Malumdur ki; herhangi bir cemaat içindeki yeri itibariyle önemsiz bir insan, o küçük şeref ve haysiyetiyle, ehemmiyetsiz bir topluma karşı, münazara ve münakaşa esnasında, en değersiz meselelere dair utandırıcı basit bir yalanı, hasımlarına hissettirmeyecek şekilde telâş ve teessür göstermeden, sıkılıp hicâp duymadan, pervasızca ve tereddüte düşmeden ifade edemez.. Şimdi bak; Hak ile halk arasında, dünya çapındaki en büyük bir vazifede o en haysiyetli, en şerefli Zât, emniyete çok muhtaç olduğu büyük bir cemaat karşısında, en ehemmiyetli bir mesele ve en ciddi bir davada, bunca hasımlarına rağmen, fevkalâde rahatlık içinde ve alabildiğine fütursuz, alabildiğine pervasız, kat'iyyen telaş göstermeden, hem de düşmanlarının damarlarına dokunduracak şekilde, yüksek bir üslup ve edâ, fevkalâde ciddiyet ve samimiyetle ortaya koyduğu şeylerde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç yalan karışabilir mi? Hayır; asla ve kat'a..! Onun söylediği herşey, getirdiği her esas 'başka değil O'na vahyolunmuş ilâhi mesajlardır'. Ve O, mesleğinin bu ulviyeti ve kudsiyeti itibariyle, kat'iyyen aldatmaz, asla hileye tenezzül etmez, eşi menendi olmayan bir Zât'dır.
Peygamberimiz (sav) suyun oturarak içilmesinin daha iyi olduğunu buyurmuşlardır. Midenin ayakta ve oturur vaziyetteki pozisyonu farklıdır. Ayakta içilince Waldeyer'in mide caddesinden doğrudan oniki parmak barsağına geçen su, oturur pozisyonda içilince midede bir süre kalmakta ve midedeki asit salgının tesiri ile içindeki mikroplar ölmektedir.Hz. Muhammed (sav), hayatının sonunda da, peygamberliğinin başında iddia ettiği şeyleri iddia etmiştir. Ben onun meşrettiği şeyler karşısında şöyle düşünüyorum: Birgün, doğru olan felsefî cereyanlar ve hıristiyanlık O'nun peygamber olduğunu mutlaka kabul edecektir.
Bosorth Smith[9]
O hârika Zât, insanoğlu için devamlı merak mevzuu olmuş, en çarpıcı, en düşündürücü, en ehemmiyetli hakikatları gösteriyor, en dehşetli, en ürpertici meseleleri gözler önüne seriyor.
İnsanın düşünce ve davranışları üzerinde merakın tesîri inkâr edilemeyecek kadar büyük ve çaplıdır. Hatta merak, varlığın keşfinde devamlı, sırlı kapıları açan sihirli bir anahtar olmuş ve kâşif dimağlardan hiç ayrılmamıştır.
Nasıl olmasın ki, bugün biri çakıp Ay'da,Merih'de, Müşteri'de; başka gezegen ve başka sistemlerde olup bitenleri; insanoğlunun kader ve başına gelecekleri haber verecek olsa buna karşı lakayt kalmak şöyle dursun, pek çok meraklı yarı ömür ve ayrı servetini vererek, ruhunda uyanan merak ve arzuları tatmîn etme yollarını araştıracaktır.
Halbuki o eşsiz insan, öyle bir Sultanın mesajlarıyla gelmiş bulunuyor ki, o Sultanlar Sultanının akıllara durgunluk veren geniş ülkesinde, Ay, Arz etrafında, Arz de bütün ihtişam ve debdebesiyle Güneş çevresinde dönüp duran birer küçük kütler; Güneş ise, dünyamız dahil, sapan taşı gibi başının üstünde çevirip durduğu peykleriyle seyahat eden ve O'nun, milyonlarca ülkesindeki milyarlarca ışık kaynağından sadece bir tek lambasıdır. Bunlardan başka O Zât, bütün ayları, güneşleri, yıldızları, içine alan öyle müthiş bir inkılâp ve infilâkdan bahsediyor ki, binler-yüzbinler Küre-i Arz bomba olsa patlasa, o kadar dehşetli ve ürpertici olamaz. Hem öyle bir istikbalden ümit ve saadet mesajları sunuyor ki, bütün dünya saadetlerinin ona nispeti, belirip kaybolan bir şimşeğin, hiç gurub bilmeyen bir güneşe nisbetinden daha farklı değildir.
Efendimiz bir hadislerinde 'ara sıra aksırınız, eskimiş hastalıklarınız iyileşir' buyurmuşlardır. Uzun süre aksırmakla hastalıklar arası alâka anlaşılamadı. Fakat sonra öğrenildi ki, hipotalamustan geçen tek refleks aksırma refleksidir ve hayatî bazı merkezlerin bulunduğu hipotalamusun uyarılması ile birçok hayati mekanizma tembih edilmektedir.Hz. Muhammed (as) düşmanlarının bütün hile ve dolaplarını toprağa gömmüştür. O, bir avuç yardımcısıyla, bir gün mutlaka muvaffak olacağına inanıyordu. Halbuki, düşmanlarının çokluğu ve stratejik bakımdan aleyhinde olan şartlar itibariyle önünde bir sürü handikap vardı. Fakat O, Hakk'ın kendisine bahşettiği o müthiş irade ve azmiyle bunların hepsini aşmasını bildi. Biz buna, İncil'de: 'Allah'ım senin milletin içinde benden başka kimse kalmadı' diyen Peygamber gözüyle bakıyoruz.
Sir William Mior
Bir baştan bir başa hârikalar meşheri olan bu dünya, gözleri kamaştırıp akıllara durgunluk veren bir başka mucizeler dünyası hesabına hareket eder, onu besler ve onu büyütür bağrında... Burada elde edilen her marifet, kavranan her mânâ, esasta ötelere ait rûhanî zevklere birer buut teşkil eder ki; bu da insanoğlu ve onu davranışlarının, bu dünyadan daha ziyade öteki âlemlerle alâkalı olduğunu gösterir.
Hemen herkesin namzet olduğu, herkesin merak, iştiyak veya ürpertilerle beklediği ve insanoğlu için hârikalar ülkesi sayılan o meçhul duraktan, en tatminkâr mesajlar, en inandırıcı bilgilerle gelip gözlerimizi açan; takılıp yollarda kalanlara ışık ve burak vadeden; merakla bekleyenlerin merak ateşlerini söndüren; ölüm ve yokluk karşısında ra'şelerle titreyenlerin sinelerinde ümit meş'aleleri yakan hârikalar kahramanı o Zât olduğu gibi, bizleri çeşit çeşit nimet ve ihsanlarıyla lütuflandırıp memnum eden bütün varlığın gerçek sahibi, Yüce Yaratıcı'nın, bizlerden neler istediğini, nelerden hoşnut olup nelerden olmadığını, Yüce Zât'ıyla kulları arasındaki münasebetin keyfiyetini ve en kestirmeden kendisine varılacak yolları tarif eme nev'inden, insan aklıyla ulaşılamayacak binlerce muğlak meseleyi, herhangi bir tereddüde meydan vermeden izah edip düşüncelerimize ışıklar saçan da yine o Zât'tır..!
Şimdi bizler için, herbiri ayrı bir merak ve hayret mevzuu bunca meseleyi, aydınlatıp günyüzüne çıkaran, gönüllere iman ve ümit kapılarını açıp onları itinana ulaştıran bu Zât'a karşı , herşeyi bırakıp ona koşmak lâzım gelirken, bir kısım insanlara ne olmuş ki, hiç merak etmiyor, alâka duymuyor, hatta lakayt kalıyorlar..?
Hayır, hayır! Onlar, göz ve kulaklarını kaybetmiş veya divane olmuşlar ki, güneşlere taş giydiren bu ışık kaynağını görmüyor, O'nun nurlu beyanlarını işitmiyor ve anlamıyorlar...
Göz basıncının yükselmesi ile meydana gelen Glokom hastalığının neticesi körlüğe kadar gidebilir. Bu hastalıkta muhtelif ilaçlar kullanılmaktadır. Efendimiz (sav) mantarın kesilerek veya suyunun akıtılarak göze tatbikini tavsiye etmiştir ki, içinde bulunan muskarin, göz hastalıklarında yer alması yenmesini tavsiye etmiştir ki ihtiva ettiği inulin glokom tedavisinde kullanılan ilaçlardandır. Hakimdi, hatipti, peygamberdi. Muharipti, fikirler fatihiydi, ma'kul itikadların muhyisi idi ve nihayet din kurucusu idi. 20 dünyevi devlet kurmuş ve bir tek ruhani millet yaşatmıştı. Muhammed (as) budur! İnsan büyüklüğü hangi ölçü ile ölçülürse ölçülsün, acaba O'ndan daha büyük bir insan bulunur mu?
A.D. Lamartine
O hârika Zât, kâinatın dörtbir yanından yükselen milyonlarca lisanlarla, varlığını ve birliğini ruhlarımıza duyurmak isteyen Yüce Yaratıcı'nın, cihanda en yüksek, en parlak hakikat olması ölçüsünde, O'nu gösterip ilân eden, en güçlü bir dil, en nûrânî bir delil olduğu gibi, ikinci dirilişin de en aldanmaz şâhidi, en sağlam vesîlesidir.
Evet, O Zât, getirip gönüllerimize yerleştirdiği îman ve hidâyet hediyesiyle, bizler için ebedî saâdet yollarını açıp ruhlarımızın sonsuza uyanmasına sebep olduğu gibi; duâsı, niyâzı ve o derinlerden derin ibadetiyle de, ötelere ait rûhânî ve cismânî saâdetlerin, insanoğluna armağan edilmesine en birinci şefaatçı olmuştur.
Zira O, en samimi teveccüh ve dilekleri, en yürekten yalvarış ve yakarışları, en hâlisâne zikir ve fikirleri, en kâmilâne îman ve ibadetleriyle o kadar umûmi ve o kadar herkes için olmuştur ki; kulluk hisleriyle iki büklüm olup Rabbisine her yönelişinde, âdetâ Küre-i Arz el bağlayıp O'nun arkasında durmuş; Ay, Güneş, yıldızlar, O'nun duâ ve münacâtıyla velveleye gelmiş; bütün kevn-ü mekanlar koşup O'nun dilek ve taleplerine 'evet, ya-Rabbi ver, biz dahi ayni şeyleri istiyoruz..!' diye, O'nun o içten, o hüzünlü, o Hak sevgilerine yarışır şekilde yalvarış ve tazarrularına iştirak edip 'âmin!' demişlerdir.
Zira O, bütün insanları, hatta topyekün varlığı, aşağıların aşağısından, kıymetsizlikden, faidesizlikden, kurtarıp, yüksekliklerin yükseğine, kıymet ve değerliliğe ulaştırma gibi, öyle yüksek maksat ve yüce gâyeler için yalvarıp yakarmış.. yürekleri rikkate getirecek öyle tatlı bir şive, öyle şirin bir edâ ile sızlanmıştır ki, O'nun bütün varlık hesabına bu iç-çekip inlemelerine karşı, topyekün mevcudât, hatta arş ve kursî vecde gelip 'ver Allah'ım ver! O'nun isteği hepimizin de isteğidir' diye duâ ve dilekte bulunduklarını söylemek hiç de mübalâğa olmaz...
Şimdi, hiç mümkün müdür ki, her şeyi görüp bilen, her şeye sonsuz lütuf ve ihsanlarda bulunan; hatta en küçük bir varlığın en ehemmiyetsiz arzu ve istediklerini yerine getiren Yüce Yaratıcı, yeri, göğü velveleye veren bu en şumullü, en lüzumlu, en samimi, en yürekten duâ ve dilekleri duyup cevap vermesin? İnsanlık için ebedî saadete giden yolları açmasın ve onlar için cennet saraylarını yaratmasın..?
Ateşi düşürmede deriyi su ile soğutma tıpta sık kullanılan bir metottur ve 'periferik soğutma' adını alır. Hastanın bütün vücudunu soğuk suyla yıkamak da tercih edilebilir. Efendimiz (sav) 14000 yıl önce 'Ateşli hastaları soğuk su ile yıkayınız' diyerek bu metoda işaret etmiştir.Şayet gayenin büyüklüğü, vasıtaların küçüklüğü ve neticenin azameti insan dehasının üç ölçüsü ise, modern tarihin en büyük şahsiyetlerini dahi Hz. Muhammed'le (sav) mukayeseye kim cür'et edebilir ki..?
Carlyle