Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 264444" data-attributes="member: 1016557"><p><strong>Cevap: Tasavvuf</strong></p><p></p><p>Arapça öğrenen şeriatçı olmaz…</p><p> 05 Ekim 2011 Çarşamba 07:11</p><p> Haber Türk Gazetesi’nde Pazartesi günü yayınlanan bir haber duyarlı çevrelerde </p><p> rahatsızlık yarattı. İlk okuduğumda ben de kendi kendime “Hoppala, bu da nereden </p><p> çıktı?” dedim. Hemen aklıma Ak Parti iktidarının eksen değiştirme çabaları </p><p> geldi. “Acaba bu önerinin altında başka bir şey var mı?” sorusunu sordum. </p><p> Nedense koşullanmış bir kuşkuculuk var içimizde. Adeta içimize yerleşmiş ve bir </p><p> türlü atamadığımız bir kuşku bu…</p><p> Konu 1997’den bu yana ilköğretimin 4. sınıfından itibaren seçmeli yabancı dil </p><p> olarak verilen ikinci yabancı diller arasına “Çince, Fransızca, İngilizce, </p><p> İspanyolca, İtalyanca, Japonca ve Rusça’dan” sonra Arapça’nın da alınması. Şimdi </p><p> Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir hazırlık başlatılmış. Buna göre önümüzdeki </p><p> yıllarda Arapça’nın aşamalı şekilde 4. sınıftan 8. sınıfa kadar seçmeli dil </p><p> olarak okutulması planlanıyor.</p><p> Yabancı bir dil okutulmasıyla laik sistemin tehlikeye girmesi arasında belki </p><p> bir ilişki kurmakta zorlanabilirsiniz. Ancak sözü edilen dil Arapça olunca </p><p> nedense işin rengi değişiyor. Fransızca, Almanca veya İngilizce olsa kimse böyle </p><p> bir tartışmaya girmezdi. Normal görülürdü.</p><p> Arapça’nın yaygınlaşmasından neden ürküyoruz ?</p><p> Oysa her yabancı dil öğrenen kişiye çok şey katar. O kişi bir ikinci kimlik </p><p> kazanır. Geçmişin içimize soktuğu “Batı değerleri daha yararlıdır…Doğu değerleri </p><p> geridir” anlayışı özellikle söz konusu dil Arapça olunca daha da canlanıyor.</p><p> Fransızca, Almanca veya İngilizce öğrenmek batılı değerlere bağlılık, Arapça ise </p><p> gericilik, daha da önemlisi İslamcılığı arttırıcı bir unsur olarak görülürdü. </p><p> Hedefimiz batı, batının teknolojisi ve zenginliği idi. Arap olan şeyler bizi </p><p> ilgilendirmezdi.</p><p> Türkiye, dünya dengeleri düşünüldüğünde artık bambaşka bir sürece girmiş </p><p> durumda. Bu süreçte de yabancı dil bir zorunluktur. Para kazanabilmek ve başka </p><p> ülkelerin deneyimlerinden yararlanmak için kaçınılmazdır. Bu dönemde özellikle </p><p> Arapçayı küçümsemekten vaz geçmeli, öğrenen herkesin kendini Siyasi İslam’a </p><p> kaptıracağı gibi bir kuşkuyu da üstümüzden atmamız gerekiyor.</p><p> Bütün bunlar bir yana, benim yabancı dil konusunda iki önemli notum var:</p><p> 1- Arapçanın yanı sıra, hatta Arapça kadar önem verilmesi gereken diğer </p><p> “yükselen dillere” dikkat edilmesi gerekiyor. Bunların başında da Çince geliyor. </p><p> Unutmayalım ki geleceğin yükselen ülkesi Çin’dir. Ardından da hemen yanı </p><p> başımızdaki komşunun Rusçası geliyor.</p><p> 2- Yabancı dil öğretilecekse doğru dürüst öğretilmelidir. Yıllarca yabancı dil </p><p> okuyan öğrencilerin doğru dürüst bir cümle dahi kuramadıklarını görüyoruz. </p><p> Herşeyden önce doğru dürüst öğretmen yetiştirelim, iyi bir öğretim altyapısı </p><p> sağlayalım, sonra eğitime geçelim.</p><p> MEB Talim Terbiye Kurulunun dikkatine…</p><p>Ne kadar ilerledik?</p><p></p><p> 06 Ekim 2011 Perşembe 05:05</p><p> AB'nin ilerleme raporu taslağı, durum muhasebesi yapmak için uygun bir vesile. Bu raporlar yıllarca Türkiye'ye karşı bir düşmanlığın, en azından ayak sürümenin göstergesi olarak yorumlandı.</p><p> 'Demokrasiniz geri. Askerler ülkeyi yönetiyor. Hukuk düzeniniz insan haklarına aykırı. İşkence yaygın.' gibi, bu raporlarda tekrarlanan eleştiriler, Türkiye'nin iç işlerine müdahale olarak takdim edildi. Eleştiren, eleştirilir. Ancak üzerimize çökmüş olan boğucu atmosfer, tepkileri de yönlendirdi. Neyse artık herhangi bir kompleksimiz, her hal ve şartta Türkiye'yi küffara karşı kahramanca savunmak gibi bir hamasetimiz kalmadı. İlerleme raporunda yer alan eleştirilerin bir mantığı var. Demokrasi, hukuk, insan hakları konusunda evrensel standartlara göre durum gözden geçiriliyor. Çizgiyi aşan sübjektif yorumlar elbette var. Ama yine de bize, bulunduğumuz yeri belirlemek için sabit bir nokta, bir kerteriz noktası veriyor. Evrensel normlar ile bizim değişen normlarımız mukayese ediliyor. Aynı normların ışığında fiilî durum ve uygulamalar gözden geçiriliyor.</p><p> İlerledik mi? Rapor ilerlediğimizi söylüyor. Yeterli mi? Elbette değil. Gidilen yol doğru. Cesur adımlar atılmış. Ama yine temel sorunlar alanında atılması gereken adımlar var. Askerlerin siyasetten çekilmeye zorlanması yeterli değil. Ayrıca her alanda sivil denetimin kurulması ve işletilmesi gerekiyor. YAŞ'ta ve Sayıştay denetiminde eksikler ve boşluklar var. Hukuk sistemi ile ilgili, 2010 referandumu ile yapılan düzenlemeler büyük ilerlemeler ama bu istikamette doldurulması gereken yasal boşluklar duruyor. Yargı ile ilgili sorunlar aynı şekilde azalmakla birlikte devam ediyor. AB raporu, tutuklu yargılama gibi kararların açık gerekçelerinin olması gerektiğini söylüyor. Yeni anayasa yapım süreci ile ilgili olarak müzakereye önem verilmesi gerektiği vurgulanıyor.</p><p> AB İlerleme Raporu'nun sıraladığı eleştirilerin bir kısmı zaten geniş taraftarı olan eleştiriler. Bir kısmı da hükümet tarafından bir politika ufku olarak benimsenmiş ve uygulamaya konulmuş durumda; Anayasa için başlatılan müzakerelerde olduğu gibi. Demek ki siyasî-hukukî düzenin meşruiyetine dair standartlarımız artık evrensel standartlarla çakışıyor. Aynı pencereden bakıp, aynı ölçülere uygun adımlar atıyoruz. Ama bizim yine de farklı eleştirilerimiz olmalı.</p><p> Türkiye'nin ilerlemesi, arkasında yüzde 50'lik halk desteği olan bir siyasî iktidarın marifeti. Bu ilerleme -her ne kadar büyük adımlar atılmış olsa da- bir siyasî liderliğin, bu liderliğin yüklendiği kararlılık ve istikrarın eseri. Türkiye'nin bugün ulaştığı ileri demokratik düzen -ekonomisi gibi- bir siyasî başarı. Dünyayı sırtında taşıyan Atlas gibi, bugünün siyasî iktidarı yükün altından çekildiği zaman her şey tepetaklak olabilir. Değirmen gürül gürül akan bir suyla değil, çarkları elleriyle çeviren bir hükümetin marifetiyle dönüyor. Kısaca Türkiye henüz kalıcı bir sistem oluşturmayı başarabilmiş durumda değil. Yapısal değişimin vardığı nokta sistemi, kendini idame ettirecek ve bağışıklığını oluşturacak hale getirmekten henüz çok uzak.</p><p> Anayasa, bunun için gerekli. Anayasa Türkiye'nin kendi ayakları üzerinde durabilen, dört mevsimde de iş gören bir siyasî düzene geçmesi için bir çözüm değil, büyük bir fırsat. Bu fırsattan kalıcı bir çözümün çıkması anayasanın bütün toplumun katılımı ile yapılmasına bağlı. Bir demokratik düzen ancak halk ona sahip çıkarsa işler. 'Ne düşünüyorsun?' sorusuna 'hiçbir şey' diye çevresine bakınıp cevap veren bir halkla demokrasiyi işletemezsiniz. Anayasa yapım süreci bu yüzden yeni bir anayasa yapmaktan önce halkı demokrasinin öznesi haline getirmek için bir fırsat.</p><p> Askerin sivil denetimi, hukukun herkes için adalet dağıtması, insan haklarına sonuna kadar riayet edilmesi, herkesin eşit ve onurlu yurttaşlar haline gelmesi konusunda bu toplumda oluşacak ortak iradeden söz ediyoruz. Siyasî parti kimliklerini, mezhep bağlarını, etnik kökenleri aşan bir ortak bilinç. Demokrasi ancak bu bilinç üzerinde ayakta durabilir, kendini devam ettirebilir ve en önemlisi zorlu sorunları çözecek güce ve çevikliğe kavuşur.</p><p> Zaman</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 264444, member: 1016557"] [b]Cevap: Tasavvuf[/b] Arapça öğrenen şeriatçı olmaz… 05 Ekim 2011 Çarşamba 07:11 Haber Türk Gazetesi’nde Pazartesi günü yayınlanan bir haber duyarlı çevrelerde rahatsızlık yarattı. İlk okuduğumda ben de kendi kendime “Hoppala, bu da nereden çıktı?” dedim. Hemen aklıma Ak Parti iktidarının eksen değiştirme çabaları geldi. “Acaba bu önerinin altında başka bir şey var mı?” sorusunu sordum. Nedense koşullanmış bir kuşkuculuk var içimizde. Adeta içimize yerleşmiş ve bir türlü atamadığımız bir kuşku bu… Konu 1997’den bu yana ilköğretimin 4. sınıfından itibaren seçmeli yabancı dil olarak verilen ikinci yabancı diller arasına “Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca, İtalyanca, Japonca ve Rusça’dan” sonra Arapça’nın da alınması. Şimdi Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir hazırlık başlatılmış. Buna göre önümüzdeki yıllarda Arapça’nın aşamalı şekilde 4. sınıftan 8. sınıfa kadar seçmeli dil olarak okutulması planlanıyor. Yabancı bir dil okutulmasıyla laik sistemin tehlikeye girmesi arasında belki bir ilişki kurmakta zorlanabilirsiniz. Ancak sözü edilen dil Arapça olunca nedense işin rengi değişiyor. Fransızca, Almanca veya İngilizce olsa kimse böyle bir tartışmaya girmezdi. Normal görülürdü. Arapça’nın yaygınlaşmasından neden ürküyoruz ? Oysa her yabancı dil öğrenen kişiye çok şey katar. O kişi bir ikinci kimlik kazanır. Geçmişin içimize soktuğu “Batı değerleri daha yararlıdır…Doğu değerleri geridir” anlayışı özellikle söz konusu dil Arapça olunca daha da canlanıyor. Fransızca, Almanca veya İngilizce öğrenmek batılı değerlere bağlılık, Arapça ise gericilik, daha da önemlisi İslamcılığı arttırıcı bir unsur olarak görülürdü. Hedefimiz batı, batının teknolojisi ve zenginliği idi. Arap olan şeyler bizi ilgilendirmezdi. Türkiye, dünya dengeleri düşünüldüğünde artık bambaşka bir sürece girmiş durumda. Bu süreçte de yabancı dil bir zorunluktur. Para kazanabilmek ve başka ülkelerin deneyimlerinden yararlanmak için kaçınılmazdır. Bu dönemde özellikle Arapçayı küçümsemekten vaz geçmeli, öğrenen herkesin kendini Siyasi İslam’a kaptıracağı gibi bir kuşkuyu da üstümüzden atmamız gerekiyor. Bütün bunlar bir yana, benim yabancı dil konusunda iki önemli notum var: 1- Arapçanın yanı sıra, hatta Arapça kadar önem verilmesi gereken diğer “yükselen dillere” dikkat edilmesi gerekiyor. Bunların başında da Çince geliyor. Unutmayalım ki geleceğin yükselen ülkesi Çin’dir. Ardından da hemen yanı başımızdaki komşunun Rusçası geliyor. 2- Yabancı dil öğretilecekse doğru dürüst öğretilmelidir. Yıllarca yabancı dil okuyan öğrencilerin doğru dürüst bir cümle dahi kuramadıklarını görüyoruz. Herşeyden önce doğru dürüst öğretmen yetiştirelim, iyi bir öğretim altyapısı sağlayalım, sonra eğitime geçelim. MEB Talim Terbiye Kurulunun dikkatine… Ne kadar ilerledik? 06 Ekim 2011 Perşembe 05:05 AB'nin ilerleme raporu taslağı, durum muhasebesi yapmak için uygun bir vesile. Bu raporlar yıllarca Türkiye'ye karşı bir düşmanlığın, en azından ayak sürümenin göstergesi olarak yorumlandı. 'Demokrasiniz geri. Askerler ülkeyi yönetiyor. Hukuk düzeniniz insan haklarına aykırı. İşkence yaygın.' gibi, bu raporlarda tekrarlanan eleştiriler, Türkiye'nin iç işlerine müdahale olarak takdim edildi. Eleştiren, eleştirilir. Ancak üzerimize çökmüş olan boğucu atmosfer, tepkileri de yönlendirdi. Neyse artık herhangi bir kompleksimiz, her hal ve şartta Türkiye'yi küffara karşı kahramanca savunmak gibi bir hamasetimiz kalmadı. İlerleme raporunda yer alan eleştirilerin bir mantığı var. Demokrasi, hukuk, insan hakları konusunda evrensel standartlara göre durum gözden geçiriliyor. Çizgiyi aşan sübjektif yorumlar elbette var. Ama yine de bize, bulunduğumuz yeri belirlemek için sabit bir nokta, bir kerteriz noktası veriyor. Evrensel normlar ile bizim değişen normlarımız mukayese ediliyor. Aynı normların ışığında fiilî durum ve uygulamalar gözden geçiriliyor. İlerledik mi? Rapor ilerlediğimizi söylüyor. Yeterli mi? Elbette değil. Gidilen yol doğru. Cesur adımlar atılmış. Ama yine temel sorunlar alanında atılması gereken adımlar var. Askerlerin siyasetten çekilmeye zorlanması yeterli değil. Ayrıca her alanda sivil denetimin kurulması ve işletilmesi gerekiyor. YAŞ'ta ve Sayıştay denetiminde eksikler ve boşluklar var. Hukuk sistemi ile ilgili, 2010 referandumu ile yapılan düzenlemeler büyük ilerlemeler ama bu istikamette doldurulması gereken yasal boşluklar duruyor. Yargı ile ilgili sorunlar aynı şekilde azalmakla birlikte devam ediyor. AB raporu, tutuklu yargılama gibi kararların açık gerekçelerinin olması gerektiğini söylüyor. Yeni anayasa yapım süreci ile ilgili olarak müzakereye önem verilmesi gerektiği vurgulanıyor. AB İlerleme Raporu'nun sıraladığı eleştirilerin bir kısmı zaten geniş taraftarı olan eleştiriler. Bir kısmı da hükümet tarafından bir politika ufku olarak benimsenmiş ve uygulamaya konulmuş durumda; Anayasa için başlatılan müzakerelerde olduğu gibi. Demek ki siyasî-hukukî düzenin meşruiyetine dair standartlarımız artık evrensel standartlarla çakışıyor. Aynı pencereden bakıp, aynı ölçülere uygun adımlar atıyoruz. Ama bizim yine de farklı eleştirilerimiz olmalı. Türkiye'nin ilerlemesi, arkasında yüzde 50'lik halk desteği olan bir siyasî iktidarın marifeti. Bu ilerleme -her ne kadar büyük adımlar atılmış olsa da- bir siyasî liderliğin, bu liderliğin yüklendiği kararlılık ve istikrarın eseri. Türkiye'nin bugün ulaştığı ileri demokratik düzen -ekonomisi gibi- bir siyasî başarı. Dünyayı sırtında taşıyan Atlas gibi, bugünün siyasî iktidarı yükün altından çekildiği zaman her şey tepetaklak olabilir. Değirmen gürül gürül akan bir suyla değil, çarkları elleriyle çeviren bir hükümetin marifetiyle dönüyor. Kısaca Türkiye henüz kalıcı bir sistem oluşturmayı başarabilmiş durumda değil. Yapısal değişimin vardığı nokta sistemi, kendini idame ettirecek ve bağışıklığını oluşturacak hale getirmekten henüz çok uzak. Anayasa, bunun için gerekli. Anayasa Türkiye'nin kendi ayakları üzerinde durabilen, dört mevsimde de iş gören bir siyasî düzene geçmesi için bir çözüm değil, büyük bir fırsat. Bu fırsattan kalıcı bir çözümün çıkması anayasanın bütün toplumun katılımı ile yapılmasına bağlı. Bir demokratik düzen ancak halk ona sahip çıkarsa işler. 'Ne düşünüyorsun?' sorusuna 'hiçbir şey' diye çevresine bakınıp cevap veren bir halkla demokrasiyi işletemezsiniz. Anayasa yapım süreci bu yüzden yeni bir anayasa yapmaktan önce halkı demokrasinin öznesi haline getirmek için bir fırsat. Askerin sivil denetimi, hukukun herkes için adalet dağıtması, insan haklarına sonuna kadar riayet edilmesi, herkesin eşit ve onurlu yurttaşlar haline gelmesi konusunda bu toplumda oluşacak ortak iradeden söz ediyoruz. Siyasî parti kimliklerini, mezhep bağlarını, etnik kökenleri aşan bir ortak bilinç. Demokrasi ancak bu bilinç üzerinde ayakta durabilir, kendini devam ettirebilir ve en önemlisi zorlu sorunları çözecek güce ve çevikliğe kavuşur. Zaman [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst