- Bu konu 29 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
8 Temmuz 2011: 13:26 #672498
Anonim
On Üçüncü Lem’aHikmetü’l-İstiâzeاَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
1 sırrına dairdir.
وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطيِنِ وَ اَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ
2
Şeytandan istiâze sırrına dairdir. On Üç İşaret yazılacak.
O işaretlerin bir kısmı, müteferrik bir surette Yirmi Altıncı Söz gibi bir kısım risalelerde
beyan ve ispat edildiğinden, burada yalnız icmâlen bahsedilecek.BİRİNCİ İŞARET
Sual: Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiçbir medhalleri olmadığı, hem Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka taraftar olduğu, hem hak ve hakikatin cazibedar güzellikleri ve mehâsinleri ehl-i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfir ettikleri halde, hizbüşşeytanın çok defa galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl-i hak, her vakit şeytanın şerrinden Cenâb-ı Hakka sığınmasının sırrı nedir?
Elcevap: Hikmeti ve sırrı şudur ki: Ekseriyet-i mutlaka ile dalâlet ve şer, menfidir ve tahriptir ve ademîdir ve bozmaktır. Ve ekseriyet-i mutlaka ile hidayet ve
[NOT]Dipnot-1 Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.
Dipnot-2 “De ki: Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da, ey Rabbim, Sana sığınırım.” Mü’minûn Sûresi, 23:97-98.
[/NOT]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah ademî: yokluğa ait beyan: açıklama, anlatım cazibedar: cazibeli, çekici cihet: taraf, yön dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk galebe etmek: yenmek, üstün gelmek hak: doğru, gerçek hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet hidayet: doğru ve hak olan yolda gitme hikmet: sır, bilinmeyen gizli nokta hikmetü’l-istiâze: şeytanın şerrinden Allah’a sığınmanın sebepleri ve faydaları hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları icad: var etme icmâlen: kısaca inâyet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik istiâze: Allah’a sığınma kâinat: evren medhal: katkı, etki mehâsin: güzellikler menfi: olumsuz müeyyid: kuvvetlendiren, sağlamlaştıran müstekreh: tiksinti uyandıran müteferrik: kısım kısım, bölümler halinde müşevvik: teşvik eden rahmet: İlâhî şefkat, merhamet risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden herbiri suret: biçim, şekil sır: ince gerçek tahrip: yıkım tenfir etmek: nefret ettirmek şer: kötülük 8 Temmuz 2011: 13:30 #794246Anonim
hayır, müsbettir ve vücudîdir ve imar ve tamirdir. Herkesçe malûmdur ki, yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam bir günde tahrip eder. Evet, bütün âzâ-yı esasiyenin ve şerâit-i hayatiyenin vücuduyla vücudu devam eden hayat-ı insan Hâlık-ı Zülcelâlin kudretine mahsus olduğu halde, bir zalim, bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten ademî olan mevte o insanı mazhar eder. Onun için, et-tahrîbü eshel
1 durub-u emsal hükmüne geçmiş.
İşte bu sırdandır ki, ehl-i dalâlet, hakikaten zayıf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl-i hakka bazan galip oluyor. Fakat ehl-i hakkın öyle muhkem bir kalesi var ki, onda tahassun ettikleri vakit, o müthiş düşmanlar yanaşamazlar, bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler,
2 وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ sırrıyla, ebedî bir sevap ve menfaatle o zarar telâfi edilir. O kale-i metin, o hısn-ı hasîn ise, şeriat-ı Muhammediye ve sünnet-i Ahmediyedir (a.s.m.)
İKİNCİ İŞARET
Sual: Şerr-i mahz olan şeytanların icadı ve ehl-i imana taslitleri ve onların yüzünden çok insanlar küfre girip Cehenneme girmeleri, gayet müthiş ve çirkin görünüyor. Acaba Cemîl-i Alel’ıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahmân-ı Bilhakkın rahmet ve cemâli, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musibetin husulüne nasıl müsaade ediyor ve nasıl cevaz gösteriyor? Şu meseleyi çoklar sormuşlar ve çokların hatırına geliyor.
Elcevap: Şeytanın vücudunda cüz’î şerlerle beraber birçok makasıd-ı hayriye‑i külliye ve kemâlât-ı insaniye vardır. Evet, bir çekirdekten koca bir ağaca
[NOT]Dipnot-1 Yıkmak kolaydır.
Dipnot-2 “Gerçek iyi sonuç takvâ sahiplerinindir.” A’râf Sûresi, 7:128.
[/NOT]
Cemîl-i Alel’ıtlak: sonsuz ve kusursuz güzellik sahibi olan Allah Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah Rahmân-ı Bilhak: hakkıyla çok merhametli olan Allah Rahîm-i Mutlak: kayda ve şarta bağlı olmaksızın sınırsız şefkat ve merhamet sahibi olan Allah ademî: hiçlikle ilgili cemâl: güzellik cevaz: izin, müsaâde, ruhsat cüz’î: az, sınırlı durub-u emsal: atasözleri, temsil sözleri ebedî: sonsuz ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler galip: üstün gelen hadsiz: sınırsız hakikaten: gerçekten halt etmek: uygunsuz fiil ve davranışta bulunmak hayat-ı insan: insan hayatı hayır: iyilik, manevî değeri olan husul: meydana gelme hısn-ı hasîn: çok sağlam kale icad: var etme imar: yapma, tamir etme kale-i metin: sağlam kale kemâlât-ı insaniye: insana ait mükemmellikler kudret: güç, iktidar küfür: inkâr, inançsızlık mahsus: has, özel makasıd-ı hayriye-i külliye: büyük hayırlı maksatlar malûm: bilinen mazhar etmek: eriştirmek menfaat: fayda, yarar mevt: ölüm muhkem: sağlam musibet: belâ, büyük sıkıntı muvakkat: geçici müsbet: olumlu, ispat edilebilen nisbeten: kıyasla rahmet: şefkat, merhamet sünnet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünneti, hal, söz, tavır ve tasdikleri tahassun etmek: korunmak tahrip etmek: yıkıp yok etmek taslit: musallat olma, sataşma telâfi etmek: tamamlamak, eksiği gidermek uzuv: organ vücud: varlık vücudî: varlıkla ilgili zalim: haksızlık ve zulüm yapan âzâ-yı esasiye: temel organlar şer: kötülük şeriat-ı Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) tarif ettiği, getirdiği ve bildirdiği şeriat; İslâm dini şerr-i mahz: tamamıyla şer ve kötü şerâit-i hayatiye: hayat şartları 8 Temmuz 2011: 13:31 #794247Anonim
kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i insaniyedeki istidatta dahi ondan daha ziyade merâtip var. Belki zerreden şemse kadar dereceleri var. Bu istidâdâtın inkişâfâtı, elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder. Ve o muameledeki terakki zembereğinin hareketi, mücahede ile olur. O mücahede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücuduyla olur. Yoksa, melâikeler gibi, insanların da makamı sabit kalırdı. O halde insan nev’inde binler envâ hükmünde sınıflar bulunmayacak… Bir şerr-i cüz’î gelmemek için bin hayrı terk etmek, hikmet ve adalete münafidir.
Çendan, şeytan yüzünden ekser insanlar dalâlete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete bakar; kemiyete az bakar veya bakmaz. Nasıl ki, bin ve on çekirdeği bulunan bir zat, o çekirdekleri toprak altında bir muamele-i kimyeviyeye mazhar etse, ondan on tanesi ağaç olmuş, bini bozulmuş. O on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama verdiği menfaat, elbette, bin bozulmuş çekirdeğin verdiği zararı hiçe indirir. Öyle de, nefis ve şeytanlara karşı mücahede ile, yıldızlar gibi nev-i insanı şereflendiren ve tenvir eden on insan-ı kâmil yüzünden o nev’e gelen menfaat ve şeref ve kıymet, elbette, haşarat nev’inden sayılacak derecede süflî ehl-i dalâletin küfre girmesiyle insan nev’ine vereceği zararı hiçe indirip göze göstermediği için, rahmet ve hikmet ve adalet-i İlâhiye, şeytanın vücuduna müsaade edip tasallutlarına meydan vermiş.
Ey ehl-i iman! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur’ân tezgâhında yapılan takvâdır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet‑i Seniyyesidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır.
ÜÇÜNCÜ İŞARET
Sual: Kur’ân-ı Hakîmde ehl-i dalâlete karşı azîm şekvâları ve kesretli tahşidâtı
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi azîm: büyük dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen herşeye inanan kimseler, mü’minler ekser: pek çok ekseriyetle: çoğunlukla envâ: çeşitler, türler haşarat: zehirli böcekler hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması hıfz-ı İlâhî: Allah’ın koruması iktiza: gerektirme iltica: sığınma inkişâfât: açığa çıkmalar insan-ı kâmil: yaratılış gayesini eksiksiz olarak yerine getiren ve manevî olgunluğa erişen insan istidat: yetenek, kabiliyet istidâdât: istidatlar, kabiliyetler istiâze: Allah’a sığınma istiğfar: Allah’tan bağışlanma dilemek kemiyet: sayıca çokluk, nicelik kesretli: pek çok keyfiyet: özellik, nitelik küfür: inkâr, inançsızlık mahiyet-i insaniye: insana ait temel özellik makam: derece, yer mazhar etmek: eriştirmek melâike: melekler menfaat: fayda, yarar merâtip: mertebeler muamele: iş, davranış muamele-i kimyeviye: kimyasal işlem muzır: zararlı mücahede: cihad etme, mücadele münafi: aykırı, ters nefis: insanı kötülüklere yönelten duygu nev-i insan: insan türü, insanlık nev’: çeşit, tür rahmet ve hikmet ve adalet-i İlâhiye: Allah’ın rahmet, hikmet ve adaleti süflî: alçak, âdi tahşidat: öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma takvâ: Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınmak tasallut: musallat olma, sataşma tenvir etmek: nurlandırmak, aydınlatmak terakki: ilerleme, gelişme vücud: varlık zat: kişi zemberek: hareketi sağlayan güç kaynağı zerre: atom ziyade: çok, fazla çendan: gerçi, her ne kadar şekvâ: şikâyet şems: güneş şerr-i cüz’î: ferdî, sınırlı, küçük kötülük 8 Temmuz 2011: 13:34 #794248Anonim
ve çok şiddetli tehdidâtı,
1 aklın zâhirine göre, adaletli ve münasebetli belâgatine ve üslûbundaki itidaline ve istikametine münasip düşmüyor. Adeta âciz bir adama karşı, orduları tahşid ediyor. Ve onun cüz’î bir hareketi için, binler cinayet etmiş gibi tehdit ediyor. Ve müflis ve mülkte hiç hissesi olmadığı halde, mütecaviz bir şerik gibi mevki verip ondan şekvâ ediyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?Elcevap: Onun sır ve hikmeti şudur ki: Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalâlete sülûk ettikleri için, küçük bir hareketle çok tahribat yapabilirler. Ve çok mahlûkatın hukukuna, az bir fiil ile çok hasâret veriyorlar.
Nasıl ki, bir sultanın büyük bir ticaret gemisinde, bir adam az bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi terk etmekle, o gemiyle alâkadar bütün vazifedarların semere-i sa’ylerinin ve netice-i amellerinin mahvına ve iptaline sebebiyet verdiği için, o geminin sahib-i zîşânı, o âsiden, o gemiyle alâkadar olan bütün raiyetinin hesabına azîm şikâyetler edip dehşetli tehdit ediyor. Ve onun o cüz’î hareketini değil, belki o hareketin müthiş neticelerini nazara alarak ve sahib-i zîşânın zâtına değil, belki raiyetinin hukuku namına dehşetli bir cezaya çarpar.
Öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebed dahi, küre-i arz gemisinde ehl-i hidayetle beraber bulunan, ehl-i dalâlet olan hizbüşşeytanın zâhiren cüz’î hatîatlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlûkatın hukukuna tecavüz ettikleri ve mevcudatın vezâif‑i âliyelerinin neticelerinin iptal etmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azîm şikâyet ve dehşetli tehdidat, ve tahribatlarına karşı mühim tahşidat etmek, ayn-ı belâgat içinde mahz-ı hikmettir ve gayet münasip ve muvafıktır. Ve mutabık-ı mukteza-yı haldir ki, belâgatin tarifidir
2 ve esasıdır. Ve israf-ı kelâm olan mübalâğadan münezzehtir.[NOT]Dipnot-1 bk. Bakara Sûresi, 2:85; Âl-i İmrân Sûresi, 3:88; Nisâ Sûresi, 4:173; A’râf Sûresi, 7:18; Meryem Sûresi, 19:88-95; Sâd Sûresi, 38:85; Talâk Sûresi, 65:8; Ğaşiye Sûresi, 88:23-24; Fecr Sûresi, 89:25.
Dipnot-2 bk. el-Hamevî, Hızânetü’l-Edeb: 2:482; el-Kazvânî, el-Îzâh fî Ulûmi’l-Belâğa: 1:15-16.
[/NOT]Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi alâkadar: alakalı, ilgili ayn-ı belâgat: belâgatın ta kendisi azîm: büyük, yüce belâgat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme cüz’î: ferdî, az, sınırlı dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman etmiş olanlar fiil: hareket, iş, etki hasâret: zarar hatîat: yanlışlar, hatâlar hikmet: sebep, maksat, gaye hisse: pay hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları iptal: sonuçsuz kalma israf-ı kelâm: gereksiz söz söyleme istikamet: doğru yolu takip etme itidal: her konuda orta yolu tutma, aşırıya kaçmama küre-i arz: yerküre, dünya mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar mahv: yok olma mahz-ı hikmet: hikmetin ta kendisi mevcudat: varlıklar mevki: yer, makam mutabık-ı mukteza-yı hâl: hâlin gereğine uygun muvafık: uygun mübalâğa: abartı müflis: iflas etmiş mülk: sahip olunan şey münasebet: bağlantı, ilişki münasip: uygun münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce mütecaviz: saldırgan, haddi aşan namına: adına nazar: dikkat netice-i amel: yapılan işin neticesi raiyet: halk, tabi olanlar sahib-i zîşân: şanlı sahip semere-i sa’y: çalışmanın meyvesi, neticesi sülûk etmek: yol almak, ilerlemek tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar tahşid etmek: yığınak yapmak, bir noktayı çokça vurgulamak tecavüz: haddi aşma, saldırma tehdidât: tehditler vazifedar: görevli vezâif-i âliye: yüce vazifeler zâhir: açık, görünür kısım zâhiren: görünürde zât: şahıs âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen âsi: isyan eden üslûp: ifade tarzı şekvâ: şikâyet şerik: ortak 8 Temmuz 2011: 13:37 #794249Anonim
Malûmdur ki, böyle az bir hareketle çok tahribat yapan dehşetli düşmanlara karşı gayet metin bir kaleye iltica etmeyen, çok perişan olur. İşte, ey ehl-i iman, o çelik ve semâvî kale, Kur’ân’dır. İçine gir, kurtul.
DÖRDÜNCÜ İŞARET
Adem şerr-i mahz, ve vücud hayr-ı mahz olduğunu, ehl-i tahkik ve ashab-ı keşif ittifak etmişler. Evet, ekseriyet-i mutlaka ile, hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücuda istinad eder ve ona râci olur. Sureten menfi ve ademî de olsa, esası sübutîdir ve vücudîdir. Dalâlet ve şer ve musibetler ve mâsiyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esası, mayası ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendan suret-i zâhirîde müsbet ve vücudî de görünseler, esası ademdir, nefiydir.
Hem bilmüşahede sabittir ki, bina gibi birşeyin vücudu, bütün eczasının mevcudiyetiyle takarrur eder. Halbuki onun harabiyeti ve ademi ve in’idâmı, bir rüknün ademiyle hasıl olur. Hem vücut, herhalde mevcut bir illet ister, muhakkak bir sebebe istinad eder. Adem ise, ademî şeylere istinad edebilir; ademî birşey, mâdum birşeye illet olur.
İşte bu iki kaideye binaendir ki, şeytan-ı ins ve cinnin kâinattaki müthiş âsâr-ı tahripkârâneleri ve envâ-ı küfür ve dalâlet ve şer ve mehâliki yaptıkları halde zerre miktar icada ve hilkate müdahaleleri olmadığı gibi, mülk-ü İlâhîde bir hisse-i iştirakleri olamıyor. Ve bir iktidar ve bir kudretle o işleri yapmıyorlar; belki çok işlerinde iktidar ve fiil değil, belki terk ve atâlettir. Hayrı yaptırmamakla şerleri yapıyorlar, yani şerler oluyorlar. Çünkü mehâlik ve şer, tahribat nev’inden olduğu için, illetleri, mevcut bir iktidar ve fâil bir icad olmak lâzım değildir. Belki bir emr-i ademî ile ve bir şartın bozulmasıyla koca bir tahribat olur.
adem: yokluk, hiçlik ademî: yokluğa ait ashab-ı keşif: imanın hakikatlerine ve sırlarına, mânevi terakki ile ulaşan kimseler atâlet: hareketsizlik belâ: büyük sıkıntı bilmüşahede: gözle görerek binaen: dayanarak dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ecza: kısımlar, bölümler ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler ehl-i tahkik: gerçeği bütün ayrıntılarıyla araştıran kişiler ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk emr-i ademî: yokluğa ait iş, şey envâ-ı küfür: küfrün çeşitleri fiil: hareket, iş, etki fâil: işi yapan, özne harabiyet: harab olma, yıkılma hasıl olmak: meydana gelmek hayr-ı mahz: sırf hayırdan ibaret hayır: iyilik, faydalı ve sevaplı amel hilkat: yaratılış, yaratma hisse-i iştirak: katılma payı icad: var etme iktidar: güç ve kuvvete sahip olma illet: esas sebep, maksat iltica etmek: sığınmak in’idâm: yok olma istinad etmek: dayanmak ittifak etmek: birleşmek kaide: kural, prensip kemâlât: mükemellikler, kusursuz özellikler kudret: güç, iktidar kâinat: evren malûm: bilinen mehâlik: helâk edici şeyler mehâsin: güzellikler menfi: olumsuz metin: sağlam, kuvvetli mevcudiyet: var olma hali musibet: belâ, büyük sıkıntı mâdum: yokluğa ve hiçliğe düşen mâsiyet: günah, isyan müdahale: karışma mülk-ü İlâhî: Allah’a ait mülk, kâinat müsbet: sabit olarak var olan nefy: inkar nev’: çeşit, tür râci: dönen, ait olan rükn: esas, şart semâvî: Allah tarafından olan suret-i zâhirî: dış görünüş sureten: görünüşte sübutî: sabit olarak var olan tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar takarrur etmek: karar bulmak, sağlamca yerleşmek vücud: varlık, var olma vücudî: varlıkla bağlantılı zerre: atom âsâr-ı tahripkârâne: tahrip edici davranış ve hareketler çendan: gerçi, her ne kadar şer: kötülük şerr-i mahz: tamamıyla şer ve kötü şeytan-ı ins ve cin: insan ve cinlerden olan şeytanlar 8 Temmuz 2011: 13:39 #794250Anonim
İşte bu sır Mecusîlerde inkişaf etmediği içindir ki, kâinatta “Yezdan” namıyla bir hâlık-ı hayır, diğeri “Ehriman” namıyla bir hâlık-ı şer itikad etmişlerdir.
1 Halbuki onların “Ehriman” dedikleri mevhum ilâh-ı şer, bir cüz-ü ihtiyariyle ve icadsız bir kesble şerlere sebebiyet veren malûm şeytandır.
İşte, ey ehl-i iman! Şeytanların bu müthiş tahribatına karşı en mühim silâhınız ve cihazat-ı tamiriyeniz istiğfardır ve “Eûzü billâh” demekle Cenâb-ı Hakka ilticadır. Ve kal’anız Sünnet-i Seniyyedir.
BEŞİNCİ İŞARET
Cenâb-ı Hak, kütüb-ü semâviyede beşere karşı Cennet gibi azîm mükâfat ve Cehennem gibi dehşetli mücâzâtı göstermekle beraber, çok irşad, ikaz, ihtar, tehdit ve teşvik ettiği halde; ehl-i iman, bu kadar esbab-ı hidayet ve istikamet varken, hizbüşşeytanın mükâfatsız, çirkin, zayıf desiselerine karşı mağlûp olmaları, bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba, iman varken, Cenâb-ı Hakkın o kadar şiddetli tehdidâtına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl iman gitmiyor?
2 اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا sırrıyla şeytanın gayet zayıf desiselerine kapılıp Allah’a isyan ediyor. Hattâ benim arkadaşlarımdan bazıları, yüz hakikat dersini kalben tasdik ile beraber, benden işittiği ve bana karşı da fazla hüsn‑ü zannı ve irtibatı varken, kalbsiz ve bozuk bir adamın ehemmiyetsiz ve riyâkârâne iltifatına kapıldı; onun lehinde, benim aleyhimde bir vaziyete geldi. “Fesübhânallah,” dedim. “İnsanda bu derece sukut olabilir mi? Ne kadar hakikatsiz bir insandı!” diye o biçareyi gıybet ettim, günaha girdim.
[NOT]Dipnot-1 bk. eş-Şeristânî, el-Milel ve’n-Nihal: 1:232-233, 237; el-Îcî, Kitâbü’l-Mevâkıf: 3:65; Tâhir b. Muhammed, et-Tabsîr fi’d-Dîn: 1:91, 113, 142.
Dipnot-2 “Muhakkak ki şeytanın tuzağı pek zayıftır.” Nisâ Sûresi, 4:76.
[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Ehriman: (bk. bilgiler – Mecusîlik) Eûzü billâh: Allah’a sığınırım Fesübhânallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” mânâsında Mecusî: ateşe tapan Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler Yezdan: Mecusî dininde iyilik tanrısı olarak kabul edilen ilâh azîm: büyük, yüce beşer: insan biçare: çaresiz cihazat-ı tamiriye: onarım ve tamir aletleri cüz-ü ihtiyar: sınırlı irade desise: hile, aldatma ehemmiyet: değer, önem ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler esbab-ı hidayet: doğru yola ulaşma sebepleri gıybet etmek: arkasından konuşmak hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet hakikatsiz: asılsız hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları hâlık-ı hayır: iyilik yaratanı hâlık-ı şer: kötülük yaratanı hüsn-ü zan: güzel düşünce icadsız: yaratma özelliği olmayan ihtar: hatırlatma ikaz: uyarı iltica: sığınma iltifat: övgü ilâh-ı şer: kötülük tanrısı iman: inanma inkişaf etmek: açığa çıkmak, gelişmek irtibat: bağ, ilişki irşad etmek: doğru yolu göstermek istikamet: doğru istiğfar: Allah’tan bağışlanma dilemek itikad etmek: inanmak kal’a: kale kesb etmek: kazanmak kâinat: evren kütüb-ü semâviye: vahye dayanan kutsal kitaplar malûm: bilinen mağlûp: yenik düşen mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan mücâzât: cezalandırma mühim: önemli mükâfat: ödül riyâkârâne: ikiyüzlülükle sukut: alçalış, düşüş tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama tehdidât: tehditler tehdit: korkutma şer: kötülük 8 Temmuz 2011: 13:42 #794251Anonim
Sonra, sabık işaretlerdeki hakikat inkişaf etti, karanlıklı çok noktaları aydınlattı. O nur ile, lillâhilhamd, hem Kur’ân-ı Hakîmin azîm tergibat ve teşvikatı tam yerinde olduğunu; hem ehl-i imanın desâis-i şeytaniyeye kapılmaları imansızlıktan ve imanın zayıflığından olmadığını; hem günah-ı kebâiri işleyen küfre girmediğini; hem Mutezile mezhebi ve bir kısım Hariciye mezhebi “Günah-ı kebâiri irtikâp eden kâfir olur veya iman ve küfür ortasında kalır”
1 diye hükümlerinde hata ettiklerini; hem benim o biçare arkadaşım da yüz ders-i hakikati bir herifin iltifatına feda etmesi, düşündüğüm gibi çok sukut ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım, Cenâb-ı Hakka şükrettim, o vartadan kurtuldum. Çünkü, sabıkan dediğimiz gibi, şeytan, cüz’î bir emr-i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. Kuvve-i şeheviye ve gadabiye ise, şeytanın desiselerine hem kabile, hem nâkile iki cihaz hükmündedir.
İşte, bunun içindir ki, Cenâb-ı Hakkın Gafûr, Rahîm gibi iki ismi, tecellî-i âzamla ehl-i imana teveccüh ediyor. Ve Kur’ân-ı Hakîmde peygamberlere en mühim ihsanı mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları istiğfar etmeye davet ediyor. Bismillâhirrahmânirrahîm kelime-i kudsiyesini her sûre başında tekrar ile ve her mübarek işlerde zikrine emretmesiyle,
2 kâinatı ihata eden rahmet-i vâsiasını melce ve tahassungâh gösteriyor ve فَاسْتَعِذْ
3 emriyle,
اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
4 kelimesini siper yapıyor.
[NOT]Dipnot-1 bk. el-Îcî, Kitâbü’l-Mevâkıf: 3:548; İbn Ebi’l-İzz, Şerhu Akîdeti’t-Tahâviyye: 1:356-362.
Dipnot-2 bk. İbni Mâce, Nikâh: 19; Müsned: 2:359; en-Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ: 6:127-128; Abdurrezzak, el-Musannef: 6:189; İbni Hibbân; es-Sahîh: 1:173-174.
Dipnot-3 “Sığın.” A’raf Sûresi, 7:200; Nahl Sûresi, 16:98; Mü’min Sûresi, 40:56; Fussilet Sûresi, 41:36.
Dipnot-4 Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.
[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah Gafûr: çok merhamet eden, suçları bağışlayan Allah Hariciye mezhebi: (bk. bilgiler – Haricîler) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Mutezile: (bk. bilgiler) Rahîm: rahmeti her şeyi kuşatan, her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah azîm: büyük, yüce biçare: çaresiz cüz’î: az, ferdî ders-i hakikat: hakikat dersi desise: hile, aldatma desâis-i şeytaniye: şeytanın hileleri, aldatmacaları ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler emr-i ademî: yokluğa ait iş, iş günah-ı kebâir: büyük günahlar hakikat: asıl, esas, gerçek ihata etmek: içine almak, kapsamak ihsan: bağış, iyilik, lütuf iltifat: övgü iman: inanma inkişaf etmek: açığa çıkmak irtikâp etmek: yapmak, işlemek istiğfar: Allah’tan bağışlanma dilemek kabile: alıcı kelime-i kudsiye: kutsal cümle kuvve-i şeheviye ve gadabiye: şehvet ve öfke duyguları; insanı dünya zevklerini elde etmeye ve zararlı şeyleri defetmeye sevkeden duygular kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan birşeyi inkâr eden kimse kâinat: evren küfür: inkâr, inançsızlık lillâhilhamd: ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, hepsi Allah’a aittir mağfiret: bağışlama melce: sığınak mübarek: bereketli, hayırlı nefis: insanı kötülüklere yönelten duygu nâkile: iletici rahmet-i vâsia: Allah’ın herşeyi kuşatan geniş rahmeti sabık: geçen, önceki sabıkan: bundan önce sukut: alçalış, düşüş sûre: Kur’ân-ı Kerim’in bölümlerinden her biri tahassungâh: korunma yeri, sığınak tecellî-i âzam: en büyük tecelli, görünüm tergibat: rağbet uyandırmalar, teşvikler teveccüh etmek: yönelmek teşvikat: teşvikler varta: tehlike, çamura düşme zikir: Allah’ı anma 8 Temmuz 2011: 13:44 #794252Anonim
ALTINCI İŞARET
Şeytanın en tehlikeli bir desisesi şudur ki: Bazı hassas ve sâfi-kalb insanlara, tahayyül-ü küfrîyi tasdik-i küfürle iltibas ettiriyor. Tasavvur-u dalâleti, dalâletin tasdiki suretinde gösteriyor. Ve mukaddes zatlar ve münezzeh şeyler hakkında gayet çirkin hatıraları hayaline gösteriyor. Ve imkân-ı zâtîyi imkân-ı aklî şeklinde gösterip, imandaki yakînine münâfi bir şek tarzını veriyor. Ve o vakit o biçare hassas adam, kendini dalâlet ve küfür içine düştüğünü tevehhüm edip imandaki yakîninin zâil olduğunu zanneder, ye’se düşer, o yeisle şeytana maskara olur. Şeytan hem ye’sini, hem o zayıf damarını, hem o iltibasını çok işlettirir; ya divane olur, yahut “Herçi bâd, âbâd” der, dalâlete gider.
Şeytanın bu desisesinin mahiyeti ne kadar esassız olduğunu, bazı risalelerde beyan ettiğimiz gibi, burada icmâlen bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Nasıl ki âyinede yılanın sureti ısırmaz ve ateşin misali yandırmaz ve murdarın aksi telvis etmez. Öyle de, hayal veya fikir âyinesinde küfriyâtın ve şirkin akisleri ve dalâletin gölgeleri ve şetimli çirkin sözlerin hayalleri itikadı bozmaz, imanı tağyir etmez, hürmetli edebi kırmaz. Çünkü meşhur kaidedir ki, “Tahayyül-ü şetim şetim olmadığı gibi, tahayyül-ü küfür dahi küfür değil ve tasavvur-u dalâlet de dalâlet değil.”
İmandaki şek meselesi ise, imkân-ı zâtîden gelen ihtimaller, o yakîne münâfi değil ve o yakîni bozmaz. İlm-i usul-i dinde kavâid-i mukarreredendir ki,اِنَّ اْلاِمْكَانَ الذَّاتِىَ لاَيُنَافِى الْيَقِينَ الْعِلْمِىَ
1
Meselâ, Barla Denizi su olarak yerinde bulunduğuna yakînimiz var. Halbuki, zâtında mümkündür ki, o deniz, bu dakikada batmış olsun. Ve batması mümkinattandır.
[NOT]Dipnot-1 “İmkân-ı zatî, yakîn-î ilmîye aykırı değildir.” bk. el-Gazâlî, el-Menhûl: s.122; el-Müceddidî, Kavâidü’l-fıkh: s.11, 143.[/NOT]
Barla Denizi: (bk. bilgiler – Barla) Herçi bâd, âbâd: “Her ne olursa olsun” anlamında bir deyim aks/akis: yansıma beyan etmek: açıklamak dalâlet: inançsızlık, hak yoldan sapkınlık desise: hile, aldatma divane: akılsız edeb: terbiye, güzel ahlâk hassas: duyarlı hürmetli: saygıdeğer icmâlen: kısaca, özetle ilm-i usul-i din: kelâm ve İslâmî metod ilmi iltibas: karıştırma imkân-ı aklî: aklen mümkün olma imkân-ı zâtî: bir şeyin özünde mümkün olması itikad: inanç kaide: düstur, prensip kavâid-i mukarrere: yerleşmiş kaideler, kurallar küfriyât: küfre sebep olan işler, sözler küfür: inkâr, inançsızlık mahiyet: nitelik, özellik maskara olmak: gülünç ve rezil olmak misâl: yansıma mukaddes: kusur ve eksiklikten uzak, kutsal murdar: pis, kirli, haram münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce münâfi: aykırı, zıt risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümler suret: biçim, görünüş sâfi-kalb: kalbi temiz tahayyül-ü küfrî: küfür ve inkârla ilgili meseleleri hayal etme tahayyül-ü küfür: küfrü hayal etme tahayyül-ü şetim: çirkin sözü ve kötü düşünceyi hayal etme tasavvur-u dalâlet: inançsızlığı zihinde şekillendirme tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama tasdik-i küfür: küfür ve inkârı kabul etme tağyir etmek: değiştirmek telvis etmek: kirletmek tevehhüm etme: kuruntuya kapılma yakîn: kesin ve doğru bilgi ye’s/yeis: ümitsizlik zat: kişi, bir şeyin özü zâil: geçip gidici, yok olucu zâtında: özünde, kendisinde âyine: ayna şek: şüphe, zan şetim: çirkin söz, kötü düşünce şirk: Allah’a ortak koşma 8 Temmuz 2011: 13:46 #794253Anonim
Bu imkân-ı zâtî, madem bir emâreden neş’et etmiyor; zihnî bir imkân olamaz ki, şek olsun. Çünkü, yine ilm-i usul-i dinde bir kaide-i mukarreredir ki,
لاَعِبْرَةَ ِلْلاِحْتِمَالِ غَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَلِيلٍYani, “Bir emâreden gelmeyen bir ihtimal-i zâtî ise, bir imkân-ı zihnî olmaz ki şüphe verip ehemmiyeti olsun.”
İşte bu desise-i şeytaniyeye mâruz olan biçare adam, hakaik-i imaniyeye yakînini böyle zâtî imkânlarla kaybediyor zanneder. Meselâ, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, beşeriyet itibarıyla çok imkân-ı zâtiye hatırına geliyor ki, imanın cezim ve yakînine zarar vermez. Fakat o zarar verdi zanneder, zarara düşer.
Hem bazan şeytan, kalb üstündeki lümmesi cihetinde, Cenâb-ı Hak hakkında fena sözler söyler. O adam zanneder ki, onun kalbi bozulmuş ki böyle söylüyor; titriyor. Halbuki onun titremesi ve korkması ve adem-i rızası delildir ki, o sözler kalbinden gelmiyor, belki lümme-i şeytaniyeden geliyor veya şeytan tarafından ihtar ve tahayyül ediliyor.
Hem insanın letâifi içinde teşhis edemediğim bir iki lâtife var ki, ihtiyar ve iradeyi dinlemezler, belki de mes’uliyet altına da giremezler. Bazan o lâtifeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar, yanlış şeylere giriyorlar. O vakit şeytan o adama telkin eder ki: “Senin istidadın hakka ve imana muvafık değil ki, böyle ihtiyarsız bâtıl şeylere giriyorsun. Demek senin kaderin seni şekavete mahkûm etmiştir.” O biçare adam ye’se düşüp helâkete gider.
İşte, şeytanın evvelki desiselerine karşı mü’minin tahassungâhı, muhakkıkîn-i asfiyanın düsturlarıyla hudutları taayyün eden hakaik-i imaniye ve muhkemât-ı
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah adem-i rıza: razı olmama beşeriyet: insanlık biçare: çaresiz bâtıl: doğru olmayan cezm: kesin karar, niyet cihet: taraf, yön desise: hile, aldatma desise-i şeytaniye: şeytandan gelen hileler düstur: kural ehemmiyet: değer, önem emâre: belirti, işaret hak: doğru gerçek hakaik-i imaniye: iman hakikatleri helâket: mahvolma hudut: sınır ihtar: hatırlatma ihtiyar: dileme, seçme ihtiyarsız: irade dışı ilm-i usul-i din: kelâm ve İslâm metodolojisi ilmi imkân: mümkün olma, olabilirlik imkân-ı zihnî: bir şeyin zihnen mümkün olması imkân-ı zâtî/ihtimal-i zâtî: bir şeyin özünde mümkün olması irade: dileme, tercih, seçme gücü istidat: yapı, kabiliyet itibarıyla: açısından kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi kaide-i mukarrere: kesinleşmiş kural letâif: ruhta bulunan ince duyular lâtife: ince duyu lümme: kalpte şeytanın iş gördüğü yer lümme-i şeytaniye: kalpte bulunan ve şeytanın sürekli vesvese verdiği yer mahkûm etmek: yargılamak mes’uliyet: sorumluluk muhakkıkîn-i asfiya: her şeyin gerçeğini araştırıp bulan seçkin İslâm alimleri muhkemât-ı Kur’âniye: mânâsı gayet açık olan ve hükümler içeren Kur’ân âyetleri muvafık: uygun mâruz olmak: yüz yüze gelmek mümkinat: olması imkan dahilinde olan şeyler neş’et etmek: kaynaklanmak taayyün eden: belirlenen tahassungâh: korunma yeri, sığınak tahayyül: hayal etme telkin etmek: fikir aşılamak, öğüt vermek teşhis etmek: belirlemek yakîn: kesin ve doğru bilgi ye’s: ümitsizlik zihnî: zihinle ilgili zâtî imkan: birşeyin özünde mümkün olması şek: şüphe, zan şekavet: mutsuzluk, bedbahtlık 8 Temmuz 2011: 13:48 #794254Anonim
Kur’âniyedir. Ve âhirdeki desiselerine karşı, istiâze ile, ehemmiyet vermemektir. Çünkü ehemmiyet verdikçe, nazar-ı dikkati celb ettirip büyür, şişer. Mü’minin böyle mânevî yaralarına tiryak ve merhem, Sünnet-i Seniyyedir.
YEDİNCİ İŞARET
Sual: Mutezile imamları, şerrin icadını şer telâkki ettikleri için, küfür ve dalâletin hilkatini Allah’a vermiyorlar. Güya onunla Allah’ı takdis ediyorlar! “Beşer kendi ef’âlinin hâlıkıdır” diye dalâlete gidiyorlar.
1 Hem derler: “Bir günah-ı kebireyi işleyen bir mü’minin imanı gider.
2 Çünkü Cenâb-ı Hakka itikad ve Cehennemi tasdik etmek, öyle günahı işlemekle kabil-i tevfik olamaz. Çünkü dünyada gayet cüz’î bir hapis korkusuyla kendini hilâf-ı kanun herşeyden muhafaza eden adam, ebedî bir azâb-ı Cehennemi ve Hâlıkın gazabını nazar-ı ehemmiyete almayacak derecede büyük günahları işlerse, elbette imansızlığa delâlet eder.”
Elcevap: Birinci şıkkın cevabı şudur ki: Kader Risalesinde izah edildiği gibi, halk-ı şer, şer değil; belki kesb-i şer, şerdir. Çünkü, halk ve icad umum neticelere bakar. Bir şerrin vücudu çok hayırlı neticelere mukaddeme olduğu için, o şerrin icadı, neticeler itibarıyla hayır olur, hayır hükmüne geçer. Meselâ ateşin yüz hayırlı neticeleri var. Fakat bazı insanlar, sû-i ihtiyarıyla ateşi kendilerine şer yapmakla, “Ateşin icadı şerdir” diyemezler. Öyle de, şeytanların icadı, terakkiyât-ı insaniye gibi çok hikmetli neticeleri olmakla beraber, sû-i ihtiyarıyla ve yanlış kesbiyle şeytanlara mağlûp olmakla, “Şeytanın hilkati şerdir” diyemez. Belki o, kendi kesbiyle kendine şer yaptı.
Evet, kesb ise, mübaşeret-i cüz’iye olduğu için, hususî bir netice-i şerriyenin mazharı olur; o kesb-i şer, şer olur. Fakat icad umum neticelere baktığı için,
[NOT]Dipnot-1 bk. el-Mâtüridî, et-Tevhîd: 1:92, 169, 314, 315; İbni Hazm, el-Fasl fi’l-Milel: 2:121, 3:57, 59.
Dipnot-2 bk. el-Îcî, Kitâbü’l-Mevâkıf: 3:548; İbni Ebi’l-İzz, Şerhu Akîdeti’t-Tahâviyye: 1:356-362.
[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah Hâlık: her şeyi yaratan Allah Kader Risalesi: Yirmi Altıncı Söz Mutezile: “Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır” iddiasında olan ehl-i sünnet dışı bir mezhep Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler azâb-ı Cehennem: Cehennem azabı beşer: insan celb etme: çekme cüz’î: ferdî, sınırlı dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık delâlet: delil olma, işaret etme desise: hile, aldatma ebedî: sonsuz ef’âl: fiiler, davranışlar ehemmiyet vermek: önem vermek gazab: öfke, hiddet günah-ı kebire: büyük günah halk etmek: yaratmak halk-ı şer: şerrin yaratılışı hayır: iyilik hikmet: fayda, gaye hilkat: yaratma hilâf-ı kanun: kanun dışı hususî: özel icad: yaratma imam: bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim istiâze: Allah’a sığınma itibarıyla: açısından itikad: inanma izah: açıklama kabil-i tevfik: biraraya gelebilme kesb: kazanma kesb-i şer: şerli bir işi işleme küfür: inkâr, inançsızlık mazhar: görünme ve yansıma yeri mağlûp: yenik düşen muhafaza etmek: korumak, saklamak mukaddeme: önsöz, başlangıç mânevî: mânâya ait mübaşeret-i cüz’iye: sınırlı temas nazar-ı dikkat: dikkatli bakış nazar-ı ehemmiyet: önem vererek bakma netice-i şerriye: şerden ortaya çıkan sonuç sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma takdis etme: Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma tasdik etmek: doğruluğunu kabul etmek, onaylamak telâkki etmek: kabul etmek terakkiyât-ı insaniye: insanlığın yükselişi ve ilerlemeleri tiryak: derman, ilâç umum: bütün vücud: varlık âhir: son şer: kötülük 8 Temmuz 2011: 13:50 #794255Anonim
şer, şer değil, belki hayırdır. İşte Mutezile bu sırrı anlamadıkları için, “Halk-ı şer, şerdir; ve çirkinin icadı çirkindir” diye, Cenâb-ı Hakkı takdis için, şerrin icadını ona vermemişler, dalâlete düşmüşler, ve bi’l-kaderi hayrihî ve şerrihî
1 olan bir rükn-ü imaniyeyi
2 tevil etmişler.İkinci şık ki, “Günah-ı kebireyi işleyen nasıl mü’min kalabilir?” diye suallerine cevap ise:
Evvelâ, sabık işaretlerde onların hatası kat’î bir surette anlaşılmıştır ki, tekrara hâcet kalmamıştır. Saniyen, nefs-i insaniye, muaccel ve hazır bir dirhem lezzeti, müeccel, gaip bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azaptan daha ziyade çekinir.Hem insanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı ileride gayet büyük bir mükâfâta tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir azâb-ı müeccelden ziyade çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor, belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlûp oluyorlar. Şu halde, kebâiri işlemek imansızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlûbiyetinden ileri gelir.
Hem sabık işaretlerde anlaşıldığı gibi, fenalık ve hevesat yolu, tahribat olduğu için, gayet kolaydır. Şeytan-ı ins ve cinnî, çabuk insanları o yola sevk ediyor. Gayet câ-yı hayret bir haldir ki, âlem-i bekànın—nass-ı hadisle—sinek kanadı kadar
3 bir nuru, ebedî olduğu için, bir insanın müddet-i ömründe dünyadan aldığı[NOT]Dipnot-1 Başa gelen ister hayır olsun ister şer olsun, kadere her yönüyle inanmak.
Dipnot-2 Kaderin, îmânın bir rüknü olduğuna dair bk.: Müslim, Îmân: 39; Tirmizî, Îmân: 4; Ebû Dâvud, Sünnet: 17; Nesâî, Îmân: 6; İbni Mâce, Mukaddime: 63.
Dipnot-3 “Dünyanın Allah katında sinek kanadı kadar bir değeri olsaydı, kâfirler ondan bir yudum su bile içemezlerdi.” Tirmizî, Zühd: 13; İbni Mâce, Zühd: 3; Müsned, 5:154, 177.
[/NOT]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah Mutezile: “Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır” iddiasında olan ehl-i sünnet dışı bir mezhep azâb-ı müeccel: sonraya bırakılmış azap batman: yaklaşık 8 kg ağırlığında bir ağırlık ölçüsü câ-yı hayret: hayret verici nokta dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık dirhem: eskiden kullanılan ve 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi ebedî: sonsuz ehemmiyetsiz: önemsiz evvelâ: öncelikle fenalık: kötülük gaip: görünmeyen âlem galebe: galip gelme, yenme galip: yenen, üstün gelen günah-ı kebire/kebâir: büyük günahlar halk-ı şer: şerrin yaratılışı heves: gelip geçici arzu ve istek hevesat: heves ve arzular hissiyat: hisler, duygular hâcet: ihtiyaç icad: yaratma icad-ı şer: kötülüğün yaratılması kat’î: kesin lezzet-i hazıra: hazır lezzet mahall-i iman: imanın yeri mağlûp: yenik düşen muaccel: peşin, hemen verilen muhakeme: değerlendirme müddet-i ömür: ömür süresi müeccel: ertelenmiş mükâfât: ödül nass-ı hadis: hadisin kesin ifadesi nefis: insanı kötülüğe yönelten duygu nefs-i insaniye: insandaki maddî lezzet ve isteklere düşkün olan duygu rükn-ü imaniye: imanın şartı sabık: geçen, önceki saniyen: ikinci olarak sevk etmek: göndermek, yönlendirmek suret: biçim, şekil tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar takdis: Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma tevehhüm: kuruntuya kapılma tevil etmek: yorumlamak vehmî: gerçekte olmayıp doğru sanılan kuruntu ziyade: çok, fazla âlem-i bekà: sonsuzluk âlemi, ahiret âlemi şer: kötülük şeytan-ı ins ve cinnî: insan ve cinlerden şeytanlık yapanlar 8 Temmuz 2011: 13:53 #794256Anonim
lezzet ve nimete mukabil geldiği halde,
1 bazı bîçare insanlar, bir sinek kanadı kadar bu fâni dünyanın lezzetini, o bâki âlemin bu fâni dünyasına değer lezzetlerine tercih edip şeytanın arkasında gider.
İşte bu sırlar içindir ki, Kur’ân-ı Hakîm, mü’minleri pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdit ve teşvik ile, günahtan zecir ve hayra sevk ediyor.
2
Bir zaman Kur’ân-ı Hakîmin bu tekrar ile şiddetli irşâdâtı bana bu fikri verdi ki, bu kadar mütemâdi ihtarlar ve ikazlar, mü’min insanları sebatsız ve hakikatsiz gösteriyorlar. İnsanın şerefine yakışmayacak bir vaziyet veriyorlar. Çünkü, bir memur, âmirinden aldığı birtek emri itaatine kâfi iken, aynı emri on defa söylese, o memur cidden gücenecek. “Beni ittiham ediyorsun; ben hain değilim” der. Halbuki, en hâlis mü’minlere Kur’ân-ı Hakîm musırrâne, mükerrer emrediyor.
Bu fikir benim zihnimi kurcaladığı bir zamanda, iki üç sadık arkadaşlarım vardı. Onları şeytan-ı insînin desiselerine kapılmamak için pek çok defa ihtar ve ikaz ediyordum. “Bizi ittiham ediyorsun” diye gücenmiyorlardı. Fakat ben kalben diyordum ki: “Bu mütemâdiyen ihtarlarımla bunları gücendiriyorum, sadakatsizlikle ve sebatsızlıkla ittiham ediyorum.”
Sonra, birden, sabık işaretlerde izah ve ispat edilen hakikat inkişaf etti. O vakit, o hakikatle hem Kur’ân-ı Hakîmin tam mutabık-ı mukteza-yı hal ve yerinde ve israfsız ve hikmetli ve ittihamsız bir surette ısrar ve tekrârâtı yaptığı ve ayn-ı hikmet ve mahz-ı belâgat olduğunu bildim. Ve o sadık arkadaşlarımın gücenmediklerinin sırrını anladım. O hakikatin hülâsası şudur ki:
Şeytanlar, tahribat cihetinde sevk ettikleri için, az bir amel ile çok şerleri yaparlar. Onun için, tarik-i hakta ve hidayette gidenler, pek çok ihtiyat ve şiddetli sakınmaya ve mükerrer ihtârâta ve kesretli muavenete muhtaç olduklarındandır ki,
[NOT]Dipnot-1 bk. el-Kurtubî, el-Câmi’il Ahkâmi’l-Kur’ân: 13:7.
Dipnot-2 bk. Nahl Sûresi, 16:90.
[/NOT]
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân amel: iş, davranış ayn-ı hikmet: hikmetin ta kendisi bâki: devamlı olan, sonsuz bîçare: çaresiz cihet: taraf, yön desise: hile, aldatma fâni: geçici olan, ölümlü hakikat: asıl, esas, gerçek hakikatsiz: bir gerçeğe dayanmayan hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet hikmetli: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde hâlis: içten, samimi hülâsa: özet, öz ihtar: hatırlatma ihtiyat: tedbir, önlem ihtârât: uyarılar ikaz: uyarı inkişaf etme: ortaya çıkma irşâdât: nasihatler, doğru yolu gösteren sözler israf: savurganlık itaat: bağlanma, boyun eğme ittiham etmek: suçlamak izah: açıklama kesretli: çok sayıda kâfi: yeterli mahz-ı belâgat: her yönüyle belâgatlı olan, tam yerinde ve tam şartlara uygun söz söylemek muavenet: yardım mukabil: karşılık musırrâne: ısrarlı bir şekilde mutabık-ı mukteza-yı hal: halin gereğine uygun mükerrer: tekrarla, birçok kere mütemâdi: devamlı, sürekli mütemâdiyen: sürekli olarak mü’min: Allah’a inanan sabık: geçen, önceki sadakatsizlik: içten bağlı olmama sadık: doğru, bağlı sebatsız: sebat göstermeyen, kararsız, kalıcı olmayan, geçici sevk etmek: göndermek, yönlendirmek suret: şekil tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar tarik-i hak: hak ve hakikat yolu tehdit: korkutma tekrârât: tekrarlar teşvik: şevklendirme, isteklendirme zecir: sakındırma âlem: dünya âmir: idareci şer: kötülük şeytan-ı insî: insanlardan şeytanlaşmış olan 8 Temmuz 2011: 13:55 #794257Anonim
Cenâb-ı Hak, o tekrarat cihetinde bin bir ismiyle ehl-i imana muavenetini takdim ediyor ve binler merhamet ellerini imdadına uzatıyor. Şerefini kırmıyor, belki vikaye ediyor. İnsanın kıymetini küçük düşürtmüyor, belki şeytanın şerrini büyük gösteriyor.
İşte, ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ve cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın muhkemat kalesine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâmeti bul.
SEKİZİNCİ İŞARET
Sual: Sabık işaretlerde ispat ettiniz ki, dalâlet yolu kolay ve tahrip ve tecavüz olduğu için, çoklar o yola sülûk ediyorlar. Halbuki sair risalelerde kat’î delillerle ispat etmişsiniz ki, küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkilâtlı ve suubetlidir ki, hiç kimse ona girmemek gerekti ve kabil-i sülûk değil. Ve iman ve hidayet yolu o kadar kolay ve zâhirdir ki, herkes ona girmeliydi.
Elcevap: Küfür ve dalâlet iki kısımdır. Bir kısmı, amelî ve fer’î olmakla beraber, iman hükümlerini nefyetmek ve inkâr etmektir ki, bu tarz dalâlet kolaydır. Hakkı kabul etmemektir; bir terktir, bir ademdir, bir adem-i kabuldür. İşte bu kısımdır ki, risalelerde kolay gösterilmiş.
İkinci kısım ise, amelî ve fer’î olmayıp, belki itikadî ve fikrî bir hükümdür. Yalnız imanın nefyini değil, belki imanın zıddına gidip bir yol açmaktır. Bu ise bâtılı kabuldür, hakkın aksini ispattır. Bu kısım, imanın yalnız nefyi ve nakîzi değil, imanın zıddıdır. Adem-i kabul değil ki kolay olsun. Belki kabul-ü ademdir. Ve o ademi ispat etmekle kabul edilebilir. El-ademü lâ yüsbetü
1 kaidesiyle, ademin ispatı elbette kolay değildir.
[NOT]Dipnot-1 “Yokluk ispat edilemez.” İbni Kayyim, es-Savâiku’l-Mürsele: 4:1310; İbni Kayyim, er-Rûh fi’l-Kelâm: 1:198.
[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Ehl-i Sünnet ve Cemaat: (bk. bilgiler) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler adem: yokluk, hiçlik adem-i kabul: kabule yanaşmama, bir hükme varmama amelî: uygulamalı bâtıl: doğru olmayan, hak olmayan cihet: taraf, yön dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık desise: hile, aldatma ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman etmiş olanlar ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler fer’î: esasa ait olmayan, ayrıntı fikrî: fikirle alâkalı hak: doğru, gerçek hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet iman: inanç itikadî: inançla ilgili kabil-i sülûk: yürünebilir kabul-ü adem: yokluğunu iddia etme, inkâr etme kaide: düstur, prensip karargâh: karar yeri kat’î: kesin küfür: inkâr merhamet: acıma, şefkat mezheb: tarz, metod mezkûr: anılan, sözü geçen muavenet: yardım muhkemat: kesin hükümler içeren emir ve yasaklar müşkilât: zorluklar nakîz: bir şeyin hüküm ve mânâsının tersi, muhalifi nefyetmek/nefy: inkâr etmek risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümler sabık: geçen, önceki sair: diğer selâmet: esenlik, güven suubet: zorluk, güçlük sülûk etmek: bir hedefe doğru gitmek tahrip: yıkıp yok etme takdim etmek: sunmak tecavüz: haddi aşma, saldırma tekrarat: tekrarlar vikaye: koruma zâhir: açık, âşikar şer: kötülük şeytan-ı ins ve cinnî: insan ve cinlerden şeytanlaşmış olanlar 8 Temmuz 2011: 13:57 #794258Anonim
İşte, sair risalelerde imtinâ derecesinde suubetli ve müşkilâtlı gösterilen küfür ve dalâlet bu kısımdır ki, zerre miktar şuuru bulunan, bu yola sâlik olmamak lâzımdır. Hem bu yol, risalelerde kat’î ispat edildiği gibi, o kadar dehşetli elemleri var ve boğucu karanlıkları var ki, zerre miktar aklı bulunan, o yola talip olmaz.
Eğer denilse: Bu kadar elîm ve karanlıklı, müşkilâtlı yola nasıl ekser insanlar gidiyorlar?
Elcevap: İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar. Hem insandaki nebâtî ve hayvânî kuvveleri, âkıbeti görmedikleri, düşünemedikleri ve o insandaki letâif-i insaniyeye galebe ettikleri için, çıkmak istemiyorlar ve hazır, muvakkat bir lezzetle mütesellî oluyorlar.
1
Sual: Eğer denilse: Dalâlette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir, değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor. Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalıydı. Çünkü insaniyet itibarıyla hadsiz eşyaya müştak ve hayata âşık olduğu halde, küfür vasıtasıyla, mevtini bir idam-ı ebedî ve bir firâk-ı lâyezâlî ve zevâl-i mevcudatı ve ahbabının vefatlarını ve bütün sevdiklerini idam ve mufarakat-i ebediye suretinde, gözü önünde, daima küfür vasıtasıyla gören insan nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?
Elcevap: Acip bir mağlâta-i şeytaniye ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder. Meşhur bir temsille onun mahiyetine işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Deniliyor: Devekuşuna demişler, “Kanatların var, uç.” O da kanatlarını kısıp “Ben deveyim” demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler, “Madem deveyim diyorsun, yük götür.” O zaman kanatlarını açıvermiş, “Ben kuşum” demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmisiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş.
Aynen onun gibi, kâfir, Kur’ân’ın semâvî ilânâtına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkûk bir küfre inmiş. Ona denilse: “Madem mevt ve zevâli bir idam-ı
[NOT]Dipnot-1 bk. Kıyamet Sûresi, 75:20-21; İnsan Sûresi, 76:27.
[/NOT]
acip: tuhaf ahbab: dostlar, sevilenler dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ekser: çok elem: acı, keder elîm: acı ve sıkıntı veren firâk-ı lâyezâlî: sonu olmayan ayrılık galebe etmek: yenmek, üstün gelmek hadsiz: sınırsız hâmi: koruyucu idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş ilânât: duyurular imtinâ: imkansız insaniyet: insanlık itibarıyla: açısından kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse küfür/küfr-ü mutlak: kesin küfür, inkâr ve inançsızlık letâif-i insaniye: insandaki yüce duygular mahiyet: temel nitelik, özellik mağlâta-i şeytaniye: şeytanın aldatmacası mevt: ölüm meşkûk: şüpheli mufarakat-i ebediye: sonsuz ayrılık muvakkat: geçici mütesellî: teselli bulan müşkilât: zorluk müştak: arzulu, istekli, düşkün nebâtî ve hayvânî kuvveler: insandaki süflî ve alçak duygular risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümler sair: diğer semâvî: Allah tarafından olan suret: biçim, görünüş suubetli: zor sâlik: bir yolu ve yöntemi takip eden sûrî: dış görünüşte var olan talip olmak: istemek temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme vasıtasıyla: aracıyla zerre: atom zevâl: geçicilik, yokluk zevâl-i mevcudat: varlıkların yok olması âkıbet: netice, son şuur: bilinç, anlayış 8 Temmuz 2011: 13:58 #794259Anonim
ebedî biliyorsun. Kendini asacak olan darağacı göz önünde. Ona her vakit bakan nasıl yaşar, nasıl lezzet alır?” O adam, Kur’ân’ın umumî vech-i rahmet ve şümullü nurundan aldığı bir hisse ile der: “Mevt idam değil; ihtimal bekà var.” Veyahut, devekuşu gibi başını gaflet kumuna sokar—tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zevâl-i eşya ona ok atmasın!
Elhasıl, o meşkûk küfür vasıtasıyla, devekuşu gibi mevt ve zevâli idam mânâsında gördüğü vakit, Kur’ân ve semâvî kitapların îmânün bi’l-âhiret’e dair kat’î ihbârâtı ona bir ihtimal verir; o kâfir o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse, “Madem bâki bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif-i diniye meşakkatini çekmek gerektir.” O adam şekk-i küfrî cihetiyle der: “Belki yoktur. Yok için neden çalışayım?” Yani, vaktâ ki o hükm‑ü Kur’ân’ın verdiği ihtimal-i bekà cihetiyle idam-ı ebedî âlâmından kurtulur ve meşkûk küfrün verdiği ihtimal-i adem cihetiyle tekâlif-i diniye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur. Demek, bu nokta-i nazarda, mü’minden ziyade bu hayatta lezzet alır zannediyor. Çünkü tekâlif-i diniyenin zahmetinden ihtimal-i küfrî ile kurtuluyor ve âlâm-ı ebediyeden, ihtimal-i imanî cihetiyle kendi üzerine almaz. Halbuki bu mağlâta-i şeytaniyenin hükmü gayet sathî ve faydasız ve muvakkattir.
İşte, Kur’ân-ı Hakîmin küffarlar hakkında da bir nevi cihet-i rahmeti vardır ki, hayat-ı dünyeviyeyi onlara cehennem olmaktan bir derece kurtarıp bir nevi şek vererek, şek ile yaşıyorlar. Yoksa, âhiret cehennemini andıracak, bu dünyada dahi mânevî bir cehennem azabı çekeceklerdi ve intihara mecbur olacaklardı.
İşte, ey ehl-i iman! Sizi idam-ı ebedîden ve dünyevî ve uhrevî cehennemlerden kurtaran Kur’ân’ın himayeti altına mü’minâne ve mutemidâne giriniz ve
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân azap: acı, sıkıntı bâki: devamlı olan, sonsuz cihet: taraf, yön cihet-i rahmet: rahmet yönü dünyevî: dünya ile ilgili ecel: ölüm vakti ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler elem: acı, keder elhasıl: kısaca, özetle gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı himayet: koruma hisse: pay hükm-ü Kur’ân: Kur’ân’ın hükmü idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş ihbârât: haber vermeler ihtimal-i adem: yokluk ihtimali ihtimal-i bekà: sonsuzluk ihtimali ihtimal-i imanî: “ya varsa” diye ihtimal vererek inanmak ihtimal-i küfrî: “ya yoksa” diye ihtimal vererek iman ve inançtan kaçmak kat’î: kesin kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan birşeyi inkâr eden kimse küffar: kâfirler, inkârcılar küfür: inkâr mağlâta-i şeytaniye: şeytanın aldatmaca mevt: ölüm meşakkat: güçlük, zorluk meşkûk: şüpheli mutemidâne: güvenerek, itimad ederek muvakkat: geçici mânevî: maddî olmayan, ruh ile bağlantılı müteveccih: yönelik mü’min: Allah’a inanan mü’minâne: mü’min olan kimseye yakışır şekilde nevi: çeşit, tür nokta-i nazar: bakış noktası sathî: sığ, yüzeysel semâvî: Allah tarafından olan tekâlif-i diniye: dinin emrettiği görevler uhrevî: âhirete ait umumî: genel vaktâ ki: ne vakit ki, ne zaman ki vasıtasıyla: aracılığıyla vech-i rahmet: rahmet yönü zevâl: geçicilik, yokluk zevâl-i eşya: varlıkların yok olması ziyade: çok, fazla âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat âlem: dünya âlâm: elemler, acılar âlâm-ı ebediye: sürekli acılar, sonsuza kadar sürecek elemler îmânün bi’l-âhiret: âhirete iman şekk-i küfrî: inkâr ettiği şey hakkında şüpheye düşme şümullü: kapsamlı -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.