Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 264443" data-attributes="member: 1016557"><p><strong>Cevap: Tasavvuf</strong></p><p></p><p>Hilye-i şeriflerimiz Vatikan'da</p><p> 06 Ekim 2011 Perşembe 05:28</p><p> Tellal çıkar, gür sesiyle bağırırdı. İlk sözü şu olurdu: "Duyduk duymadık demeyin".</p><p> Sonra da halka ne söylenmesi istenmiş, ne tür sipariş verilmişse onu ilan ederdi.</p><p> Şimdi biz de söze öyle başlayalım.</p><p> Duyduk duymadık demeyin, yurt dışında ilk defa hilye sergisi açıldı.</p><p> Kısaca şunu söylemek mümkün: Vatikan, Vatikan olalı böyle sergi görmedi.</p><p> *</p><p> Hat sanatının zirvesi kabul edilen hilye, bildiğiniz gibi Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) yazıyla tasvir edilmesidir.</p><p> İstanbul'da doğan bu sanatın, hem klasik hem de modern olmak üzere çok önemli örnekleri "Aşk-ı Nebi Sanat Olunca" başlığıyla Vatikan'da sergileniyor.</p><p> *</p><p> Vatikan Büyükelçiliğimizin himayesinde gerçekleşen ve Uluslar arası Kültür ve Sanat Derneği'nin açtığı sergide, otuz hilye-i şerif ile seksen nadide tespih yer almakta.</p><p> Büyük hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi'den iki adet hilye-i şerifin de bulunduğu sergi, 19 Ekim'e kadar açık kalacak.</p><p> Roma'nın en saygın mekânlarından biri olan Cancelleria Sarayı'nda açılan sergiye Roma'daki sanat çevrelerinin yoğun ilgi gösterdiğini rahatlıkla ifade edebiliriz.</p><p> Açılışa 25 ülkenin büyükelçisinin katılmış olması memnuniyet vericiydi.</p><p> *</p><p> Mekân olarak seçilen bu sarayın, Rönesans tarzında yapılan ilk saray olduğunu belirtelim.</p><p> Tespihler de klasik ve son dönem olmak üzere iki çeşit.</p><p> Seçkin Osmanlı tespih örneklerinin yanı sıra, tasarım ve malzeme bakımından klasik çizgiden farklı modern tespih yorumları da serginin önemli bir özelliği.</p><p> *</p><p> Vatikan dedikleri, malumunuz, avuç içinden biraz daha büyükçe bir ülke.</p><p> Katolik dünyasının merkezi olması, sınırlarına bakarak fikir yürütmeyi yaya bırakıyor.</p><p> Birkaç gündür UKSD yöneticileri ve gazeteci arkadaşlarla beraber Roma ile Vatikan'da bulunuyoruz.</p><p> Tarihî eser bakımından son derece zengin olduğunu biliyorduk ama bunu bir de gözlerimizle görme şansımız oldu.</p><p> *</p><p> Ayakkabılarımız dahi yorulana kadar sokak sokak yürüdük.</p><p> Nehir gezisi de noksan kalmadı, Yahudi gettosu da.</p><p> Gördük ki burada her taraf -adeta- Sultanahmet.</p><p> Adım başı kilise, müze, vesaire.</p><p> Dini yapılar o kadar çok ki bir yerden sonra saymayı bıraktık.</p><p> Bundan sonra biri karşıma geçip İstanbul'da çok cami olduğunu söylerse, birbirine yakın camilerin gereksizliğine işaret etmeye kalkışırsa, hemen belirteyim ki iki elimle birden alnını karışlarım.</p><p> *</p><p> Bir yıl içinde sadece Roma'ya gelen turist sayısı, Türkiye'ye gelen toplam turist sayısından fazla.</p><p> İstanbul'da birkaç tane üstü açık turist otobüsü mevcutken, burada bir caddede rastlanan turist otobüsü daha çok.</p><p> Bir yerde meşhur çeşme, öte yanda bol basamaklı merdiven...</p><p> Onları görmek için toplanan kalabalığın hesabı yok.</p><p> Alman'ı, İngiliz'i, Japon'u, kim varsa gelmiş.</p><p> En son biz noksan kalmıştık, biz de geldik, tamam oldu.</p><p> Fırsat olursa, yediğimiz içtiğimiz pizzayı makarnayı değil ama gördüklerimizi bir ara anlatırım.</p><p> *</p><p> Hilye-i şerif ve tespih sergisi için Vatikan Büyükelçimiz Sayın Kenan Gürsoy'a, UKSD'ye, koleksiyonundaki eserleri ve katkılarını esirgemeyen Mehmet Çebi'ye, klasik eserlerle katkıda bulunan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü'ne teşekkür borçluyuz.</p><p> Ayrıca Kültür Bakanlığı, THY ve Avea'yı da desteklerinden ötürü şükranla anmak durumundayız.</p><p> Hilye-i şeriflerin yanlarında İtalyanca ve Türkçe çevirilerinin de yer alması, sergiyi daha bir anlamlı kılıyor.</p><p> Yeni Şafak</p><p></p><p>“Sevgi dini”nin dindarları</p><p></p><p> 05 Ekim 2011 Çarşamba 06:58</p><p> Dinimiz “sevgi dini”, Peygamberimiz “Rahmet Peygamberi”...</p><p> Peki biz “sevgi dini”ne mensup Müslümanlar olaraktan “sevgi insanı” mıyız? İnsanları gerçekten seviyor muyuz? Dindaşlarımızı “kardeş”, diğerlerini “türdeş” olarak görüyor muyuz?</p><p> Biz de tıpkı Peygamber-i Âlişân Efendimiz gibi, merhametli miyiz, hamiyetli miyiz, şefkatli miyiz?</p><p> Böyle isek, şu bencilleşmiş, paylaşımsız, acımasız dünya kimin dünyası?</p><p> Bu dünyada şefkat yok, merhamet yok, insan yok, izan yok, hakperestlik yok, tevazu yok, yardımlaşma yok...</p><p> Tıpkı kapitalist dünya görüşüne kilitlenmiş tek dünyalılar gibi kendi eksenimize kilitlenmiş, sırf kendimiz için yaşıyoruz.</p><p> Bu da terörü besliyor. Çünkü bir tarafın her şeyi var, bir tarafın hiçbir şeyi yok. Hiçbir şeyi olmayanlar, normal yoldan elde edemedikleri şeylere ulaşmak için, o imkânı sembolize eden ikiz kuleleri berhava ediyorlar.</p><p> Bediüzzaman bir kez daha haklı çıkıyor: “Kalb-i insaniden (insan kalbinden) rahmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet daha onu durduramaz, anarşist olur, bir semm-i katil (öldürücü zehir) hükmüne geçer.”</p><p> İnsanın gerçekten insan olması, bir başka deyişle “adam gibi adam” olabilmesi için kalbinde “rahmet” ve “merhamet” taşıması lâzım. Bu ikisi “sevgi” eksenlidir. Demek ki, insanın gerçek insan olabilmesi için diğer insanlara karşı merhametli olması ve tabiî hayatı-kâinatı sevmesi gerekiyor.</p><p> Ancak durduk yerde insan insanı sevemez. İnsanın insanı sevebilmesi için, o mükemmel varlığın Yaratıcısını kavraması lazım.</p><p> Ancak Yaratıcıyı kavrayabilir, idrak edebilirse, “Eşrefi mahlûkat” (yaratılmışların en yücesi, en şereflisi) olarak yarattığı en müstesna varlığı da (insanı da) sevebilir.</p><p> Yani işin başı yine Allah sevgisi...</p><p> Yunusleyin bir deyişle, “Yaradan’dan ötürü, yaradılanı sevme” san’atıdır.</p><p> Oysa biz hâlâ Yaratıcı Kudreti kavrayamadık. Onu kavrayamadığımız için de insanı sevmeyi öğrenmedik...</p><p> Hâlâ “benim inancım, benim mezhebim, benim milletim, benim tarikatım, benim cemaatim, benim siyasetim, benim partim, benim liderim, benim takımım, benim hemşehrim” mantığındayız...</p><p> Farkında olmadan bölücülük yapıyoruz!</p><p> Oysa kadîm kültürümüz devlet, para, ya da eşya eksenli değil, insan merkezlidir.</p><p> ¥</p><p> Çağını aşan devletler kurmuş bir milletin çocuklarıyız.</p><p> “Çağını aşma” tabirini kuru övünme olsun diye kullanmadım. Bunu peşinen söylüyorum ki, tespitlerim tarihle övünme meylimizin dürtüsü olarak görülmesin. Benim derdim tarihle övünmek, ya da dövünmek değil, sadece doğru dürüst tespitler yapmak, bir bakıma geleceğe tarihin ışığını tutmaktır.</p><p> Bugünlerde, uyulmasa bile, çok revaçta olan şu “önce insan” sloganı var ya, gerek ceddimizin dünya görüşüne, gerekse Osmanlı Devleti’nin temel felsefesine tamı tamına oturuyor. Bu söz zaten, Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Gazi’nin maneviyat önderi ve kayınpederi Şeyh Edebali’ye aittir. Edebali’nin Osman Gazi’ye öğütlerinin bir cümlesi aynen şöyledir: “Oğul Osman, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!”</p><p> Osman Gazi bu öğüdü tuttuğu, arkadaşlarına değer verdiği için çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde civarındaki Bizans kalelerini fethedip Selçuklu’nun “Ucbeyi” oldu.</p><p> Sadece Osman Gazi değil, ondan sonra gelenler de Şeyh’in öğüdünü tutmuş, devleti insan merkezli bir temele oturtmuşlar. Ve devleti bir “Şefkat Devleti”ne, “İnfak (yardım) Devleti”ne, açıkçası tümüyle büyük, devasa bir hayır kurumuna dönüştürmüşler.</p><p> Osmanlı Devleti, askerî zaferlerinin yanı sıra, siyasal, ekonomik ve medenî başarılarını da bu anlayışına borçludur.</p><p> Bugün de insan hakları eksenli devletler çağın önder devletleridir.</p><p> Yeni Akit</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 264443, member: 1016557"] [b]Cevap: Tasavvuf[/b] Hilye-i şeriflerimiz Vatikan'da 06 Ekim 2011 Perşembe 05:28 Tellal çıkar, gür sesiyle bağırırdı. İlk sözü şu olurdu: "Duyduk duymadık demeyin". Sonra da halka ne söylenmesi istenmiş, ne tür sipariş verilmişse onu ilan ederdi. Şimdi biz de söze öyle başlayalım. Duyduk duymadık demeyin, yurt dışında ilk defa hilye sergisi açıldı. Kısaca şunu söylemek mümkün: Vatikan, Vatikan olalı böyle sergi görmedi. * Hat sanatının zirvesi kabul edilen hilye, bildiğiniz gibi Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) yazıyla tasvir edilmesidir. İstanbul'da doğan bu sanatın, hem klasik hem de modern olmak üzere çok önemli örnekleri "Aşk-ı Nebi Sanat Olunca" başlığıyla Vatikan'da sergileniyor. * Vatikan Büyükelçiliğimizin himayesinde gerçekleşen ve Uluslar arası Kültür ve Sanat Derneği'nin açtığı sergide, otuz hilye-i şerif ile seksen nadide tespih yer almakta. Büyük hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi'den iki adet hilye-i şerifin de bulunduğu sergi, 19 Ekim'e kadar açık kalacak. Roma'nın en saygın mekânlarından biri olan Cancelleria Sarayı'nda açılan sergiye Roma'daki sanat çevrelerinin yoğun ilgi gösterdiğini rahatlıkla ifade edebiliriz. Açılışa 25 ülkenin büyükelçisinin katılmış olması memnuniyet vericiydi. * Mekân olarak seçilen bu sarayın, Rönesans tarzında yapılan ilk saray olduğunu belirtelim. Tespihler de klasik ve son dönem olmak üzere iki çeşit. Seçkin Osmanlı tespih örneklerinin yanı sıra, tasarım ve malzeme bakımından klasik çizgiden farklı modern tespih yorumları da serginin önemli bir özelliği. * Vatikan dedikleri, malumunuz, avuç içinden biraz daha büyükçe bir ülke. Katolik dünyasının merkezi olması, sınırlarına bakarak fikir yürütmeyi yaya bırakıyor. Birkaç gündür UKSD yöneticileri ve gazeteci arkadaşlarla beraber Roma ile Vatikan'da bulunuyoruz. Tarihî eser bakımından son derece zengin olduğunu biliyorduk ama bunu bir de gözlerimizle görme şansımız oldu. * Ayakkabılarımız dahi yorulana kadar sokak sokak yürüdük. Nehir gezisi de noksan kalmadı, Yahudi gettosu da. Gördük ki burada her taraf -adeta- Sultanahmet. Adım başı kilise, müze, vesaire. Dini yapılar o kadar çok ki bir yerden sonra saymayı bıraktık. Bundan sonra biri karşıma geçip İstanbul'da çok cami olduğunu söylerse, birbirine yakın camilerin gereksizliğine işaret etmeye kalkışırsa, hemen belirteyim ki iki elimle birden alnını karışlarım. * Bir yıl içinde sadece Roma'ya gelen turist sayısı, Türkiye'ye gelen toplam turist sayısından fazla. İstanbul'da birkaç tane üstü açık turist otobüsü mevcutken, burada bir caddede rastlanan turist otobüsü daha çok. Bir yerde meşhur çeşme, öte yanda bol basamaklı merdiven... Onları görmek için toplanan kalabalığın hesabı yok. Alman'ı, İngiliz'i, Japon'u, kim varsa gelmiş. En son biz noksan kalmıştık, biz de geldik, tamam oldu. Fırsat olursa, yediğimiz içtiğimiz pizzayı makarnayı değil ama gördüklerimizi bir ara anlatırım. * Hilye-i şerif ve tespih sergisi için Vatikan Büyükelçimiz Sayın Kenan Gürsoy'a, UKSD'ye, koleksiyonundaki eserleri ve katkılarını esirgemeyen Mehmet Çebi'ye, klasik eserlerle katkıda bulunan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü'ne teşekkür borçluyuz. Ayrıca Kültür Bakanlığı, THY ve Avea'yı da desteklerinden ötürü şükranla anmak durumundayız. Hilye-i şeriflerin yanlarında İtalyanca ve Türkçe çevirilerinin de yer alması, sergiyi daha bir anlamlı kılıyor. Yeni Şafak “Sevgi dini”nin dindarları 05 Ekim 2011 Çarşamba 06:58 Dinimiz “sevgi dini”, Peygamberimiz “Rahmet Peygamberi”... Peki biz “sevgi dini”ne mensup Müslümanlar olaraktan “sevgi insanı” mıyız? İnsanları gerçekten seviyor muyuz? Dindaşlarımızı “kardeş”, diğerlerini “türdeş” olarak görüyor muyuz? Biz de tıpkı Peygamber-i Âlişân Efendimiz gibi, merhametli miyiz, hamiyetli miyiz, şefkatli miyiz? Böyle isek, şu bencilleşmiş, paylaşımsız, acımasız dünya kimin dünyası? Bu dünyada şefkat yok, merhamet yok, insan yok, izan yok, hakperestlik yok, tevazu yok, yardımlaşma yok... Tıpkı kapitalist dünya görüşüne kilitlenmiş tek dünyalılar gibi kendi eksenimize kilitlenmiş, sırf kendimiz için yaşıyoruz. Bu da terörü besliyor. Çünkü bir tarafın her şeyi var, bir tarafın hiçbir şeyi yok. Hiçbir şeyi olmayanlar, normal yoldan elde edemedikleri şeylere ulaşmak için, o imkânı sembolize eden ikiz kuleleri berhava ediyorlar. Bediüzzaman bir kez daha haklı çıkıyor: “Kalb-i insaniden (insan kalbinden) rahmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet daha onu durduramaz, anarşist olur, bir semm-i katil (öldürücü zehir) hükmüne geçer.” İnsanın gerçekten insan olması, bir başka deyişle “adam gibi adam” olabilmesi için kalbinde “rahmet” ve “merhamet” taşıması lâzım. Bu ikisi “sevgi” eksenlidir. Demek ki, insanın gerçek insan olabilmesi için diğer insanlara karşı merhametli olması ve tabiî hayatı-kâinatı sevmesi gerekiyor. Ancak durduk yerde insan insanı sevemez. İnsanın insanı sevebilmesi için, o mükemmel varlığın Yaratıcısını kavraması lazım. Ancak Yaratıcıyı kavrayabilir, idrak edebilirse, “Eşrefi mahlûkat” (yaratılmışların en yücesi, en şereflisi) olarak yarattığı en müstesna varlığı da (insanı da) sevebilir. Yani işin başı yine Allah sevgisi... Yunusleyin bir deyişle, “Yaradan’dan ötürü, yaradılanı sevme” san’atıdır. Oysa biz hâlâ Yaratıcı Kudreti kavrayamadık. Onu kavrayamadığımız için de insanı sevmeyi öğrenmedik... Hâlâ “benim inancım, benim mezhebim, benim milletim, benim tarikatım, benim cemaatim, benim siyasetim, benim partim, benim liderim, benim takımım, benim hemşehrim” mantığındayız... Farkında olmadan bölücülük yapıyoruz! Oysa kadîm kültürümüz devlet, para, ya da eşya eksenli değil, insan merkezlidir. ¥ Çağını aşan devletler kurmuş bir milletin çocuklarıyız. “Çağını aşma” tabirini kuru övünme olsun diye kullanmadım. Bunu peşinen söylüyorum ki, tespitlerim tarihle övünme meylimizin dürtüsü olarak görülmesin. Benim derdim tarihle övünmek, ya da dövünmek değil, sadece doğru dürüst tespitler yapmak, bir bakıma geleceğe tarihin ışığını tutmaktır. Bugünlerde, uyulmasa bile, çok revaçta olan şu “önce insan” sloganı var ya, gerek ceddimizin dünya görüşüne, gerekse Osmanlı Devleti’nin temel felsefesine tamı tamına oturuyor. Bu söz zaten, Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Gazi’nin maneviyat önderi ve kayınpederi Şeyh Edebali’ye aittir. Edebali’nin Osman Gazi’ye öğütlerinin bir cümlesi aynen şöyledir: “Oğul Osman, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!” Osman Gazi bu öğüdü tuttuğu, arkadaşlarına değer verdiği için çok kısa sayılabilecek bir zaman diliminde civarındaki Bizans kalelerini fethedip Selçuklu’nun “Ucbeyi” oldu. Sadece Osman Gazi değil, ondan sonra gelenler de Şeyh’in öğüdünü tutmuş, devleti insan merkezli bir temele oturtmuşlar. Ve devleti bir “Şefkat Devleti”ne, “İnfak (yardım) Devleti”ne, açıkçası tümüyle büyük, devasa bir hayır kurumuna dönüştürmüşler. Osmanlı Devleti, askerî zaferlerinin yanı sıra, siyasal, ekonomik ve medenî başarılarını da bu anlayışına borçludur. Bugün de insan hakları eksenli devletler çağın önder devletleridir. Yeni Akit [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst