları!.. Kalkın; girin ruhlarımıza! Kamçılayın hayâllerimizi ve boşaltın vefa adına ruhlarınızda ne taşıyorsanız, hepsini sinelerimize! Mertliği, yiğitliği, vefayı bütün bütün unutmuş sinelerimize.. boşaltın da bizleri bu yeniden diriliş yolunda Hızır çeşmesine ulaştırın!</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">(fasıldan fasıla2)</span></p><p> </p><p><u><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Terketme Yok</span></strong></u></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">“Kaptan gemiyi, komutan meydanı en son terketmelidir” denilir. Bunlar yerine göre kendisinden istifade edilmesi gereken tecrübe alaşımlı sözlerdir. Ama biz yeni bir vecize geliştirmek zorundayız. Bu vecizede yukarıdaki sözün sonunu, son kelimeden önce bitirmeliyiz. Yani “terketme” kelimesini telaffuz dahi etmemeliyiz. Bizde kaptan veya komutan ne pahasına olursa olsun gemiyi terketmez. Kimse kalmamışsa atını mahmuzlar ve deniz gibi düşmanların üzerine sürer. İslâm tarihinde bunun nice misalleri vardır... Evet, bizde terketme yoktur.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">(fasıldan fasıla 3</span></p><p><u><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Vefa ve Yükseliş</span></strong></u></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Hakk’a vefa, yükselmenin tek yolu.. yolda takılıp kalmak da vefasızlığın en sonu...</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Evet, kalb balansının çok iyi ayarlanması lazım. Hizmet etmekten zevk almak esas ve hedef değildir, olmamalıdır da. Günümüzün hak erleri ve sahabe velayetini temsil eden bu yiğitler, her hâl ü kârda vefa ve sadakat içinde vazife bildikleri Allah’ı, Peygamber’i anlatmaya, anlattıklarını yaşamaya devam etmeli ve mutlaka kalb balanslarını iyi ayarlamalıdırlar.</span></p><p> </p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Tekrar arzedeyim ki bu iş, elli defa imtihan vermiş, elli defa Allah’a karşı vefa ve sadakatini ispat etmiş insanların işidir. Bu baştan böyle kabul edilmeli ve sonradan “ne oluyor?” denmemeli. Zira bu ifade, Allah’ın takdirini tenkide açık, kazaya razı olmayan insanların ve daha doğrusu kâfirce düşüncenin ifadesidir. Son asrın müceddidi, gelecek olan tazyik hususundaki endişesini ifade ederken “dilerim Cenâb-ı Hakk bize pahalıya satmasın” der. Ne var ki, böyle bir şeye malik olmak için mal da verilir, can da verilir. Bu iş her kişinin işi değil, er kişinin işidir. Bu iş, hiç başı, dişi ağrımayan hazırcıların omuzlayacağı kadar hafif bir iş de değildir. Kim bilir belki gelecekte, yığın yığın sıkıntılar üstümüze, tıpkı karabasan gibi çökecek ve defaatle sarsılacağız. Belki ilk etapta onun şokunu yaşayacak ve belli bir süre mânâsını anlayamama şaşkınlığı içinde kalacağız. Ancak daha sonra Cenâb-ı Hakk’ın icraatını esma veya sıfat dairesinden hayranlıkla temâşâ ediyor gibi seyredecek ve zevkden zevke ererek, kendimizden geçeceğiz.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">(fasıldan fasıla 2)</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'"><strong><u>Ahde vefa</u></strong></span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Ahde vefa da en azından diğerleri kadar bizi şeytanın iğvasından koruyacak hususlardandır. Evet, siz vefa gösterip Allah’ın dinine omuz verirseniz, Allah da sizi, şeytanla baş başa bırakıp, çürümeye terk etmez. Zaten O da “Ahdinize vefalı davranın, ben de ahdimi yerine getireyim”(Bakara, 2/40) demiyor mu?</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Evet, siz bu düşünce ve inanç içinde bulunup, onu hayata taşıdığınız müddetçe, şeytanın tasallutu karşısında Allah, bir âyetini hatırlatacak, bir bürhanını gösterecek, gözünüzden perdeyi kaldıracak ve mutlaka sizi koruyacaktır. Sahabede, asfiyada, evliyâda bunun yüzlerce misali vardır ve bu misaller göstermektedir ki, onların başları döndüğü, bakışları bulandığı anlarda, Rablerinin bürhanı karşılarına çıkmış ve onları hemen istikamete yönlendirmiştir. Kim bilir, belki de sizler, bizler ve hepimiz iradelerimizi kötüye kullanmada ısrar etmediğimiz sürece hep Rabbimizin bu türlü nimetlerine mazhar olarak düşmekten, sürçmekten kurtulmuşuzdur.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">“Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder”(Muhammed, 47/7) âyetinin mucibince, O’na vefa ve sadakat içinde olanlar, O’ndan vefa ve inayet görmüş.. sınırlı iradelerini O’nun yolunda kullananlar, O’nun sınırsız nimetleriyle serfiraz olmuşlardır. O halde bu kutlu davanın kutlu neferleri olarak bizler, neticede bizi cennete, Cemalullah’a götürecek bu yolda, ahde vefadan, bir ân bile dûr olmadan sürekli çalışmalıyız. Allah’ın her yerde ve her zaman hâzır ve nâzır olduğu hakikatına inanarak o Rakîb ve Müheymin’in müşahedesi altında olduğumuzu bir an olsun hatırdan çıkarmamalı, davranışlarımıza ona göre çeki-düzen vermeli ve iç âlemimizi her zaman zabt u rabt altına almalıyız.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Hâsılı; biz kendimizi değiştirmedikçe Rabbimiz bizi değiştirmeyecektir. Ama kendi kendimizi değiştirmemizin temini hususunda nesf-i emmaremize karşı bize yardımcı olacak ve bizi kendi halimize terk etmeyecek vefakâr dostlara da çok ihtiyacımız var.</span></p><p> </p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Evet, O, bir vefa insanıydı. Kendi açtığı çığırda hırz-ı can edenlere karşı, son nefesine kadar hep vefa solukladı. O, onlarla öylesine bütünleşmişti ki, Rabbine kavuşacağını düşündüğünde bile, -ki bu onun muradıydı- onlardan ayrılacağı hususu O’nu (sav) hıçkıra hıçkıra ağlatmış ve “yakında beni sizden soracaklar” demekle iktifa etmişti. Zaten biz de vefa adına ne biliyorsak O’ndan öğrenmedik mi? O (sav), sadece insanlara karşı değil, taşa toprağa karşı bile vefayla dopdoluydu. Mekke’yi arzular, Uhud’a uğrar ve sık sık ilk konağı olan Kuba’yı ziyaret ederdi. Çünkü orası Mekke’den ayrıldıktan sonra sinesini açıp, “bende kalabilirsin” diyen yerdi. Allah Rasûlü (sav) ise, sen beni misafir ettin, ağırladın dercesine her cumartesi mutlaka Kuba’ya uğramaya çalışırdı. O, Uhud’u da ziyaret ederdi. Hani, “biz onu severiz, o da bizi sever” dediği yeri. Yani Efendimiz (sav)’in sevgisinden nasibini alan o mübarek yeri. Keza O, Medine’nin mezarlığı Baki’e giderdi. Hayır -estağfirullah- mezarlık değil. Ashab-ı kiramın âhiret hesabına ârâm eyledikleri yere... Ve vefa insanından daha yüzlerce misal...</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">(prizma3)</span></p><p> </p><p><u><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Sadakat ve Sebat</span></strong></u></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Hz. Adem (as), Hz. Muhammed (sav) değildir, Kur’ân-ı Kerim, Hz. Adem için “Biz onu azmedici bulmadık” diyor. Bunun ma’nâsını şu sözde aramak lazım: “Ebrar’ın hasenâtı, mukarrebînin seyyiâtıdır.” </span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Zaman olur, öyle hareket edersiniz ki, o sizin için hasenattır, ama daha sonra o hasenat seyyiat sayılabilir. Zira artık siz de belli bir mertebe katetmişsinizdir. Bedevî geliyor, “İslâm nedir?” diyor ve Efendimiz’den (sav) İslâm’ın beş şartını öğrendikten sonra “Vallahi, başka bir şey katmadan bunları yerine getireceğim” deyip gidiyor. Efendimiz (sav), “Doğru söyledi ise kurtulur” buyuruyor. Ama, Hz. Ebu Bekir’e, Hz. Ömer seviyesindekilere, “Eğer dininizin onda birini yaşamazsanız helâk olursunuz” buyuruyor. </span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Efendimiz (sav), Hz. Âişe’ye talip olduğunda, Hz. Âişe 7 yaşında, Efendimiz ise 53 yaşında idi, arada 46 yaş fark vardı. Ebu Bekir, “hayır” demek şöyle dursun, “düşüneyim” deseydi, seviyesinin sözünü söylememiş olurdu.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Hz. Adem yasak meyveye elini uzattı. Müfessirler bu meyve konusunda bir sürü ağaçtan bahsederler; halbuki, zannediyorum bu: “Mahiyetinizde mündemiç fena duygulara yanaşmayın” demekti. Nebî hakkında konuşurken dikkatli olmak lazım. Hz. Adem sürçtü, ama çabuk döndü. Hz. Adem’in hayatında bir defa sürçtüğü şeyde, kimbilir biz günde kaç defa sürçüyoruz! Hz. İsa bütün sıkıntılar etrafını sardığı zaman “Men ensarî” (Yardımcılarım kimdir?) dedi. Yuşa b. Nun, Hz. Musa’nın fetâsıydı ve ona sadakatle bağlıydı. Efendimiz (sav)’in en büyük yardımcısı Sıddık-i Ekber’di. Aynı sadakatı Bediüzzaman da kendi talebelerinden istemişti. Zira büyük işler, ancak sadık kimselerle gerçekleştirilir.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Bir diğer ma’nâda sadakat, maddî-manevî füyûzât hislerinden fedakârlıkta bulunmak demektir. Bu da “neden, niçin?” demeden gösterilen hedefe yürümeyi gerektirir.“Neden?” diye sormak, sadakat ruhunu zedeler. Bu çerçevede sadık iseniz:</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">1. Arzunuz ve görüşünüz sorulursa, anlatırsınız. Yoksa teslim olursunuz.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">2. Hedefe yürürken, cenneti gösterip de “İşte cennet, girin” deseler, “Hayır, görüşmem lazım” demelisiniz.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">3. “Şu noktaya gelirsen cehennemden kurtulacaksın” dediklerinde de “cehennemden kurtulmak büyük bir şeydir ama, yine görüşmem lâzım” karşılığını vermelisiniz!</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Sebat, sadakatın bir yanıdır. Arada bir fütur gösterme, hedefe varmayı engeller; en azından geciktirir. Ayrıca sebat, gerisin geriye dönmemeyi ifade eden bir sıfattır. Sadakatin önemli belirtilerine gelince, cihanın doğusunda-batısında İslâm adına memnun edici her hâdise karşısında sevinme, üzücü bir şey zuhur edince de âdetâ deliye dönme gibi hususlar zikredilebilir.</span></p><p> </p><p><u><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Sadakat</span></strong></u></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Sadâkat bir sıfattır ve o nübüvvetten sonra en yüce makam, en büyük bir pâyedir. Bu makamın en büyük temsilcisi olan Sıddîk-ı Ekber Hz. Ebû Bekir, “Benim gözlerimi doğruya o açtı; o halde dâima O’na sâdık olmalıyım” düşüncesi içindeydi...</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">(fasıldan fasıla 2)</span></p><p> </p><p><u><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Sabır ve Sadakat Mihengi</span></strong></u></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Sabır ve sadakat ancak imtihanlarla belli olur. Her türlü imtihan karşısında, Hakk (cc) kapısından ayrılmayanlar ve orada kalmaya kararlı olanlar ve kapının her açılıp kapanışında, başı kapının eşiğinde bekleyenler bu imtihanı kazanmış olacaklardır. Az bir sıkıntı ile yol-yön değiştirip, kapının önünden ayrılanlar da kaybetmiş olacaklardır.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">(fasıldan fasıla 2)</span></p><p><u><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Sadık Dostlar</span></strong></u></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">İzmir-Manisa yolu üzerinde bir levha var: “Ağaç, ağaçlar içinde büyür.” Ağaç ağaçlar içinde büyüdüğü gibi, insan da insanlar içinde büyür. İnsanlar içinde varlığa erer. Duygu ve düşünceleri gerçek insanlar arasında; sadâkati sadâkat ikliminde, fedakârlığı da fedakârlık ikliminde gelişir.</span></p><p> </p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Gün gelecek, eliniz, ayağınız, gözünüz, kulağınız, kısaca bütün âzâlarınız fayda vermez olacak ve o zaman arkadaşlarınızın elleriyle tutacak, onların ayakları ile yürüyecek ve gözleriyle görüp, kulaklarıyla işiteceksiniz. Öyleyse, şimdiden sâdık arkadaşlar edinmeğe bakın. Zannediyorum, “Sâdıklarla beraber olun!” ayeti bu hakikata işaret etmekte..!</span></p><p> </p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">İrşad ve tebliğ vazifesinde sayı çokluğu çok mühim olmadığı gibi, hemen netice alınacak diye bir kaide de yoktur. Mühim olan, “Allah, bu gayretleri boşa çıkarmaz” inancıyla çalışmak; ihlâs, samimiyet ve sadakattan da kıl kadar sapmamaktır. Kur’ân-ı Kerim, Semud kavmi hakkında, “Semud’a gelince: Onları hidayet ettik, fakat, körlüğü hidâyete tercih ettiler” buyurur. Bu o zaman böyle olduysa da, bir gün gelecek, o kavmin veya arkadan gelenlerin içine atılan hidayet tohumları mutlaka boy atıp, gelişecektir. Her da’va eri bu hakikatı kavramalı ve yılmak, usanmak nedir bilmeden bir küheylan gibi hep yoluna devam etmelidir.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">(fasıldan fasıla 2)</span></p><p><u><strong><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">AHLÂK</span></strong></u></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Âlim olmak başka, insan olmak başkadır. Âlim, ilmiyle insanlığın emrine girip, ahlâk ve faziletiyle ilmini temsil ettiği ölçüde, hafıza hamallığından kurtulur ve yüksek bir insan olma payesine ulaşır. Aksine o, ömrünü beyhude heder etmiş bir zavallıdan farksızdır. Zaten demir mahiyetindeki cehaleti, altın gibi faydalı ve kıymetli kılan da ancak, ahlâk ve fazilettir.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Aldatılsan dahi sakın kimseyi aldatma..! Ayrıca en yüksek bir fazilet olduğu halde, çok defa insanların kaybetmesine sebebiyet veren sadakat ve istikametten asla ayrılma!</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Her yüce da’va ve hakîkat, müntesiblerinin kararlılığı, sadakatı ve onu muhafaza hususunda gösterecekleri gayretle devamlılık kazanır ve âlemşümûl bir hüviyete ulaşır. O da’va ve hakîkat, düşmanlarının sık sık saldırı ve tecavüzlerine karşılık idrâkli, müntesib, vefalı dostlardan mahrûm ise, er geç hâfızalardan silinip gitmeye mahkûm olur</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Bir insanın dostlarına karşı sadakatı, onların acılarını vicdanında duyup, lezzetlerini, kendi lezzetleri gibi bildiği ölçüdedir. Dostlarının ağlamasıyla ağlayamayan, onların gülmesiyle gülemeyen vefâlı dost sayılamaz.</span></p><p><span style="font-family: 'Comic Sans MS'">Gerçek dostluk ve kardeşlik, dost ve kardeşlerin dünyevî durumlarının, parlak olmadığı günlerde dahi, onlarla münasebetini devam ettirdiği nisbette belli olur. Kötü günlerde ve tehlike anında, dostlarının yanında bulunmayan birinin, dostlukla alâkası yoktur.</span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Yeltegiyan, post: 95255, member: 3"] [B][B][U][FONT=Comic Sans MS]Da’vaya Vefa[/FONT][/U][/B][U][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U][/B] [FONT=Comic Sans MS]Allah, yeryüzünün istikrarı için dağları yaratmıştır; ayrıca, dağların yerin üzerinde görünen kısımlarının en az iki misli de yerin altındadır.İşte, bu kudsî da’vâya gönül verenler, Hızır’la yolculuk yapmanın, Hızır çeşmesinden âb-ı hayat içip ‘ölümsüzlüğe’ ermenin yolunu aramalı; geceleri gündüzler kadar aydınlık, iç dünyaları itibariyle de dış görüntülerinden daha derin ve Rabb'in huzûrunda gözyaşı döken, dağ gibi birer ma’nâ eri olmalıdırlar.Evet, insan çok kontrollü bir hayat yaşamalıdır. Uçakların nasıl uçuştan önce kanatları, pervânesi, motoru, hattâ en küçük civataları bile kontrol edilir öyle de insan, kendini en ince hissiyâtına kadar kontrol altında tutmalıdır. İşte bize bir murâkabe ölçüsü:İnsanların yanında ‘hizmet’ diyen, ‘Allah rızası’ diyen bir hizmet eri, yalnız kaldığında aynı duyguları taşımıyor, hattâ şakakları aynı duygularla zonk zonk atmıyor ve kasıkları ağrımıyorsa, ciddî bir nifak alâmeti taşıyor olabilir.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS](fasıldan fasıla 1)[/FONT] [B][FONT=Comic Sans MS] [/FONT][/B] [B][B][U][FONT=Comic Sans MS]Vefa İster[/FONT][/U][/B][U][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U][/B] [FONT=Comic Sans MS]Vakıf kurmaktan dernek kurmaya kadar, her sahada İslâm’ı temsil için, o sahanın mükemmel temsilcilerini yetiştirmek mecbûriyetindeyiz. Eğer temsil tam ma’nâsıyla yerine getirilmezse, sahip çıkılan yüce hakikatler söner gider. Allah (cc) ile insan arasında ubûdiyet ve ulûhiyet mukavelesi vardır. Bu mukavelenin şartlarına riayet etmek, farzlar üstü farzdır. “Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de size verdiğim sözü tutayım” (Bakara, 2/40) ayeti bu mukaveleye işaret etmektedir.Öyleyse, ahde vefa, üzerimizdeki en büyük mes’ûliyet-lerden biridir. Bu mes’ûliyetin yerine getirilmesinde hayatımız bile söz konusu olmayabilir. Esâsen, bu mukavelenin önemli bir buudunu da ölümü göze alma teşkil etmektedir: İşte, konuyla alâkalı Kur’ân ayeti: “Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Çünkü onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, öldürülürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Ahdini Allah’tan daha çok yerine getiren kim olabilir? O halde, O’nunla yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinin. Gerçekten bu, büyük bir kazançtır.” Demek oluyor ki, biz muvakaveleyi bozmadığımız takdirde Allah da bozmayacaktır. Zaten O, asla hulfü’l-vaadde bulunmaz; yani o, vaadinden asla dönmez.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]İçtimâiyatçıların görüşüne göre, dünyanın kaderine hakim olan ve tarihte büyük umranlar kuranların hemen hepsi, çileli bir hayatın içinden çıkıp gelmiş milletlerdir. Evet, bu umranlar, hayatlarını çile çizgisinde sürdüren yiğitlerin omuzlarında yükseldiği gibi, yine çileli hayata devam edenlerin omuzlarında devam etmiş; devam etmiş ve ne zaman rahata ve rehâvete düşülmüş, o zaman da bu umranlar çöküşe geçmiştir. Meselâ, bir dönemin yiğitlerinden Hz. Huzeyfe (ra) ve Hz. Enes (ra), hayatlarının son döneminde çok gözyaşı dökmüşlerdir. Halbuki onlar, dünyaya bizim kadar dalmamışlardı. Bu bakımdan, çileli bir hayat yaşamayı daha baştan bilerek ihtiyar etmeli; rahatın, rehâvetin bir gün bizi öğütücü dişleri arasına alabileceği ihtimali karşısında hep teyakkuzda bulunmalıyız. Yoksa, bugün var olsak da, yarın tükenişimiz kaçınılmazdır.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]İçte değişikliğe uğramanın bir diğer emâresi de, evrâd ü ezkârı ve günlük hizbimizi okumayı, çeşitli sâiklerle de olsa terk etmektir. Önceleri, Kur’ân’ın nûrunu, karşılaştığımız herkese anlatma şevk ve gayreti içindeydik. Şimdi sanki bu hizmet, o günkü halavetini kaybetmiş gibi. Evrad ve ezkâra gelince, hizmet ediyoruz, koşturuyoruz diye o da rafa kondu. Oysaki Tabiîn ve Tebe-i Tâbiîn’e baktığımız zaman, her türlü vazife ve sorumluluklarının yanında evrâd ü ezkârlarını hiç terketmediklerini görüyoruz. Bediüzzaman Hazretleri, her sahayla iştigal etmiş, fünûn-u müsbete adına çok şeyler öğrenmiş, fakat, şimdikilerin anlayışına göre, ledünnî sahada yaya kalması beklenirken, aksine o, bu sahada da derinleştikçe derinleşmiş ve kalbî hayatını, gecelerdeki ruhanî seyahatını hiç mi hiç terketmemiştir. Demek ki, dimağ mütefelsif, yani aklî ilimlerle meşgul olsa da, kalp daima melek gibi olmalıdır. Bediüzzaman, birbirinden uzak bu iki sahayı cem’ edebilmesi yönüyle de çok büyüktür.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Evet, pozitif ilim tahsili yapanlar, içten bozulmaya karşı çok dikkatli olmalıdırlar. Evrâd ü ezkâra devam etmeli, Rabb’le münasebeti kavî tutmalı; birer temkin insanı olarak, “Allah her yerde hâzır ve nâzır O’nun huzûrunda bulunmak dikkat ister” diyerek, her zaman toparlanmalıdırlar. Zihinler ilim ve hikmetle, dopdolu olduğu gibi, gönüller de itmi’nanla dolup taşmalıdır.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Eskiden, sabah akşam, “Sübhâneke yâ Allah, teâleyte yâ Rahmân, ecirnâ min en-nâr, bi-afvike yâ Rahmân” diyerek, tesbihatını terketmeyenler, makam ve mansıb sahibi olduktan sonra, bunu terkediyorlarsa, bunlar içten çürümeğe başlamışlar demektir. Sabah derslerini terkedenler de öyle... Gecesini ihyâ etmeyen, teheccüd namazını kılmayan, sabah kahvaltısını yapmamalıdır. Tarih boyunca Kur’ân cemaatleri hep aynı yoldan gelip geçmiş, hep aynı çürümeğe maruz kalmışlardır. Zaten arada bir gelen mücedditlerin hikmet-i vücudu da bu küflü dimağların küfünü izale etmek değil mi?[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Hâsılı, müslüman şu anda yokuşun eteğindedir ve eğer şimdiden çürümeler başlamışsa, ilerde çok dökülenler olacak demektir. Bu sebeple, her bir çürüme emâresi, bizi dâğidâr etmeli, çürümeğe mani olmak için de, her mü’min, ayıplarını yüzüne söyleyecek kardeşler edinmelidir ki, kardeşi çürüme belirtilerinin farkına vardığında hiç çekinmeden hemen onu tenkid etsin ve yolunu düzeltmesine vesile olsun.[/FONT] [B][FONT=Comic Sans MS](fasıldan fasıla 1)[/FONT][/B][FONT=Comic Sans MS][/FONT] [B][U][B][FONT=Comic Sans MS]Gerçek Da’vâ Adamı[/FONT][/B][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U][/B] [FONT=Comic Sans MS]Gerçek bir da’vâ adamına terettüb eden vazifelerin en önemlisi, da’vâsına karşı göstermesi gereken vefâdır. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi tefekkür dünyamızı aşan insanları tahlil etmek bize düşmez ama, kendini alıp kesseniz, kanının her damlası ‘vefâ, vefâ’ diyecek olan Hz. Sıddîk (ra)’ın vefâsına bakın ki, hicret esnâsında 7-8 yaşındaki kızı Hz. Âişe yanında yoktu. Aynı şekilde, Hz. Ömer (ra) hicret ederken, küçük oğlu Abdullah yanında değildi..[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Efendimiz (sav), Hz. Selman (ra) için, “Din Süreyyâ yıldızında da olsa, bunun kavminden bazıları onu oradan çekip indirirler” buyurmuşlardır. İşte, dînî hakikatler Süreyyâ takım yıldızlarında asılı bile olsa, da’vâ adamının onları oradan çekip alacak vefayı göstermesi gerekir.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Ayrıca, bir da’vâ adamının, üzerine düşen vazifeyi yerine getirmesi da’vâsına olan inancı nisbetindedir. Günümüzde, Cumhurbaşkanlığı Kupası, Başbakanlık Kupası gibi isimler altında kupa maçları yapılıyor. İslâm da’vâsının müntesipleri öyle bir kupa için yarışıyorlar ki, bu yarışın sonunda verilecek olan kupanın bir kulpunu onlar, diğer kulpunu ise Allah (cc) tutacaktır. Doğrusu böyle bir kupaya canlar fedâ edilse değer!..[/FONT] [B][FONT=Comic Sans MS](fasıldan fasıla 1)[/FONT][/B] [B][U][B][FONT=Comic Sans MS]Vefa [/FONT][/B][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U][/B] [FONT=Comic Sans MS]Vefa öyle bir şeydir ki, bin kusur bile olsa örter.[/FONT] [B][FONT=Comic Sans MS](fasıldan fasıla 1)[/FONT][/B][FONT=Comic Sans MS][/FONT] [B][U][B][FONT=Comic Sans MS]Vefa[/FONT][/B][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U][/B] [FONT=Comic Sans MS]Ferd, vefa duygusuyla itimada şayan olur ve yükselir. Yuva, vefa duygusu üzerine kurulmuş ise, devam eder ve canlı kalır. Millet bu yüce duygu ile faziletlere erer. Devlet kendi teb’asına karşı ancak bu duygu ile itibarını korur. Vefa düşüncesini yitirmiş bir ülkede, ne olgun fertten, ne emniyet va’deden yuvadan, ne de istikrarlı ve güvenilir bir devletten bahsetmek mümkün değildir. Vefanın olmadığı bir ülkede, fertler birbirlerine karşı kuşkulu, yuva kendi içinde huzursuz, devlet teb’aya karşı uğursuzlardan uğursuz ve herşey birbirine karşı yabancıdır, tıpkı camidler gibi.. Üst üste ve iç içe olsalar bile...[/FONT] [FONT=Comic Sans MS] [/FONT] [B][U][B][FONT=Comic Sans MS]Vefanın Kazandırdığı[/FONT][/B][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U][/B] [FONT=Comic Sans MS]Vefa, fertlerin birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesini temin eder. Vefa sayesinde cüzler küll olur; ayrı ayrı parçalar bir araya gelerek vahdete ulaşır. Vefa duygusu varıp sonsuzluğa erince, ötelerden gelen tayflar, kitlelerin yolunu aydınlatır ve toplumun önünü kesen bütün tıkanıklıkları açar. Elverir ki o toplum, vefa duygusuyla olgunlaşmış ve onun kenetleyici kollarına kendini teslim etmiş olsun.![/FONT] [FONT=Comic Sans MS](fasıldan fasıla 2)[/FONT] [FONT=Comic Sans MS] [/FONT] [B][U][FONT=Comic Sans MS]Ah Vefa!..[/FONT][/U][/B][U][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U] [FONT=Comic Sans MS]Bıktık şu hergün birkaç defa yeminini bozup ahdinden dönenlerden. Her sözü mübalâğa, her davranışı sun’î muâmelelerden ve vefa duygusundan mahrum uğursuz gönüllerden!.. Ve nerdesiniz! Ey bir vefa düşüncesiyle sözleştiği yerde günlerce kıpırdamadan bekleyen vefalı dostlar!.. Nerdesiniz ruhuyla bütünleşmiş vefa timsâli eroğlu erler!.. Nerdesiniz bir vefa uğruna harab olup, turâb olup gidenler ve çok bereketli bir devrin ak alınlı insanları!.. Kalkın; girin ruhlarımıza! Kamçılayın hayâllerimizi ve boşaltın vefa adına ruhlarınızda ne taşıyorsanız, hepsini sinelerimize! Mertliği, yiğitliği, vefayı bütün bütün unutmuş sinelerimize.. boşaltın da bizleri bu yeniden diriliş yolunda Hızır çeşmesine ulaştırın![/FONT] [FONT=Comic Sans MS](fasıldan fasıla2)[/FONT] [FONT=Comic Sans MS] [/FONT] [U][B][FONT=Comic Sans MS]Terketme Yok[/FONT][/B][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U] [FONT=Comic Sans MS]“Kaptan gemiyi, komutan meydanı en son terketmelidir” denilir. Bunlar yerine göre kendisinden istifade edilmesi gereken tecrübe alaşımlı sözlerdir. Ama biz yeni bir vecize geliştirmek zorundayız. Bu vecizede yukarıdaki sözün sonunu, son kelimeden önce bitirmeliyiz. Yani “terketme” kelimesini telaffuz dahi etmemeliyiz. Bizde kaptan veya komutan ne pahasına olursa olsun gemiyi terketmez. Kimse kalmamışsa atını mahmuzlar ve deniz gibi düşmanların üzerine sürer. İslâm tarihinde bunun nice misalleri vardır... Evet, bizde terketme yoktur.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS](fasıldan fasıla 3[/FONT] [U][B][FONT=Comic Sans MS]Vefa ve Yükseliş[/FONT][/B][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U] [FONT=Comic Sans MS]Hakk’a vefa, yükselmenin tek yolu.. yolda takılıp kalmak da vefasızlığın en sonu...[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Evet, kalb balansının çok iyi ayarlanması lazım. Hizmet etmekten zevk almak esas ve hedef değildir, olmamalıdır da. Günümüzün hak erleri ve sahabe velayetini temsil eden bu yiğitler, her hâl ü kârda vefa ve sadakat içinde vazife bildikleri Allah’ı, Peygamber’i anlatmaya, anlattıklarını yaşamaya devam etmeli ve mutlaka kalb balanslarını iyi ayarlamalıdırlar.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS] [/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Tekrar arzedeyim ki bu iş, elli defa imtihan vermiş, elli defa Allah’a karşı vefa ve sadakatini ispat etmiş insanların işidir. Bu baştan böyle kabul edilmeli ve sonradan “ne oluyor?” denmemeli. Zira bu ifade, Allah’ın takdirini tenkide açık, kazaya razı olmayan insanların ve daha doğrusu kâfirce düşüncenin ifadesidir. Son asrın müceddidi, gelecek olan tazyik hususundaki endişesini ifade ederken “dilerim Cenâb-ı Hakk bize pahalıya satmasın” der. Ne var ki, böyle bir şeye malik olmak için mal da verilir, can da verilir. Bu iş her kişinin işi değil, er kişinin işidir. Bu iş, hiç başı, dişi ağrımayan hazırcıların omuzlayacağı kadar hafif bir iş de değildir. Kim bilir belki gelecekte, yığın yığın sıkıntılar üstümüze, tıpkı karabasan gibi çökecek ve defaatle sarsılacağız. Belki ilk etapta onun şokunu yaşayacak ve belli bir süre mânâsını anlayamama şaşkınlığı içinde kalacağız. Ancak daha sonra Cenâb-ı Hakk’ın icraatını esma veya sıfat dairesinden hayranlıkla temâşâ ediyor gibi seyredecek ve zevkden zevke ererek, kendimizden geçeceğiz.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS](fasıldan fasıla 2)[/FONT] [FONT=Comic Sans MS][B][U]Ahde vefa[/U][/B][/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Ahde vefa da en azından diğerleri kadar bizi şeytanın iğvasından koruyacak hususlardandır. Evet, siz vefa gösterip Allah’ın dinine omuz verirseniz, Allah da sizi, şeytanla baş başa bırakıp, çürümeye terk etmez. Zaten O da “Ahdinize vefalı davranın, ben de ahdimi yerine getireyim”(Bakara, 2/40) demiyor mu?[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Evet, siz bu düşünce ve inanç içinde bulunup, onu hayata taşıdığınız müddetçe, şeytanın tasallutu karşısında Allah, bir âyetini hatırlatacak, bir bürhanını gösterecek, gözünüzden perdeyi kaldıracak ve mutlaka sizi koruyacaktır. Sahabede, asfiyada, evliyâda bunun yüzlerce misali vardır ve bu misaller göstermektedir ki, onların başları döndüğü, bakışları bulandığı anlarda, Rablerinin bürhanı karşılarına çıkmış ve onları hemen istikamete yönlendirmiştir. Kim bilir, belki de sizler, bizler ve hepimiz iradelerimizi kötüye kullanmada ısrar etmediğimiz sürece hep Rabbimizin bu türlü nimetlerine mazhar olarak düşmekten, sürçmekten kurtulmuşuzdur.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]“Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder”(Muhammed, 47/7) âyetinin mucibince, O’na vefa ve sadakat içinde olanlar, O’ndan vefa ve inayet görmüş.. sınırlı iradelerini O’nun yolunda kullananlar, O’nun sınırsız nimetleriyle serfiraz olmuşlardır. O halde bu kutlu davanın kutlu neferleri olarak bizler, neticede bizi cennete, Cemalullah’a götürecek bu yolda, ahde vefadan, bir ân bile dûr olmadan sürekli çalışmalıyız. Allah’ın her yerde ve her zaman hâzır ve nâzır olduğu hakikatına inanarak o Rakîb ve Müheymin’in müşahedesi altında olduğumuzu bir an olsun hatırdan çıkarmamalı, davranışlarımıza ona göre çeki-düzen vermeli ve iç âlemimizi her zaman zabt u rabt altına almalıyız.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Hâsılı; biz kendimizi değiştirmedikçe Rabbimiz bizi değiştirmeyecektir. Ama kendi kendimizi değiştirmemizin temini hususunda nesf-i emmaremize karşı bize yardımcı olacak ve bizi kendi halimize terk etmeyecek vefakâr dostlara da çok ihtiyacımız var.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS] [/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Evet, O, bir vefa insanıydı. Kendi açtığı çığırda hırz-ı can edenlere karşı, son nefesine kadar hep vefa solukladı. O, onlarla öylesine bütünleşmişti ki, Rabbine kavuşacağını düşündüğünde bile, -ki bu onun muradıydı- onlardan ayrılacağı hususu O’nu (sav) hıçkıra hıçkıra ağlatmış ve “yakında beni sizden soracaklar” demekle iktifa etmişti. Zaten biz de vefa adına ne biliyorsak O’ndan öğrenmedik mi? O (sav), sadece insanlara karşı değil, taşa toprağa karşı bile vefayla dopdoluydu. Mekke’yi arzular, Uhud’a uğrar ve sık sık ilk konağı olan Kuba’yı ziyaret ederdi. Çünkü orası Mekke’den ayrıldıktan sonra sinesini açıp, “bende kalabilirsin” diyen yerdi. Allah Rasûlü (sav) ise, sen beni misafir ettin, ağırladın dercesine her cumartesi mutlaka Kuba’ya uğramaya çalışırdı. O, Uhud’u da ziyaret ederdi. Hani, “biz onu severiz, o da bizi sever” dediği yeri. Yani Efendimiz (sav)’in sevgisinden nasibini alan o mübarek yeri. Keza O, Medine’nin mezarlığı Baki’e giderdi. Hayır -estağfirullah- mezarlık değil. Ashab-ı kiramın âhiret hesabına ârâm eyledikleri yere... Ve vefa insanından daha yüzlerce misal...[/FONT] [FONT=Comic Sans MS](prizma3)[/FONT] [FONT=Comic Sans MS] [/FONT] [U][B][FONT=Comic Sans MS]Sadakat ve Sebat[/FONT][/B][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U] [FONT=Comic Sans MS]Hz. Adem (as), Hz. Muhammed (sav) değildir, Kur’ân-ı Kerim, Hz. Adem için “Biz onu azmedici bulmadık” diyor. Bunun ma’nâsını şu sözde aramak lazım: “Ebrar’ın hasenâtı, mukarrebînin seyyiâtıdır.” [/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Zaman olur, öyle hareket edersiniz ki, o sizin için hasenattır, ama daha sonra o hasenat seyyiat sayılabilir. Zira artık siz de belli bir mertebe katetmişsinizdir. Bedevî geliyor, “İslâm nedir?” diyor ve Efendimiz’den (sav) İslâm’ın beş şartını öğrendikten sonra “Vallahi, başka bir şey katmadan bunları yerine getireceğim” deyip gidiyor. Efendimiz (sav), “Doğru söyledi ise kurtulur” buyuruyor. Ama, Hz. Ebu Bekir’e, Hz. Ömer seviyesindekilere, “Eğer dininizin onda birini yaşamazsanız helâk olursunuz” buyuruyor. [/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Efendimiz (sav), Hz. Âişe’ye talip olduğunda, Hz. Âişe 7 yaşında, Efendimiz ise 53 yaşında idi, arada 46 yaş fark vardı. Ebu Bekir, “hayır” demek şöyle dursun, “düşüneyim” deseydi, seviyesinin sözünü söylememiş olurdu.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Hz. Adem yasak meyveye elini uzattı. Müfessirler bu meyve konusunda bir sürü ağaçtan bahsederler; halbuki, zannediyorum bu: “Mahiyetinizde mündemiç fena duygulara yanaşmayın” demekti. Nebî hakkında konuşurken dikkatli olmak lazım. Hz. Adem sürçtü, ama çabuk döndü. Hz. Adem’in hayatında bir defa sürçtüğü şeyde, kimbilir biz günde kaç defa sürçüyoruz! Hz. İsa bütün sıkıntılar etrafını sardığı zaman “Men ensarî” (Yardımcılarım kimdir?) dedi. Yuşa b. Nun, Hz. Musa’nın fetâsıydı ve ona sadakatle bağlıydı. Efendimiz (sav)’in en büyük yardımcısı Sıddık-i Ekber’di. Aynı sadakatı Bediüzzaman da kendi talebelerinden istemişti. Zira büyük işler, ancak sadık kimselerle gerçekleştirilir.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Bir diğer ma’nâda sadakat, maddî-manevî füyûzât hislerinden fedakârlıkta bulunmak demektir. Bu da “neden, niçin?” demeden gösterilen hedefe yürümeyi gerektirir.“Neden?” diye sormak, sadakat ruhunu zedeler. Bu çerçevede sadık iseniz:[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]1. Arzunuz ve görüşünüz sorulursa, anlatırsınız. Yoksa teslim olursunuz.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]2. Hedefe yürürken, cenneti gösterip de “İşte cennet, girin” deseler, “Hayır, görüşmem lazım” demelisiniz.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]3. “Şu noktaya gelirsen cehennemden kurtulacaksın” dediklerinde de “cehennemden kurtulmak büyük bir şeydir ama, yine görüşmem lâzım” karşılığını vermelisiniz![/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Sebat, sadakatın bir yanıdır. Arada bir fütur gösterme, hedefe varmayı engeller; en azından geciktirir. Ayrıca sebat, gerisin geriye dönmemeyi ifade eden bir sıfattır. Sadakatin önemli belirtilerine gelince, cihanın doğusunda-batısında İslâm adına memnun edici her hâdise karşısında sevinme, üzücü bir şey zuhur edince de âdetâ deliye dönme gibi hususlar zikredilebilir.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS] [/FONT] [U][B][FONT=Comic Sans MS]Sadakat[/FONT][/B][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U] [FONT=Comic Sans MS]Sadâkat bir sıfattır ve o nübüvvetten sonra en yüce makam, en büyük bir pâyedir. Bu makamın en büyük temsilcisi olan Sıddîk-ı Ekber Hz. Ebû Bekir, “Benim gözlerimi doğruya o açtı; o halde dâima O’na sâdık olmalıyım” düşüncesi içindeydi...[/FONT] [FONT=Comic Sans MS](fasıldan fasıla 2)[/FONT] [B][FONT=Comic Sans MS] [/FONT][/B] [U][B][FONT=Comic Sans MS]Sabır ve Sadakat Mihengi[/FONT][/B][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U] [FONT=Comic Sans MS]Sabır ve sadakat ancak imtihanlarla belli olur. Her türlü imtihan karşısında, Hakk (cc) kapısından ayrılmayanlar ve orada kalmaya kararlı olanlar ve kapının her açılıp kapanışında, başı kapının eşiğinde bekleyenler bu imtihanı kazanmış olacaklardır. Az bir sıkıntı ile yol-yön değiştirip, kapının önünden ayrılanlar da kaybetmiş olacaklardır.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS](fasıldan fasıla 2)[/FONT] [U][B][FONT=Comic Sans MS]Sadık Dostlar[/FONT][/B][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U] [FONT=Comic Sans MS]İzmir-Manisa yolu üzerinde bir levha var: “Ağaç, ağaçlar içinde büyür.” Ağaç ağaçlar içinde büyüdüğü gibi, insan da insanlar içinde büyür. İnsanlar içinde varlığa erer. Duygu ve düşünceleri gerçek insanlar arasında; sadâkati sadâkat ikliminde, fedakârlığı da fedakârlık ikliminde gelişir.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS] [/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Gün gelecek, eliniz, ayağınız, gözünüz, kulağınız, kısaca bütün âzâlarınız fayda vermez olacak ve o zaman arkadaşlarınızın elleriyle tutacak, onların ayakları ile yürüyecek ve gözleriyle görüp, kulaklarıyla işiteceksiniz. Öyleyse, şimdiden sâdık arkadaşlar edinmeğe bakın. Zannediyorum, “Sâdıklarla beraber olun!” ayeti bu hakikata işaret etmekte..![/FONT] [FONT=Comic Sans MS] [/FONT] [FONT=Comic Sans MS]İrşad ve tebliğ vazifesinde sayı çokluğu çok mühim olmadığı gibi, hemen netice alınacak diye bir kaide de yoktur. Mühim olan, “Allah, bu gayretleri boşa çıkarmaz” inancıyla çalışmak; ihlâs, samimiyet ve sadakattan da kıl kadar sapmamaktır. Kur’ân-ı Kerim, Semud kavmi hakkında, “Semud’a gelince: Onları hidayet ettik, fakat, körlüğü hidâyete tercih ettiler” buyurur. Bu o zaman böyle olduysa da, bir gün gelecek, o kavmin veya arkadan gelenlerin içine atılan hidayet tohumları mutlaka boy atıp, gelişecektir. Her da’va eri bu hakikatı kavramalı ve yılmak, usanmak nedir bilmeden bir küheylan gibi hep yoluna devam etmelidir.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS](fasıldan fasıla 2)[/FONT] [U][B][FONT=Comic Sans MS]AHLÂK[/FONT][/B][FONT=Comic Sans MS][/FONT][/U] [FONT=Comic Sans MS]Âlim olmak başka, insan olmak başkadır. Âlim, ilmiyle insanlığın emrine girip, ahlâk ve faziletiyle ilmini temsil ettiği ölçüde, hafıza hamallığından kurtulur ve yüksek bir insan olma payesine ulaşır. Aksine o, ömrünü beyhude heder etmiş bir zavallıdan farksızdır. Zaten demir mahiyetindeki cehaleti, altın gibi faydalı ve kıymetli kılan da ancak, ahlâk ve fazilettir.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Aldatılsan dahi sakın kimseyi aldatma..! Ayrıca en yüksek bir fazilet olduğu halde, çok defa insanların kaybetmesine sebebiyet veren sadakat ve istikametten asla ayrılma![/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Her yüce da’va ve hakîkat, müntesiblerinin kararlılığı, sadakatı ve onu muhafaza hususunda gösterecekleri gayretle devamlılık kazanır ve âlemşümûl bir hüviyete ulaşır. O da’va ve hakîkat, düşmanlarının sık sık saldırı ve tecavüzlerine karşılık idrâkli, müntesib, vefalı dostlardan mahrûm ise, er geç hâfızalardan silinip gitmeye mahkûm olur[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Bir insanın dostlarına karşı sadakatı, onların acılarını vicdanında duyup, lezzetlerini, kendi lezzetleri gibi bildiği ölçüdedir. Dostlarının ağlamasıyla ağlayamayan, onların gülmesiyle gülemeyen vefâlı dost sayılamaz.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS]Gerçek dostluk ve kardeşlik, dost ve kardeşlerin dünyevî durumlarının, parlak olmadığı günlerde dahi, onlarla münasebetini devam ettirdiği nisbette belli olur. Kötü günlerde ve tehlike anında, dostlarının yanında bulunmayan birinin, dostlukla alâkası yoktur.[/FONT] [FONT=Comic Sans MS] [/FONT] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
vefa
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst