Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 263636" data-attributes="member: 1016557"><p><strong>Cevap: Kur'anı Risale-i Nur'dan öğrendim-1</strong></p><p></p><p>Çocuklar “sorarken de” güzeldir</p><p> 27 Eylül 2011 Salı 06:10</p><p> Soru sormamayı “fazilet” olarak öğrenmiş bir nesiliz biz. Sorgulamamayı, iyi çocuk olmanın şiarı bellemişiz. Kendi çocukluğumdan hatırlıyorum. Ne zaman cesaretle sorularımı sıralasam, büyüklerimden aldığım nasihat şu idi: “Aman, çok soru sorma! Çok soru sormak iyi değildir. Her ne gelirse insanın başına meraktan gelir.”</p><p> Ve büyüdüm. Durum hiç değişmedi. Ne zaman biraz “boyumdan büyük” kelamler etsem, öğretmenlerim de beni susmaya davet ederdi. Söz gümüşse sükût altındı ne de olsa. İnsanın bir dili iki kulağı vardı. Ve yine; “Çok soru sormak iyi bir şey değildi.” Hem bildiğim kadarı bana yeterdi. Susmayı öğrendim en nihayet. Merakım öldü. Lise çağlarımda tükendim. Üniversitede bittim.</p><p> Ne tuhaf! Ezber ettirdiler önce resmi gerçekleri, sonra sınavlarda sorularını da gösterdiler. Önce cevaplarım, sonra sorularım oldu benim. Sıralamada bir şeyler yanlıştı, bunu fark ettim. Ama irdeleyemedim. Akışına bıraktım ben de hayatı. Her şeyi akışına... Ve ömrümde bu meraksız sularda aktı, gitti. Engelleyemedim. “Hiç akıl etmez misiniz?” vahyine muhatap doğan ben, hiç akıl etmeden yaşadım, geçtim. Yirmilerime geldim.</p><p> Ve bir gün bir âlimin sözleriyle tanıştırdılar beni. Kendi kendisine sağlam sorular soran ve cevaplar veren bir âlim. Soru sormaktan korkmayan ve “korkutmayan” bir âlim. Hakikati ararken muhalif fikre hakk-ı hayat veren bir âlim. O âlimin tedrisinde dizimi kırdım, kitaplarında yeniden “sorabilmeyi” öğrendim.</p><p> Öyle hür yetiştiriyordu ki beni; kendi sözlerini bile mihenge vurmamı tavsiye ediyordu. Ve talebeleri ona rahatlıkla sorular sorabiliyorlar, cevaplar alabiliyorlardı. O vakit tekrar fıtratımı kuşandım. Sormanın ayıp olmadığını, aklın da hakkının verilmesi gerektiğini öğrendim. Sordum, irdeledim.</p><p> Şimdi yeğenimle oynarken o günleri anımsıyorum, dersimi alıyorum. “Aman sus, bu da sorulur mu?” demiyorum. İnadına elimden geldiğince cevaplar veriyorum, kaçmıyorum. O benim gibi büyümesin istiyorum. Benim gibi soru sormayı ertelemesin, gecikmesin. Fıtratının hakkını versin. İnşallah...</p><p> Bu konuda yalnız kendimi sitemkâr sanıyordum ki, elime bir kitap geçti. Yalnız olmadığımı gösterdi. İsmi de şu idi: “Süper Gözlerim Olsa Allah’ı Görebilir miyim?” İsminden de anlaşılacağı üzere bir çocuk kitabıydı bu. Bol resimli, az yazılı...</p><p> Beni dosyayı incelerken görenler yaşımla irtibatını kuramayıp gülseler de (hatta dalga geçenler de oldu) keyifle okumayı başardım. Ve “Elhamdülillah” dedim: “Şimdiki çocuklar bizden şanslı. Baksanıza onlara susmayı değil, sormayı öğreten kitaplar var.” </p><p> “Aman, kitap işte! Ne farkı var diğerlerinden?” demeyin. Bu kitap önce “sormayı” öğretiyor miniklere. Normalde bizim sürekli ve aşırı bilgi yüklemesine tâbi tuttuğumuz çocuklarımıza, önce bilgiye ihtiyaç duymayı salık veriyor.</p><p> Öyle ki, kitapta sürekli sorularıyla ailesini ve öğretmenini meşgul eden minik kahramanımız, kolay kolay ikna da olmuyor. Cevap bulan sorularının ardından sorgulamaya devam ediyor. Böyle bir okumayla alıyor kafasına bilgiye dair her şeyi. Ve taklit etmesi istenen hiçbir fikre razı olmuyor. Bir mana-yı harfî yolculuğuna çıkıyor kâinatta. Her şeyin perde arkasını sorguluyor. Mana-yı harfî bu kitapta “süper gözler” oluyor. Süper gözler terkibiyle ifade ediliyor.</p><p> Risale-i Nur öğretisinin çocuk diliyle, masum zihinlere nakış nakış işlendiğini düşündüğüm bu kitap bence pek kıymetli. Dedim ya, bizim sormayı bilen çocuklara çok ihtiyacımız var. Çünkü bizim Üstadımız bize böyle öğretmiş: “Merak ilmin hocasıdır.” Bize öğretildiği gibi dememiş: “İnsanın başına ne gelirse meraktan...”</p><p> Eğer biz de çocuklarımızın, şu an sokaklarda görüp de hallerine üzüldüğümüz “meraksız” gençlerden birisi olmasını istemiyorsak, onlara meraklarını kullanabilmeyi öğretmeliyiz. Ve bence Zeynep Sevde Paksu’nun kalem aldığı “Süper Gözlerim Olsa Allah’ı Görebilir miyim?” kitabı bu yolda atılmış doğru bir adım. Ve ebeveynler unutmayın; “önce sorular yaşanır...” Çocuklarınıza sorularını yaşabilmeleri için fırsat verin ki, öğrettiklerinizi sahiplenebilsinler. Onların sorularından korkmayın.</p><p></p><p>Arap baharı değil, Arap uyanışı</p><p></p><p> 27 Eylül 2011 Salı 06:13</p><p> Her değişimin, hormonlu karakteri ne kadar sun’i, siyasi ve gayr-i insani ise, fıtrat kanunlarına uyan gelişmeci ve sabır isteyen dinamikleri ise o kadar kalıcı ve insanidir.</p><p> Batının İslam coğrafyasında kurguladığı kukla devletler/yönetimler ve temsilcileri ile halkları arasına koydukları mesafe oranında insani gelişmeye ve hürriyetlere o kadar uzaktırlar.</p><p> Bir yönetim sistemi, insanlarını dışlıyor, içerde problem üretip dışarıya servis yapıyorsa, bu hastalıklı bünyenin değişimi şart.</p><p> İslam dünyası, işte bu değişimlerden, kendi tabiatına yakışan kalıcı yenilenmenin adımlarını atıyor son yıllarda.</p><p> Birikmiş problemlerin halı altına sürülemediği, mızrağın çuvala sığmadığı, kılıfın minareyi örtemediği bir durum var genelde İslam dünyasında, özellikle Arap dünyasında.</p><p> Birileri buna Arap baharı diyor. Menşei asaletsiz, ama döneme bulunmuş mevsimlik bir tabir.</p><p> Fena değil, ama kurgusu belirsiz. Mevsimlik bir değişim ifadesi.</p><p> Oysa ki, asrın sözcüsü 1911 yılında, bundan tam 100 yıl önce Arap uyanışını söylemişti.</p><p> Araplar uyanacak. Hakiki kardeşleri olan Türklerle beraber İslam’ın mutluluğuna hizmet edecekler. Diğer kavimler de, bu aile içi kardeşlikten ders alıp büyük aile fotoğrafına dahil olacaklardı.</p><p> Bunun için Türkler, Türkçülük perdesi altında bünyelerine uymayan, bedenlerine giydirilen Kemalizm kalıbından sıyrılmaları gerekecek.</p><p> Yukarıdaki bu müjdeler kendi mecrasında doğru bir zeminde tarihin perspektifine ışık tutacak kaderi bir dönüşümle ilerliyor.</p><p> Siyaset, ticaret, kültür veya milli uyanışlar, bu büyük gayenin tahakkuku için birer araç sadece.</p><p> Olayın özü, genetiği ile oynanmış insanlığın son 500 yıllık serencamında, beşer kafilesinde geri kalan İslam toplumlarının artık harekete geçmeleridir.</p><p> 500 yıldan fazladır uyuyan İslam dünyası, sefaletle boğuşan, gündemini kaybeden ve ırkçılık/kabilecilik belası ile ikame edilen üstünlük tafraları altında ezilen toplumlar ve dünyaya mesaj veremeyen bir kapanma…</p><p> Bu kapanma çözülüyor. İslam güneşinin önündeki ay, geri çekiliyor.</p><p> Türkler asli ruhuna dönüyor. Araplar uyanıyor. Diğer kavimler kardeşlik özlemini hissediyor.</p><p> “İstikbalde hükmedecek hakikat-i İslamiye ve Kur’aniye” sözün sahibi olma yolunda.</p><p> Geçici hevesler, dar merkezli dalgalanmalar, devletlerin değişim hızları, batının kıskaç politikaları ve haberlerde üretilen gerilimli haller ve canımızı sıkan acılı/hüzünlü/yakıcı hallerin tamamı, kaderi tezgahta dokunan müjdenin mutluluk öncesi son acıları.</p><p> Karanlık gecenin sabahı yakın.</p><p> 1911 yılında Hutbe-i Şamiye’de ifade edilen “bilhassa İslamın terakkisi onların intibahıyla olan Arabın saadetinin fecr-i sadıkı” dönemini yaşıyoruz.</p><p> Krizlerle boğuşan bir batı. Uyanan bir doğu. Değişen liderler/liderlik sultası. Gelişen insanlık vicdanı.</p><p> Bu temel dinamiklerin sesi daha çok duyulacak. Toplumların yenilenme talepleri daha çok hız kazanacak.</p><p> Arap uyanışı, kalkınmanın hareket pimidir. Sefaletin kol gezdiği yoksul halklar onlara dağıtılan kaynaklarla daha fazla insaniyeti tadacak.</p><p> 500 yıllık uykudan uyanmanın mahmurluğu birkaç yıl değil 10 yıl da sürse, neticeleri itibariyle kısa süre sayılır.</p><p> Arapların uyanış senaryosu 100 yıl önce yazılmış. Senarist Bediüzzaman. Zaman ve zemin tanımları net. Aktörler ise hep değişken olacaktır. Esas olan bu senaryoyu bilmektir.</p><p> Sahi, bu senaryoyu yıllar yılı okuyanlar ve bu filmi seyredecek kadar göz hafızası canlı Nur talebeleri için kahraman arayışı olabilir mi? Asla.</p><p> Kader hükmünü icra ediyor. Risale-i Nur müjdeleri bir bir gerçekleşiyor. Bu çorbada tuzu olan kainat gemisindeki herkesten Allah razı olsun.</p><p> Ve Bediüzzaman Said Nursi’nin beynimize yürek, kalbimize inşirah, ruhumuza inkişaf, duygularımıza heyecan veren haykırması:</p><p> “Yaşasın sıdk! Ölsün ye’s! Muhabbet devam etsin! Şura kuvvet bulsun!”</p><p> Herkese hayırlı sabahlar! Günaydın! </p><p> Uyandık beraberce.</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 263636, member: 1016557"] [b]Cevap: Kur'anı Risale-i Nur'dan öğrendim-1[/b] Çocuklar “sorarken de” güzeldir 27 Eylül 2011 Salı 06:10 Soru sormamayı “fazilet” olarak öğrenmiş bir nesiliz biz. Sorgulamamayı, iyi çocuk olmanın şiarı bellemişiz. Kendi çocukluğumdan hatırlıyorum. Ne zaman cesaretle sorularımı sıralasam, büyüklerimden aldığım nasihat şu idi: “Aman, çok soru sorma! Çok soru sormak iyi değildir. Her ne gelirse insanın başına meraktan gelir.” Ve büyüdüm. Durum hiç değişmedi. Ne zaman biraz “boyumdan büyük” kelamler etsem, öğretmenlerim de beni susmaya davet ederdi. Söz gümüşse sükût altındı ne de olsa. İnsanın bir dili iki kulağı vardı. Ve yine; “Çok soru sormak iyi bir şey değildi.” Hem bildiğim kadarı bana yeterdi. Susmayı öğrendim en nihayet. Merakım öldü. Lise çağlarımda tükendim. Üniversitede bittim. Ne tuhaf! Ezber ettirdiler önce resmi gerçekleri, sonra sınavlarda sorularını da gösterdiler. Önce cevaplarım, sonra sorularım oldu benim. Sıralamada bir şeyler yanlıştı, bunu fark ettim. Ama irdeleyemedim. Akışına bıraktım ben de hayatı. Her şeyi akışına... Ve ömrümde bu meraksız sularda aktı, gitti. Engelleyemedim. “Hiç akıl etmez misiniz?” vahyine muhatap doğan ben, hiç akıl etmeden yaşadım, geçtim. Yirmilerime geldim. Ve bir gün bir âlimin sözleriyle tanıştırdılar beni. Kendi kendisine sağlam sorular soran ve cevaplar veren bir âlim. Soru sormaktan korkmayan ve “korkutmayan” bir âlim. Hakikati ararken muhalif fikre hakk-ı hayat veren bir âlim. O âlimin tedrisinde dizimi kırdım, kitaplarında yeniden “sorabilmeyi” öğrendim. Öyle hür yetiştiriyordu ki beni; kendi sözlerini bile mihenge vurmamı tavsiye ediyordu. Ve talebeleri ona rahatlıkla sorular sorabiliyorlar, cevaplar alabiliyorlardı. O vakit tekrar fıtratımı kuşandım. Sormanın ayıp olmadığını, aklın da hakkının verilmesi gerektiğini öğrendim. Sordum, irdeledim. Şimdi yeğenimle oynarken o günleri anımsıyorum, dersimi alıyorum. “Aman sus, bu da sorulur mu?” demiyorum. İnadına elimden geldiğince cevaplar veriyorum, kaçmıyorum. O benim gibi büyümesin istiyorum. Benim gibi soru sormayı ertelemesin, gecikmesin. Fıtratının hakkını versin. İnşallah... Bu konuda yalnız kendimi sitemkâr sanıyordum ki, elime bir kitap geçti. Yalnız olmadığımı gösterdi. İsmi de şu idi: “Süper Gözlerim Olsa Allah’ı Görebilir miyim?” İsminden de anlaşılacağı üzere bir çocuk kitabıydı bu. Bol resimli, az yazılı... Beni dosyayı incelerken görenler yaşımla irtibatını kuramayıp gülseler de (hatta dalga geçenler de oldu) keyifle okumayı başardım. Ve “Elhamdülillah” dedim: “Şimdiki çocuklar bizden şanslı. Baksanıza onlara susmayı değil, sormayı öğreten kitaplar var.” “Aman, kitap işte! Ne farkı var diğerlerinden?” demeyin. Bu kitap önce “sormayı” öğretiyor miniklere. Normalde bizim sürekli ve aşırı bilgi yüklemesine tâbi tuttuğumuz çocuklarımıza, önce bilgiye ihtiyaç duymayı salık veriyor. Öyle ki, kitapta sürekli sorularıyla ailesini ve öğretmenini meşgul eden minik kahramanımız, kolay kolay ikna da olmuyor. Cevap bulan sorularının ardından sorgulamaya devam ediyor. Böyle bir okumayla alıyor kafasına bilgiye dair her şeyi. Ve taklit etmesi istenen hiçbir fikre razı olmuyor. Bir mana-yı harfî yolculuğuna çıkıyor kâinatta. Her şeyin perde arkasını sorguluyor. Mana-yı harfî bu kitapta “süper gözler” oluyor. Süper gözler terkibiyle ifade ediliyor. Risale-i Nur öğretisinin çocuk diliyle, masum zihinlere nakış nakış işlendiğini düşündüğüm bu kitap bence pek kıymetli. Dedim ya, bizim sormayı bilen çocuklara çok ihtiyacımız var. Çünkü bizim Üstadımız bize böyle öğretmiş: “Merak ilmin hocasıdır.” Bize öğretildiği gibi dememiş: “İnsanın başına ne gelirse meraktan...” Eğer biz de çocuklarımızın, şu an sokaklarda görüp de hallerine üzüldüğümüz “meraksız” gençlerden birisi olmasını istemiyorsak, onlara meraklarını kullanabilmeyi öğretmeliyiz. Ve bence Zeynep Sevde Paksu’nun kalem aldığı “Süper Gözlerim Olsa Allah’ı Görebilir miyim?” kitabı bu yolda atılmış doğru bir adım. Ve ebeveynler unutmayın; “önce sorular yaşanır...” Çocuklarınıza sorularını yaşabilmeleri için fırsat verin ki, öğrettiklerinizi sahiplenebilsinler. Onların sorularından korkmayın. Arap baharı değil, Arap uyanışı 27 Eylül 2011 Salı 06:13 Her değişimin, hormonlu karakteri ne kadar sun’i, siyasi ve gayr-i insani ise, fıtrat kanunlarına uyan gelişmeci ve sabır isteyen dinamikleri ise o kadar kalıcı ve insanidir. Batının İslam coğrafyasında kurguladığı kukla devletler/yönetimler ve temsilcileri ile halkları arasına koydukları mesafe oranında insani gelişmeye ve hürriyetlere o kadar uzaktırlar. Bir yönetim sistemi, insanlarını dışlıyor, içerde problem üretip dışarıya servis yapıyorsa, bu hastalıklı bünyenin değişimi şart. İslam dünyası, işte bu değişimlerden, kendi tabiatına yakışan kalıcı yenilenmenin adımlarını atıyor son yıllarda. Birikmiş problemlerin halı altına sürülemediği, mızrağın çuvala sığmadığı, kılıfın minareyi örtemediği bir durum var genelde İslam dünyasında, özellikle Arap dünyasında. Birileri buna Arap baharı diyor. Menşei asaletsiz, ama döneme bulunmuş mevsimlik bir tabir. Fena değil, ama kurgusu belirsiz. Mevsimlik bir değişim ifadesi. Oysa ki, asrın sözcüsü 1911 yılında, bundan tam 100 yıl önce Arap uyanışını söylemişti. Araplar uyanacak. Hakiki kardeşleri olan Türklerle beraber İslam’ın mutluluğuna hizmet edecekler. Diğer kavimler de, bu aile içi kardeşlikten ders alıp büyük aile fotoğrafına dahil olacaklardı. Bunun için Türkler, Türkçülük perdesi altında bünyelerine uymayan, bedenlerine giydirilen Kemalizm kalıbından sıyrılmaları gerekecek. Yukarıdaki bu müjdeler kendi mecrasında doğru bir zeminde tarihin perspektifine ışık tutacak kaderi bir dönüşümle ilerliyor. Siyaset, ticaret, kültür veya milli uyanışlar, bu büyük gayenin tahakkuku için birer araç sadece. Olayın özü, genetiği ile oynanmış insanlığın son 500 yıllık serencamında, beşer kafilesinde geri kalan İslam toplumlarının artık harekete geçmeleridir. 500 yıldan fazladır uyuyan İslam dünyası, sefaletle boğuşan, gündemini kaybeden ve ırkçılık/kabilecilik belası ile ikame edilen üstünlük tafraları altında ezilen toplumlar ve dünyaya mesaj veremeyen bir kapanma… Bu kapanma çözülüyor. İslam güneşinin önündeki ay, geri çekiliyor. Türkler asli ruhuna dönüyor. Araplar uyanıyor. Diğer kavimler kardeşlik özlemini hissediyor. “İstikbalde hükmedecek hakikat-i İslamiye ve Kur’aniye” sözün sahibi olma yolunda. Geçici hevesler, dar merkezli dalgalanmalar, devletlerin değişim hızları, batının kıskaç politikaları ve haberlerde üretilen gerilimli haller ve canımızı sıkan acılı/hüzünlü/yakıcı hallerin tamamı, kaderi tezgahta dokunan müjdenin mutluluk öncesi son acıları. Karanlık gecenin sabahı yakın. 1911 yılında Hutbe-i Şamiye’de ifade edilen “bilhassa İslamın terakkisi onların intibahıyla olan Arabın saadetinin fecr-i sadıkı” dönemini yaşıyoruz. Krizlerle boğuşan bir batı. Uyanan bir doğu. Değişen liderler/liderlik sultası. Gelişen insanlık vicdanı. Bu temel dinamiklerin sesi daha çok duyulacak. Toplumların yenilenme talepleri daha çok hız kazanacak. Arap uyanışı, kalkınmanın hareket pimidir. Sefaletin kol gezdiği yoksul halklar onlara dağıtılan kaynaklarla daha fazla insaniyeti tadacak. 500 yıllık uykudan uyanmanın mahmurluğu birkaç yıl değil 10 yıl da sürse, neticeleri itibariyle kısa süre sayılır. Arapların uyanış senaryosu 100 yıl önce yazılmış. Senarist Bediüzzaman. Zaman ve zemin tanımları net. Aktörler ise hep değişken olacaktır. Esas olan bu senaryoyu bilmektir. Sahi, bu senaryoyu yıllar yılı okuyanlar ve bu filmi seyredecek kadar göz hafızası canlı Nur talebeleri için kahraman arayışı olabilir mi? Asla. Kader hükmünü icra ediyor. Risale-i Nur müjdeleri bir bir gerçekleşiyor. Bu çorbada tuzu olan kainat gemisindeki herkesten Allah razı olsun. Ve Bediüzzaman Said Nursi’nin beynimize yürek, kalbimize inşirah, ruhumuza inkişaf, duygularımıza heyecan veren haykırması: “Yaşasın sıdk! Ölsün ye’s! Muhabbet devam etsin! Şura kuvvet bulsun!” Herkese hayırlı sabahlar! Günaydın! Uyandık beraberce. [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst