Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 264782" data-attributes="member: 1016557"><p><strong>Haşir Bahsindeki Teşbih ve Temsiller</strong></p><p></p><p>Üç devir bir adam</p><p> 09 Ekim 2011 Pazar 09:20</p><p> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'verdana'"> </span>Bediüzzaman’ın hayatı hadislerde belirtilen üç devreye tam tamına intibak ediyor. Bediüzzaman’ın hayatı, bir hadis vasıtasıyla dönemlendirilen İslam tarihinin üç dönemine tam tamına uygunluk arz ediyor. Hadislerde İslam tarihi beş ya da altı döneme bölünüyor. Osmanlı’nın yıkılışına kadar bu dönemlerden üçü geçiyor. Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte dördüncü döneme ve mutlak istibdat dönemine giriliyor. Ardından da haber verildiği gibi gül devrine ve İslam’ın baharına sıra geliyor. Belki de o günlerin arifesinde yaşıyoruz. Bediüzzaman bu döneme cennet-i asa bahar adını veriyor. Bazen fecr-i sadık olarak anıyor. Bazen de istibdat seddinin ve kalasının yıkılması olarak zikrediyor. Bu ifadeler tamamen hadisin gösterdiği yol haritasına ve tanımına, diline uygun düşüyor. Bediüzzaman iki devr-i istibdattan bahsediyor. Hadiste de zaten sadece iki devr-i istibdattan bahsedilmektedir. Bediüzzaman her ikisini de bizzat yaşıyor. Bediüzzaman İkinci Abdulhamid döneminde hadiste belirtilen İslam devrelerinden üçüncüsünü yaşıyor. Bu devre ‘melik-i ad’ yani ısırıcı kraliyet devridir. Bu devrenin özelliği saltanatın babadan oğula geçmesi ve mezalime açık keyfi idare şeklidir. Buna saltanat veya otoriter yönetimler devresi de diyoruz. İkinci Abdulhamid zor bir zamanda iktidara geliyor. Mazlum padişah( şartların mazlumu) tevarüs ettiği saltanatı ve Osmanlı mülkünü koruyabilmek için mecburen zayıf bir istibdada yöneliyor, istinat ediyor. Adeta sığınıyor. Lakin devir hürriyet rüzgarlarının estiği ve bu yönde akılların tutulduğu bir dönemdir. Dönemin kuvvetli cereyanı hürriyettir. Bu dönemin aydınları genel olarak asıl koyu istibdadın veya istibdat-ı mutlaka’nın atide olduğunu göremezler. Bu hususta Bediüzzaman tam tamına hadis diline uygun olarak şöyle bir tahlilde bulunur:” “Sultan Abdülhamid’in mecbur olduğu istibdâdı…” Münazarat’ın bazı yerlerinde II. Abdülhamit devri kastedilerek eleştirilere konu yapılmıştır. Ayrıca, daha sonraki yıllarda İttihat ve Terakki’nin ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nın baskı rejimleri yaşanırken, II. Abdülhamid devri’ndeki istibdatla çeşitli kıyaslamalar yapılmıştır: <strong>Elhasıl: Şedit bir istibdat ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır. Güya istibdat ve hafiyelik tenâsuh etmiş. Ve maksat da Sultan Abdülhamid’den istirdad-ı hürriyet değilmiş. Belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış!</strong></span> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'verdana'"> </span></span>Bediüzzaman, zayıf istibdat dediği (otoriter sistem) İkinci Abdulhamid Han ve padişahlık devresinden sonra mutlak istibdadın sökün ettiğini görür ve bu durumu yaşar. Arada geçiş devresi vardır. Bu da İttihat ve Terakki iktidarıdır. Hilafet döneminden melik-i adlık yani ısırıcı kraliyet veya saltanat dönemine geçiş de Muaviye İbni Ebi Süfyan (r.a.) iktidarı sonrasına rastlıyor. Yani hilafet ile melik-i adlık dönemi arasında 19-20 yıllık bir geçiş süreci vardır. Hicri 40 veya 41 ile hicri 59-60 yılları arasındaki devre geçiş devresidir. Yezid’le hicri 60 tarihinde başlayan süreç ise hadis diliyle ifade edilen melik-i adlık dönemidir. Melik-i adlık döneminden çıkış ise İkinci Abdulhamid Han’ın iktidarının yıkılmasıyla ve İttihatçıların iktidara gelmesiyle birlikte başlamıştır. Bu arada dönem mutlak istibdat dönemine geçişi temsil eder. Bu hususta Bediüzzaman şunları söyler:” <strong>‘istibdad-ı mutlaka cumhuriyet nâmını verir, irtidad-ı mutlakı rejim altına alır, sefahat-i mutlaka medeniyet ismi verir, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun ismini takarsanız’ (Nursî, Şuâlar, s. 242)…</strong>”</span> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'verdana'"> </span>Hazreti Ömer’in de ifade ettiği gibi, meşruti veya anayasal veya hilafet, ölçülü sistemin adıdır. Derece derece olan istibdat ise keyfi yönetimin adıdır. Bediüzzaman istibdat-ı mutlaka’nın aynı zamanda Deccaliyet sistemi ve devresi olduğunu ve bu devrenin de üç bölümden müteşekkil olduğuna dikkat çeker. <strong>Deccal'ın hem islâm Deccalı'nın üç devre-i istibdatları mânasında üç eyyam var.</strong> </span> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'verdana'"> </span>Dolayısıyla, Bediüzzaman’ın hayatı hadiste beyan edilen İslam tarihinin üç dönemine tekabül eder. <strong>İkisine hayatıyla tanıklık eder üçüncüsüne de öngörüsüyle ve fikirleriyle öncülük eder</strong>. Bu dönemlerden birisi İkinci Abdulhamid Han’ın devre-i iktidarına tekabül eden melik-i adlık veya ısırıcı saltanat devrinin sonudur. Ardından geçiş devriyle birlikte istibdat-ı mutlak veya Deccaliyet devri. Diğeri ise müjdelemiş olduğu cenneti asa bahar devri. Veya hadis diliyle peygamberlik metodu üzerine hilafetin yeniden ihyasıdır. Müsned-i İmam Ahmed Bin Hanbel’de Huzeyfe radiyallahu anh’dan merfuan rivayet edilen bir hadiste İslam ümmetinin tarihi dönemleri ve devreleri hadis diliyle şöyle anlatılır:” Sizde nübüvvet Allah’ın dilediği kadar hayat bulur. Allah dilediğinde ise bu dönemi kapatır. Sonra peygamberlik üzerine hilafet dönemi baş gösterir ve onu da dilediği kadar yaşatır ve dilediğinde de kaldırır. Sonra melik-i adlık dönemi (ısırıcı kraliyet) dönemi baş gösterir. Allah onu da dilediği kadar yaşatır ve dilediğinde de kaldırır. Sonrasında melik-i cebriyye dönemi baş gösterir. Allah’ın dilediği kadar yaşar ve Allah dilediğinde de perdelerini indirir. Sonrasında peygamberlik metodu üzerine hilafet dönemi gelir. (Ve ardından sukut eder)…” Bediüzzaman’ın zayıf istibdat dediği dönem bir başka anlamda otoriter yönetim olarak da adlandırılan padişahlık devresidir. İstibdat-ı mutlak dediği ise bir anlamda darbelerle işbaşına gelen ve tek parti ve ordu ile işbaşında kalan totaliter yönetimdir ki buna Bediüzzaman cumhuriyet manası verilmiş istibdat-ı mutlaka demektedir. Tam da hadis diliyle ifade edilen melik cebriyyedir. Bediüzzaman İkinci Abdulhamid devriyle birlikte melik adlık dönemine yetişmiştir. Bu zayıf istibdat döneminden hemen sonra İttihatçılar işbaşına gelmiş ve zayıf istibdadı kesif ve şedit istibdatla değiştirmişlerdir. Adeta İkinci Abdulhamid dönemine rahmet okutmuşlardır. </span> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'verdana'"> </span>Muhammed Muhammed Hüseyin, 1924 yılında hilafetin (peygamberlik metodu üzerine olmayan saltanat) yıkılmasıyla birlikte hadiste belirtilen dördüncü devreye girildiğini beyan etmektedir (1). Said Havva da Cündullah adlı eserinde aynen bu yoruma iştirak etmektedir. Birinci dönemdeki halifelere hadis diliyle hulafa-i raşidin el mehdiyyin denildiği gibi istibdat-ı mutlaka’dan sonra veya melik cebriyeden sonra gelecek yeni bahar döneminin temsilcilerine de hem halife hem de mehdi denilmesi sezadır. Said Havva gibiler Mehdi’den önce yeni bir hilafet döneminin ikamesine mani bir hal olmadığını söyleseler de bu sadece bir faraziyedir. Bu anlamda elbette ki sıfat olarak Hazreti İsa da Mehdi’dir. Lakin hadis alimlerince ıstılahi Mehdi değildir. Bediüzzaman son dönemi müjdelemiştir. Yemen ulemasından Abdulmecid Zindani ise Arap Baharının beşinci devrenin açılışı mesabesinde olduğunu beyan etmektedir. İrhasatı olduğunu savunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Altıncı ve son devre ise kıyamet sahnesidir. </span> <span style="font-family: 'verdana'">1-El Mehdi: Devletü’l İslam el kadime ve’l hilafetü’l ahire ala minhaci’n nübüvve. Adil Zeki, Daru İbni Hazm, s: 18-19</span></p><p>Haşir Bahsindeki Teşbih ve Temsiller</p><p> 09 Ekim 2011 Pazar 09:05</p><p> <span style="font-family: 'verdana'">Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, onuncu sözde işlediği Haşir bahsine (ki haşr-i cismânî ispat edilmektedir) aşağıdaki önemli cümle ile giriş yapmaktadır:</span></p><p> <strong><em><span style="font-family: 'verdana'">“<span style="color: black">Şu risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi; hem teshîl, hem hakaik-i İslâmiye ne kadar ma’kûl, mütenasib, muhkem, mütesânid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinâiyat kabilinden yalnız onlara delâlet ederler. Demek, hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir”(1)</span></span></em></strong></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Bütün imânî rükünler birbiriyle irtibatlıdır. Tevhid akidesiyle haşir, haşirle nübüvvet birbiriyle bağlantılı olup ayrı düşünülmeyecek derecede önemli hakikatlerdir. Biri diğerini destekler ve kuvvet verir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">İman hakikatlerinin tamamı muhkemdir. Yani te’vil (yorum) ve neshe açık değildir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Risalelerde geçen misâller, görünüşte hikâye gibi algılansa da, gerçekte hikâye değildir. Çünkü mantık ilmine göre hikâyeler delil sayılmaz. Öyle ise verilen temsiller ve anlatılan hikâyeler, insanın aklına ve kalbine hitap eden o yüce hakikatlerin anlaşılması ve akla yaklaştırılması amacına yöneliktir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Kur’ân-ı Mu’cizü’lbeyan, çoğunlukla kendine muhatap olan avâmın zihnine derin meseleleri yerleştirmek için benzetme ve temsilleri kullanır. Yüce Rabbimiz Kur’ân’da şöyle buyurmaktadır<strong><em>:” Allah, insanlara böyle misâller getirir ki, iyice düşünüp ibret alsınlar. Yani cehilden ilme geçsinler.”(2)</em></strong> </span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Demek bu husus, Kur’ânın irşâd metodunda kullandığı bir tarz ve üslûbdur.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Belâgat ilminde bir gerçeğin daha iyi anlaşılabilmesi için, hakikî anlamın anlaşılmasına bir araç teşkil etmesi amacıyla kullanılan söze<strong><em>, “kınâî kelam”</em></strong> denir. Gerçek mânâlar kendilerini değil, başka maksat ve hakikatleri ifade etmek içindir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">“Falan adamın kapısının önünde kül çoktur” cümlesinde kinâye vardır. O adamın misafirperverliğine vurgu yapılmaktadır.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Kur’ânı-ı Azîmüşşân belâgat ilminin bu üslûbunu pek çok yerde kullanmış, Risale-i Nur da bu metodu, bir irşad ve tebliğ yöntemi olarak tercih etmiştir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Birkaç misâl verecek olursak;</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">1. </span></span><span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">“Bana hiçbir insan dokunmadı”(3) âyetinde geçen ‘<strong><em>mes’</em></strong> (dokunmak) tabiri, muâmele-i zevciyeden (cinsî münasebetten) kinâyedir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">2. </span></span><span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">“Benim kemiğim zayıfladı, gevşedi”(4) âyet-i kerimesinde geçen <strong><em>“zayıflamak, gevşemek”</em></strong> sözcüğü, gücün gitmesinden ve zayıflamasından kinâyedir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">3. </span></span><span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı”(5) âyetinde geçen <strong><em>‘Er-refes’ </em></strong>kelimesi, fuhşiyâta dair söz söylemek ve müstehcenlik içeren kelam ve davranışlar, görüntüler olduğu halde; burada cinsî münasebetten kinâyedir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Kur’ânın mânevî bir tefsiri olan Risale-i Nur’da geçen benzetme ve temsiller, kıssadan hisse almak kabilinden söylenen sözler değildir.</span></span></p><p> <strong><em><span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">“…İşte Onuncu Sözün ve Yirmiikinci Sözün hikâyeleri gibi, sâir sözlerin hikâyeleri, kinâiyyât kısmındandırlar ki…”(6)</span></span></em></strong></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Aynı zamanda bu temsil ve teşbihler, Bediüzzaman merhûmun velâyet yoluyla açtığı keşfiyattan ibarettir. Asfiyâ makamında bulunmasından dolayı, o keşfiyâtın hakikatını Kur’ân ve Sünnete göre açıklamıştır. Çünkü asfiyâ; keşfen gördüğünü ilmen ispat edebilen muhakkik âlimlerdir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Üstad Bediüzzaman, bahsettiği bu temsilleri, misâl âleminde hikâyeler sûretinde görmüş, hakîkat tarzında Âlîm ve Hakîm olan Rabbul Âlemîn tarafından kendisine ilhâmen bahşedilmiştir. O da ilmen izah ve ispat etmiştir. <strong><em>“Bu tesilî hikâyeciğe bak dinle…”</em></strong> derken, yaşanmış bir hikâyeyi ve yaşanacak bir olayı anlatmıyor, belki melekût âlemi denilen esmâ ve sıfat dairesinin bir nevi ayinesi ve misâl âlemindeki fotoğrafını keşfen, ilmen çekmiş ve tesbit etmiş oluyor. Hikâye ve görüntülerin gerçek anlamları ilhâm-ı Rabbânî ile kendisine bildirilmiş, O da beyan etmiştir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Bu temsilî hikâyeciklerin cereyan ettiği misâl âleminin mahiyeti nedir?</span></span></p><p> <strong><em><span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Âlem-i misâl</span></span></em></strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">; her şeyin sûret ve hakikatının bulunduğu ve yansıdığı âlemdir. Bu âleme; berzah âlemi, kabir âlemi veya sur âlemi de denmektedir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Bazı örneklerle konuyu biraz daha açalım.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Meselâ; <strong><em>“Elhamdulillah”</em></strong> kelimesinin her bir harfi, misâl âleminde meyveli bir ağaç olarak görüntülenmiştir. Bu kelimenin on harfi, on ağaç, her ağaçta en az on meyve olarak tecessüm etmektedir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Gıybet; pis kokulu bir et parçası olarak yansımaktadır.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Hilekâr bir şahıs, maymun ve tilki şeklinde; kin ve düşmanlık besleyen kişi yılan suretinde, namusunu kıskanmayan ve namus konusunda gayretten yoksun bir insan ise domuz suretinde temsil edilmektedir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Dünyaya karşı hırs sahibi olan karıncaya benzemektedir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Beş vaki namazını ta’dil-i erkân ile kılmayanın şekli hırsız suretinde görünmektedir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Beş vakit namazını kılan, büyük günahları terk eden bir mü’min; içinde azık olan çantası elinde, silahı omuzunda bir asker şeklinde temsil edilmektir. Aksi ise (namazı terk edip kebairi işleyen kişi), misâl âleminde çantasız ve silahsız bir biçimde görüntü vermektedir.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Ve bunun gibi her şeyin bir sûret, görüntü ve hakikatı değişik şekillerde bu âlemde (misâl âleminde) yansıtılmaktadır.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Kur’ân-ı Kerim’in pek çok yerinde bu hususa dâir misaller çoktur.(A’raf, 175-176; Cuma, 5)</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Bu âyet-i kerimelerde Yahûdî âlimleri; dünyaya meyletmelerinden, dünya ehline dalkavukluk yapmalarına kadar, şehvet, şöhret ve çıkar peşinde koşmalarına kadar, az bir paha olan dünya karşılığında Tevrat’ın hükümlerini değiştirmelerine kadar olan işlerinde kelbe, ikinci misâlde eşeğe benzetilmişlerdir. Kelp (köpek) menfaati, eşek (merkep) ise şehveti temsil eder.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Bu kötü ahlâka sahip olanlar, kelp ve eşek suretinde bir görüntü vermektedirler.</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Risalelerde geçen benzetme ve misâllere de bu ölçülere göre bakılmalı ve değerlendirilmelidir.</span></span></p><p> <strong><em><span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">Dipnotlar:</span></span></em></strong></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">1.Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 10.Söz, İhtâr</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">2. İbrâhîm sûresi, 25</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">3. Meryem, 20</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">4. Meryem,4</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">5. Bakara, 187</span></span></p><p> <span style="color: black"><span style="font-family: 'verdana'">6. Sözler, 32. Söz, 2. Mevkıf</span></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 264782, member: 1016557"] [b]Haşir Bahsindeki Teşbih ve Temsiller[/b] Üç devir bir adam 09 Ekim 2011 Pazar 09:20 [FONT=verdana][FONT=verdana] [/FONT]Bediüzzaman’ın hayatı hadislerde belirtilen üç devreye tam tamına intibak ediyor. Bediüzzaman’ın hayatı, bir hadis vasıtasıyla dönemlendirilen İslam tarihinin üç dönemine tam tamına uygunluk arz ediyor. Hadislerde İslam tarihi beş ya da altı döneme bölünüyor. Osmanlı’nın yıkılışına kadar bu dönemlerden üçü geçiyor. Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte dördüncü döneme ve mutlak istibdat dönemine giriliyor. Ardından da haber verildiği gibi gül devrine ve İslam’ın baharına sıra geliyor. Belki de o günlerin arifesinde yaşıyoruz. Bediüzzaman bu döneme cennet-i asa bahar adını veriyor. Bazen fecr-i sadık olarak anıyor. Bazen de istibdat seddinin ve kalasının yıkılması olarak zikrediyor. Bu ifadeler tamamen hadisin gösterdiği yol haritasına ve tanımına, diline uygun düşüyor. Bediüzzaman iki devr-i istibdattan bahsediyor. Hadiste de zaten sadece iki devr-i istibdattan bahsedilmektedir. Bediüzzaman her ikisini de bizzat yaşıyor. Bediüzzaman İkinci Abdulhamid döneminde hadiste belirtilen İslam devrelerinden üçüncüsünü yaşıyor. Bu devre ‘melik-i ad’ yani ısırıcı kraliyet devridir. Bu devrenin özelliği saltanatın babadan oğula geçmesi ve mezalime açık keyfi idare şeklidir. Buna saltanat veya otoriter yönetimler devresi de diyoruz. İkinci Abdulhamid zor bir zamanda iktidara geliyor. Mazlum padişah( şartların mazlumu) tevarüs ettiği saltanatı ve Osmanlı mülkünü koruyabilmek için mecburen zayıf bir istibdada yöneliyor, istinat ediyor. Adeta sığınıyor. Lakin devir hürriyet rüzgarlarının estiği ve bu yönde akılların tutulduğu bir dönemdir. Dönemin kuvvetli cereyanı hürriyettir. Bu dönemin aydınları genel olarak asıl koyu istibdadın veya istibdat-ı mutlaka’nın atide olduğunu göremezler. Bu hususta Bediüzzaman tam tamına hadis diline uygun olarak şöyle bir tahlilde bulunur:” “Sultan Abdülhamid’in mecbur olduğu istibdâdı…” Münazarat’ın bazı yerlerinde II. Abdülhamit devri kastedilerek eleştirilere konu yapılmıştır. Ayrıca, daha sonraki yıllarda İttihat ve Terakki’nin ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nın baskı rejimleri yaşanırken, II. Abdülhamid devri’ndeki istibdatla çeşitli kıyaslamalar yapılmıştır: [B]Elhasıl: Şedit bir istibdat ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır. Güya istibdat ve hafiyelik tenâsuh etmiş. Ve maksat da Sultan Abdülhamid’den istirdad-ı hürriyet değilmiş. Belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış![/B][/FONT][FONT=verdana][/FONT] [FONT=verdana][FONT=verdana][FONT=verdana] [/FONT][/FONT]Bediüzzaman, zayıf istibdat dediği (otoriter sistem) İkinci Abdulhamid Han ve padişahlık devresinden sonra mutlak istibdadın sökün ettiğini görür ve bu durumu yaşar. Arada geçiş devresi vardır. Bu da İttihat ve Terakki iktidarıdır. Hilafet döneminden melik-i adlık yani ısırıcı kraliyet veya saltanat dönemine geçiş de Muaviye İbni Ebi Süfyan (r.a.) iktidarı sonrasına rastlıyor. Yani hilafet ile melik-i adlık dönemi arasında 19-20 yıllık bir geçiş süreci vardır. Hicri 40 veya 41 ile hicri 59-60 yılları arasındaki devre geçiş devresidir. Yezid’le hicri 60 tarihinde başlayan süreç ise hadis diliyle ifade edilen melik-i adlık dönemidir. Melik-i adlık döneminden çıkış ise İkinci Abdulhamid Han’ın iktidarının yıkılmasıyla ve İttihatçıların iktidara gelmesiyle birlikte başlamıştır. Bu arada dönem mutlak istibdat dönemine geçişi temsil eder. Bu hususta Bediüzzaman şunları söyler:” [B]‘istibdad-ı mutlaka cumhuriyet nâmını verir, irtidad-ı mutlakı rejim altına alır, sefahat-i mutlaka medeniyet ismi verir, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun ismini takarsanız’ (Nursî, Şuâlar, s. 242)…[/B]”[/FONT][FONT=verdana][/FONT] [FONT=verdana][FONT=verdana] [/FONT]Hazreti Ömer’in de ifade ettiği gibi, meşruti veya anayasal veya hilafet, ölçülü sistemin adıdır. Derece derece olan istibdat ise keyfi yönetimin adıdır. Bediüzzaman istibdat-ı mutlaka’nın aynı zamanda Deccaliyet sistemi ve devresi olduğunu ve bu devrenin de üç bölümden müteşekkil olduğuna dikkat çeker. [B]Deccal'ın hem islâm Deccalı'nın üç devre-i istibdatları mânasında üç eyyam var.[/B] [/FONT][FONT=verdana][/FONT] [FONT=verdana][FONT=verdana] [/FONT]Dolayısıyla, Bediüzzaman’ın hayatı hadiste beyan edilen İslam tarihinin üç dönemine tekabül eder. [B]İkisine hayatıyla tanıklık eder üçüncüsüne de öngörüsüyle ve fikirleriyle öncülük eder[/B]. Bu dönemlerden birisi İkinci Abdulhamid Han’ın devre-i iktidarına tekabül eden melik-i adlık veya ısırıcı saltanat devrinin sonudur. Ardından geçiş devriyle birlikte istibdat-ı mutlak veya Deccaliyet devri. Diğeri ise müjdelemiş olduğu cenneti asa bahar devri. Veya hadis diliyle peygamberlik metodu üzerine hilafetin yeniden ihyasıdır. Müsned-i İmam Ahmed Bin Hanbel’de Huzeyfe radiyallahu anh’dan merfuan rivayet edilen bir hadiste İslam ümmetinin tarihi dönemleri ve devreleri hadis diliyle şöyle anlatılır:” Sizde nübüvvet Allah’ın dilediği kadar hayat bulur. Allah dilediğinde ise bu dönemi kapatır. Sonra peygamberlik üzerine hilafet dönemi baş gösterir ve onu da dilediği kadar yaşatır ve dilediğinde de kaldırır. Sonra melik-i adlık dönemi (ısırıcı kraliyet) dönemi baş gösterir. Allah onu da dilediği kadar yaşatır ve dilediğinde de kaldırır. Sonrasında melik-i cebriyye dönemi baş gösterir. Allah’ın dilediği kadar yaşar ve Allah dilediğinde de perdelerini indirir. Sonrasında peygamberlik metodu üzerine hilafet dönemi gelir. (Ve ardından sukut eder)…” Bediüzzaman’ın zayıf istibdat dediği dönem bir başka anlamda otoriter yönetim olarak da adlandırılan padişahlık devresidir. İstibdat-ı mutlak dediği ise bir anlamda darbelerle işbaşına gelen ve tek parti ve ordu ile işbaşında kalan totaliter yönetimdir ki buna Bediüzzaman cumhuriyet manası verilmiş istibdat-ı mutlaka demektedir. Tam da hadis diliyle ifade edilen melik cebriyyedir. Bediüzzaman İkinci Abdulhamid devriyle birlikte melik adlık dönemine yetişmiştir. Bu zayıf istibdat döneminden hemen sonra İttihatçılar işbaşına gelmiş ve zayıf istibdadı kesif ve şedit istibdatla değiştirmişlerdir. Adeta İkinci Abdulhamid dönemine rahmet okutmuşlardır. [/FONT][FONT=verdana][/FONT] [FONT=verdana][FONT=verdana] [/FONT]Muhammed Muhammed Hüseyin, 1924 yılında hilafetin (peygamberlik metodu üzerine olmayan saltanat) yıkılmasıyla birlikte hadiste belirtilen dördüncü devreye girildiğini beyan etmektedir (1). Said Havva da Cündullah adlı eserinde aynen bu yoruma iştirak etmektedir. Birinci dönemdeki halifelere hadis diliyle hulafa-i raşidin el mehdiyyin denildiği gibi istibdat-ı mutlaka’dan sonra veya melik cebriyeden sonra gelecek yeni bahar döneminin temsilcilerine de hem halife hem de mehdi denilmesi sezadır. Said Havva gibiler Mehdi’den önce yeni bir hilafet döneminin ikamesine mani bir hal olmadığını söyleseler de bu sadece bir faraziyedir. Bu anlamda elbette ki sıfat olarak Hazreti İsa da Mehdi’dir. Lakin hadis alimlerince ıstılahi Mehdi değildir. Bediüzzaman son dönemi müjdelemiştir. Yemen ulemasından Abdulmecid Zindani ise Arap Baharının beşinci devrenin açılışı mesabesinde olduğunu beyan etmektedir. İrhasatı olduğunu savunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Altıncı ve son devre ise kıyamet sahnesidir. [/FONT][FONT=verdana][/FONT] [FONT=verdana]1-El Mehdi: Devletü’l İslam el kadime ve’l hilafetü’l ahire ala minhaci’n nübüvve. Adil Zeki, Daru İbni Hazm, s: 18-19[/FONT] Haşir Bahsindeki Teşbih ve Temsiller 09 Ekim 2011 Pazar 09:05 [FONT=verdana]Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, onuncu sözde işlediği Haşir bahsine (ki haşr-i cismânî ispat edilmektedir) aşağıdaki önemli cümle ile giriş yapmaktadır:[/FONT] [B][I][FONT=verdana]“[COLOR=black]Şu risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi; hem teshîl, hem hakaik-i İslâmiye ne kadar ma’kûl, mütenasib, muhkem, mütesânid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinâiyat kabilinden yalnız onlara delâlet ederler. Demek, hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir”(1)[/COLOR][/FONT][/I][/B] [COLOR=black][FONT=verdana]Bütün imânî rükünler birbiriyle irtibatlıdır. Tevhid akidesiyle haşir, haşirle nübüvvet birbiriyle bağlantılı olup ayrı düşünülmeyecek derecede önemli hakikatlerdir. Biri diğerini destekler ve kuvvet verir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]İman hakikatlerinin tamamı muhkemdir. Yani te’vil (yorum) ve neshe açık değildir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Risalelerde geçen misâller, görünüşte hikâye gibi algılansa da, gerçekte hikâye değildir. Çünkü mantık ilmine göre hikâyeler delil sayılmaz. Öyle ise verilen temsiller ve anlatılan hikâyeler, insanın aklına ve kalbine hitap eden o yüce hakikatlerin anlaşılması ve akla yaklaştırılması amacına yöneliktir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Kur’ân-ı Mu’cizü’lbeyan, çoğunlukla kendine muhatap olan avâmın zihnine derin meseleleri yerleştirmek için benzetme ve temsilleri kullanır. Yüce Rabbimiz Kur’ân’da şöyle buyurmaktadır[B][I]:” Allah, insanlara böyle misâller getirir ki, iyice düşünüp ibret alsınlar. Yani cehilden ilme geçsinler.”(2)[/I][/B] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Demek bu husus, Kur’ânın irşâd metodunda kullandığı bir tarz ve üslûbdur.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Belâgat ilminde bir gerçeğin daha iyi anlaşılabilmesi için, hakikî anlamın anlaşılmasına bir araç teşkil etmesi amacıyla kullanılan söze[B][I], “kınâî kelam”[/I][/B] denir. Gerçek mânâlar kendilerini değil, başka maksat ve hakikatleri ifade etmek içindir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]“Falan adamın kapısının önünde kül çoktur” cümlesinde kinâye vardır. O adamın misafirperverliğine vurgu yapılmaktadır.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Kur’ânı-ı Azîmüşşân belâgat ilminin bu üslûbunu pek çok yerde kullanmış, Risale-i Nur da bu metodu, bir irşad ve tebliğ yöntemi olarak tercih etmiştir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Birkaç misâl verecek olursak;[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]1. [/FONT][/COLOR][COLOR=black][FONT=verdana]“Bana hiçbir insan dokunmadı”(3) âyetinde geçen ‘[B][I]mes’[/I][/B] (dokunmak) tabiri, muâmele-i zevciyeden (cinsî münasebetten) kinâyedir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]2. [/FONT][/COLOR][COLOR=black][FONT=verdana]“Benim kemiğim zayıfladı, gevşedi”(4) âyet-i kerimesinde geçen [B][I]“zayıflamak, gevşemek”[/I][/B] sözcüğü, gücün gitmesinden ve zayıflamasından kinâyedir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]3. [/FONT][/COLOR][COLOR=black][FONT=verdana]“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı”(5) âyetinde geçen [B][I]‘Er-refes’ [/I][/B]kelimesi, fuhşiyâta dair söz söylemek ve müstehcenlik içeren kelam ve davranışlar, görüntüler olduğu halde; burada cinsî münasebetten kinâyedir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Kur’ânın mânevî bir tefsiri olan Risale-i Nur’da geçen benzetme ve temsiller, kıssadan hisse almak kabilinden söylenen sözler değildir.[/FONT][/COLOR] [B][I][COLOR=black][FONT=verdana]“…İşte Onuncu Sözün ve Yirmiikinci Sözün hikâyeleri gibi, sâir sözlerin hikâyeleri, kinâiyyât kısmındandırlar ki…”(6)[/FONT][/COLOR][/I][/B] [COLOR=black][FONT=verdana]Aynı zamanda bu temsil ve teşbihler, Bediüzzaman merhûmun velâyet yoluyla açtığı keşfiyattan ibarettir. Asfiyâ makamında bulunmasından dolayı, o keşfiyâtın hakikatını Kur’ân ve Sünnete göre açıklamıştır. Çünkü asfiyâ; keşfen gördüğünü ilmen ispat edebilen muhakkik âlimlerdir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Üstad Bediüzzaman, bahsettiği bu temsilleri, misâl âleminde hikâyeler sûretinde görmüş, hakîkat tarzında Âlîm ve Hakîm olan Rabbul Âlemîn tarafından kendisine ilhâmen bahşedilmiştir. O da ilmen izah ve ispat etmiştir. [B][I]“Bu tesilî hikâyeciğe bak dinle…”[/I][/B] derken, yaşanmış bir hikâyeyi ve yaşanacak bir olayı anlatmıyor, belki melekût âlemi denilen esmâ ve sıfat dairesinin bir nevi ayinesi ve misâl âlemindeki fotoğrafını keşfen, ilmen çekmiş ve tesbit etmiş oluyor. Hikâye ve görüntülerin gerçek anlamları ilhâm-ı Rabbânî ile kendisine bildirilmiş, O da beyan etmiştir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Bu temsilî hikâyeciklerin cereyan ettiği misâl âleminin mahiyeti nedir?[/FONT][/COLOR] [B][I][COLOR=black][FONT=verdana]Âlem-i misâl[/FONT][/COLOR][/I][/B][COLOR=black][FONT=verdana]; her şeyin sûret ve hakikatının bulunduğu ve yansıdığı âlemdir. Bu âleme; berzah âlemi, kabir âlemi veya sur âlemi de denmektedir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Bazı örneklerle konuyu biraz daha açalım.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Meselâ; [B][I]“Elhamdulillah”[/I][/B] kelimesinin her bir harfi, misâl âleminde meyveli bir ağaç olarak görüntülenmiştir. Bu kelimenin on harfi, on ağaç, her ağaçta en az on meyve olarak tecessüm etmektedir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Gıybet; pis kokulu bir et parçası olarak yansımaktadır.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Hilekâr bir şahıs, maymun ve tilki şeklinde; kin ve düşmanlık besleyen kişi yılan suretinde, namusunu kıskanmayan ve namus konusunda gayretten yoksun bir insan ise domuz suretinde temsil edilmektedir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Dünyaya karşı hırs sahibi olan karıncaya benzemektedir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Beş vaki namazını ta’dil-i erkân ile kılmayanın şekli hırsız suretinde görünmektedir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Beş vakit namazını kılan, büyük günahları terk eden bir mü’min; içinde azık olan çantası elinde, silahı omuzunda bir asker şeklinde temsil edilmektir. Aksi ise (namazı terk edip kebairi işleyen kişi), misâl âleminde çantasız ve silahsız bir biçimde görüntü vermektedir.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Ve bunun gibi her şeyin bir sûret, görüntü ve hakikatı değişik şekillerde bu âlemde (misâl âleminde) yansıtılmaktadır.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Kur’ân-ı Kerim’in pek çok yerinde bu hususa dâir misaller çoktur.(A’raf, 175-176; Cuma, 5)[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Bu âyet-i kerimelerde Yahûdî âlimleri; dünyaya meyletmelerinden, dünya ehline dalkavukluk yapmalarına kadar, şehvet, şöhret ve çıkar peşinde koşmalarına kadar, az bir paha olan dünya karşılığında Tevrat’ın hükümlerini değiştirmelerine kadar olan işlerinde kelbe, ikinci misâlde eşeğe benzetilmişlerdir. Kelp (köpek) menfaati, eşek (merkep) ise şehveti temsil eder.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Bu kötü ahlâka sahip olanlar, kelp ve eşek suretinde bir görüntü vermektedirler.[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]Risalelerde geçen benzetme ve misâllere de bu ölçülere göre bakılmalı ve değerlendirilmelidir.[/FONT][/COLOR] [B][I][COLOR=black][FONT=verdana]Dipnotlar:[/FONT][/COLOR][/I][/B] [COLOR=black][FONT=verdana]1.Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 10.Söz, İhtâr[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]2. İbrâhîm sûresi, 25[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]3. Meryem, 20[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]4. Meryem,4[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]5. Bakara, 187[/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=verdana]6. Sözler, 32. Söz, 2. Mevkıf[/FONT][/COLOR] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Mizah ve Eğlence
Serbest Kürsü
Yaratılanı Sevelim, Yaratandan Ötürü
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst