Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 263581" data-attributes="member: 1016557"><p><strong>Laiklik Müslümanın nesine lazım</strong></p><p></p><p>Laiklik Müslümanın nesine lazım</p><p> 26 Eylül 2011 Pazartesi 06:30</p><p> Başbakan Erdoğan, tüm dünyanın gözü önünde özgürlükçü bir laiklik savunarak, Kemalistlerin sandığının aksine bugüne dek bu konuda “takiyye” yapmadığını ispatladı. Ancak bununla başlayan tartışma da gösterdi ki, AK Parti’ye oy veren herkes, “Milli Görüş gömleğini” çıkarmamış. </p><p> </p><p> Kuşkusuz laiklik tartışması, Kemalizm’in 80 yıldır dayattığı “ucube” üzerinden yapılmamalı. Din özgürlüğüne saygılı bir “din ve devlet ayrımı”ndan bahsediyoruz burada. </p><p> </p><p> Bu konudaki kayda değer itirazlardan birini, bizim gazetenin köşe yazarlarından muhterem Sibel Eraslan hanımefendi getirdi. Laikliğin bir Aydınlanma fikri olduğunu, oradan çıkan her şeyin “insanın Tanrı ile hesaplaşıp, onu göklere hapsettikten sonra birey ol[uşuyla]” işlediğini, yani İslam’la temelden çeliştiğini savundu. </p><p> </p><p> Oysa, daha önce de vurguladığım gibi, bizde nedense “standart görüş” olan bu Aydınlanma ve “birey” tanımı, gerçekte Avrupa ve bilhassa Fransız tecrübesini yansıtır. (Ve benim buna muhalefetim Sibel hanımınki kadar net ve kesindir.) Bundan çok farklı olan Anglo-Sakson geleneği ise, aklın ve imanın uyumu, bireyin “Allah’a karşı şahsi sorumluluk” üzerinden tanımlanması gibi fikirler içerir. </p><p> </p><p> Pratik bir çözüm </p><p> </p><p> Nitekim, Amerika’daki laiklik, “Tanrı’yı göklere hapsedip birey olduk, şimdi işimize bakalım” diyen “nefisperest”lerin keyfi için kurulmamıştır. Aksine, hepsi de koyu dindar olan (hatta Massachusetts’te düpedüz “teokrasi” kuran) farklı Protestan mezheplerini bir arada yaşatacak pratik bir çözüm olarak gelişmiştir. Altında, “devletin resmi bir mezhebi olursa diğerlerine haksızlık olur, o yüzden devlet tarafsız olsun, dine karışmasın” diye özetlenebilecek bir mantık yatar. </p><p> </p><p> Peki Batı’da doğmuş olan “modern devlet”i ister istemez ithal etmiş olan Müslümanların da ihtiyacı olabilir mi böylesi bir “modern pratik çözüm”e? </p><p> </p><p> Bu soruya olumsuz yaklaşan bir argümanı, muhterem Hayrettin Karaman hocanın Yeni Şafak’taki köşesinde okudum. Hayrettin hoca, “laik devlet” yerine “İslâmî’ devlet”i savunurken, bu ikincisinin farkını şöyle açıkladı: </p><p> </p><p> “Halkın iradesi veya yöneticinin tasarrufları, İslam’ın değişmez hükümleri ile çatışamaz; çatıştığı halde halkın iradesi egemen olursa o devlet ‘İslâmî’ niteliğini yitirmiş olur.”</p><p> </p><p> Bunu okuduğumda ister istemez şunu soru aklıma geldi: “İslam’ın değişmez hükümleri”nin ne olduğuna kim karar verecek? Hangi mezhep, hangi ekol, hangi alim, hangi cemaat? </p><p> </p><p> Çoklukta laiklik </p><p> </p><p> Hayrettin hoca da bu problemi görmüş olacak ki, bir sonraki yazısında şunu yazdı: </p><p> </p><p> “İslâmî gruplar aralarında yapacakları danışmalar ve görüşmelerle, bütün grupların ortak oldukları bir İslam anlayışını referans almada ittifak edeceklerdir.”</p><p> </p><p> İdeal bir dünyada ideal bir çözüm olurdu kuşkusuz bu. Ama gerçek dünyada pek mümkün gözükmüyor. Pakistan’da 80’lerde denenen “kanunların İslamileştirilmesi” projesi tam da bu açıdan çıkmaza girmiş, çünkü her mezhep “doğru İslam budur” diye kendi bildiğini dayatmıştı. Türkiye gibi İslam anlayışlarının giderek daha da çeşitlendiği ülkelerde ise böyle bir “ittifak” daha da zor gözüküyor. </p><p> </p><p> İşte, laiklik fikri, İslam dünyasına asıl bu yüzden lazımdır. Gayrımüslimler ve seküler insanlar bir yana, farklı meşreplerdeki Müslümanları baskıya veya çatışmaya düşürmeden yaşatmak için gereklidir. </p><p> </p><p> Çünkü İslam mükemmel, ama onu anlayanların hepsi eksik ve kusurludur. Dolayısıyla her mümin, <strong>Bediüzzaman’ın güzel ifadesiyle,</strong> “benim mesleğim (ekolüm) en güzeldir” diyebilir, fakat “hak yalnız benim mesleğimdir” diyemez. Dinen tarafsız bir devlet, işte bu tevazudan kaynaklanan çoğulluğu korumak için lazımdır.</p><p> Star</p><p>İnsan bir mucizedir</p><p> 25 Eylül 2011 Pazar 06:09</p><p> Yaradılış, kuşkusuz bir mucize.</p><p> Ya insan kaç mucizenin eseri? Bir düşünsenize; her insanın yüzü başka. Sayımız kaç milyar olsa da bu gerçek değişmiyor. Parmak izlerimiz farklı. Seslerimiz de öyle. DNA yapılarımız çok yakın olmasına rağmen her insanınki değişik. Bu böyle ama her siyasi rejim ve ideoloji (kökeni dünyevi veya semavi olsun) insanları davranışta ve düşünüşte benzer kılmaya çalışıyor. Bu bir çelişki değil mi? O nedenle insan, bir topluluğun içinde sayı (kalabalıktan biri) olarak değil, birey olarak var olmak istiyor. Birey olarak tercihler yapmak; birey olarak inanmak... Bu topluluk üyeliğinin ötesinde bir özgürlük ve eylem alanı arayışı.</p><p> Denir ya, "insan davranışının gayesi fark yaratmaktır" ama topluluklar, örgütler onu hep hizaya sokmak, standart bir davranışa yöneltmek isterler. O yüzden birey hep kolektivitelerle ve onların disiplini ile kavga halindedir.</p><p> Antik çağın büyük Yunan filozofu Eflatun'a sormuşlar: "İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nedir?"</p><p> Filozof sıralamış:</p><p> - Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler...</p><p> - Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler, sonra sağlıklarını geri almak için para öderler...</p><p> - Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yaşarlar...</p><p> - Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler...</p><p> Sıra gelmiş ikinci soruya;</p><p> "Peki siz ne önerirsiniz?"</p><p> Bilge yine sıralamış:</p><p> "Kimseye kendinizi beğendirmeye kalkmayın! Herkesi kazanmanız imkânsızdır. Siz iyi ve doğru olan şeyi yapın. Onu takdir eden insanlar zaten sizi beğenir. Böylece daha akıllı ve nitelikli insanları etrafınızda toplarsınız.</p><p> Önemli olan; hayatta en çok şeye sahip olmak değil en az şeye ihtiyaç duymaktır."</p><p> Bunlar çok bilgece sözler ama kaçımız bu takdir ettiğimiz mantığa uygun olarak yaşıyoruz?.. Baksanıza sigara paketleri üzerinde ne korkutucu şeyler yazıyor ama görmezden gelip yine de içiyoruz. Acaba bu hayat anlayışında Neyzen Tevfik'in şu sözlerinin etkisi var mı?</p><p> "Hayat, çatlak bardaktaki suya benzer.</p><p> İçsen de tükenir içmesen de.</p><p> Bu yüzden hayattan tat almaya bak.</p><p> Çünkü yaşasan da biteceeeek yaşamasan da..."</p><p> "Demirperde" varken ardındaki ülkelerde de insanlar falcıya giderdi, kapitalist ülkelerde de. İnsanlar bilinmeyene hep merak duymuşlardır. Bugün astrolog, medyum gibi çeşitli adlar altında "bilinmeyene" merakı gideren kişiler, bildik falcıların yanında yer aldılar. Fazladan kurşun döküyorlar, dualar ediyorlar. Ne kadar çok şey yaparlarsa o kadar ücret alıyorlar.</p><p> Onları biz yarattık. Bilinmeyene olan merakımızın ve ne olacağımıza dair endişelerimizin ürünü onlar. Ama galiba kalıcı olarak hayatımıza girdiler. Baksanıza en eski kitaplarda bile adları geçiyor. Onların tavsiyeleriyle savaş ve barış ilan ediliyor.</p><p> Keşke o Bodrum deyişindeki gibi bakabilsek hayata: "Boş ver goyver gitsin aldirme." Bu gamsız sahil rehavetini benimsiyorsun yine de seni eleştiriyorlar:</p><p> Boş veriyorsun gamsız diyorlar.</p><p> Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar...</p><p> İç biraz kafayı dağıt diyorlar.</p><p> İçiyorsun, sen de çok içiyorsun diyorlar.</p><p> Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar.</p><p> Bağırıyorsun, sakin ol diyorlar.</p><p> Üzülüyorsun, takma diyorlar.</p><p> Kızıyorsun, değmez diyorlar.</p><p> Konuşuyorsun, muhatap olma diyorlar.</p><p> Çekip gidiyorsun, mücadele et diyorlar.</p><p> Ölünce ne diyecekler acaba?</p><p> Muhtemelen, "Ölüm ona yakışmadı..."</p><p> O yüzen galiba insan kendi iç sesini dinlemeli. Hata yapacaksa kendi hatalarını yapmalı ki onlardan ders çıkarabilsin. Mevlana'nın dediği gibi "Soru da bilgiden doğar, cevap da." Sonra ekler; "Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol.</p><p> Hataları örtmede gece gibi ol.</p><p> Tevazuda toprak gibi ol.</p><p> Öfkede ölü gibi ol.</p><p> Her ne olursan ol ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol."</p><p> Güzel sözler bunlar ama kaçımız onlara uygun davranıyoruz ki? Aramızdaki iktidar mücadelesi ve edinme güdüsü, ilişkileri hoşgörü ve işbirliğinden çok çatışma ve yıkıcı rekabet ekseninde belirliyor. Bu da bizi yoruyor ve yıpratıyor. Ondan sonra gelsin psikiyatrisiler ve yaşam koçları, kişisel gelişim programları... Yaşam bu kadar çelişkili olmasa ilginç olur muydu?</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 263581, member: 1016557"] [b]Laiklik Müslümanın nesine lazım[/b] Laiklik Müslümanın nesine lazım 26 Eylül 2011 Pazartesi 06:30 Başbakan Erdoğan, tüm dünyanın gözü önünde özgürlükçü bir laiklik savunarak, Kemalistlerin sandığının aksine bugüne dek bu konuda “takiyye” yapmadığını ispatladı. Ancak bununla başlayan tartışma da gösterdi ki, AK Parti’ye oy veren herkes, “Milli Görüş gömleğini” çıkarmamış. Kuşkusuz laiklik tartışması, Kemalizm’in 80 yıldır dayattığı “ucube” üzerinden yapılmamalı. Din özgürlüğüne saygılı bir “din ve devlet ayrımı”ndan bahsediyoruz burada. Bu konudaki kayda değer itirazlardan birini, bizim gazetenin köşe yazarlarından muhterem Sibel Eraslan hanımefendi getirdi. Laikliğin bir Aydınlanma fikri olduğunu, oradan çıkan her şeyin “insanın Tanrı ile hesaplaşıp, onu göklere hapsettikten sonra birey ol[uşuyla]” işlediğini, yani İslam’la temelden çeliştiğini savundu. Oysa, daha önce de vurguladığım gibi, bizde nedense “standart görüş” olan bu Aydınlanma ve “birey” tanımı, gerçekte Avrupa ve bilhassa Fransız tecrübesini yansıtır. (Ve benim buna muhalefetim Sibel hanımınki kadar net ve kesindir.) Bundan çok farklı olan Anglo-Sakson geleneği ise, aklın ve imanın uyumu, bireyin “Allah’a karşı şahsi sorumluluk” üzerinden tanımlanması gibi fikirler içerir. Pratik bir çözüm Nitekim, Amerika’daki laiklik, “Tanrı’yı göklere hapsedip birey olduk, şimdi işimize bakalım” diyen “nefisperest”lerin keyfi için kurulmamıştır. Aksine, hepsi de koyu dindar olan (hatta Massachusetts’te düpedüz “teokrasi” kuran) farklı Protestan mezheplerini bir arada yaşatacak pratik bir çözüm olarak gelişmiştir. Altında, “devletin resmi bir mezhebi olursa diğerlerine haksızlık olur, o yüzden devlet tarafsız olsun, dine karışmasın” diye özetlenebilecek bir mantık yatar. Peki Batı’da doğmuş olan “modern devlet”i ister istemez ithal etmiş olan Müslümanların da ihtiyacı olabilir mi böylesi bir “modern pratik çözüm”e? Bu soruya olumsuz yaklaşan bir argümanı, muhterem Hayrettin Karaman hocanın Yeni Şafak’taki köşesinde okudum. Hayrettin hoca, “laik devlet” yerine “İslâmî’ devlet”i savunurken, bu ikincisinin farkını şöyle açıkladı: “Halkın iradesi veya yöneticinin tasarrufları, İslam’ın değişmez hükümleri ile çatışamaz; çatıştığı halde halkın iradesi egemen olursa o devlet ‘İslâmî’ niteliğini yitirmiş olur.” Bunu okuduğumda ister istemez şunu soru aklıma geldi: “İslam’ın değişmez hükümleri”nin ne olduğuna kim karar verecek? Hangi mezhep, hangi ekol, hangi alim, hangi cemaat? Çoklukta laiklik Hayrettin hoca da bu problemi görmüş olacak ki, bir sonraki yazısında şunu yazdı: “İslâmî gruplar aralarında yapacakları danışmalar ve görüşmelerle, bütün grupların ortak oldukları bir İslam anlayışını referans almada ittifak edeceklerdir.” İdeal bir dünyada ideal bir çözüm olurdu kuşkusuz bu. Ama gerçek dünyada pek mümkün gözükmüyor. Pakistan’da 80’lerde denenen “kanunların İslamileştirilmesi” projesi tam da bu açıdan çıkmaza girmiş, çünkü her mezhep “doğru İslam budur” diye kendi bildiğini dayatmıştı. Türkiye gibi İslam anlayışlarının giderek daha da çeşitlendiği ülkelerde ise böyle bir “ittifak” daha da zor gözüküyor. İşte, laiklik fikri, İslam dünyasına asıl bu yüzden lazımdır. Gayrımüslimler ve seküler insanlar bir yana, farklı meşreplerdeki Müslümanları baskıya veya çatışmaya düşürmeden yaşatmak için gereklidir. Çünkü İslam mükemmel, ama onu anlayanların hepsi eksik ve kusurludur. Dolayısıyla her mümin, [B]Bediüzzaman’ın güzel ifadesiyle,[/B] “benim mesleğim (ekolüm) en güzeldir” diyebilir, fakat “hak yalnız benim mesleğimdir” diyemez. Dinen tarafsız bir devlet, işte bu tevazudan kaynaklanan çoğulluğu korumak için lazımdır. Star İnsan bir mucizedir 25 Eylül 2011 Pazar 06:09 Yaradılış, kuşkusuz bir mucize. Ya insan kaç mucizenin eseri? Bir düşünsenize; her insanın yüzü başka. Sayımız kaç milyar olsa da bu gerçek değişmiyor. Parmak izlerimiz farklı. Seslerimiz de öyle. DNA yapılarımız çok yakın olmasına rağmen her insanınki değişik. Bu böyle ama her siyasi rejim ve ideoloji (kökeni dünyevi veya semavi olsun) insanları davranışta ve düşünüşte benzer kılmaya çalışıyor. Bu bir çelişki değil mi? O nedenle insan, bir topluluğun içinde sayı (kalabalıktan biri) olarak değil, birey olarak var olmak istiyor. Birey olarak tercihler yapmak; birey olarak inanmak... Bu topluluk üyeliğinin ötesinde bir özgürlük ve eylem alanı arayışı. Denir ya, "insan davranışının gayesi fark yaratmaktır" ama topluluklar, örgütler onu hep hizaya sokmak, standart bir davranışa yöneltmek isterler. O yüzden birey hep kolektivitelerle ve onların disiplini ile kavga halindedir. Antik çağın büyük Yunan filozofu Eflatun'a sormuşlar: "İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nedir?" Filozof sıralamış: - Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler... - Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler, sonra sağlıklarını geri almak için para öderler... - Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yaşarlar... - Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler... Sıra gelmiş ikinci soruya; "Peki siz ne önerirsiniz?" Bilge yine sıralamış: "Kimseye kendinizi beğendirmeye kalkmayın! Herkesi kazanmanız imkânsızdır. Siz iyi ve doğru olan şeyi yapın. Onu takdir eden insanlar zaten sizi beğenir. Böylece daha akıllı ve nitelikli insanları etrafınızda toplarsınız. Önemli olan; hayatta en çok şeye sahip olmak değil en az şeye ihtiyaç duymaktır." Bunlar çok bilgece sözler ama kaçımız bu takdir ettiğimiz mantığa uygun olarak yaşıyoruz?.. Baksanıza sigara paketleri üzerinde ne korkutucu şeyler yazıyor ama görmezden gelip yine de içiyoruz. Acaba bu hayat anlayışında Neyzen Tevfik'in şu sözlerinin etkisi var mı? "Hayat, çatlak bardaktaki suya benzer. İçsen de tükenir içmesen de. Bu yüzden hayattan tat almaya bak. Çünkü yaşasan da biteceeeek yaşamasan da..." "Demirperde" varken ardındaki ülkelerde de insanlar falcıya giderdi, kapitalist ülkelerde de. İnsanlar bilinmeyene hep merak duymuşlardır. Bugün astrolog, medyum gibi çeşitli adlar altında "bilinmeyene" merakı gideren kişiler, bildik falcıların yanında yer aldılar. Fazladan kurşun döküyorlar, dualar ediyorlar. Ne kadar çok şey yaparlarsa o kadar ücret alıyorlar. Onları biz yarattık. Bilinmeyene olan merakımızın ve ne olacağımıza dair endişelerimizin ürünü onlar. Ama galiba kalıcı olarak hayatımıza girdiler. Baksanıza en eski kitaplarda bile adları geçiyor. Onların tavsiyeleriyle savaş ve barış ilan ediliyor. Keşke o Bodrum deyişindeki gibi bakabilsek hayata: "Boş ver goyver gitsin aldirme." Bu gamsız sahil rehavetini benimsiyorsun yine de seni eleştiriyorlar: Boş veriyorsun gamsız diyorlar. Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar... İç biraz kafayı dağıt diyorlar. İçiyorsun, sen de çok içiyorsun diyorlar. Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar. Bağırıyorsun, sakin ol diyorlar. Üzülüyorsun, takma diyorlar. Kızıyorsun, değmez diyorlar. Konuşuyorsun, muhatap olma diyorlar. Çekip gidiyorsun, mücadele et diyorlar. Ölünce ne diyecekler acaba? Muhtemelen, "Ölüm ona yakışmadı..." O yüzen galiba insan kendi iç sesini dinlemeli. Hata yapacaksa kendi hatalarını yapmalı ki onlardan ders çıkarabilsin. Mevlana'nın dediği gibi "Soru da bilgiden doğar, cevap da." Sonra ekler; "Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol. Hataları örtmede gece gibi ol. Tevazuda toprak gibi ol. Öfkede ölü gibi ol. Her ne olursan ol ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol." Güzel sözler bunlar ama kaçımız onlara uygun davranıyoruz ki? Aramızdaki iktidar mücadelesi ve edinme güdüsü, ilişkileri hoşgörü ve işbirliğinden çok çatışma ve yıkıcı rekabet ekseninde belirliyor. Bu da bizi yoruyor ve yıpratıyor. Ondan sonra gelsin psikiyatrisiler ve yaşam koçları, kişisel gelişim programları... Yaşam bu kadar çelişkili olmasa ilginç olur muydu? [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst