Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 263806" data-attributes="member: 1016557"><p><strong>Cevap: Risale derslerindeki verim</strong></p><p></p><p>Genelkurmay, açıklama yapmayacak mı?</p><p> 28 Eylül 2011 Çarşamba 06:19</p><p> Cuma günkü yazıma, "Keçiler değilse, kim onlar?" başlığını atmıştım. Çünkü geçen hafta Sayın Cumhurbaşkanı, Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefat ettiği helikopter kazası ile ilgili olarak Berlin'de bir grup gazeteciye açıklama yapmış ve şunları söylemişti: "İnanmak mümkün değil ama düşen helikopterin beyni, yani her şeyi kaydeden o hafızası yok şimdi ortada. Keçiler gelip söküp götürmedi onu..."</p><p> Yazımdan iki gün sonra "kim onlar?" sorumuza, gazetemize manşet olan Emre Soncan imzalı özel haberle cevap geldi: "İşte helikopterdeki cihazları söken subaylar..." Zaman, cihazların sökülme görüntülerine ulaşmıştı. Soruşturmanın seyrini değiştirecek video görüntülerinde, dört subaydan biri cihazları söküyor, diğer ikisi onu izliyor ve biri de çekim yapıyordu.</p><p> BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, 25 Mart 2009'da, yerel seçimlere 4 gün kala, helikopterinin düşmesi sonucu yanındaki 5 kişiyle birlikte hayatını kaybetmişti. Kaza gibi görünen olay pek çok şüpheyi barındırıyordu. Bunları geçen hafta yazdım. Olayla ilgili kurulan Meclis soruşturma komisyonundan bir sonuç çıkmadı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Devlet Denetleme Kurulu'nu devreye sokunca işin rengi değişti. Şimdi Zaman'ın yayınladığı şok görüntüler, hakikatin ortaya çıkmasında en kuvvetli deliller haline geldi.</p><p> Bu olayla ilgili iki husus dikkatimi çok çekiyor. Birincisi, Ergenekon ve Balyoz davasındaki onca delile rağmen bazı gazetelerin ve köşe yazarlarının sessizliği devam ediyor. Hele her topa giren arkadaşların, "belgeyse belge.. haberse haber..." niteliğindeki yüzlerce topu göremeyişleri izaha muhtaç. Öyle ki, Zaman'ın yayınladığı görüntüler bile bazı gazetelerimizin, yazarlarımızın gözüne ilişmiyor... Ama gam değil. Onlar perdelese de, kamuoyunun artık büyük çoğunluğu, bu ülkede vesayet sistemi adı altında korkunç şeyler olduğunun farkında.</p><p> Dikkatimi çeken ikinci husus, Genelkurmay Başkanlığı'nın sessizliği... Daha önce de defalarca yazdım. Genelkurmay Karargâhı, Ergenekon ve Balyoz davalarında yanlış bir yönetim sergiliyor. İnternet Andıcı davası bu yanlışlığı, itiraz edilemeyecek kadar net şekilde ortaya koydu. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un, eline boş LAW silahı alarak yaptığı boru benzetmesi, gerçek bir belgeyi kâğıt parçası diye havada sallaması, şimdi o yönetim yanlışlığının acizlik sergileyen bir gösterisi olarak hafızalarda durmadan canlanıyor...</p><p> Aynı yönetim yanlışlığı, karakutunun sökme görüntüleri yayınladıktan sonra da devam ediyor. Gerçekten Genelkurmay Başkanlığı neden susuyor? Ortada bir yığın soru var: Yayınlanan görüntüler montaj mı? O görüntülerdekiler, subay değil mi? Görüntüler gerçek ise o subaylar helikopterin karakutusunu neden söküyorlar? Sökerken neden kayıt yapılıyor? O subaylar kimdir? Böyle bir pervasızlığı, hukuk dışılığı kendiliklerinden yapamayacaklarına göre hangi komutanlardan emir alarak bu işi yapıyorlar? En tepedeki komutan kimdir? O komutan, bu delil karartma emrini onlara neden veriyor? Helikopter, dilimiz varmıyor ama Silahlı Kuvvetler içindeki bir kısım komutanlar tarafından kazaya uğratılmışsa, Muhsin Yazıcıoğlu'ndan ne istediler? Muhsin Yazıcıoğlu neden öldürüldü? Yazıcıoğlu, vesayetin odakları için hayatına mal olan hangi bilgilere sahipti?</p><p> Diyelim ki, yeni komuta kademesi bu olayı bilmiyordu. Kaç gün geçti, Cumhurbaşkanı konuşuyor, yani olayın üstünün örtülemeyeceğini anlayana anlatıyor. Görüntüler ortada, pekiyi o görüntülerdeki subaylar neden açığa alınmıyor? Sıralı komutanlar hakkında soruşturma izni neden verilmiyor? Eğer verildi ise bu neden açıklanmıyor? Verilmediyse bu tavrın sebebi nedir?</p><p> Türkiye, 12 Eylül 2010 referandumundan beri yeni bir Türkiye oldu. Ortada bir demokratikleşme iradesi var. Hukukun üstünlüğü ve herkesin hesap vermesi yönünde, geri dönülmez bir yoldayız. Anlamayan sorumlular ve medyada hâlâ perdeleme, saptırma, sulandırma ve bulandırma faaliyeti yapanlar kötü yanılacaklar...</p><p>Terör bitmedikçe</p><p></p><p> 29 Eylül 2011 Perşembe 05:54</p><p> Baştan beri ifadeye çalıştığım husus şuydu: Şiddeti bir çözüm faktörü olarak görenlerle konuşarak bir sonuç almak mümkün değildir.</p><p> Çünkü o konuşsa da, şiddete dayanarak konuşacak. Ona inanmış, düşünce yapısı o inanca göre oluşmuş.</p><p> Sadece terörle değil, hayatın başka alanlarındaki şiddet olaylarında da öyledir. "Ben gerektiğinde şiddet kullanıp çözerim önümdeki meseleyi" inancında olan bir insanla oturup tartışabilir misiniz? Onunla ancak, şiddetini karşılayabilecek biri konuşabilir. "Şiddete de başvursam, bu meselenin istediğim gibi çözülmesini sağlayamam ben." dedirtecek biri olması gerekir ona muhatap olacak kişinin.</p><p> Şiddet kullanarak bir amaca varacağına inanan ve bunu meşru gören, bir kişiyi, bir örgütü, bir devleti; ancak o şiddeti bertaraf edebilecek bir kuvvet bu niyetinden caydırabilir. O kuvvete sahip olmayan, hitabetle, siyasetle, ikna yeteneğiyle bir sonuç elde edemez. O kuvvete ve onu kullanma iradesine sahip olduğunu hissettirdikten sonra söz alanı verimli hale gelebilir.</p><p> Bunlar evrensel mantık kuralları. Bu kuralların hukukta da kavram karşılıkları vardır. Dış ilişkilerde de öyledir. Ekonomik ve maddî gücün nisbetinde etkili politikalar uygulayabilirsin. Haklı olmak gerekiyor ama yetmiyor, güçlü olmak da gerekiyor. Hukuk var ama, hukukî yaptırımların uygulanması bir yeterli güce muhtaç. Yaptırım gücü olmayan hukuk kuralı kâğıt üzerinde kalır.</p><p> "Haklıdan yanayız, güçlüden yana değil" sözü güzel bir söz. Fakat haklıdan yana olmanın anlam kazanması ve sonuç vermesi, yaptırım gücüyle mümkün.</p><p> "Evrensel hukuk ilkeleri var, değer yargıları ve ölçüleri var, herkes vicdanıyla insafıyla basiretiyle onlara uyar, bütün meseleler halledilir" demek safdillik olur.</p><p> İki unsuru bir arada düşünememek, iki işi bir arada yapamamak gibi garip bir haldir. Bir mesele sadece güç kullanarak çözülmez, ama bazı meseleler de yeterli güce ve onu kullanma iradesine sahip olunmadan çözülmez. Hayatın böyle meseleleri de var. Hukuk ve devlet bunun için güç kullanır. Güçsüz devlet olmaz, devletsiz hukuk olmaz, hukuksuz hayat olmaz. Bu gerçeği unutmayalım.</p><p> ... Terörün şiddeti sadece tedhiş etmiyor (dehşet vermiyor), aynı zamanda belli bir kesimde kısmen, bir maç oynanıyormuş gibi taraftarlık psikolojisi oluşturuyor. Bugün terör sıfır olsun, ayrılıkçı taraftarlıklar da sıfıra iner. Böyle bir musibettir terör. Bütün denge faktörlerini sun'î bir çerçeveye doğru iter ve oraya sıkıştırmaya çalışır. Yapılan analizler, doğru verilere dayanmamaya başlar. Orada devletin otoritesi ve demokratik hukukun hâkimiyeti sağlanamadı. Sürekli bir karakter kazanan bu durum, sağlıklı analizler yapılmasını engelledi. Bu durumu kronik ve normal bir gerçeklikmiş gibi gösteren tezler öne çıkarıldı, 1950'li ve 1960'lı yıllardaki toplumsal yapı özellikleri, zaten iyi bilinmiyordu, tamamen yok sayıldı. 12 Eylül'den sonraki durum genele teşmil edildi ve tarih boyunca hep öyle yaşamışız gibi algılanmaya başlandı. 1950'li, 1960'lı yılları zaten kimse hatırlamıyor, hatırlayanları da kimse dinlemiyor. Herkesin her şeyi söylemesinin mümkün olduğu özgür yıllarda, bir tek etnik mesele sosyalinin seslendirilmediğini, kardeş gibi yaşadığımızı, ilk defa solun bu işi kaşımaya başladığını anlatamıyoruz. Bir sun'î veriler çemberi içinde yazılıp konuşulmasını eleştirmek etkili olamıyor.</p><p> Terör ve şiddet, sözün etkisini ve ağırlığını azaltır, düşüncenin verimini düşürür. Bu alanda aldatıcı enflasyonist çokluklar oluşur ama çözüm birikimi oluşmaz. Sahicilikler azalır ve ilerleyen zamanda bunun farkına varılmaya başlanır.</p><p> Belli meselelerde kelime bulmakta cümle kurmakta zorluk çekme hali, yavaş yavaş yayılır. Her şeye rağmen devam eden terör ve şiddet varken, tek taraflı ve iyi niyetli sözlerle konuşmalarla bu mesele çözülemez. Sadece negatif olabilirlik beklentilerini yükselterek çözümü daha da zorlaştırır. Şiddetin dili diyaloga açık değildir ve sadece teslimiyet bekler. Aklın ve gönlün dili ile mukabele etmeye çalışırsanız, bunu zaaf olarak yorumlar ve cüretini artırır. Bireysel hayatta da böyledir toplumsal planda da. Çünkü bu bir hayat realitesidir.</p><p> Zaman</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 263806, member: 1016557"] [b]Cevap: Risale derslerindeki verim[/b] Genelkurmay, açıklama yapmayacak mı? 28 Eylül 2011 Çarşamba 06:19 Cuma günkü yazıma, "Keçiler değilse, kim onlar?" başlığını atmıştım. Çünkü geçen hafta Sayın Cumhurbaşkanı, Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefat ettiği helikopter kazası ile ilgili olarak Berlin'de bir grup gazeteciye açıklama yapmış ve şunları söylemişti: "İnanmak mümkün değil ama düşen helikopterin beyni, yani her şeyi kaydeden o hafızası yok şimdi ortada. Keçiler gelip söküp götürmedi onu..." Yazımdan iki gün sonra "kim onlar?" sorumuza, gazetemize manşet olan Emre Soncan imzalı özel haberle cevap geldi: "İşte helikopterdeki cihazları söken subaylar..." Zaman, cihazların sökülme görüntülerine ulaşmıştı. Soruşturmanın seyrini değiştirecek video görüntülerinde, dört subaydan biri cihazları söküyor, diğer ikisi onu izliyor ve biri de çekim yapıyordu. BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, 25 Mart 2009'da, yerel seçimlere 4 gün kala, helikopterinin düşmesi sonucu yanındaki 5 kişiyle birlikte hayatını kaybetmişti. Kaza gibi görünen olay pek çok şüpheyi barındırıyordu. Bunları geçen hafta yazdım. Olayla ilgili kurulan Meclis soruşturma komisyonundan bir sonuç çıkmadı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Devlet Denetleme Kurulu'nu devreye sokunca işin rengi değişti. Şimdi Zaman'ın yayınladığı şok görüntüler, hakikatin ortaya çıkmasında en kuvvetli deliller haline geldi. Bu olayla ilgili iki husus dikkatimi çok çekiyor. Birincisi, Ergenekon ve