Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 263805" data-attributes="member: 1016557"><p><strong>Cevap: Risale derslerindeki verim</strong></p><p></p><p>Solun trajedisi</p><p> 29 Eylül 2011 Perşembe 06:00</p><p> -Haksızlıklarla dolu olan ve bu haksızlıkların hiçbir zaman bitmeyeceği bir dünyada yaşıyor olmak, adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar uğruna yapılan muhalefeti de kendiliğinden yüceltiyor.</p><p> Bu hedefleri taşıyan siyasi akımlar, kendilerini iki bin yıl öncesinin Hıristiyanlığı gibi sunuyorlar. Dinlerin öteki dünyada ulaşılır kıldığı cenneti, bu dünyada yaratmak adına mücadele veriyorlar. Dolayısıyla söz konusu siyasi akımların içindeki kişiler de, kendilerini açıkça söylenmeyen bir 'yücelme' içinde hissediyorlar. Büyük insani idealler için siyaset yapmak, gereğinde acı çekmek, kendi hayatından ödün vermek, bu kişilerin kendinden memnuniyetleri için psikolojik bir zemin sağlıyor. Ancak bu duygusal dünyanın bir yan etkisi de var: Kendi gözlerinde 'yücelen' kişilerin bakışıyla, sıradan insanlarla kendileri arasında manevi bir hiyerarşi doğabiliyor. Yani, idealizmin siyasetini yürütenler kendi dışlarında kalanları biraz daha 'aşağıda' bir tür olarak algılamaya başlıyor.</p><p> Bu algı ve ilişki biçimi, sol siyasetlerin belirleyici eksenlerinden birini oluşturmakta. Kendi 'gerçek' çıkarının idrakinde olmayan kitleler için ve onlar adına mücadele yürütmenin çok açık bir avantajı bulunuyor: Toplumun onayına ihtiyacınız yok, çünkü toplumda henüz bu türden bir bilinç oluşmamış durumda. Dolayısıyla 'siyaset' kendi dar çevreniz içinde, ideolojinin sınırları dâhilinde yapılıyor. Solcuların sürekli bölünmelerinin ve çeşitli fraksiyonlar halinde hayata tutunmalarının nedeni bu. Çünkü hiçbir tekil hiyerarşik yapı, sol içi çeşitlenmeleri ve bakış farklılıklarını birlikte tutmaya yetmiyor. Böylece toplumla değil, birbiriyle 'konuşan' hiziplerden oluşan bir sol siyaset yelpazesi oluşuyor ve bu ideolojik atmosfer toplumsal gerçekliği ikinci plana atıyor.</p><p> Söz konusu yabancılaşmanın sonucu olarak siyasi söylem iki kanalda yürüyor. Bir yandan sol hizipler arasında sıkışıp kalan bir 'somut gerçekliğin analizi' tartışması yaşanıyor. Ancak yaşanmakta olan gerçeklikle karşılıklı bir irtibat kurma ihtiyacının olmaması, bu tartışmayı genellikle 'kuramsal anlamı olan gerçekler' bağlamında tutuyor. Diğer bir deyişle kuramın aradığı ve anlamlı bulduğu belirtilere gerçeklik payesi veriliyor. Ne var ki bu durum yabancılaşmayı daha da derinleştirmekten başka işe yaramıyor. Bu nedenle siyasi söylemin ikinci kanalı çok daha ön plana çıkıyor: Hegemon yapılara itiraz etmek, doğruların hemen ve ödünsüz bir biçimde hayata geçirilmesini talep etmek...</p><p> Bu siyasi dilin birbirini tamamlayan iki özelliği var: Birincisi normatif olanın öne çıkması, 'olması gerekenlerin' vurgulanması... İkincisi ise bunun bir tür aktivizm olarak yaşanması, yani mobilize edici, dayanışma yaratıcı, cemaat oluşturucu bir etkinlik olarak işlevselleşmesi. Söz konusu iki özellik arasındaki 'tamamlayıcılık', Türkiye'deki solun macerasından da izlenebileceği gibi, son derece hayati. Normatif düzlemde kalmak, yaşanmakta olan yabancılaşmayı gizliyor, gerçek dünyanın karmaşıklığını anlamak önemini yitiriyor, doğruları söylüyor olmanın rahatlığı özgüven yaratıyor. Bir süre sonra solculuk bu değerlerin sahipliği gibi gözükürken, her solcu sırf 'solcu' olduğu için kendisini bu ulvi değerlerin taşıyıcısı gibi hissedebiliyor. Böylesine 'siyaset üstü' değerlerin sesini oluşturduğunuza inandığınızda ise, artık muhataplarınızın sizinle ilgili algısı önemini yitiriyor. Gerçekten de ilk Hıristiyanlar gibi 'dünyanın yükünü' omuzlarınızda hissedebiliyor ve güruhun anlayışsızlığına karşı 'başınız dik' durabiliyorsunuz. Aktivizm bu psikolojiye uygun bir 'siyaset' yolu olarak ortaya çıkıyor. Karşınıza hegemon güçleri alıyor ve onlar ne kadar devasa ise siz de misyon olarak o denli 'büyüyorsunuz'. Oysa çoğu zaman bu tutum solu reel olarak küçültüyor ve anlamsızlaştırıyor.</p><p> Dolayısıyla eğer solun trajedisi gerçeklik karşısındaki yabancılaşmanın normatif/idealist söylemle ikame edilmesi ise, bu trajik durumun görünürlük kazandığı, gerçeklik sınavına girdiği nokta da, siyaset sanılan eylemlilik halinin aslında apolitik bir konuma tekabül ettiğinin idrak edilmesidir. Ne var ki cemaatçi yapılar ideolojiyi tehdit edebilecek idraklere açılmakta zorlanırlar. Bugün İslami kesim ideolojik bağlamda nasıl kendine bakmakta zorlanıyorsa, solun da çok benzer bir sorunu var. Çünkü özgürce yapılacak bu türden bir yüzleşmenin nerelere varabileceğini hissediyor ve korkuyorlar...</p><p> Böyle dönemler cemaatlerin kendi dışlarında büyük insani meseleler aramalarına yol açar, çünkü kendinize bakışı ertelemenin en iyi yollarından biri budur. İslamî kesimin Ortadoğu'ya insanlık taşıma yönündeki mücahitlik hevesinin böyle bir işlevi bulunuyor... Aynı şekilde solun da Kürt meselesinde kendisini bir taşıyıcı olarak algılamasının nedeni bu... Ancak maalesef bu fazlasıyla tek yanlı ve patetik bir yakıştırma. Üstelik bugün yüzleşme imkânının ıskalanmasının, muhtemelen uzunca bir gelecek dönemini trajik kılmaya devam edeceği de cabası...</p><p></p><p>Tsunamide ölenler ve Allah'ın rahmeti</p><p></p><p> 29 Eylül 2011 Perşembe 06:44</p><p> Okuyucumuz "Deprem, tsunami, sel vb. tabii âfetlerde genç-yaşlı, çoluk-çocuk, kadın-erkek yüzlerce binlerce insanın ölmesi Allah'ın rahmeti ile nasıl bağdaşır?" diye soruyor.</p><p> Öncelikle; belki de ilk insan, ilk peygamberden itibaren bütün insanoğlunun kafasını kurcalayan ve yüzlerce-binlerce defa farklı farklı cevaplar verilen bir sorudur bu. Kimileri inkâr adına sormuşlar bu soruyu, kimileri de Allah'ın icraat-ı sübhaniyesini anlama ve kavrama adına.</p><p> İkincisi; Allah kâinata koymuş olduğu düzeni, sistemi beşerin algı ve idrak dünyasında ulaşmış olduğu, doğruluğu-yanlışlığı her zaman tartışılır olan değerlere göre düzenleyecek değildir. Eğer kâinatta bugün baş döndürücü bir nizam varsa, soruda bahsi geçen yaşanan gerçekler de bu nizamın bir parçasıdır ve biz anlayamasak da mutlaka bir sebebi ve hikmeti vardır. Bizim onları bilmememiz, anlayamamamız yokluğuna delalet etmez. Zira Allah abes iş işlemekten münezzeh ve müberradır.</p><p> Üç; Allah, Rahman ve Rahim'dir. Ama aynı Allah (cc) aynı zamanda Kahhar ve Cebbar'dır. Bediüzzaman Hazretleri'nin yaklaşımı ile bir devletin nasıl iki yüzü vardır; kanunlarına itaat eden insanlara şefkatli, etmeyenlere, içtimai huzura sekte vuranlara da diğer yanıyla nasıl tecelli ediyor, cezai yaptırımlarda bulunuyorsa; Allah'ın cemali ve celali isimlerini ve tecellilerini de öyle düşünmek lazım.</p><p> Buraya kadar kabul ama ya masum olanlar, diyeceksiniz soruda olduğu gibi. Benim şu ana kadar bu konu ile alakalı yaptığım okumalarda en çok dikkatimi çeken, aklımı ve kalbimi ikna ve tatmin eden tespitleri Bediüzzaman Hazretleri yapmıştır. Onun için sizlere Şualar adlı eserinin 4 Şua'sında Beşinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiyye başlığı ile kaydettiği görüşlerini altını çize çize ve üzerinde düşüne düşüne tekrar tekrar okumanızı öneririm.</p><p> Üstad'ın oradaki yaklaşımı gayet net: İnsan hayatına insan açısından değil de, hayatı ona ihsan buyuran Allah'ın Hayy ve Kayyum isimleri zaviyesinden bakmak. Sadeleştirilmiş metinden intikal ettireyim: "Yine bir zaman hayatım çok ağır şartlar altında sarsıldı, dikkatimi ömrüme ve hayatıma çevirdim. Gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor, ahirete yaklaşmış, hayatım da baskılar altında sönmeye yüz tutmuş. Halbuki Hayy ismine dair risalede izah edilen hayatın mühim vazifeleri büyük meziyetleri ve kıymetli faydaları böyle çabuk sönmeye değil uzun yaşamaya layıktır diye kederle düşündüm. Yine rehberim olan 'Hasbunallahu ve ni'mel vekil' ayetine müracaat ettim. Dedi ki 'Hayata sana onu veren Hayy u Kayyum'a göre bak.' Ben de öyle baktım, gördüm ki; hayatımın bana bakan yönü bir ise, O Hayy u Kayyum'a bakan yönleri yüzdür; bana ait neticesi bir ise Yaratıcı'ma ait neticeleri binlerdir. Şu halde Allah'ın rızası dairesinde bir an yaşamak kâfidir, uzun zaman istemez."</p><p> Bu girişten sonra mevzunun Risalelerin çeşitli yerlerde detaylı izahı yapıldığı için hulasa olarak dört noktada kısa kısa yeniden izahını yapacağını söyleyip izahlara geçiyor. Bilgiye ulaşmanın alabildiğine kolay olduğu günümüzde oraya ulaşıp mezkur açıklamaları yukarıda tarif ettiğim veçhiyle bizzat sizin okumanıza havale ediyorum.</p><p> Siz bu parçayı okuyadurun, ben yazıyı Üstad'ın sözleri ile noktalayayım: "....ölü olmayanlar veyahut diri olmak isteyenler hayatın mahiyetini, hakikatini ve hukukunu o dört mesele içinde arasın, bulsun ve dirilsinler! Özeti şudur; hayat Hayy u Kayyumu Zat'a baktıkça, iman da hayata hayat ve ruh oldukça beka bulur. Hem baki meyveler verir. Hem de öyle yükselir ki sermediyet cilvesi alır, sonsuzluğun tecellisine erer ve ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz."</p><p> Mevcutlara ilave farklı bir yaklaşım. Öyle değil mi?</p><p> Zaman</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 263805, member: 1016557"] [b]Cevap: Risale derslerindeki verim[/b] Solun trajedisi 29 Eylül 2011 Perşembe 06:00 -Haksızlıklarla dolu olan ve bu haksızlıkların hiçbir zaman bitmeyeceği bir dünyada yaşıyor olmak, adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar uğruna yapılan muhalefeti de kendiliğinden yüceltiyor. Bu hedefleri taşıyan siyasi akımlar, kendilerini iki bin yıl öncesinin Hıristiyanlığı gibi sunuyorlar. Dinlerin öteki dünyada ulaşılır kıldığı cenneti, bu dünyada yaratmak adına mücadele veriyorlar. Dolayısıyla söz konusu siyasi akımların içindeki kişiler de, kendilerini açıkça söylenmeyen bir 'yücelme' içinde hissediyorlar. Büyük insani idealler için siyaset yapmak, gereğinde acı çekmek, kendi hayatından ödün vermek, bu kişilerin kendinden memnuniyetleri için psikolojik bir zemin sağlıyor. Ancak bu duygusal dünyanın bir yan etkisi de var: Kendi gözlerinde 'yücelen' kişilerin bakışıyla, sıradan insanlarla kendileri arasında manevi bir hiyerarşi doğabiliyor. Yani, idealizmin siyasetini yürütenler kendi dışlarında kalanları biraz daha 'aşağıda' bir tür olarak algılamaya başlıyor. Bu algı ve ilişki biçimi, sol siyasetlerin belirleyici eksenlerinden birini oluşturmakta. Kendi 'gerçek' çıkarının idrakinde olmayan kitleler için ve onlar adına mücadele yürütmenin çok açık bir avantajı bulunuyor: Toplumun onayına ihtiyacınız yok, çünkü toplumda henüz bu türden bir bilinç oluşmamış durumda. Dolayısıyla 'siyaset' kendi dar çevreniz içinde, ideolojinin sınırları dâhilinde yapılıyor. Solcuların sürekli bölünmelerinin ve çeşitli fraksiyonlar halinde hayata tutunmalarının nedeni bu. Çünkü hiçbir tekil hiyerarşik yapı, sol içi çeşitlenmeleri ve bakış farklılıklarını birlikte tutmaya yetmiyor. Böylece toplumla değil, birbiriyle 'konuşan' hiziplerden oluşan bir sol siyaset yelpazesi oluşuyor ve bu ideolojik atmosfer toplumsal gerçekliği ikinci plana atıyor. Söz konusu yabancılaşmanın sonucu olarak siyasi söylem iki kanalda yürüyor. Bir yandan sol hizipler arasında sıkışıp kalan bir 'somut gerçekliğin analizi' tartışması yaşanıyor. Ancak yaşanmakta olan gerçeklikle karşılıklı bir irtibat kurma ihtiyacının olmaması, bu tartışmayı genellikle 'kuramsal anlamı olan gerçekler' bağlamında tutuyor. Diğer bir deyişle kuramın aradığı ve anlamlı bulduğu belirtilere gerçeklik payesi veriliyor. Ne var ki bu durum yabancılaşmayı daha da derinleştirmekten başka işe yaramıyor. Bu nedenle siyasi söylemin ikinci kanalı çok daha ön plana çıkıyor: Hegemon yapılara itiraz etmek, doğruların hemen ve ödünsüz bir biçimde hayata geçirilmesini talep etmek... Bu siyasi dilin birbirini tamamlayan iki özelliği var: Birincisi normatif olanın öne çıkması, 'olması gerekenlerin' vurgulanması... İkincisi ise bunun bir tür aktivizm olarak yaşanması, yani mobilize edici, dayanışma yaratıcı, cemaat oluşturucu bir etkinlik olarak işlevselleşmesi. Söz konusu iki özellik arasındaki 'tamamlayıcılık', Türkiye'deki solun macerasından da izlenebileceği gibi, son derece hayati. Normatif düzlemde kalmak, yaşanmakta olan yabancılaşmayı gizliyor, gerçek dünyanın karmaşıklığını anlamak önemini yitiriyor, doğruları söylüyor olmanın rahatlığı özgüven yaratıyor. Bir süre sonra solculuk bu değerlerin sahipliği gibi gözükürken, her solcu sırf 'solcu' olduğu için kendisini bu ulvi değerlerin taşıyıcısı gibi hissedebiliyor. Böylesine 'siyaset üstü' değerlerin sesini oluşturduğunuza inandığınızda ise, artık muhataplarınızın sizinle ilgili algısı önemini yitiriyor. Gerçekten de ilk Hıristiyanlar gibi 'dünyanın yükünü' omuzlarınızda hissedebiliyor ve güruhun anlayışsızlığına karşı 'başınız dik' durabiliyorsunuz. Aktivizm bu psikolojiye uygun bir 'siyaset' yolu olarak ortaya çıkıyor. Karşınıza hegemon güçleri alıyor ve onlar ne kadar devasa ise siz de misyon olarak o denli 'büyüyorsunuz'. Oysa çoğu zaman bu tutum solu reel olarak küçültüyor ve anlamsızlaştırıyor. Dolayısıyla eğer solun trajedisi gerçeklik karşısındaki yabancılaşmanın normatif/idealist söylemle ikame edilmesi ise, bu trajik durumun görünürlük kazandığı, gerçeklik sınavına girdiği nokta da, siyaset sanılan eylemlilik halinin aslında apolitik bir konuma tekabül ettiğinin idrak edilmesidir. Ne var ki cemaatçi yapılar ideolojiyi tehdit edebilecek idraklere açılmakta zorlanırlar. Bugün İslami kesim ideolojik bağlamda nasıl kendine bakmakta zorlanıyorsa, solun da çok benzer bir sorunu var. Çünkü özgürce yapılacak bu türden bir yüzleşmenin nerelere varabileceğini hissediyor ve korkuyorlar... Böyle dönemler cemaatlerin kendi dışlarında büyük insani meseleler aramalarına yol açar, çünkü kendinize bakışı ertelemenin en iyi yollarından biri budur. İslamî kesimin Ortadoğu'ya insanlık taşıma yönündeki mücahitlik hevesinin böyle bir işlevi bulunuyor... Aynı şekilde solun da Kürt meselesinde kendisini bir taşıyıcı olarak algılamasının nedeni bu... Ancak maalesef bu fazlasıyla tek yanlı ve patetik bir yakıştırma. Üstelik bugün yüzleşme imkânının ıskalanmasının, muhtemelen uzunca bir gelecek dönemini trajik kılmaya devam edeceği de cabası... Tsunamide ölenler ve Allah'ın rahmeti 29 Eylül 2011 Perşembe 06:44 Okuyucumuz "Deprem, tsunami, sel vb. tabii âfetlerde genç-yaşlı, çoluk-çocuk, kadın-erkek yüzlerce binlerce insanın ölmesi Allah'ın rahmeti ile nasıl bağdaşır?" diye soruyor. Öncelikle; belki de ilk insan, ilk peygamberden itibaren bütün insanoğlunun kafasını kurcalayan ve yüzlerce-binlerce defa farklı farklı cevaplar verilen bir sorudur bu. Kimileri inkâr adına sormuşlar bu soruyu, kimileri de Allah'ın icraat-ı sübhaniyesini anlama ve kavrama adına. İkincisi; Allah kâinata koymuş olduğu düzeni, sistemi beşerin algı ve idrak dünyasında ulaşmış olduğu, doğruluğu-yanlışlığı her zaman tartışılır olan değerlere göre düzenleyecek değildir. Eğer kâinatta bugün baş döndürücü bir nizam varsa, soruda bahsi geçen yaşanan gerçekler de bu nizamın bir parçasıdır ve biz anlayamasak da mutlaka bir sebebi ve hikmeti vardır. Bizim onları bilmememiz, anlayamamamız yokluğuna delalet etmez. Zira Allah abes iş işlemekten münezzeh ve müberradır. Üç; Allah, Rahman ve Rahim'dir. Ama aynı Allah (cc) aynı zamanda Kahhar ve Cebbar'dır. Bediüzzaman Hazretleri'nin yaklaşımı ile bir devletin nasıl iki yüzü vardır; kanunlarına itaat eden insanlara şefkatli, etmeyenlere, içtimai huzura sekte vuranlara da diğer yanıyla nasıl tecelli ediyor, cezai yaptırımlarda bulunuyorsa; Allah'ın cemali ve celali isimlerini ve tecellilerini de öyle düşünmek lazım. Buraya kadar kabul ama ya masum olanlar, diyeceksiniz soruda olduğu gibi. Benim şu ana kadar bu konu ile alakalı yaptığım okumalarda en çok dikkatimi çeken, aklımı ve kalbimi ikna ve tatmin eden tespitleri Bediüzzaman Hazretleri yapmıştır. Onun için sizlere Şualar adlı eserinin 4 Şua'sında Beşinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiyye başlığı ile kaydettiği görüşlerini altını çize çize ve üzerinde düşüne düşüne tekrar tekrar okumanızı öneririm. Üstad'ın oradaki yaklaşımı gayet net: İnsan hayatına insan açısından değil de, hayatı ona ihsan buyuran Allah'ın Hayy ve Kayyum isimleri zaviyesinden bakmak. Sadeleştirilmiş metinden intikal ettireyim: "Yine bir zaman hayatım çok ağır şartlar altında sarsıldı, dikkatimi ömrüme ve hayatıma çevirdim. Gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor, ahirete yaklaşmış, hayatım da baskılar altında sönmeye yüz tutmuş. Halbuki Hayy ismine dair risalede izah edilen hayatın mühim vazifeleri büyük meziyetleri ve kıymetli faydaları böyle çabuk sönmeye değil uzun yaşamaya layıktır diye kederle düşündüm. Yine rehberim olan 'Hasbunallahu ve ni'mel vekil' ayetine müracaat ettim. Dedi ki 'Hayata sana onu veren Hayy u Kayyum'a göre bak.' Ben de öyle baktım, gördüm ki; hayatımın bana bakan yönü bir ise, O Hayy u Kayyum'a bakan yönleri yüzdür; bana ait neticesi bir ise Yaratıcı'ma ait neticeleri binlerdir. Şu halde Allah'ın rızası dairesinde bir an yaşamak kâfidir, uzun zaman istemez." Bu girişten sonra mevzunun Risalelerin çeşitli yerlerde detaylı izahı yapıldığı için hulasa olarak dört noktada kısa kısa yeniden izahını yapacağını söyleyip izahlara geçiyor. Bilgiye ulaşmanın alabildiğine kolay olduğu günümüzde oraya ulaşıp mezkur açıklamaları yukarıda tarif ettiğim veçhiyle bizzat sizin okumanıza havale ediyorum. Siz bu parçayı okuyadurun, ben yazıyı Üstad'ın sözleri ile noktalayayım: "....ölü olmayanlar veyahut diri olmak isteyenler hayatın mahiyetini, hakikatini ve hukukunu o dört mesele içinde arasın, bulsun ve dirilsinler! Özeti şudur; hayat Hayy u Kayyumu Zat'a baktıkça, iman da hayata hayat ve ruh oldukça beka bulur. Hem baki meyveler verir. Hem de öyle yükselir ki sermediyet cilvesi alır, sonsuzluğun tecellisine erer ve ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz." Mevcutlara ilave farklı bir yaklaşım. Öyle değil mi? Zaman [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst