• Bu konu 16 yanıt içerir, 9 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 18)
  • Yazar
    Yazılar
  • #666686
    Anonim

      [BILGI]
      1- Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; ittiba’-ı Kur’andır.

      Hakikat Çekirdekleri
      [/BILGI]

      Vecize Analizi derslerimiz devam ediyor. Anladıklarımızı paylaşalım inşallah…
      Soru – Cevap serbest.. Katılımlarınızı bekliyoruz.

      [TAVSIYE]Diğer derslerimziden bazılarına aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz. [/TAVSIYE]

      İnsan çendan fânidir; fakat bekà için halk edilmiş…

      Vecize Dersimize Bekliyoruz…“Huz mâ safâ, da’ mâ keder”

      Zira o meyveler, nümunelerdir: Tatmaya izin var, ta asıllarına talip…

      Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.

      Demek, ey nefsim, hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksat yapsan…

      Elhasıl, âhiret gibi dünya saadeti dahi ibadette ve Allah’a asker…

      SORULAR :

      -Asrı hastalığa düşüren illetler nelerdir?

      Mariz bir asırdan kasıt içinde bulunduğumuz yüzyıl olabilir mi?

      Vecizede ”hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi” derken unsur ve uzuvdan kasıt ne olabilir?

      – Kur’ana ittiba bu asrın hastalıklarına nasıl deva olur ? Mesela cehaleti nasıl izale eder ?

      – Medeniyette geri kalmışız; Kurana tabi olarak yeniden nasıl ayağa kalkabiliriz ?

      – Kurana tabi olmakla maddi manevi terakki mümkündür tabiki ama bu nasıl olur ?

      – Geçmiş asırlarla bu asrımız arasında bariz farklar nelerdir ?

      – Bu asrı hasta eden unsurlar sadece felsefe midir ?

      #783066
      Anonim



        – Mariz bir asırdan kasıt içinde bulunduğumuz yüzyıl olabilir mi?

        – Asrı hastalığa düşüren illetler nelerdir?

        #783073
        Anonim

          @Ukbaa 227778 wrote:



          – Mariz bir asırdan kasıt içinde bulunduğumuz yüzyıl olabilir mi?

          – Asrı hastalığa düşüren illetler nelerdir?

          Mariz bir asır sözüyle içinde bulunduğumuz yüzyıl ve ahirzamana işaret edilmiştir, yada ben öyle anlıyorum. Asrımız Kur’anî çizginin dışına çıkıldığı için veyahut bazı imanî esaslara hücûm edildiği için (özellikle; Amentü billah ve bilyevmil ahir esaslarına) mariz bir asırdır.

          Asrımızın hastalığına sebep ise hakkın batıl, batılın hak olarak gösterilişi, teslimiyetlerin kırılmış olması, teferrüata değil de tamamen esas ve köklere taarruz edilmesidir. Ve bütün bu oyunların eskiden olduğu gibi cahil olanlar üzerinde değil de, özellikle bazı dünyevî ilimler ile iştigal edenler üzerinde oynanmasıdır.

          Hasta olan her ne ise yani ister asır, ister unsur, ister uzuv olsun, kullanılabilecek tek reçete, tek ilaç Kur’an ve hükümleridir. Çünkü; insan Kur’an fıtratı üzerine yaratılmışıtır. Ve ancak Kur’an ışığında hareket ederek selamete erebilir. Hayatları Kur’an ile nurlanmış fertlerden meydana gelen unsurlar elbette asırların da yaşanabilir, sağlıklı asırlar olmasına sebep olacaklardır. Bu neticeyi elde edebilmek için mü’min ve müslüman sıfatıyla sıfatlanmış olan her insanın kendi üzerine düşeni yapması (Kur’anın çizmiş olduğu yoldan çıkmaması) lazım. Sadece benle olmaz, asır bozulmuş düşüncesiyle hareket etmemesi lazım. Zira asırların bozulması için çalışan insanlar tek başlarına büyük bir azimle başlayıp, arkalarından milletleri sürüklemişlerdir. Elbette bunun akside mümkündür.

          #778048
          Anonim

            @Ukbaa 227778 wrote:

            – Asrı hastalığa düşüren illetler nelerdir?

            Asrı hastalığa düşüren fen ve felsefeden gelen maddiyyun ve materyalist düşüncelerin insanlığı inkar ve şüpheye sürüklemesidir. Eskiden dinsizlik cahillikten ileri geliyormuş Fakat şu zamandaki dalalet fen, felsefe ve ilimden geliyor. Ve bu asırda insanların kalplerine ve akıllarına tesir etmek ancak delil ve ispatla mümkün oluyor.

            Zübeyir Gündüzalp Abinin dediği gibi: “Yirminci asır, pozitif ilimlerin hükmettiği bir asırdır. Bu asırda ispat edilmeyen bir şeye inanılmıyor.”

            vecizede ”hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi” derken unsur ve uzuvdan kasıt ne olabilir?

            #778051
            Anonim

              Asrın hastalığa düşmesi
              beşerin dalalete yönelmesindendir
              beşerin dalalete yönelmesi ise cehl-i mürekkepten ileri gelmektedir


              “Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi. Çünkü, öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenâb-ı Hak şu zamanda, i’câz-ı Kur’ân’ın mânevî lemeâtından olan malûm Sözleri, şu dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.” 5.Mektub

              Üstad Hz bu asırda dalaletin ilim ve fenden geldiğini söylüyor
              aslında burada da devreye cahillik giriyor diye düşünüyorum
              bir insan düşünün ki ilim ve fen bilimlerinde en fazla ne kadar yükselebilir, ilerleyebilir
              profesör olsun hadi ordinaryus olsun
              sadece ve sadece belirli bir alanda ilerleyebilir
              tıp alanında ilerlerse kimyadan anlamaz
              biyoloji alanında ilerlerse matematikten anlamaz
              en kötüsüde anlamadığının farkına varmaz, varsa da kabul etmez
              ben biliyorum der
              ama bir bakarsınız o konuda zerre kadar ilmi yoktur
              işte en kötü cahillik, cahilliğin farkına varmamak ve bunu kabul etmemektir
              böyle körü körüne cahil olan insanlar gözlerinin önündeki hahikatleri göremezler, görselerde inkar ederler
              maneviyat olmadığı için elle tutulur ispatlar ararlar

              Böyle cehl-i mürekkep içinde olan ve gaflete dalalete sapan insanlar için Üstad, mucizevi Kur’an’ın, manevi parıltıları hükmünde olan Sözler’i ilaç olarak önermiş.

              Demek böyle hastalıklı bir zamanda
              bu kadar manevi hastalığa ve yaralara karşı
              sadece Kur’an’ın ışığında giderek, ona sarılarak karşı durabiliriz.

              “Kur’ân, bu dünyada öyle nûrânî ve saadetli ve hakîkatli bir sûrette bir tebdil-i hayat-ı içtimâiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde hem hayat-ı içtimâiyelerinde, hem hayat-ı siyâsiyelerinde öyle bir inkılâp yapmış ve idâme etmiş ve idâre etmiş ki, on dört asır müddetinde, her dakikada altı bin altı yüz altmış altı âyetleri kemâl-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyâde insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor. Ruhlara inkişaf ve terakkî ve akıllara istikâmet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hârikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.” 25.Söz’den

              #777948
              Anonim

                Mariz bir asırdan kasıt içinde bulunduğumuz yüzyıl olabilir mi?

                Geçmiş yüzyıllara baktığımızda en hastalıklı asrın bu asır olduğu barizdir. Kardeşlerinde izah ettiği gibi eski zamanda teslimiyet kavi idi. Düşmanın yeri belliydi. Münafıklığa zemin müsait değildi. İslama karşı olanlarla İslam mensupları arasında net bir çizgi vardı. Yani herşey aleniydi.

                Oysa asrımızda herşey daha çok birbiriyle içiçe girmiş. İyi ve kötü aynı dükkanda satılır olmuş. İmanlı ile kafir aynı zemini ve aynı ortamı paylaşır olmuş. Münafıklar içimize kadar sızmış. Bu da gösterir ki, asrımız bahsedilen hastalıklı asırdır.

                Üstad Hazretleri bu zamanın maruz kaldığı tehlikelere şu şekilde dikkat çekiyor: “Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur.” Tarihçe-i Hayat

                Ve yine Üstad Hazretleri tehlikenin boyutuna göre çareyi de gösteriyor: “Risale-i Nur, yalnız cüz’î bir tahribatı ve bir küçük hâneyi tâmir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm eden müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kısmen kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumiyeyi, Kur’ân’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını,Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette, böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve binler tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir. İşte bu zamanda, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın i’câz-ı mânevisinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber; imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medar olmuştur ve olmaktadır.” Tarihçe-i Hayat


                #783107
                Anonim
                  • Kur’ana ittiba bu asrın hastalıklarına nasıl deva olur ? Mesela cehaleti nasıl izale eder ?
                  • Medeniyette geri kalmışız; Kurana tabi olarak yeniden nasıl ayağa kalkabiliriz ?
                  • Kurana tabi olmakla maddi manevi terakki mümkündür tabiki ama bu nasıl olur ?
                  • Geçmiş asırlarla bu asrımız arasında bariz farklar nelerdir ?
                  • Bu asrı hasta eden unsurlar sadece felsefe midir ?
                  #783136
                  Anonim

                    @Lemeât 227944 wrote:

                    • Kur’ana ittiba bu asrın hastalıklarına nasıl deva olur ? Mesela cehaleti nasıl izale eder ?

                    “akıl kalb ve ruh” üçü çokça zikredilir risalelerde ve genellikle biri varsa diğerleri de onunla birlikte anılır.

                    bir insanın “sağlıklı” olması vucudundaki tüm azaların sağlam ve çalışır olması ile gerçekleşmiyor. fiziksel vucudu ile birlikte ruhsal olarak, pskolojik olarak da sağlam olması gerekiyor ki gerçekten sağlıklı olabilsin. hatta neredeyse bütün hastalıklarn psikolojik kökenleri olduğu bilimsel olarak da kanıtlanmış. ruhsal çöküntü içindeki bir insan nasıl saplıklı düşünüp doğru kararlar alamıyor ve hatalar yapıyorsa, bu insanlardan oluşan toplumunda sağlıklı bir gelişim göstermesi beklenemez.

                    ayağı ağrıyan bir insanın, sıkıntılı olan tek uzvu ayağı olduğu halde, bu bütün hayatını etkiliyor, duyduğu acıya odaklanıyor ve diğer görevlerini yerine getiremiyor.
                    hal böyleyken, ruhu, kalbi hasta olan bir insanın, aklının sağlam çalışması, hayatını düzgün idame ettirmesi de muhal olur.

                    akıl, kalb ve ruh üçlemesinden ikisi dışlanarak oluşturulmuş bir yaşam felsefesi, sağlam insanı hasta ettiği gibi, sağlam toplumu da sağlıksız hale getiriyor.

                    Kur’an-ı Kerim, Cenab-ı Hakkın kelamı olduğu bilinci ile, yüzünden okuma diye tabir edilen, anlamına çok fazla yoğunlaşmadan sadece yazılanları okuyarak bile bir insanın ruhi, kalbi ihtiyaçlarını giderebiliyor.

                    anlamlara yoğunlaşıldığında ise, en basitinden en karmaşığına kadar, bütün soruların ve sorunların cevapları ve çözüm yollarının içinde olduğu çok net görülebiliyor. bireysel ihtiyaçlardan içtimai hayatta, bilimin ince ayrıntılarından en karmaşık alanlarına kadar, her konuda sunulan tavsiyeler, koyulan kanunlar; uygulandığı ve uyulduğu takdirde, mucizevi etkiler yapabiliyor.

                    en basiti, çokça vurgulanan “hiç düşünmez misiniz?” uyarısı ile düşünmeye sevk edilen insan, düşünmek için materyale ihtiyacı olduğu için çevresini gözlemlemeye, öğrenmeye başlıyor. gıybete karşı şiddetli ikazlarına kulak veren insanlar, birbirleri ile daha iyi geçinmeye başlıyor. peygamber kıssalarını model edinerek yapılan bilimsel çalışmalar, teknolojik gelişmelere yol veriyor. ve hakeza.

                    “yapan bilir, bilen konuşur” kaidesi ile, bizi ve herşeyi “yapan” Cenab-ı Hak, bizim ve her şeyin, çok kaba bir tabirle, bir kullanım klavuzu olarak bize ulaştırdığı kitabında, kendimizi ve içinde yaşadığımız kainatı bize anlatıyor.

                    buna gözlerini, kulaklarını kapatan bir insanın, deneme yanılma yöntemleriyle doğruyu bulmaya çalışırken, çevresinden gelen çarpık düşünce kalıpları arasında kaybolmaması işten bile değil. bu guruba müslimanım diyen de dahil en kör kafir de ..

                    cehalet, bilgisizlik..
                    insan bilmediği herşeyin cahilidir. hele kim olduğunu, neden var olduğunu, elindekilerle ne yapması gerektiğini bilmiyorsa, kör cahildir.

                    Kur’an-ı Kerim de yapılan “insan” tarifi, değme psikolokların yıllar süren çalışmalarıyla yapılamayan muazzam bir tarif. neden bu dünyada olduğuna ilişkin yapılan tarifler, değme sosyolagların, filozofların asırlar alan fikir teattilerinde bulup çıkaramadıkları en bariz hakikatler.

                    kitabımız kim olduğumuz sorusundan başlayıp, en ücra gezegenlerin hallerine, yolculuğumuzun nereden başlayıp nereye gittiğinden başlayıp, yol boyu nelerle karşılaşıp nasıl davranacağımıza kadar bütün sorulara cevap veriyor.

                    bu cevapları sindirerek yaşayan bir insanın, ki en alâsı Efendimiz a.s.m dır, cahil kalması muhal içinde muhal olur.

                    #783139
                    Anonim

                      @Lemeât 227944 wrote:

                      • Medeniyette geri kalmışız; Kurana tabi olarak yeniden nasıl ayağa kalkabiliriz ?

                      ayağa kalkmak ne kelime.. hazır medeniyeti gerilerde bile bırakırız. çünkü medeniyet-i hâzıranın çözüm getiremediği konularda, Kur’an-ı Kerim mükemmel ve tam fıtratımıza uygun, kullanılır çözümler sunuyor. iş ki biz aklımızı fikrimizi açıp, anlamak yaşamak niyetiyle o nura yönelelim.

                      bu çözümler karşılaştırmalar çok risalede geçiyor, misal olarak 25. sözden aşağıdaki alıntılar yapılabilir;

                      İşte, medeniyet-i hâzıra,

                      • felsefesiyle hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede nokta-i istinâdı kuvvet kabul eder.
                      • Hedefi menfaat bilir.
                      • Düstur-u hayatı cidâl tanır.
                      • Cemaatlerin râbıtasını unsuriyet ve menfî milliyet bilir.
                      • Gâyesi hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyid etmek için bâzı lehviyâttır.
                      Halbuki, kuvvetin şe’ni, tecavüzdür.
                      Menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır.
                      Düstur-u cidâlin şe’ni, çarpışmaktır.
                      Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür.

                      İşte, şu medeniyetin şu düsturlarındandır ki, bütün mehâsiniyle beraber, beşerin yüzde ancak yirmisine bir nevi sûrî saadet verip, seksenini rahatsızlığa, sefâlete atmıştır.

                      Ammâ hikmet-i Kur’âniye ise,

                      • nokta-i istinâdı kuvvet yerine hak’kı kabul eder.
                      • Gâyede, menfaat yerine fazîlet ve rızâ-i İlâhî’yi kabul eder.
                      • Hayatta, düstur-u cidâl yerine düstur-u teâvün’ü esas tutar.
                      • Cemaatlerin râbıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine râbıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî kabul eder.
                      • Gâyâtı, hevesât-ı nefsâniyenin nâmeşrû tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyât-ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan etmektir.
                      Hakkın şe’ni ise, ittifaktır.
                      Fazîletin şe’ni, tesânüddür.
                      Teâvünün şe’ni, birbirinin imdadına yetişmektir.
                      Dinin şe’ni, uhuvvettir, incizabdır.
                      Nefs-i emmâreyi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni, saadet-i dâreyndir.
                      İşte, medeniyet-i hâzıra, edyân-ı sâbıka-i semâviyeden, bâhusus Kur’ân’ın irşâdâtından aldığı mehâsinle beraber, Kur’ân’a karşı, böyle hakikat nazarında mağlûp düşmüştür.

                      …….

                      Evet, Kur’ân’ın düsturları, kanunları ezelden geldiğinden, ebede gidecektir.
                      Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir; dâimâ gençtir, kuvvetlidir.
                      Meselâ, medeniyetin bütün cem’iyât-ı hayriyeleri ile, bütün cebbârâne şedid inzibat ve nizâmâtlarıyla, bütün ahlâkî terbiyegâhlarıyla, Kur’ân-ı Hakîmin iki meselesine karşı muâraza edemeyip mağlûp düşmüşlerdir

                      ………..

                      • İşârâtü’l-İ’câz’da ispat edildiği gibi, bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin mâdeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir.

                      Birinci Kelime: “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse, bana ne.”
                      İkinci Kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim.”

                      Evet, hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede havâs ve avâm, yani zenginler ve fakirler, muvâzeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvâzenenin esâsı ise, havâs tabakasında merhamet ve şefkat; aşağısında, hürmet ve itaattir.
                      Şimdi, birinci kelime havâs tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir;
                      ikinci kelime avâmı kine, hasede, mübârezeye sevk edip, rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selb ettiği gibi; şu asırda, sa’y, sermâye ile mübâreze neticesi, herkesçe mâlûm olan Avrupa hâdisât-ı azîmesi meydana geldi.

                      İşte, medeniyet, bütün cemiyât-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedid inzibat ve nizâmâtıyla, beşerin o iki tabakasını musâlâha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını tedâvi edememiştir.
                      Kur’ân, birinci kelimeyi esâsından vücûb-u zekât ile kal’ eder, tedâvi eder; ikinci kelimenin esâsını hurmet-i ribâ ile kal’ edip, tedâvi eder. Evet, âyet-i Kur’âniye, âlem kapısında durup, ribâya “Yasaktır!” der. “Kavga kapısını kapamak için, ribâ kapısını kapayınız!” diyerek, insanlara ferman eder. Şâkirdlerine, “Girmeyiniz!” emreder.

                      #783142
                      Anonim

                        @Lemeât 227944 wrote:

                        o Kurana tabi olmakla maddi manevi terakki mümkündür tabiki ama bu nasıl olur ?

                        “Bu Kur’an, akıl sâhiplerinin, âyetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz saadet kaynağı bir kitabtır” (Sâd, 29).

                        Manevi terakkinin mümkinatını anlamak ve görmek nisbeten daha kolay.

                        Ama maddi terakki kısmı belki aklı karıştırabiliyor, hani kitabullahda sürekli yinelenen bu dünya oyun yeri, sınav mekanı, hakiki hayat ahirette ve sonrasındadır, yüzünüzü ahirete çevirin ihtarlarıyla, sanki Müslümanın bu dünya lezzet zevt ve zenginliklerine taraftar olamayacağı, bunları elde etmek için çaba sarf etmeyeceği düşünülüyor.

                        “kaderci zihniyet” diye de tabir edilen, ama belki kaderden ziyade kişinin tembelliği ve cahilliği ile alakalı olan boşverme hallerinin belki çok Müslümanlar arasında yaygın olmasından, ve ihlas risalelerinde de bahs edilen derdi olan Müslüman Rabbine sığınır çevresindekilerden yardım istemez, bir işe giriştiğinde mededi Rabbinden umar çevresine yönelmez gibi belki ulvi seciyelerin biraz yanlış kullanılması ile fiili dualarımızda oluşan eksiklikler nedeniyle, ve belki aslı esasında bu dünyanın neden var olduğunu ve nasıl kullanılacağını tam çözemediğimizden, maddi terakki Müslüman medeniyetlerde pek gözlenemiyor.

                        Kur’an hem fikir, hem zikir, hem şeriat, hem dua, hem hem hem … kitabı.

                        Kur’an ahlakı ile ahlaklanmış, kişilik bunalımlarından sıyrılmış sağlıklı Müslüman bireylerin oluşturduğu bir toplumda, o toplumu maddi bunalımlara sürükleyen olaylar, durumlar da çok çok azalır. İmanını sağlamlaştırması ile rüşvetinden dolandırıcılığına, işe geç gidip erken çıkma telaşından, süfli zevklere tonlarca para harcamaya, israftan hırsızlığa kadar ve aklımıza gelen her olumsuz durum, Kur’an-ı Kerim’deki hükümlerin net olarak kavrandığı ve yaşandığı insanlar arasında görülmesi çok zor.

                        Kur’an-ı Kerim bir mucizedir, her bir ayeti yine ayrı bir mucizedir. Beşer aklı mucizelere safi bir kalb ve ruh ile yaklaşmadığında,o mucizeler arkasındaki hakikatleri görmekte eksik kalır.

                        Bu sebeble halis alimlerin eserlerinin mütala edilmesi, özellikle ve kesinlikle Risale-i Nur’un baştan sona her satırının müdakkik nazarlarla tetkik edilmesi tam bu yaralara ilaç, bu ihtiyaçlara cevaptır. Artık bunu yapan bir insan, maddi mi manevi mi nasıl terakki isterse, o terakki kendisine Cenab-ı Hakdan ihsan edilir. İnşallah. 🙂

                        #783143
                        Anonim

                          @Lemeât 227944 wrote:

                          · Bu asrı hasta eden unsurlar sadece felsefe midir ?

                          Değildir. felsefe belki sadece elebaşlarından birisidir. Aslında felsefe deyip genellememek yerine, Ustad hazretlerinin dediği gibi, “dinsiz felsefe” demek daha doğru. Aklı gözüne inen, eneye binmiş, nefs-i emmaresine tutsak olan felsefe.

                          Felsefe her asırda vardı, insanın, hayatın kökenini bulmaya çalışmak için her asırda, her zamanda düşünce kalıpları üretiliyordu. Milattan önceki zamanlarda, eski Yunanlılardan şimdiki medeniyetlere kadar felsefe varlığını sürdürdü.

                          Felsefe düşünme bilimi. Ve aslında çok da faydalıdır. İş ki dinden uzaklaşmasın. Hikmet-i Kur’an dan kopmasın.

                          Felsefenin birden bire dinsizlikle revaç bulması, orta çağda kilisenin baskıcı tutumları ile her türlü gelişimi engellemesive arkasından yapılan reform ve Rönesans hareketleriyle başlıyor. Dinin hakikatlerinden uzaklaşarak uyguladığı baskıcı rejimlerle sosyal, bilimsel her türlü gelişimin önünü kesmeye başlayan kiliseye baş kaldıran insanlar, bu baskının sebeb olduğu duraklama ve gerilemeden kurtulduklarında, yükselişe geçiyorlar.

                          Gelişimlerinin kaynaklarından birisi olarak da dinden uzaklaşmayı gördükleri için, kullandıkları yöntemlerin hemen hepsinde dinden uzak düşünüş tarzları, hayat standardları geliştirmeye başlıyorlar.

                          Sonra bu durum yavaş yavaş yaşamın diğer alanlarına da kaymaya başlıyor, kapitalist düzenin hüküm sürmeye başlaması, insanların insaniyetlerini kaybetmeleri, insani değerlerinin gözetilmemesi, ve dinden kopma ile gelen manevi çöküntüler, hem insanı hem asrı hasta etmeye başlıyor.

                          Dinsizlikle oluşan mavi açlığı gidermek içinde bir sürü süfli zevk, ağlayan çocuğu oyalamak ve susturmak ve kendini unutturmak için çocuğa verilen oyuncaklar gibi, medyasından teknolojisine bilimine her alanda geçici, oyalayıcı, malayani bir sürü “oyuncak” sunulmaya başlıyor.
                          Böylece düşünmeyi unutan, hazıra alışmış, tüketime meyilli, kolay yönetilir toplumlar oluşmaya başlıyor..

                          Felsefeden, kominizmden fikriyatı çokça karışmış bir arkadaşım, İslamiyet’teki teslimiyetin, bu düzenin istediği kolay yönetilir düşünmeyen insanlar oluşturmak için kullanıldığını savunuyordu .. halbuki asıl kendisi bu hasta asrın en hastalarından .. Cenab-ı Hak hidayet nasib etsin .. hepsine ve hepimize inşallah ..

                          #783151
                          Anonim

                            Allah cc razı olsun doruk kardeş

                            Asrın hastalığı toplumun yaralarından kaynaklanıyor
                            toplumun yaralarını ise bizlerin manevi yaraları oluşturuyor aslında
                            Üstad Hz. Eyyub As.’ın maddi yaraları ile bizlerin manevi yaralarını muvazene ederken
                            aslında bu yaraların neler olduğunuda söylüyor

                            “Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyübiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.
                            Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş’et eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler-neûzu billâh-mahall-i İmân olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.
                            Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.” 2.Lem’a

                            O zaman, toplumun hatta asrın hastalığını izale etmek için
                            önce kendi yaralarımızı sarmaktan başlamalıyız desek yanlış olmaz herhalde..

                            #783161
                            Anonim

                              bu âlem de, eğer Kur’ân’ın tarif ettiği gibi mânâ-yı harfiyle, yani Cenâb-ı Hakkın azametine bir âlet nazarıyla bakılırsa, o nisbette kıymettar olur. Eğer felsefenin dediği gibi mânâ-yı ismiyle, yani hiçbir fâil, Hâlık ile bağlı olmayıp müstakil-i bizzat nazarıyla bakılırsa, kıymeti câmide, mütegayyir maddesinde münhasır kalır. Kur’ân’dan istifade edilen ilmin felsefe ilminden ne derece yüksek olduğu, şu misal ile tebârüz eder:

                              1وَجَعَلْنَا الشَّمْسَ سِرَاجًا Bu hükm-ü Kur’ânî, Esmâ-i Hüsnânın cilvelerine bakmak için bir pencere açıyor. Şöyle ki:

                              Ey insan! Bu şems, azametiyle beraber size musahhardır. Meskenlerinize nur veriyor. Yemeklerinizi hararetiyle pişirtiyor. Sizin öyle Azîm, Rahîm bir Mâlikiniz var ki, bu şems onun bir lâmbası olup, misafirhanesinde sakin misafirlerini ziyalandırıyor.

                              Felsefenin hikmetince, şems büyük bir ateştir, yerinde dönüyor. Arz ile seyyarat, ondan uçan parçalardır; câzibe ile şemse merbut kalarak medarlarında hareket ediyorlar.

                              İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın Cenâb-ı Haktan hiçbir hakkı talep etmeye hakkı yoktur. Bilâkis, daima Ona şükretmeye medyundur. Çünkü, mülk Onundur, insan Onun memlûküdür.

                              #783179
                              Anonim

                                Bu asrı hasta eden unsurlar sadece felsefe midir ?

                                Bu asrı hasta eden unsurların başında dinsiz felsefe olduğu gibi, bölücü unsurlarda başı çekiyor. Üstad Hazretlerinin uhuvveti sürekli olarak vurgulaması çok büyük ihtimal bundandır desek yanlış olmaz herhalde. Bu bölücü unsurların başında ırkçılık, partizanlık, milliyetçilik, islami cemaatler ve tarikatler arasındaki fitneler, siyahı beyazı, zengini fakiri, havassı avamı…vs… vs… Ve bunlara ilaveten batılılaşma adı altında onların süfli medeniyetlerinin bir kaç asırdır milletimize aşılanmaya çalışıılıyor olmasının sonucunda ortaya çıkan vahim tablo. Ve yine bunlara ilaveten siyasi cemiyetlerle aramızda oluşturulan ihtilaflar…

                                Medeniyette geri kalmışız; Kurana tabi olarak yeniden nasıl ayağa kalkabiliriz ?

                                doruk kardeşin dediği gibi manevi olarak terakki Kurana tabi olmakla mümkün olduğu aşikar. Maddi yönden de terakki yine Kur’anla olur. Çünkü Allah cc. müslümanların Kurana en çok sarıldığı zamanlarda onlara bu terakkiyi vereceğini tarihin şehadetiyle göstermiştir. Yani biz manen kendimizi ne kadar geliştirirsek maddeten de Allah önümüzdeki engelleri kaldırıyor. Ki bilimsel anlamda da eskilere gidersek hiç azımsanmayacak kadar çok bilim adamlarımız, büyük buluşlara imzalar atan önder mucidlerimiz var. Üstad Hazretleri Hutbe-i Şamiye de maddeten ve manen terakki yollarını şu şekilde açıklıyor. Daha geniş ayrıntı için tamamının okunmasını tavsiye ederiz…

                                [BILGI]İşte, İslâmiyetin hakaiki hem mânen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadı var.

                                Birinci cihet olan mânen terakki ise: Biliniz, hakikî vukuatı kaydeden tarih, hakikate en doğru şahittir. İşte, tarih bize gösteriyor. Hatta, Rus’u mağlûp eden Japon Başkumandanının İslâmiyetin hakkaniyetine şehadeti de şudur ki:

                                Hakikat-i İslâmiyetin kuvveti nispetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslâm temeddün edip terakki ettiğini tarih gösteriyor. Ve ehl-i İslâmın hakikat-i İslâmiyede zaafiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedennîye düştüklerini ve hercümerc içinde belâlara, mağlûbiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor. Sair dinler ise bilâkistir. Yani, salâbet ve taassuplarının zaafiyeti nispetinde temeddün ve terakki ettikleri gibi, dinlerine salâbet ve taassuplarının kuvveti derecesinde de tedennî ve ihtilâllere maruz kaldıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiş. [/BILGI]

                                [BILGI]İkinci cihet: Yani, maddeten İslâmiyetin terakkisinin kuvvetli sebepleri gösteriyor ki, maddeten dahi İslâmiyet istikbale hükmedecek. Birinci cihet, mâneviyat cihetinde terakkiyatı ispat ettiği gibi; bu ikinci cihet dahi maddî terakkiyatını ve istikbaldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünkü âlem-i İslâmın şahs-ı mânevîsinin kalbinde, gayet kuvvetli ve kırılmaz “beş kuvvet” içtima ve imtizaç edip yerleşmiş. HAŞİYE Sorularla Risale | Ana Sayfa[/BILGI]

                                Evet, nasıl ki eski zamanda İslâmiyetin terakkisi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını def etmek, silâh ile, kılıç ile olmuş. İstikbalde silâh, kılıç yerine hakikî medeniyet ve maddî terakki ve hak ve hakkaniyetin mânevî kılıçları düşmanları mağlûp edip dağıtacak.

                                HAŞİYE : Evet, Kur’ân’ın üstadiyetinden ve dersinin işârâtından fehmediyoruz ki: Kur’ân, mu’cizat-ı enbiyayı zikretmesiyle, beşer, istikbalde terakki edeceğini, o mu’cizatın nazireleri istikbalde terakki ile vücuda geleceğini beşere ders verip teşvik ediyor:

                                [DIKKAT]“Haydi, çalış, bu mu’cizatın nümunelerini göster.
                                Süleyman Aleyhisselâm gibi iki aylık yolu bir günde git.
                                İsâ Aleyhisselâm gibi en dehşetli hastalığın tedavisine çalış.
                                Hazret-i Mûsâ’nın asâsı gibi taştan ab-ı hayatı çıkar, beşeri susuzluktan kurtar.
                                İbrahim Aleyhisselâm gibi ateş seni yakmayacak maddeleri bul, giy.
                                Bazı enbiyalar gibi şark ve garpta en uzak sesleri işit, sûretleri gör.
                                Dâvud Aleyhisselâm gibi demiri hamur gibi yumuşat, beşerin bütün san’atına medâr olmak için demiri balmumu gibi yap.
                                Yusuf Aleyhisselâm ve Nuh Aleyhisselâmın birer mu’cizesi olan saat ve gemiden nasıl çok istifade ediyorsunuz.
                                Öyle de, sair enbiyanın size ders verdiği mu’cizelerden dahi o saat ve sefine gibi istifade ediniz, taklitlerini yapınız.”
                                [/DIKKAT]

                                İşte, buna kıyasen, Kur’ân her cihetle beşeri, maddî, mânevî terakkiyata sevk etmek için ders veriyor, üstad-ı küll olduğunu ispat ediyor.


                                #783181
                                Anonim
                                  • Geçmiş asırlarla bu asrımız arasında bariz farklar nelerdir ?

                                  aklıma gelen ve benim görebildiğim en büyük fark
                                  eskiden (bizim toplumumuzu düşünürsek) insanlar elhamdülillah müslümanız der
                                  cahilde olsalar yeni birşey öğrendikleri zaman en azından teslimiyet gösterirlermiş
                                  Allah cc’ya karşı edepli, şirke düşmekten korkarlarmış
                                  inançsızlarda o topluma karşı alenen düşüncelerini dile getiremezlermiş

                                  fakat şu zamanda öyle bir yapıya geldikki
                                  Allah cc korkusu minimumda
                                  ama inançsızlığı ya da şirki dile getirmek had safhada
                                  en basiti televizyonu ele alalım
                                  birkaç saniyelik bir reklamda ya da çocuklara hitap etmesi gereken basit bir çizgi filmde bile
                                  herşey tabiata ya da sebeplere dayandırılıyor
                                  her yayında buram buram şirk kokusu var
                                  Kur’an ayetleri sorgulanıyor
                                  gıybet, faiz, hırsızlık, riya, zina..vs almış başını gidiyor
                                  cinayetlerde bile amaç sadece birini öldürmekten çıkmış ki
                                  cesetler parça parça ediliyor hatta yeniyor (Allah cc muhafaza)
                                  maalesef bunlar gibi birçok felaket her gün karşımıza çıkıyor

                                  halbuki eskiden İslamı, İman Hakikatlerini öğrenmek şu anki kadar kolay değilmiş
                                  çok değerli bilgilere, eserlere ulaşmak daha zormuş
                                  büyüklerimiz hep anlatırlar ya
                                  eskiden saklı gizli ağaç kovuklarında okurduk, okuturduk Kur’an’ı diye
                                  ya da Üstad Hz’nin veya abilerin hayatlarına baktığımızda da görüyoruz
                                  Risale-i Nur’lar ne zorluklarla yazılmış, çoğaltılmış, yayılmış
                                  baskınlar düzenlenmiş, kaç kere toplatılmış
                                  hatta ismini şu an hatıra getiremeyeceğim ama bir ağabeyin sözü var ya
                                  “Biz kelle koltukta yazdık, siz rahat koltuklarınızda okuyamıyorsunuz” diye
                                  işte bu cümle bile
                                  arada asır farkı olmadığı halde
                                  zamanlar arasındaki farka çok güzel örnek teşkil eder

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 18)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.