Huseyni
Müdavim
ÜÇÜNCÜ SUALİNİZ:
Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın Deccalı öldürmesi,
hem Birinci Mektupta ve hem On Beşinci Mektupta
gayet muhtasar ve size kâfi bir cevap vardır.
Aziz, fedakâr, sıddık, vefadar kardeşlerim
Hoca Sabri (r.h.) ve Hafız Ali (r.h.),
Mugayyebât-ı Hamseye dair Sûre-i Lokman'ın
âhirindeki âyetin hakkında mühim sualiniz gayet
mühim bir cevap isterken, maatteessüf, şimdiki
hâlet-i ruhiyem ve ahvâl-i maddiyem o cevaba müsait değildir.
Yalnız, sualinizin temas ettiği bir iki noktaya
gayet mücmel işaret edeceğiz.
Şu sualinizin meâli gösteriyor ki, ehl-i ilhad tarafından
tenkit suretinde, Mugayyebât-ı Hamseden
yağmurun gelmek vaktine ve rahm-ı mâderdeki
cenînin keyfiyetine itiraz edilmiş. Demişler ki:
"Rasathanelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzulü keşfediliyor.
Onu da, Allah'tan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla
rahm-ı mâderdeki cenînin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor.
Demek Mugayyebât-ı Hamseye ıttıla kabildir."
Elcevap: Yağmurun vakt-i nüzulü bir kaideye
merbut olmadığı için, doğrudan doğruya
meşiet-i hassa-i İlâhiye ile bağlı ve hazine-i rahmetten
hususî iradeye tâbi olduğunun bir sırr-ı hikmeti şudur ki:
Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymettar mahiyet
vücut, hayat, nur, rahmettir ki, bu dört şey perdesiz, vasıtasız,
doğrudan doğruya kudret-i İlâhiye ve meşiet-i hassa-i İlâhiyeye
bakar. Sair masnuatta zâhirî esbab kudretin tasarrufâtına perde
oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece
irade ve meşiete hicap oluyor. Fakat vücut, hayat, nur
ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin
sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor.
Madem vücutta en mühim hakikat rahmet ve hayattır.
Yağmur, hayata menşe ve medar-ı rahmet, belki
ayn-ı rahmettir. Elbette vesâit perde olmayacak,
kaide ve yeknesaklık dahi meşiet-i hassa-i İlâhiyeyi setretmeyecek.
Tâ ki, her vakit, herkes, herşeyde şükür ve ubudiyete
ve sual ve duaya mecbur olsun. Eğer bir kaide dahilinde olsaydı,
o kaideye güvenip, şükür ve rica kapısı kapanırdı.
Güneşin tulûunda ne kadar menfaatler olduğu malûmdur.
Halbuki muttarid bir kaideye tâbi olduğundan,
güneşin çıkması için dua edilmiyor ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor.
Ve ilm-i beşerî, o kaidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını
bildiği için, gaipten sayılmıyor. Fakat yağmurun cüz'iyâtı
bir kaideye tâbi olmadığı için, her vakit insanlar rica ve dua ile
dergâh-ı İlâhiyeye ilticaya mecbur oluyorlar. Ve ilm-i beşerî
vakt-i nüzulünü tayin edemediği için, sırf hazine-i rahmetten
bir nimet-i hassa telâkki edip hakikî şükrediyorlar.
İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzulünü
Mugayyebât-ı Hamseye ithal ediyor.
Rasathanelerdeki âletle bir yağmurun mukaddemâtını hissedip
vaktini tayin etmek gaibi bilmek değil, belki gaipten çıkıp
âlem-i şehadete takarrubu vaktinde bazı mukaddemâtına ıttıla
suretinde bilmektir.
Nasıl en hafî umur-u gaybiye vukua geldikte, veyahut
vukua yakın olduktan sonra, hiss-i kablelvukuun bir nev'iyle bilinir.
O gaybı bilmek değil, belki o, mevcudu veya
mukarrebü'l-vücudu bilmektir. Hattâ ben kendi âsâbımda
bir hassasiyet cihetiyle, yirmi dört saat evvel,
gelecek yağmuru Bazen hissediyorum. Demek yağmurun
mukaddemâtı, mebâdileri var. O mebâdiler, rutubet nevinden
kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor.
Bu hal, aynen kaide gibi, ilm-i beşerin gaipten çıkıp
daha şehadete girmeyen umura vusule bir vesile olur. Fakat daha
âlem-i şehadete ayak basmayan ve meşiet-i hassa ile
rahmet-i hassadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzulünü bilmek,
ilm-i Allâmü'l-Guyûba mahsustur.
1- Allah'ın adıyla. Hiç bir şey yoktur ki, O'nu övüp O'nu tesbih etmesin (İsra Sûresi: 44.)
2- Allah'ın selam ve rahmeti ve bereketi üzerine olsun.
Onaltıncı Lem'a s.161