Balyoz davasındaki onca delile rağmen bazı gazetelerin ve köşe yazarlarının sessizliği devam ediyor. Hele her topa giren arkadaşların, "belgeyse belge.. haberse haber..." niteliğindeki yüzlerce topu göremeyişleri izaha muhtaç. Öyle ki, Zaman'ın yayınladığı görüntüler bile bazı gazetelerimizin, yazarlarımızın gözüne ilişmiyor... Ama gam değil. Onlar perdelese de, kamuoyunun artık büyük çoğunluğu, bu ülkede vesayet sistemi adı altında korkunç şeyler olduğunun farkında. Dikkatimi çeken ikinci husus, Genelkurmay Başkanlığı'nın sessizliği... Daha önce de defalarca yazdım. Genelkurmay Karargâhı, Ergenekon ve Balyoz davalarında yanlış bir yönetim sergiliyor. İnternet Andıcı davası bu yanlışlığı, itiraz edilemeyecek kadar net şekilde ortaya koydu. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un, eline boş LAW silahı alarak yaptığı boru benzetmesi, gerçek bir belgeyi kâğıt parçası diye havada sallaması, şimdi o yönetim yanlışlığının acizlik sergileyen bir gösterisi olarak hafızalarda durmadan canlanıyor... Aynı yönetim yanlışlığı, karakutunun sökme görüntüleri yayınladıktan sonra da devam ediyor. Gerçekten Genelkurmay Başkanlığı neden susuyor? Ortada bir yığın soru var: Yayınlanan görüntüler montaj mı? O görüntülerdekiler, subay değil mi? Görüntüler gerçek ise o subaylar helikopterin karakutusunu neden söküyorlar? Sökerken neden kayıt yapılıyor? O subaylar kimdir? Böyle bir pervasızlığı, hukuk dışılığı kendiliklerinden yapamayacaklarına göre hangi komutanlardan emir alarak bu işi yapıyorlar? En tepedeki komutan kimdir? O komutan, bu delil karartma emrini onlara neden veriyor? Helikopter, dilimiz varmıyor ama Silahlı Kuvvetler içindeki bir kısım komutanlar tarafından kazaya uğratılmışsa, Muhsin Yazıcıoğlu'ndan ne istediler? Muhsin Yazıcıoğlu neden öldürüldü? Yazıcıoğlu, vesayetin odakları için hayatına mal olan hangi bilgilere sahipti? Diyelim ki, yeni komuta kademesi bu olayı bilmiyordu. Kaç gün geçti, Cumhurbaşkanı konuşuyor, yani olayın üstünün örtülemeyeceğini anlayana anlatıyor. Görüntüler ortada, pekiyi o görüntülerdeki subaylar neden açığa alınmıyor? Sıralı komutanlar hakkında soruşturma izni neden verilmiyor? Eğer verildi ise bu neden açıklanmıyor? Verilmediyse bu tavrın sebebi nedir? Türkiye, 12 Eylül 2010 referandumundan beri yeni bir Türkiye oldu. Ortada bir demokratikleşme iradesi var. Hukukun üstünlüğü ve herkesin hesap vermesi yönünde, geri dönülmez bir yoldayız. Anlamayan sorumlular ve medyada hâlâ perdeleme, saptırma, sulandırma ve bulandırma faaliyeti yapanlar kötü yanılacaklar... Terör bitmedikçe 29 Eylül 2011 Perşembe 05:54 Baştan beri ifadeye çalıştığım husus şuydu: Şiddeti bir çözüm faktörü olarak görenlerle konuşarak bir sonuç almak mümkün değildir. Çünkü o konuşsa da, şiddete dayanarak konuşacak. Ona inanmış, düşünce yapısı o inanca göre oluşmuş. Sadece terörle değil, hayatın başka alanlarındaki şiddet olaylarında da öyledir. "Ben gerektiğinde şiddet kullanıp çözerim önümdeki meseleyi" inancında olan bir insanla oturup tartışabilir misiniz? Onunla ancak, şiddetini karşılayabilecek biri konuşabilir. "Şiddete de başvursam, bu meselenin istediğim gibi çözülmesini sağlayamam ben." dedirtecek biri olması gerekir ona muhatap olacak kişinin. Şiddet kullanarak bir amaca varacağına inanan ve bunu meşru gören, bir kişiyi, bir örgütü, bir devleti; ancak o şiddeti bertaraf edebilecek bir kuvvet bu niyetinden caydırabilir. O kuvvete sahip olmayan, hitabetle, siyasetle, ikna yeteneğiyle bir sonuç elde edemez. O kuvvete ve onu kullanma iradesine sahip olduğunu hissettirdikten sonra söz alanı verimli hale gelebilir. Bunlar evrensel mantık kuralları. Bu kuralların hukukta da kavram karşılıkları vardır. Dış ilişkilerde de öyledir. Ekonomik ve maddî gücün nisbetinde etkili politikalar uygulayabilirsin. Haklı olmak gerekiyor ama yetmiyor, güçlü olmak da gerekiyor. Hukuk var ama, hukukî yaptırımların uygulanması bir yeterli güce muhtaç. Yaptırım gücü olmayan hukuk kuralı kâğıt üzerinde kalır. "Haklıdan yanayız, güçlüden yana değil" sözü güzel bir söz. Fakat haklıdan yana olmanın anlam kazanması ve sonuç vermesi, yaptırım gücüyle mümkün. "Evrensel hukuk ilkeleri var, değer yargıları ve ölçüleri var, herkes vicdanıyla insafıyla basiretiyle onlara uyar, bütün meseleler halledilir" demek safdillik olur. İki unsuru bir arada düşünememek, iki işi bir arada yapamamak gibi garip bir haldir. Bir mesele sadece güç kullanarak çözülmez, ama bazı meseleler de yeterli güce ve onu kullanma iradesine sahip olunmadan çözülmez. Hayatın böyle meseleleri de var. Hukuk ve devlet bunun için güç kullanır. Güçsüz devlet olmaz, devletsiz hukuk olmaz, hukuksuz hayat olmaz. Bu gerçeği unutmayalım. ... Terörün şiddeti sadece tedhiş etmiyor (dehşet vermiyor), aynı zamanda belli bir kesimde kısmen, bir maç oynanıyormuş gibi taraftarlık psikolojisi oluşturuyor. Bugün terör sıfır olsun, ayrılıkçı taraftarlıklar da sıfıra iner. Böyle bir musibettir terör. Bütün denge faktörlerini sun'î bir çerçeveye doğru iter ve oraya sıkıştırmaya çalışır. Yapılan analizler, doğru verilere dayanmamaya başlar. Orada devletin otoritesi ve demokratik hukukun hâkimiyeti sağlanamadı. Sürekli bir karakter kazanan bu durum, sağlıklı analizler yapılmasını engelledi. Bu durumu kronik ve normal bir gerçeklikmiş gibi gösteren tezler öne çıkarıldı, 1950'li ve 1960'lı yıllardaki toplumsal yapı özellikleri, zaten iyi bilinmiyordu, tamamen yok sayıldı. 12 Eylül'den sonraki durum genele teşmil edildi ve tarih boyunca hep öyle yaşamışız gibi algılanmaya başlandı. 1950'li, 1960'lı yılları zaten kimse hatırlamıyor, hatırlayanları da kimse dinlemiyor. Herkesin her şeyi söylemesinin mümkün olduğu özgür yıllarda, bir tek etnik mesele sosyalinin seslendirilmediğini, kardeş gibi yaşadığımızı, ilk defa solun bu işi kaşımaya başladığını anlatamıyoruz. Bir sun'î veriler çemberi içinde yazılıp konuşulmasını eleştirmek etkili olamıyor. Terör ve şiddet, sözün etkisini ve ağırlığını azaltır, düşüncenin verimini düşürür. Bu alanda aldatıcı enflasyonist çokluklar oluşur ama çözüm birikimi oluşmaz. Sahicilikler azalır ve ilerleyen zamanda bunun farkına varılmaya başlanır. Belli meselelerde kelime bulmakta cümle kurmakta zorluk çekme hali, yavaş yavaş yayılır. Her şeye rağmen devam eden terör ve şiddet varken, tek taraflı ve iyi niyetli sözlerle konuşmalarla bu mesele çözülemez. Sadece negatif olabilirlik beklentilerini yükselterek çözümü daha da zorlaştırır. Şiddetin dili diyaloga açık değildir ve sadece teslimiyet bekler. Aklın ve gönlün dili ile mukabele etmeye çalışırsanız, bunu zaaf olarak yorumlar ve cüretini artırır. Bireysel hayatta da böyledir toplumsal planda da. Çünkü bu bir hayat realitesidir. Zaman [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst