Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 263582" data-attributes="member: 1016557"><p><strong>Cevap: Laiklik Müslümanın nesine lazım</strong></p><p></p><p>yeni asya........Kendimizdekini düzeltmek ve TÜSİAD</p><p></p><p> 25 Eylül 2011 Pazar 06:05</p><p> Geçtiğimiz hafta TÜSAİD'ın davetlisi olarak, önümüzdeki Salı günü içeriği kamuoyuyla paylaşılacak olan "Vizyon 2050 – Türkiye" raporunun tanıtım toplantısındaydım. Toplantının esas çerçevesini "sürdürülebilirlik" kavramı oluşturdu. Sürdürülebilirlik; yani dünyadaki mevcut kaynakları inanılmaz bir açgözlülük ve bencillikle tüketen insanoğlu dünya üzerinde yaşamayı sürdürebilecek mi?</p><p> TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, toplantıda çok çarpıcı gerçeklere işaret etti. "Kaç dünya tüketiyoruz?" başlığıyla gösterilen bir harita aslında hali pür melalimizi olduğu gibi özetliyordu. Amerika Birleşik Devletleri tek başına "4 dünya"dan fazlasını tüketirken, Afrika ülkelerinin çoğunluğu "1 dünya"dan azını tüketebiliyordu. Dünyadaki ölümcül obez insan sayısının açlıktan ölen insan sayısıyla nerdeyse eşit olduğunu düşünürsek, bu tablonun vahameti daha da iyi anlaşılır sanıyorum. Ümit Boyner insanoğlunun gitmekte olduğu acı sonu şu cümleyle özetledi: "Gelişen piyasa ekonomileri tüketim talepleri aynı eğilimde devam ederse sürdürebileceğimiz bir dünya kalmayacak."</p><p></p><p> "Başka bir ümmet mümkün" başlıklı yazımda şöyle sormuştum: İnsanların açlıktan dolayı öldüğü bir dünya, Rezzâk ismine sahip bir Allah'ın yarattığı dünya olabilir mi? O ki rızık ihsan eden, tekrar tekrar, bol bol rızıklandırandır. O'nun yarattığı bir dünyada "açlıktan ölmek" gibi bir zulmü mümkün kılan da yine bozgunculuk yapan insan değil midir?</p><p> Dünyada sınırlı kaynaklar var. Ancak mevcut kapitalist düzen bize sınırsızca tüketmemizi öğütlüyor. Daha doğrusu bizi sınırsızca tüketmeye kışkırtıyor. Daha çok tüketebilmek için daha çok kazanmak hırsıyla dolduruluyoruz. Alt sınıf orta sınıf, orta sınıf, üst-orta sınıf, üst-orta sınıf üst sınıf olmak iştiyakıyla başlıyor her yeni güne... Böyle bir düzende iş dünyasının bu sorunun üzerine eğilmesinin sebebiyse elbette ahlâki kaygılar değil. Tüketecek kaynak kalmazsa, ortada iş dünyası da kalmayacağı için can çekmekte olan sistemin biraz daha soluk almasını sağlamak istiyorlar. Ancak motivasyonları ne olursa olsun, hepimiz aynı gezegeni paylaştığımızdan mezkûr kaygı hepimizi aynı şekilde ilgilendiriyor.</p><p> Kırk yıl sonra dünya nüfusunun dokuz milyar olması bekleniyor. Mevcut tüketim alışkanlıkları olduğu şekliyle devam ederse 2050 yılında bildiğimiz anlamıyla dünya olmayacak. Eğer insanoğlu hayatta kalmayı devam ettirmesini istiyorsak, dokuz milyar insanın sadece "1 dünya" tüketecek sınırda yaşamasını sağlamak zorundayız. Bu minvalde toplantıda tek bir soru sordum ki bana kalırsa işin can alıcı noktası da burada yatıyordu: "Sunumunuzda yaşam standartlarımızı düşürmeden sürdürülebilir bir dünyayı inşa edebiliriz dediniz. Fakat dokuz milyarın bir dünya tüketecek seviyede olmasını sağlamak yaşam standartlarını aynen muhafaza ederek nasıl mümkün olacak?"</p><p> Soruma hem Ümit Boyner hem de TÜSİAD yönetim kurulu üyeleri Ali Kibar ve Cansen Başaran Symes teker teker cevap verdiler. Ancak eminim onlar da yaşam standartlarını olduğu gibi muhafaza ederek, dünya nüfusunun geri dönüşüm yapıp "yeşil ürünler" tüketmesini sağlayarak dünyayı sürdürülebilir kılmanın imkânsız olduğunun farkındalar. Ama iş dünyasının içinden gelen isimlerin "yaşam standartlarını düşürmek"ten bahsetmesi düzenin temeline ters olduğundan bundan bahsetmek onlar için hayli zor. Sorum üzerine bir başka basın mensubu da "Mesela TÜSİAD üyeleri yüksek motor hacimli arabalarını kullanmaktan vazgeçecekler mi? diye sordu. Ümit Hanım ise "Tavsiyede bulunuruz elbette ama kendi kanaatleridir" dedi. Daha fazlasını yapmaya kimsenin gücü yetmez elbette. Ama imkânsızı istememiz için gerçekçi olmamız gerekiyorsa, sürdürülebilir bir dünya arzusunda olan herkesin bu israf düzeninin nerelerde ve nasıl parçası haline geldiğini sorgulaması şart. Balık baştan koktuğundan, bu sorgulamanın öncelikle "baş"takilerden gelmesiyse kaçınılmaz.</p><p> Önümüzeki soru açık: Bozgunculardan mı olacağız, ıslah edicilerden mi? Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu şu an için ilkini seçmiş görünüyor çünkü bozguncuların sömürdükleri insanlar bile bir gün zenginleşip bozgunculardan olmayı hayal ediyor. Çoğunluğu ikincisine ikna etmekse ekonomik kaygıların ahlâkî kaygılarla birleştirilmesinden geçiyor.</p><p> Kapitalist ahlâk hüküm sürdüğü müddetçe gerektiğinde kendi nefsinden feragat edebilen bir öznelliğin ortaya çıkması mümkün değil. Daha çok yakıt tüketirse başkalarının hakkına gireceğini bilen insanın "kıyamet senaryoları"yla korkutulmaya da ihtiyacı yoktur zaten. O'nun korkusu gelecek odaklı değil, "şimdi ve burada"dır. Kendimizde olanı düzeltmedikçe, dünyanın da mucizevî bir biçimde düzelmeyeceğini kabul etmemiz ve işe önce kendimizden yani nefsimizden başlamak gerekiyor. Bu çağrımsa önce kendi nefsime sonra da tüm TÜSİAD üyelerine olsun.</p><p>‘Said Nursi Ermeni bir general ister miydi?’</p><p> 24 Eylül 2011 Cumartesi 06:52</p><p> Sabah iç kapatıcı kaotik bir gündem ile karşılaşınca iştahsızlığım arttı, işi neresinden tutacağımı sanki bilemedim...</p><p> Filistin Lideri Mahmud Abbas başta hiçbir Arap yöneticisinin dinlemeye nedense gitmediği Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’ndaki konuşması...</p><p> Dört bir yanımızla dalaşmaya başladığımız ve ‘savaş’ ihtimalinin gittikçe daha fazla seslendirildiği dış politikadaki garip durum ile içeride çözümsüz hale gelmiş gibi duran ‘Kürt Sorunu’ nedeniyle nefes almadan tırmanan terör...</p><p> Amerikan Merkez Bankası’nın strateji değişimine ters tepki veren dünya piyasaları ve buna bağlı olarak içerde alıp başını giden dolar...</p><p> Ve Van’dan İstanbul’a arabayla sevk edilmek istenen beş mahkûmun ihmal nedeniyle cayır cayır yandığının ortaya çıkması...</p><p> İçim kasıldı...</p><p> ***</p><p> Kendi kendime, ‘umarım hızlıca yeniden toparlanırız’ temennisinde bulundum...</p><p> Ancak toparlanmak için en azından kimi kavramların tüm toplumda tartışmasız bir şekilde aynı içerikle kullanılması gerektiğini de, <strong>geçen gün yayınladığım ‘neden Ermeni bir generalimiz yok’ başlıklı yazımla ilgili yoğun mesaj trafiğiyle</strong> bir kez daha gördüm...</p><p> Orada şöyle yazıyordum:</p><p> “Örneğin, Mısır’a ‘laik bir anayasa’ öneren Erdoğan laiklik tanımını da şöyle yapıyor:</p><p> ‘Laik devlet, her inanç grubuna eşit mesafededir. İster Müslüman olsun, ister Hıristiyan olsun, ister Musevi olsun, ister ateist olsun. Hepsinin güvencesidir. Olayın aslı budur. Ama bu tanım Türkiye’de hiçbir zaman geçerli olmadı...</p><p> Sanırım <strong>bugün okula başlayan çocuklarımız da kendi ömürleri içinde Ermeni bir general göremeyecek...</strong></p><p> Neden?</p><p> Başbakan’ın çok net biçimde tarif ettiği gerçek laikliğe henüz kavuşamadığımız için. Ancak Başbakan’ın beyanlarının sevindirici yanı, bu ifadelere uygun bir anlayışın Türkiye’de bundan böyle daha fazla geçerli olacağının işaretini vermesi...”</p><p> Yazıdaki amaç, eğer laiksek, dinine, ırkına, mezhebine bakmadan tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının her makama çok rahatlıkla ulaşabilmesi gerektiğinin altını çizmekti... 2011 yılında bunu hatırlatmak ve altını çizmek aslında zül ama çok sınırlı bir kesimde de olsa henüz ‘laiklik’ ve ‘vatandaşlık’ tanımının yerleşmediğini, konuya ‘vatandaş’ kavramı açısından değil, ‘din, ırk, mezhep’ açısından bakarak, ‘Türk, Müslüman ve Sünni’ olmayana ‘yabancı’ muamelesi yapıldığını gördüm...</p><p> Bu ufak bir azınlık için söz konusu olsa dahi bu kavramların, üstelik bu çağda, tüm toplumda yerleşik hale gelmemesi açısından üzücüydü...</p><p> ***</p><p> Yazımla ilgili <strong>sürpriz ise <a href="http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=120461" target="_blank"><span style="color: #00f">‘Said Nursi Ermeni bir general ister miydi’ </span></a>başlıklı</strong> ve Ahmet Bilgi imzalı bir yazıya ‘<strong>risalehaber.com</strong>’da rastlamam oldu.</p><p> Yazının son bölümü şöyleydi:</p><p> “Gayrimüslimlerin Türkiye’de bürokratik ve askeri makamlara gelmesiyle ilgili sorular yaklaşık 100 yıl önce de gündemdeydi. Doğuda aşiretlere başta meşrutiyet olmak üzere hak ve hürriyetler bağlamında birçok konuyu anlatan Bediüzzaman Said Nursi, gayrimüslimlerle ilgili soruyu Münazarat adlı eserinde cevaplamıştı.</p><p> İşte o soru ve <strong>Bediüzzaman’ın cevabı:</strong></p><p> Sual: Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar. Nasıl olur?</p><p> Cevap: Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... Zira meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, memuriyet bir nev’i riyaset (başkanlık) ve bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik (ortak) ettiğimiz vakitte, millet-i İslâmiyeden aktâr-ı âlemde (dünyanın her köşesi) üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi (kayıp) edip bini kazanan, zarar etmez.”</p><p> ***</p><p> Umarım hızlıca yeniden toparlanırız diyorum ama bu köklü ve kalıcı bir toparlanma olacak ise yüz yıldır aynı şeyleri konuşmaktan da kurtulmamız gerekecek... Aslında ‘vatandaşlık’ ve ‘temel hak ve özgürlükleri’ toplum olarak içselleştirsek, gerisi kolay da, o virajı bir türlü alamıyoruz galiba...</p><p> <strong>Star</strong></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 263582, member: 1016557"] [b]Cevap: Laiklik Müslümanın nesine lazım[/b] yeni asya........Kendimizdekini düzeltmek ve TÜSİAD 25 Eylül 2011 Pazar 06:05 Geçtiğimiz hafta TÜSAİD'ın davetlisi olarak, önümüzdeki Salı günü içeriği kamuoyuyla paylaşılacak olan "Vizyon 2050 – Türkiye" raporunun tanıtım toplantısındaydım. Toplantının esas çerçevesini "sürdürülebilirlik" kavramı oluşturdu. Sürdürülebilirlik; yani dünyadaki mevcut kaynakları inanılmaz bir açgözlülük ve bencillikle tüketen insanoğlu dünya üzerinde yaşamayı sürdürebilecek mi? TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, toplantıda çok çarpıcı gerçeklere işaret etti. "Kaç dünya tüketiyoruz?" başlığıyla gösterilen bir harita aslında hali pür melalimizi olduğu gibi özetliyordu. Amerika Birleşik Devletleri tek başına "4 dünya"dan fazlasını tüketirken, Afrika ülkelerinin çoğunluğu "1 dünya"dan azını tüketebiliyordu. Dünyadaki ölümcül obez insan sayısının açlıktan ölen insan sayısıyla nerdeyse eşit olduğunu düşünürsek, bu tablonun vahameti daha da iyi anlaşılır sanıyorum. Ümit Boyner insanoğlunun gitmekte olduğu acı sonu şu cümleyle özetledi: "Gelişen piyasa ekonomileri tüketim talepleri aynı eğilimde devam ederse sürdürebileceğimiz bir dünya kalmayacak." "Başka bir ümmet mümkün" başlıklı yazımda şöyle sormuştum: İnsanların açlıktan dolayı öldüğü bir dünya, Rezzâk ismine sahip bir Allah'ın yarattığı dünya olabilir mi? O ki rızık ihsan eden, tekrar tekrar, bol bol rızıklandırandır. O'nun yarattığı bir dünyada "açlıktan ölmek" gibi bir zulmü mümkün kılan da yine bozgunculuk yapan insan değil midir? Dünyada sınırlı kaynaklar var. Ancak mevcut kapitalist düzen bize sınırsızca tüketmemizi öğütlüyor. Daha doğrusu bizi sınırsızca tüketmeye kışkırtıyor. Daha çok tüketebilmek için daha çok kazanmak hırsıyla dolduruluyoruz. Alt sınıf orta sınıf, orta sınıf, üst-orta sınıf, üst-orta sınıf üst sınıf olmak iştiyakıyla başlıyor her yeni güne... Böyle bir düzende iş dünyasının bu sorunun üzerine eğilmesinin sebebiyse elbette ahlâki kaygılar değil. Tüketecek kaynak kalmazsa, ortada iş dünyası da kalmayacağı için can çekmekte olan sistemin biraz daha soluk almasını sağlamak istiyorlar. Ancak motivasyonları ne olursa olsun, hepimiz aynı gezegeni paylaştığımızdan mezkûr kaygı hepimizi aynı şekilde ilgilendiriyor. Kırk yıl sonra dünya nüfusunun dokuz milyar olması bekleniyor. Mevcut tüketim alışkanlıkları olduğu şekliyle devam ederse 2050 yılında bildiğimiz anlamıyla dünya olmayacak. Eğer insanoğlu hayatta kalmayı devam ettirmesini istiyorsak, dokuz milyar insanın sadece "1 dünya" tüketecek sınırda yaşamasını sağlamak zorundayız. Bu minvalde toplantıda tek bir soru sordum ki bana kalırsa işin can alıcı noktası da burada yatıyordu: "Sunumunuzda yaşam standartlarımızı düşürmeden sürdürülebilir bir dünyayı inşa edebiliriz dediniz. Fakat dokuz milyarın bir dünya tüketecek seviyede olmasını sağlamak yaşam standartlarını aynen muhafaza ederek nasıl mümkün olacak?" Soruma hem Ümit Boyner hem de TÜSİAD yönetim kurulu üyeleri Ali Kibar ve Cansen Başaran Symes teker teker cevap verdiler. Ancak eminim onlar da yaşam standartlarını olduğu gibi muhafaza ederek, dünya nüfusunun geri dönüşüm yapıp "yeşil ürünler" tüketmesini sağlayarak dünyayı sürdürülebilir kılmanın imkânsız olduğunun farkındalar. Ama iş dünyasının içinden gelen isimlerin "yaşam standartlarını düşürmek"ten bahsetmesi düzenin temeline ters olduğundan bundan bahsetmek onlar için hayli zor. Sorum üzerine bir başka basın mensubu da "Mesela TÜSİAD üyeleri yüksek motor hacimli arabalarını kullanmaktan vazgeçecekler mi? diye sordu. Ümit Hanım ise "Tavsiyede bulunuruz elbette ama kendi kanaatleridir" dedi. Daha fazlasını yapmaya kimsenin gücü yetmez elbette. Ama imkânsızı istememiz için gerçekçi olmamız gerekiyorsa, sürdürülebilir bir dünya arzusunda olan herkesin bu israf düzeninin nerelerde ve nasıl parçası haline geldiğini sorgulaması şart. Balık baştan koktuğundan, bu sorgulamanın öncelikle "baş"takilerden gelmesiyse kaçınılmaz. Önümüzeki soru açık: Bozgunculardan mı olacağız, ıslah edicilerden mi? Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu şu an için ilkini seçmiş görünüyor çünkü bozguncuların sömürdükleri insanlar bile bir gün zenginleşip bozgunculardan olmayı hayal ediyor. Çoğunluğu ikincisine ikna etmekse ekonomik kaygıların ahlâkî kaygılarla birleştirilmesinden geçiyor. Kapitalist ahlâk hüküm sürdüğü müddetçe gerektiğinde kendi nefsinden feragat edebilen bir öznelliğin ortaya çıkması mümkün değil. Daha çok yakıt tüketirse başkalarının hakkına gireceğini bilen insanın "kıyamet senaryoları"yla korkutulmaya da ihtiyacı yoktur zaten. O'nun korkusu gelecek odaklı değil, "şimdi ve burada"dır. Kendimizde olanı düzeltmedikçe, dünyanın da mucizevî bir biçimde düzelmeyeceğini kabul etmemiz ve işe önce kendimizden yani nefsimizden başlamak gerekiyor. Bu çağrımsa önce kendi nefsime sonra da tüm TÜSİAD üyelerine olsun. ‘Said Nursi Ermeni bir general ister miydi?’ 24 Eylül 2011 Cumartesi 06:52 Sabah iç kapatıcı kaotik bir gündem ile karşılaşınca iştahsızlığım arttı, işi neresinden tutacağımı sanki bilemedim... Filistin Lideri Mahmud Abbas başta hiçbir Arap yöneticisinin dinlemeye nedense gitmediği Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’ndaki konuşması... Dört bir yanımızla dalaşmaya başladığımız ve ‘savaş’ ihtimalinin gittikçe daha fazla seslendirildiği dış politikadaki garip durum ile içeride çözümsüz hale gelmiş gibi duran ‘Kürt Sorunu’ nedeniyle nefes almadan tırmanan terör... Amerikan Merkez Bankası’nın strateji değişimine ters tepki veren dünya piyasaları ve buna bağlı olarak içerde alıp başını giden dolar... Ve Van’dan İstanbul’a arabayla sevk edilmek istenen beş mahkûmun ihmal nedeniyle cayır cayır yandığının ortaya çıkması... İçim kasıldı... *** Kendi kendime, ‘umarım hızlıca yeniden toparlanırız’ temennisinde bulundum... Ancak toparlanmak için en azından kimi kavramların tüm toplumda tartışmasız bir şekilde aynı içerikle kullanılması gerektiğini de, [B]geçen gün yayınladığım ‘neden Ermeni bir generalimiz yok’ başlıklı yazımla ilgili yoğun mesaj trafiğiyle[/B] bir kez daha gördüm... Orada şöyle yazıyordum: “Örneğin, Mısır’a ‘laik bir anayasa’ öneren Erdoğan laiklik tanımını da şöyle yapıyor: ‘Laik devlet, her inanç grubuna eşit mesafededir. İster Müslüman olsun, ister Hıristiyan olsun, ister Musevi olsun, ister ateist olsun. Hepsinin güvencesidir. Olayın aslı budur. Ama bu tanım Türkiye’de hiçbir zaman geçerli olmadı... Sanırım [B]bugün okula başlayan çocuklarımız da kendi ömürleri içinde Ermeni bir general göremeyecek...[/B] Neden? Başbakan’ın çok net biçimde tarif ettiği gerçek laikliğe henüz kavuşamadığımız için. Ancak Başbakan’ın beyanlarının sevindirici yanı, bu ifadelere uygun bir anlayışın Türkiye’de bundan böyle daha fazla geçerli olacağının işaretini vermesi...” Yazıdaki amaç, eğer laiksek, dinine, ırkına, mezhebine bakmadan tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının her makama çok rahatlıkla ulaşabilmesi gerektiğinin altını çizmekti... 2011 yılında bunu hatırlatmak ve altını çizmek aslında zül ama çok sınırlı bir kesimde de olsa henüz ‘laiklik’ ve ‘vatandaşlık’ tanımının yerleşmediğini, konuya ‘vatandaş’ kavramı açısından değil, ‘din, ırk, mezhep’ açısından bakarak, ‘Türk, Müslüman ve Sünni’ olmayana ‘yabancı’ muamelesi yapıldığını gördüm... Bu ufak bir azınlık için söz konusu olsa dahi bu kavramların, üstelik bu çağda, tüm toplumda yerleşik hale gelmemesi açısından üzücüydü... *** Yazımla ilgili [B]sürpriz ise [URL="http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=120461"][COLOR=#00f]‘Said Nursi Ermeni bir general ister miydi’ [/COLOR][/URL]başlıklı[/B] ve Ahmet Bilgi imzalı bir yazıya ‘[B]risalehaber.com[/B]’da rastlamam oldu. Yazının son bölümü şöyleydi: “Gayrimüslimlerin Türkiye’de bürokratik ve askeri makamlara gelmesiyle ilgili sorular yaklaşık 100 yıl önce de gündemdeydi. Doğuda aşiretlere başta meşrutiyet olmak üzere hak ve hürriyetler bağlamında birçok konuyu anlatan Bediüzzaman Said Nursi, gayrimüslimlerle ilgili soruyu Münazarat adlı eserinde cevaplamıştı. İşte o soru ve [B]Bediüzzaman’ın cevabı:[/B] Sual: Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar. Nasıl olur? Cevap: Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... Zira meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, memuriyet bir nev’i riyaset (başkanlık) ve bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik (ortak) ettiğimiz vakitte, millet-i İslâmiyeden aktâr-ı âlemde (dünyanın her köşesi) üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi (kayıp) edip bini kazanan, zarar etmez.” *** Umarım hızlıca yeniden toparlanırız diyorum ama bu köklü ve kalıcı bir toparlanma olacak ise yüz yıldır aynı şeyleri konuşmaktan da kurtulmamız gerekecek... Aslında ‘vatandaşlık’ ve ‘temel hak ve özgürlükleri’ toplum olarak içselleştirsek, gerisi kolay da, o virajı bir türlü alamıyoruz galiba... [B]Star[/B] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst