• Bu konu 29 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 31)
  • Yazar
    Yazılar
  • #672498
    Anonim
      On Üçüncü Lem’a
      Hikmetü’l-İstiâze
      اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ blank.gif1 sırrına dairdir.
      besmele.jpg
      وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطيِنِ وَ اَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ blank.gif2
      Şeytandan istiâze sırrına dairdir. On Üç İşaret yazılacak.
      O işaretlerin bir kısmı, müteferrik bir surette Yirmi Altıncı Söz gibi bir kısım risalelerde
      beyan ve ispat edildiğinden, burada yalnız icmâlen bahsedilecek.

      BİRİNCİ İŞARET

      Sual: Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiçbir medhalleri olmadığı, hem Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka taraftar olduğu, hem hak ve hakikatin cazibedar güzellikleri ve mehâsinleri ehl-i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfir ettikleri halde, hizbüşşeytanın çok defa galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl-i hak, her vakit şeytanın şerrinden Cenâb-ı Hakka sığınmasının sırrı nedir?

      Elcevap: Hikmeti ve sırrı şudur ki: Ekseriyet-i mutlaka ile dalâlet ve şer, menfidir ve tahriptir ve ademîdir ve bozmaktır. Ve ekseriyet-i mutlaka ile hidayet ve

      [NOT]Dipnot-1 Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.

      Dipnot-2 “De ki: Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da, ey Rabbim, Sana sığınırım.” Mü’minûn Sûresi, 23:97-98.
      [/NOT]

      Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah ademî: yokluğa ait
      beyan: açıklama, anlatım cazibedar: cazibeli, çekici
      cihet: taraf, yön dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
      ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler
      ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk galebe etmek: yenmek, üstün gelmek
      hak: doğru, gerçek hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet
      hidayet: doğru ve hak olan yolda gitme hikmet: sır, bilinmeyen gizli nokta
      hikmetü’l-istiâze: şeytanın şerrinden Allah’a sığınmanın sebepleri ve faydaları hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları
      icad: var etme icmâlen: kısaca
      inâyet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik istiâze: Allah’a sığınma
      kâinat: evren medhal: katkı, etki
      mehâsin: güzellikler menfi: olumsuz
      müeyyid: kuvvetlendiren, sağlamlaştıran müstekreh: tiksinti uyandıran
      müteferrik: kısım kısım, bölümler halinde müşevvik: teşvik eden
      rahmet: İlâhî şefkat, merhamet risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden herbiri
      suret: biçim, şekil sır: ince gerçek
      tahrip: yıkım tenfir etmek: nefret ettirmek
      şer: kötülük

      #794246
      Anonim

        hayır, müsbettir ve vücudîdir ve imar ve tamirdir. Herkesçe malûmdur ki, yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam bir günde tahrip eder. Evet, bütün âzâ-yı esasiyenin ve şerâit-i hayatiyenin vücuduyla vücudu devam eden hayat-ı insan Hâlık-ı Zülcelâlin kudretine mahsus olduğu halde, bir zalim, bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten ademî olan mevte o insanı mazhar eder. Onun için, et-tahrîbü eshelblank.gif 1 durub-u emsal hükmüne geçmiş.

        İşte bu sırdandır ki, ehl-i dalâlet, hakikaten zayıf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl-i hakka bazan galip oluyor. Fakat ehl-i hakkın öyle muhkem bir kalesi var ki, onda tahassun ettikleri vakit, o müthiş düşmanlar yanaşamazlar, bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler, blank.gif2 وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ sırrıyla, ebedî bir sevap ve menfaatle o zarar telâfi edilir. O kale-i metin, o hısn-ı hasîn ise, şeriat-ı Muhammediye ve sünnet-i Ahmediyedir (a.s.m.)

        İKİNCİ İŞARET

        Sual: Şerr-i mahz olan şeytanların icadı ve ehl-i imana taslitleri ve onların yüzünden çok insanlar küfre girip Cehenneme girmeleri, gayet müthiş ve çirkin görünüyor. Acaba Cemîl-i Alel’ıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahmân-ı Bilhakkın rahmet ve cemâli, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musibetin husulüne nasıl müsaade ediyor ve nasıl cevaz gösteriyor? Şu meseleyi çoklar sormuşlar ve çokların hatırına geliyor.

        Elcevap: Şeytanın vücudunda cüz’î şerlerle beraber birçok makasıd-ı hayriye‑i külliye ve kemâlât-ı insaniye vardır. Evet, bir çekirdekten koca bir ağaca


        [NOT]Dipnot-1 Yıkmak kolaydır.

        Dipnot-2 “Gerçek iyi sonuç takvâ sahiplerinindir.” A’râf Sûresi, 7:128.
        [/NOT]




        Cemîl-i Alel’ıtlak: sonsuz ve kusursuz güzellik sahibi olan Allah Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah
        Rahmân-ı Bilhak: hakkıyla çok merhametli olan Allah Rahîm-i Mutlak: kayda ve şarta bağlı olmaksızın sınırsız şefkat ve merhamet sahibi olan Allah
        ademî: hiçlikle ilgili cemâl: güzellik
        cevaz: izin, müsaâde, ruhsat cüz’î: az, sınırlı
        durub-u emsal: atasözleri, temsil sözleri ebedî: sonsuz
        ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler
        ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler galip: üstün gelen
        hadsiz: sınırsız hakikaten: gerçekten
        halt etmek: uygunsuz fiil ve davranışta bulunmak hayat-ı insan: insan hayatı
        hayır: iyilik, manevî değeri olan husul: meydana gelme
        hısn-ı hasîn: çok sağlam kale icad: var etme
        imar: yapma, tamir etme kale-i metin: sağlam kale
        kemâlât-ı insaniye: insana ait mükemmellikler kudret: güç, iktidar
        küfür: inkâr, inançsızlık mahsus: has, özel
        makasıd-ı hayriye-i külliye: büyük hayırlı maksatlar malûm: bilinen
        mazhar etmek: eriştirmek menfaat: fayda, yarar
        mevt: ölüm muhkem: sağlam
        musibet: belâ, büyük sıkıntı muvakkat: geçici
        müsbet: olumlu, ispat edilebilen nisbeten: kıyasla
        rahmet: şefkat, merhamet sünnet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünneti, hal, söz, tavır ve tasdikleri
        tahassun etmek: korunmak tahrip etmek: yıkıp yok etmek
        taslit: musallat olma, sataşma telâfi etmek: tamamlamak, eksiği gidermek
        uzuv: organ vücud: varlık
        vücudî: varlıkla ilgili zalim: haksızlık ve zulüm yapan
        âzâ-yı esasiye: temel organlar şer: kötülük
        şeriat-ı Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) tarif ettiği, getirdiği ve bildirdiği şeriat; İslâm dini şerr-i mahz: tamamıyla şer ve kötü
        şerâit-i hayatiye: hayat şartları

        #794247
        Anonim

          kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i insaniyedeki istidatta dahi ondan daha ziyade merâtip var. Belki zerreden şemse kadar dereceleri var. Bu istidâdâtın inkişâfâtı, elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder. Ve o muameledeki terakki zembereğinin hareketi, mücahede ile olur. O mücahede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücuduyla olur. Yoksa, melâikeler gibi, insanların da makamı sabit kalırdı. O halde insan nev’inde binler envâ hükmünde sınıflar bulunmayacak… Bir şerr-i cüz’î gelmemek için bin hayrı terk etmek, hikmet ve adalete münafidir.

          Çendan, şeytan yüzünden ekser insanlar dalâlete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete bakar; kemiyete az bakar veya bakmaz. Nasıl ki, bin ve on çekirdeği bulunan bir zat, o çekirdekleri toprak altında bir muamele-i kimyeviyeye mazhar etse, ondan on tanesi ağaç olmuş, bini bozulmuş. O on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama verdiği menfaat, elbette, bin bozulmuş çekirdeğin verdiği zararı hiçe indirir. Öyle de, nefis ve şeytanlara karşı mücahede ile, yıldızlar gibi nev-i insanı şereflendiren ve tenvir eden on insan-ı kâmil yüzünden o nev’e gelen menfaat ve şeref ve kıymet, elbette, haşarat nev’inden sayılacak derecede süflî ehl-i dalâletin küfre girmesiyle insan nev’ine vereceği zararı hiçe indirip göze göstermediği için, rahmet ve hikmet ve adalet-i İlâhiye, şeytanın vücuduna müsaade edip tasallutlarına meydan vermiş.

          Ey ehl-i iman! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur’ân tezgâhında yapılan takvâdır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet‑i Seniyyesidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır.

          ÜÇÜNCÜ İŞARET

          Sual: Kur’ân-ı Hakîmde ehl-i dalâlete karşı azîm şekvâları ve kesretli tahşidâtı


          Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
          Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
          adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi azîm: büyük
          dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
          ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen herşeye inanan kimseler, mü’minler ekser: pek çok
          ekseriyetle: çoğunlukla envâ: çeşitler, türler
          haşarat: zehirli böcekler hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması
          hıfz-ı İlâhî: Allah’ın koruması iktiza: gerektirme
          iltica: sığınma inkişâfât: açığa çıkmalar
          insan-ı kâmil: yaratılış gayesini eksiksiz olarak yerine getiren ve manevî olgunluğa erişen insan istidat: yetenek, kabiliyet
          istidâdât: istidatlar, kabiliyetler istiâze: Allah’a sığınma
          istiğfar: Allah’tan bağışlanma dilemek kemiyet: sayıca çokluk, nicelik
          kesretli: pek çok keyfiyet: özellik, nitelik
          küfür: inkâr, inançsızlık mahiyet-i insaniye: insana ait temel özellik
          makam: derece, yer mazhar etmek: eriştirmek
          melâike: melekler menfaat: fayda, yarar
          merâtip: mertebeler muamele: iş, davranış
          muamele-i kimyeviye: kimyasal işlem muzır: zararlı
          mücahede: cihad etme, mücadele münafi: aykırı, ters
          nefis: insanı kötülüklere yönelten duygu nev-i insan: insan türü, insanlık
          nev’: çeşit, tür rahmet ve hikmet ve adalet-i İlâhiye: Allah’ın rahmet, hikmet ve adaleti
          süflî: alçak, âdi tahşidat: öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma
          takvâ: Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınmak tasallut: musallat olma, sataşma
          tenvir etmek: nurlandırmak, aydınlatmak terakki: ilerleme, gelişme
          vücud: varlık zat: kişi
          zemberek: hareketi sağlayan güç kaynağı zerre: atom
          ziyade: çok, fazla çendan: gerçi, her ne kadar
          şekvâ: şikâyet şems: güneş
          şerr-i cüz’î: ferdî, sınırlı, küçük kötülük

          #794248
          Anonim

            ve çok şiddetli tehdidâtı,blank.gif1 aklın zâhirine göre, adaletli ve münasebetli belâgatine ve üslûbundaki itidaline ve istikametine münasip düşmüyor. Adeta âciz bir adama karşı, orduları tahşid ediyor. Ve onun cüz’î bir hareketi için, binler cinayet etmiş gibi tehdit ediyor. Ve müflis ve mülkte hiç hissesi olmadığı halde, mütecaviz bir şerik gibi mevki verip ondan şekvâ ediyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?

            Elcevap: Onun sır ve hikmeti şudur ki: Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalâlete sülûk ettikleri için, küçük bir hareketle çok tahribat yapabilirler. Ve çok mahlûkatın hukukuna, az bir fiil ile çok hasâret veriyorlar.

            Nasıl ki, bir sultanın büyük bir ticaret gemisinde, bir adam az bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi terk etmekle, o gemiyle alâkadar bütün vazifedarların semere-i sa’ylerinin ve netice-i amellerinin mahvına ve iptaline sebebiyet verdiği için, o geminin sahib-i zîşânı, o âsiden, o gemiyle alâkadar olan bütün raiyetinin hesabına azîm şikâyetler edip dehşetli tehdit ediyor. Ve onun o cüz’î hareketini değil, belki o hareketin müthiş neticelerini nazara alarak ve sahib-i zîşânın zâtına değil, belki raiyetinin hukuku namına dehşetli bir cezaya çarpar.

            Öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebed dahi, küre-i arz gemisinde ehl-i hidayetle beraber bulunan, ehl-i dalâlet olan hizbüşşeytanın zâhiren cüz’î hatîatlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlûkatın hukukuna tecavüz ettikleri ve mevcudatın vezâif‑i âliyelerinin neticelerinin iptal etmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azîm şikâyet ve dehşetli tehdidat, ve tahribatlarına karşı mühim tahşidat etmek, ayn-ı belâgat içinde mahz-ı hikmettir ve gayet münasip ve muvafıktır. Ve mutabık-ı mukteza-yı haldir ki, belâgatin tarifidirblank.gif2 ve esasıdır. Ve israf-ı kelâm olan mübalâğadan münezzehtir.

            [NOT]Dipnot-1 bk. Bakara Sûresi, 2:85; Âl-i İmrân Sûresi, 3:88; Nisâ Sûresi, 4:173; A’râf Sûresi, 7:18; Meryem Sûresi, 19:88-95; Sâd Sûresi, 38:85; Talâk Sûresi, 65:8; Ğaşiye Sûresi, 88:23-24; Fecr Sûresi, 89:25.

            Dipnot-2 bk. el-Hamevî, Hızânetü’l-Edeb: 2:482; el-Kazvânî, el-Îzâh fî Ulûmi’l-Belâğa: 1:15-16.
            [/NOT]

            Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi
            alâkadar: alakalı, ilgili ayn-ı belâgat: belâgatın ta kendisi
            azîm: büyük, yüce belâgat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme
            cüz’î: ferdî, az, sınırlı dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
            ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman etmiş olanlar
            fiil: hareket, iş, etki hasâret: zarar
            hatîat: yanlışlar, hatâlar hikmet: sebep, maksat, gaye
            hisse: pay hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları
            iptal: sonuçsuz kalma israf-ı kelâm: gereksiz söz söyleme
            istikamet: doğru yolu takip etme itidal: her konuda orta yolu tutma, aşırıya kaçmama
            küre-i arz: yerküre, dünya mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar
            mahv: yok olma mahz-ı hikmet: hikmetin ta kendisi
            mevcudat: varlıklar mevki: yer, makam
            mutabık-ı mukteza-yı hâl: hâlin gereğine uygun muvafık: uygun
            mübalâğa: abartı müflis: iflas etmiş
            mülk: sahip olunan şey münasebet: bağlantı, ilişki
            münasip: uygun münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce
            mütecaviz: saldırgan, haddi aşan namına: adına
            nazar: dikkat netice-i amel: yapılan işin neticesi
            raiyet: halk, tabi olanlar sahib-i zîşân: şanlı sahip
            semere-i sa’y: çalışmanın meyvesi, neticesi sülûk etmek: yol almak, ilerlemek
            tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar tahşid etmek: yığınak yapmak, bir noktayı çokça vurgulamak
            tecavüz: haddi aşma, saldırma tehdidât: tehditler
            vazifedar: görevli vezâif-i âliye: yüce vazifeler
            zâhir: açık, görünür kısım zâhiren: görünürde
            zât: şahıs âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
            âsi: isyan eden üslûp: ifade tarzı
            şekvâ: şikâyet şerik: ortak

            #794249
            Anonim

              Malûmdur ki, böyle az bir hareketle çok tahribat yapan dehşetli düşmanlara karşı gayet metin bir kaleye iltica etmeyen, çok perişan olur. İşte, ey ehl-i iman, o çelik ve semâvî kale, Kur’ân’dır. İçine gir, kurtul.

              DÖRDÜNCÜ İŞARET

              Adem şerr-i mahz, ve vücud hayr-ı mahz olduğunu, ehl-i tahkik ve ashab-ı keşif ittifak etmişler. Evet, ekseriyet-i mutlaka ile, hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücuda istinad eder ve ona râci olur. Sureten menfi ve ademî de olsa, esası sübutîdir ve vücudîdir. Dalâlet ve şer ve musibetler ve mâsiyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esası, mayası ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendan suret-i zâhirîde müsbet ve vücudî de görünseler, esası ademdir, nefiydir.

              Hem bilmüşahede sabittir ki, bina gibi birşeyin vücudu, bütün eczasının mevcudiyetiyle takarrur eder. Halbuki onun harabiyeti ve ademi ve in’idâmı, bir rüknün ademiyle hasıl olur. Hem vücut, herhalde mevcut bir illet ister, muhakkak bir sebebe istinad eder. Adem ise, ademî şeylere istinad edebilir; ademî birşey, mâdum birşeye illet olur.

              İşte bu iki kaideye binaendir ki, şeytan-ı ins ve cinnin kâinattaki müthiş âsâr-ı tahripkârâneleri ve envâ-ı küfür ve dalâlet ve şer ve mehâliki yaptıkları halde zerre miktar icada ve hilkate müdahaleleri olmadığı gibi, mülk-ü İlâhîde bir hisse-i iştirakleri olamıyor. Ve bir iktidar ve bir kudretle o işleri yapmıyorlar; belki çok işlerinde iktidar ve fiil değil, belki terk ve atâlettir. Hayrı yaptırmamakla şerleri yapıyorlar, yani şerler oluyorlar. Çünkü mehâlik ve şer, tahribat nev’inden olduğu için, illetleri, mevcut bir iktidar ve fâil bir icad olmak lâzım değildir. Belki bir emr-i ademî ile ve bir şartın bozulmasıyla koca bir tahribat olur.



              adem: yokluk, hiçlik ademî: yokluğa ait
              ashab-ı keşif: imanın hakikatlerine ve sırlarına, mânevi terakki ile ulaşan kimseler atâlet: hareketsizlik
              belâ: büyük sıkıntı bilmüşahede: gözle görerek
              binaen: dayanarak dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
              ecza: kısımlar, bölümler ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler
              ehl-i tahkik: gerçeği bütün ayrıntılarıyla araştıran kişiler ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk
              emr-i ademî: yokluğa ait iş, şey envâ-ı küfür: küfrün çeşitleri
              fiil: hareket, iş, etki fâil: işi yapan, özne
              harabiyet: harab olma, yıkılma hasıl olmak: meydana gelmek
              hayr-ı mahz: sırf hayırdan ibaret hayır: iyilik, faydalı ve sevaplı amel
              hilkat: yaratılış, yaratma hisse-i iştirak: katılma payı
              icad: var etme iktidar: güç ve kuvvete sahip olma
              illet: esas sebep, maksat iltica etmek: sığınmak
              in’idâm: yok olma istinad etmek: dayanmak
              ittifak etmek: birleşmek kaide: kural, prensip
              kemâlât: mükemellikler, kusursuz özellikler kudret: güç, iktidar
              kâinat: evren malûm: bilinen
              mehâlik: helâk edici şeyler mehâsin: güzellikler
              menfi: olumsuz metin: sağlam, kuvvetli
              mevcudiyet: var olma hali musibet: belâ, büyük sıkıntı
              mâdum: yokluğa ve hiçliğe düşen mâsiyet: günah, isyan
              müdahale: karışma mülk-ü İlâhî: Allah’a ait mülk, kâinat
              müsbet: sabit olarak var olan nefy: inkar
              nev’: çeşit, tür râci: dönen, ait olan
              rükn: esas, şart semâvî: Allah tarafından olan
              suret-i zâhirî: dış görünüş sureten: görünüşte
              sübutî: sabit olarak var olan tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar
              takarrur etmek: karar bulmak, sağlamca yerleşmek vücud: varlık, var olma
              vücudî: varlıkla bağlantılı zerre: atom
              âsâr-ı tahripkârâne: tahrip edici davranış ve hareketler çendan: gerçi, her ne kadar
              şer: kötülük şerr-i mahz: tamamıyla şer ve kötü
              şeytan-ı ins ve cin: insan ve cinlerden olan şeytanlar

              #794250
              Anonim

                İşte bu sır Mecusîlerde inkişaf etmediği içindir ki, kâinatta “Yezdan” namıyla bir hâlık-ı hayır, diğeri “Ehriman” namıyla bir hâlık-ı şer itikad etmişlerdir.blank.gif1 Halbuki onların “Ehriman” dedikleri mevhum ilâh-ı şer, bir cüz-ü ihtiyariyle ve icadsız bir kesble şerlere sebebiyet veren malûm şeytandır.

                İşte, ey ehl-i iman! Şeytanların bu müthiş tahribatına karşı en mühim silâhınız ve cihazat-ı tamiriyeniz istiğfardır ve “Eûzü billâh” demekle Cenâb-ı Hakka ilticadır. Ve kal’anız Sünnet-i Seniyyedir.

                BEŞİNCİ İŞARET

                Cenâb-ı Hak, kütüb-ü semâviyede beşere karşı Cennet gibi azîm mükâfat ve Cehennem gibi dehşetli mücâzâtı göstermekle beraber, çok irşad, ikaz, ihtar, tehdit ve teşvik ettiği halde; ehl-i iman, bu kadar esbab-ı hidayet ve istikamet varken, hizbüşşeytanın mükâfatsız, çirkin, zayıf desiselerine karşı mağlûp olmaları, bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba, iman varken, Cenâb-ı Hakkın o kadar şiddetli tehdidâtına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl iman gitmiyor? blank.gif2 اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا sırrıyla şeytanın gayet zayıf desiselerine kapılıp Allah’a isyan ediyor. Hattâ benim arkadaşlarımdan bazıları, yüz hakikat dersini kalben tasdik ile beraber, benden işittiği ve bana karşı da fazla hüsn‑ü zannı ve irtibatı varken, kalbsiz ve bozuk bir adamın ehemmiyetsiz ve riyâkârâne iltifatına kapıldı; onun lehinde, benim aleyhimde bir vaziyete geldi. “Fesübhânallah,” dedim. “İnsanda bu derece sukut olabilir mi? Ne kadar hakikatsiz bir insandı!” diye o biçareyi gıybet ettim, günaha girdim.




                [NOT]Dipnot-1 bk. eş-Şeristânî, el-Milel ve’n-Nihal: 1:232-233, 237; el-Îcî, Kitâbü’l-Mevâkıf: 3:65; Tâhir b. Muhammed, et-Tabsîr fi’d-Dîn: 1:91, 113, 142.

                Dipnot-2 “Muhakkak ki şeytanın tuzağı pek zayıftır.” Nisâ Sûresi, 4:76.
                [/NOT]


                Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Ehriman: (bk. bilgiler – Mecusîlik)
                Eûzü billâh: Allah’a sığınırım Fesübhânallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” mânâsında
                Mecusî: ateşe tapan Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
                Yezdan: Mecusî dininde iyilik tanrısı olarak kabul edilen ilâh azîm: büyük, yüce
                beşer: insan biçare: çaresiz
                cihazat-ı tamiriye: onarım ve tamir aletleri cüz-ü ihtiyar: sınırlı irade
                desise: hile, aldatma ehemmiyet: değer, önem
                ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler esbab-ı hidayet: doğru yola ulaşma sebepleri
                gıybet etmek: arkasından konuşmak hakikat: asıl, esas, gerçek mahiyet
                hakikatsiz: asılsız hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları
                hâlık-ı hayır: iyilik yaratanı hâlık-ı şer: kötülük yaratanı
                hüsn-ü zan: güzel düşünce icadsız: yaratma özelliği olmayan
                ihtar: hatırlatma ikaz: uyarı
                iltica: sığınma iltifat: övgü
                ilâh-ı şer: kötülük tanrısı iman: inanma
                inkişaf etmek: açığa çıkmak, gelişmek irtibat: bağ, ilişki
                irşad etmek: doğru yolu göstermek istikamet: doğru
                istiğfar: Allah’tan bağışlanma dilemek itikad etmek: inanmak
                kal’a: kale kesb etmek: kazanmak
                kâinat: evren kütüb-ü semâviye: vahye dayanan kutsal kitaplar
                malûm: bilinen mağlûp: yenik düşen
                mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan mücâzât: cezalandırma
                mühim: önemli mükâfat: ödül
                riyâkârâne: ikiyüzlülükle sukut: alçalış, düşüş
                tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama
                tehdidât: tehditler tehdit: korkutma
                şer: kötülük

                #794251
                Anonim

                  Sonra, sabık işaretlerdeki hakikat inkişaf etti, karanlıklı çok noktaları aydınlattı. O nur ile, lillâhilhamd, hem Kur’ân-ı Hakîmin azîm tergibat ve teşvikatı tam yerinde olduğunu; hem ehl-i imanın desâis-i şeytaniyeye kapılmaları imansızlıktan ve imanın zayıflığından olmadığını; hem günah-ı kebâiri işleyen küfre girmediğini; hem Mutezile mezhebi ve bir kısım Hariciye mezhebi “Günah-ı kebâiri irtikâp eden kâfir olur veya iman ve küfür ortasında kalır”blank.gif1 diye hükümlerinde hata ettiklerini; hem benim o biçare arkadaşım da yüz ders-i hakikati bir herifin iltifatına feda etmesi, düşündüğüm gibi çok sukut ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım, Cenâb-ı Hakka şükrettim, o vartadan kurtuldum. Çünkü, sabıkan dediğimiz gibi, şeytan, cüz’î bir emr-i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. Kuvve-i şeheviye ve gadabiye ise, şeytanın desiselerine hem kabile, hem nâkile iki cihaz hükmündedir.

                  İşte, bunun içindir ki, Cenâb-ı Hakkın Gafûr, Rahîm gibi iki ismi, tecellî-i âzamla ehl-i imana teveccüh ediyor. Ve Kur’ân-ı Hakîmde peygamberlere en mühim ihsanı mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları istiğfar etmeye davet ediyor. Bismillâhirrahmânirrahîm kelime-i kudsiyesini her sûre başında tekrar ile ve her mübarek işlerde zikrine emretmesiyle,blank.gif2 kâinatı ihata eden rahmet-i vâsiasını melce ve tahassungâh gösteriyor ve فَاسْتَعِذْ blank.gif3 emriyle,
                  اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ blank.gif4 kelimesini siper yapıyor.



                  [NOT]Dipnot-1 bk. el-Îcî, Kitâbü’l-Mevâkıf: 3:548; İbn Ebi’l-İzz, Şerhu Akîdeti’t-Tahâviyye: 1:356-362.

                  Dipnot-2 bk. İbni Mâce, Nikâh: 19; Müsned: 2:359; en-Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ: 6:127-128; Abdurrezzak, el-Musannef: 6:189; İbni Hibbân; es-Sahîh: 1:173-174.

                  Dipnot-3 “Sığın.” A’raf Sûresi, 7:200; Nahl Sûresi, 16:98; Mü’min Sûresi, 40:56; Fussilet Sûresi, 41:36.

                  Dipnot-4 Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.
                  [/NOT]

                  Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah Gafûr: çok merhamet eden, suçları bağışlayan Allah
                  Hariciye mezhebi: (bk. bilgiler – Haricîler) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
                  Mutezile: (bk. bilgiler) Rahîm: rahmeti her şeyi kuşatan, her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah
                  azîm: büyük, yüce biçare: çaresiz
                  cüz’î: az, ferdî ders-i hakikat: hakikat dersi
                  desise: hile, aldatma desâis-i şeytaniye: şeytanın hileleri, aldatmacaları
                  ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler emr-i ademî: yokluğa ait iş, iş
                  günah-ı kebâir: büyük günahlar hakikat: asıl, esas, gerçek
                  ihata etmek: içine almak, kapsamak ihsan: bağış, iyilik, lütuf
                  iltifat: övgü iman: inanma
                  inkişaf etmek: açığa çıkmak irtikâp etmek: yapmak, işlemek
                  istiğfar: Allah’tan bağışlanma dilemek kabile: alıcı
                  kelime-i kudsiye: kutsal cümle kuvve-i şeheviye ve gadabiye: şehvet ve öfke duyguları; insanı dünya zevklerini elde etmeye ve zararlı şeyleri defetmeye sevkeden duygular
                  kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan birşeyi inkâr eden kimse kâinat: evren
                  küfür: inkâr, inançsızlık lillâhilhamd: ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, hepsi Allah’a aittir
                  mağfiret: bağışlama melce: sığınak
                  mübarek: bereketli, hayırlı nefis: insanı kötülüklere yönelten duygu
                  nâkile: iletici rahmet-i vâsia: Allah’ın herşeyi kuşatan geniş rahmeti
                  sabık: geçen, önceki sabıkan: bundan önce
                  sukut: alçalış, düşüş sûre: Kur’ân-ı Kerim’in bölümlerinden her biri
                  tahassungâh: korunma yeri, sığınak tecellî-i âzam: en büyük tecelli, görünüm
                  tergibat: rağbet uyandırmalar, teşvikler teveccüh etmek: yönelmek
                  teşvikat: teşvikler varta: tehlike, çamura düşme
                  zikir: Allah’ı anma

                  #794252
                  Anonim

                    ALTINCI İŞARET

                    Şeytanın en tehlikeli bir desisesi şudur ki: Bazı hassas ve sâfi-kalb insanlara, tahayyül-ü küfrîyi tasdik-i küfürle iltibas ettiriyor. Tasavvur-u dalâleti, dalâletin tasdiki suretinde gösteriyor. Ve mukaddes zatlar ve münezzeh şeyler hakkında gayet çirkin hatıraları hayaline gösteriyor. Ve imkân-ı zâtîyi imkân-ı aklî şeklinde gösterip, imandaki yakînine münâfi bir şek tarzını veriyor. Ve o vakit o biçare hassas adam, kendini dalâlet ve küfür içine düştüğünü tevehhüm edip imandaki yakîninin zâil olduğunu zanneder, ye’se düşer, o yeisle şeytana maskara olur. Şeytan hem ye’sini, hem o zayıf damarını, hem o iltibasını çok işlettirir; ya divane olur, yahut “Herçi bâd, âbâd” der, dalâlete gider.

                    Şeytanın bu desisesinin mahiyeti ne kadar esassız olduğunu, bazı risalelerde beyan ettiğimiz gibi, burada icmâlen bahsedeceğiz. Şöyle ki:

                    Nasıl ki âyinede yılanın sureti ısırmaz ve ateşin misali yandırmaz ve murdarın aksi telvis etmez. Öyle de, hayal veya fikir âyinesinde küfriyâtın ve şirkin akisleri ve dalâletin gölgeleri ve şetimli çirkin sözlerin hayalleri itikadı bozmaz, imanı tağyir etmez, hürmetli edebi kırmaz. Çünkü meşhur kaidedir ki, “Tahayyül-ü şetim şetim olmadığı gibi, tahayyül-ü küfür dahi küfür değil ve tasavvur-u dalâlet de dalâlet değil.”

                    İmandaki şek meselesi ise, imkân-ı zâtîden gelen ihtimaller, o yakîne münâfi değil ve o yakîni bozmaz. İlm-i usul-i dinde kavâid-i mukarreredendir ki,

                    اِنَّ اْلاِمْكَانَ الذَّاتِىَ لاَيُنَافِى الْيَقِينَ الْعِلْمِىَ blank.gif1

                    Meselâ, Barla Denizi su olarak yerinde bulunduğuna yakînimiz var. Halbuki, zâtında mümkündür ki, o deniz, bu dakikada batmış olsun. Ve batması mümkinattandır.


                    [NOT]Dipnot-1 “İmkân-ı zatî, yakîn-î ilmîye aykırı değildir.” bk. el-Gazâlî, el-Menhûl: s.122; el-Müceddidî, Kavâidü’l-fıkh: s.11, 143.[/NOT]

                    Barla Denizi: (bk. bilgiler – Barla) Herçi bâd, âbâd: “Her ne olursa olsun” anlamında bir deyim
                    aks/akis: yansıma beyan etmek: açıklamak
                    dalâlet: inançsızlık, hak yoldan sapkınlık desise: hile, aldatma
                    divane: akılsız edeb: terbiye, güzel ahlâk
                    hassas: duyarlı hürmetli: saygıdeğer
                    icmâlen: kısaca, özetle ilm-i usul-i din: kelâm ve İslâmî metod ilmi
                    iltibas: karıştırma imkân-ı aklî: aklen mümkün olma
                    imkân-ı zâtî: bir şeyin özünde mümkün olması itikad: inanç
                    kaide: düstur, prensip kavâid-i mukarrere: yerleşmiş kaideler, kurallar
                    küfriyât: küfre sebep olan işler, sözler küfür: inkâr, inançsızlık
                    mahiyet: nitelik, özellik maskara olmak: gülünç ve rezil olmak
                    misâl: yansıma mukaddes: kusur ve eksiklikten uzak, kutsal
                    murdar: pis, kirli, haram münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce
                    münâfi: aykırı, zıt risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümler
                    suret: biçim, görünüş sâfi-kalb: kalbi temiz
                    tahayyül-ü küfrî: küfür ve inkârla ilgili meseleleri hayal etme tahayyül-ü küfür: küfrü hayal etme
                    tahayyül-ü şetim: çirkin sözü ve kötü düşünceyi hayal etme tasavvur-u dalâlet: inançsızlığı zihinde şekillendirme
                    tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama tasdik-i küfür: küfür ve inkârı kabul etme
                    tağyir etmek: değiştirmek telvis etmek: kirletmek
                    tevehhüm etme: kuruntuya kapılma yakîn: kesin ve doğru bilgi
                    ye’s/yeis: ümitsizlik zat: kişi, bir şeyin özü
                    zâil: geçip gidici, yok olucu zâtında: özünde, kendisinde
                    âyine: ayna şek: şüphe, zan
                    şetim: çirkin söz, kötü düşünce şirk: Allah’a ortak koşma

                    #794253
                    Anonim

                      Bu imkân-ı zâtî, madem bir emâreden neş’et etmiyor; zihnî bir imkân olamaz ki, şek olsun. Çünkü, yine ilm-i usul-i dinde bir kaide-i mukarreredir ki,

                      لاَعِبْرَةَ ِلْلاِحْتِمَالِ غَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَلِيلٍ

                      Yani, “Bir emâreden gelmeyen bir ihtimal-i zâtî ise, bir imkân-ı zihnî olmaz ki şüphe verip ehemmiyeti olsun.”

                      İşte bu desise-i şeytaniyeye mâruz olan biçare adam, hakaik-i imaniyeye yakînini böyle zâtî imkânlarla kaybediyor zanneder. Meselâ, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, beşeriyet itibarıyla çok imkân-ı zâtiye hatırına geliyor ki, imanın cezim ve yakînine zarar vermez. Fakat o zarar verdi zanneder, zarara düşer.

                      Hem bazan şeytan, kalb üstündeki lümmesi cihetinde, Cenâb-ı Hak hakkında fena sözler söyler. O adam zanneder ki, onun kalbi bozulmuş ki böyle söylüyor; titriyor. Halbuki onun titremesi ve korkması ve adem-i rızası delildir ki, o sözler kalbinden gelmiyor, belki lümme-i şeytaniyeden geliyor veya şeytan tarafından ihtar ve tahayyül ediliyor.

                      Hem insanın letâifi içinde teşhis edemediğim bir iki lâtife var ki, ihtiyar ve iradeyi dinlemezler, belki de mes’uliyet altına da giremezler. Bazan o lâtifeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar, yanlış şeylere giriyorlar. O vakit şeytan o adama telkin eder ki: “Senin istidadın hakka ve imana muvafık değil ki, böyle ihtiyarsız bâtıl şeylere giriyorsun. Demek senin kaderin seni şekavete mahkûm etmiştir.” O biçare adam ye’se düşüp helâkete gider.

                      İşte, şeytanın evvelki desiselerine karşı mü’minin tahassungâhı, muhakkıkîn-i asfiyanın düsturlarıyla hudutları taayyün eden hakaik-i imaniye ve muhkemât-ı

                      Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
                      adem-i rıza: razı olmama beşeriyet: insanlık
                      biçare: çaresiz bâtıl: doğru olmayan
                      cezm: kesin karar, niyet cihet: taraf, yön
                      desise: hile, aldatma desise-i şeytaniye: şeytandan gelen hileler
                      düstur: kural ehemmiyet: değer, önem
                      emâre: belirti, işaret hak: doğru gerçek
                      hakaik-i imaniye: iman hakikatleri helâket: mahvolma
                      hudut: sınır ihtar: hatırlatma
                      ihtiyar: dileme, seçme ihtiyarsız: irade dışı
                      ilm-i usul-i din: kelâm ve İslâm metodolojisi ilmi imkân: mümkün olma, olabilirlik
                      imkân-ı zihnî: bir şeyin zihnen mümkün olması imkân-ı zâtî/ihtimal-i zâtî: bir şeyin özünde mümkün olması
                      irade: dileme, tercih, seçme gücü istidat: yapı, kabiliyet
                      itibarıyla: açısından kader: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak her şeyi bilip takdir etmesi
                      kaide-i mukarrere: kesinleşmiş kural letâif: ruhta bulunan ince duyular
                      lâtife: ince duyu lümme: kalpte şeytanın iş gördüğü yer
                      lümme-i şeytaniye: kalpte bulunan ve şeytanın sürekli vesvese verdiği yer mahkûm etmek: yargılamak
                      mes’uliyet: sorumluluk muhakkıkîn-i asfiya: her şeyin gerçeğini araştırıp bulan seçkin İslâm alimleri
                      muhkemât-ı Kur’âniye: mânâsı gayet açık olan ve hükümler içeren Kur’ân âyetleri muvafık: uygun
                      mâruz olmak: yüz yüze gelmek mümkinat: olması imkan dahilinde olan şeyler
                      neş’et etmek: kaynaklanmak taayyün eden: belirlenen
                      tahassungâh: korunma yeri, sığınak tahayyül: hayal etme
                      telkin etmek: fikir aşılamak, öğüt vermek teşhis etmek: belirlemek
                      yakîn: kesin ve doğru bilgi ye’s: ümitsizlik
                      zihnî: zihinle ilgili zâtî imkan: birşeyin özünde mümkün olması
                      şek: şüphe, zan şekavet: mutsuzluk, bedbahtlık

                      #794254
                      Anonim

                        Kur’âniyedir. Ve âhirdeki desiselerine karşı, istiâze ile, ehemmiyet vermemektir. Çünkü ehemmiyet verdikçe, nazar-ı dikkati celb ettirip büyür, şişer. Mü’minin böyle mânevî yaralarına tiryak ve merhem, Sünnet-i Seniyyedir.

                        YEDİNCİ İŞARET

                        Sual: Mutezile imamları, şerrin icadını şer telâkki ettikleri için, küfür ve dalâletin hilkatini Allah’a vermiyorlar. Güya onunla Allah’ı takdis ediyorlar! “Beşer kendi ef’âlinin hâlıkıdır” diye dalâlete gidiyorlar.blank.gif1 Hem derler: “Bir günah-ı kebireyi işleyen bir mü’minin imanı gider.blank.gif2 Çünkü Cenâb-ı Hakka itikad ve Cehennemi tasdik etmek, öyle günahı işlemekle kabil-i tevfik olamaz. Çünkü dünyada gayet cüz’î bir hapis korkusuyla kendini hilâf-ı kanun herşeyden muhafaza eden adam, ebedî bir azâb-ı Cehennemi ve Hâlıkın gazabını nazar-ı ehemmiyete almayacak derecede büyük günahları işlerse, elbette imansızlığa delâlet eder.”

                        Elcevap: Birinci şıkkın cevabı şudur ki: Kader Risalesinde izah edildiği gibi, halk-ı şer, şer değil; belki kesb-i şer, şerdir. Çünkü, halk ve icad umum neticelere bakar. Bir şerrin vücudu çok hayırlı neticelere mukaddeme olduğu için, o şerrin icadı, neticeler itibarıyla hayır olur, hayır hükmüne geçer. Meselâ ateşin yüz hayırlı neticeleri var. Fakat bazı insanlar, sû-i ihtiyarıyla ateşi kendilerine şer yapmakla, “Ateşin icadı şerdir” diyemezler. Öyle de, şeytanların icadı, terakkiyât-ı insaniye gibi çok hikmetli neticeleri olmakla beraber, sû-i ihtiyarıyla ve yanlış kesbiyle şeytanlara mağlûp olmakla, “Şeytanın hilkati şerdir” diyemez. Belki o, kendi kesbiyle kendine şer yaptı.

                        Evet, kesb ise, mübaşeret-i cüz’iye olduğu için, hususî bir netice-i şerriyenin mazharı olur; o kesb-i şer, şer olur. Fakat icad umum neticelere baktığı için,


                        [NOT]Dipnot-1 bk. el-Mâtüridî, et-Tevhîd: 1:92, 169, 314, 315; İbni Hazm, el-Fasl fi’l-Milel: 2:121, 3:57, 59.

                        Dipnot-2 bk. el-Îcî, Kitâbü’l-Mevâkıf: 3:548; İbni Ebi’l-İzz, Şerhu Akîdeti’t-Tahâviyye: 1:356-362.
                        [/NOT]

                        Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah Hâlık: her şeyi yaratan Allah
                        Kader Risalesi: Yirmi Altıncı Söz Mutezile: “Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır” iddiasında olan ehl-i sünnet dışı bir mezhep
                        Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler azâb-ı Cehennem: Cehennem azabı
                        beşer: insan celb etme: çekme
                        cüz’î: ferdî, sınırlı dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
                        delâlet: delil olma, işaret etme desise: hile, aldatma
                        ebedî: sonsuz ef’âl: fiiler, davranışlar
                        ehemmiyet vermek: önem vermek gazab: öfke, hiddet
                        günah-ı kebire: büyük günah halk etmek: yaratmak
                        halk-ı şer: şerrin yaratılışı hayır: iyilik
                        hikmet: fayda, gaye hilkat: yaratma
                        hilâf-ı kanun: kanun dışı hususî: özel
                        icad: yaratma imam: bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim
                        istiâze: Allah’a sığınma itibarıyla: açısından
                        itikad: inanma izah: açıklama
                        kabil-i tevfik: biraraya gelebilme kesb: kazanma
                        kesb-i şer: şerli bir işi işleme küfür: inkâr, inançsızlık
                        mazhar: görünme ve yansıma yeri mağlûp: yenik düşen
                        muhafaza etmek: korumak, saklamak mukaddeme: önsöz, başlangıç
                        mânevî: mânâya ait mübaşeret-i cüz’iye: sınırlı temas
                        nazar-ı dikkat: dikkatli bakış nazar-ı ehemmiyet: önem vererek bakma
                        netice-i şerriye: şerden ortaya çıkan sonuç sû-i ihtiyar: iradeyi kötüye kullanma
                        takdis etme: Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma tasdik etmek: doğruluğunu kabul etmek, onaylamak
                        telâkki etmek: kabul etmek terakkiyât-ı insaniye: insanlığın yükselişi ve ilerlemeleri
                        tiryak: derman, ilâç umum: bütün
                        vücud: varlık âhir: son
                        şer: kötülük

                        #794255
                        Anonim

                          şer, şer değil, belki hayırdır. İşte Mutezile bu sırrı anlamadıkları için, “Halk-ı şer, şerdir; ve çirkinin icadı çirkindir” diye, Cenâb-ı Hakkı takdis için, şerrin icadını ona vermemişler, dalâlete düşmüşler, ve bi’l-kaderi hayrihî ve şerrihîblank.gif1 olan bir rükn-ü imaniyeyiblank.gif2 tevil etmişler.

                          İkinci şık ki, “Günah-ı kebireyi işleyen nasıl mü’min kalabilir?” diye suallerine cevap ise:
                          Evvelâ, sabık işaretlerde onların hatası kat’î bir surette anlaşılmıştır ki, tekrara hâcet kalmamıştır. Saniyen, nefs-i insaniye, muaccel ve hazır bir dirhem lezzeti, müeccel, gaip bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azaptan daha ziyade çekinir.

                          Hem insanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı ileride gayet büyük bir mükâfâta tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir azâb-ı müeccelden ziyade çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor, belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlûp oluyorlar. Şu halde, kebâiri işlemek imansızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlûbiyetinden ileri gelir.

                          Hem sabık işaretlerde anlaşıldığı gibi, fenalık ve hevesat yolu, tahribat olduğu için, gayet kolaydır. Şeytan-ı ins ve cinnî, çabuk insanları o yola sevk ediyor. Gayet câ-yı hayret bir haldir ki, âlem-i bekànın—nass-ı hadisle—sinek kanadı kadarblank.gif3 bir nuru, ebedî olduğu için, bir insanın müddet-i ömründe dünyadan aldığı

                          [NOT]Dipnot-1 Başa gelen ister hayır olsun ister şer olsun, kadere her yönüyle inanmak.

                          Dipnot-2 Kaderin, îmânın bir rüknü olduğuna dair bk.: Müslim, Îmân: 39; Tirmizî, Îmân: 4; Ebû Dâvud, Sünnet: 17; Nesâî, Îmân: 6; İbni Mâce, Mukaddime: 63.

                          Dipnot-3 “Dünyanın Allah katında sinek kanadı kadar bir değeri olsaydı, kâfirler ondan bir yudum su bile içemezlerdi.” Tirmizî, Zühd: 13; İbni Mâce, Zühd: 3; Müsned, 5:154, 177.
                          [/NOT]

                          Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah Mutezile: “Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır” iddiasında olan ehl-i sünnet dışı bir mezhep
                          azâb-ı müeccel: sonraya bırakılmış azap batman: yaklaşık 8 kg ağırlığında bir ağırlık ölçüsü
                          câ-yı hayret: hayret verici nokta dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
                          dirhem: eskiden kullanılan ve 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi ebedî: sonsuz
                          ehemmiyetsiz: önemsiz evvelâ: öncelikle
                          fenalık: kötülük gaip: görünmeyen âlem
                          galebe: galip gelme, yenme galip: yenen, üstün gelen
                          günah-ı kebire/kebâir: büyük günahlar halk-ı şer: şerrin yaratılışı
                          heves: gelip geçici arzu ve istek hevesat: heves ve arzular
                          hissiyat: hisler, duygular hâcet: ihtiyaç
                          icad: yaratma icad-ı şer: kötülüğün yaratılması
                          kat’î: kesin lezzet-i hazıra: hazır lezzet
                          mahall-i iman: imanın yeri mağlûp: yenik düşen
                          muaccel: peşin, hemen verilen muhakeme: değerlendirme
                          müddet-i ömür: ömür süresi müeccel: ertelenmiş
                          mükâfât: ödül nass-ı hadis: hadisin kesin ifadesi
                          nefis: insanı kötülüğe yönelten duygu nefs-i insaniye: insandaki maddî lezzet ve isteklere düşkün olan duygu
                          rükn-ü imaniye: imanın şartı sabık: geçen, önceki
                          saniyen: ikinci olarak sevk etmek: göndermek, yönlendirmek
                          suret: biçim, şekil tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar
                          takdis: Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma tevehhüm: kuruntuya kapılma
                          tevil etmek: yorumlamak vehmî: gerçekte olmayıp doğru sanılan kuruntu
                          ziyade: çok, fazla âlem-i bekà: sonsuzluk âlemi, ahiret âlemi
                          şer: kötülük şeytan-ı ins ve cinnî: insan ve cinlerden şeytanlık yapanlar

                          #794256
                          Anonim

                            lezzet ve nimete mukabil geldiği halde,blank.gif1 bazı bîçare insanlar, bir sinek kanadı kadar bu fâni dünyanın lezzetini, o bâki âlemin bu fâni dünyasına değer lezzetlerine tercih edip şeytanın arkasında gider.
                            İşte bu sırlar içindir ki, Kur’ân-ı Hakîm, mü’minleri pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdit ve teşvik ile, günahtan zecir ve hayra sevk ediyor.blank.gif2

                            Bir zaman Kur’ân-ı Hakîmin bu tekrar ile şiddetli irşâdâtı bana bu fikri verdi ki, bu kadar mütemâdi ihtarlar ve ikazlar, mü’min insanları sebatsız ve hakikatsiz gösteriyorlar. İnsanın şerefine yakışmayacak bir vaziyet veriyorlar. Çünkü, bir memur, âmirinden aldığı birtek emri itaatine kâfi iken, aynı emri on defa söylese, o memur cidden gücenecek. “Beni ittiham ediyorsun; ben hain değilim” der. Halbuki, en hâlis mü’minlere Kur’ân-ı Hakîm musırrâne, mükerrer emrediyor.

                            Bu fikir benim zihnimi kurcaladığı bir zamanda, iki üç sadık arkadaşlarım vardı. Onları şeytan-ı insînin desiselerine kapılmamak için pek çok defa ihtar ve ikaz ediyordum. “Bizi ittiham ediyorsun” diye gücenmiyorlardı. Fakat ben kalben diyordum ki: “Bu mütemâdiyen ihtarlarımla bunları gücendiriyorum, sadakatsizlikle ve sebatsızlıkla ittiham ediyorum.”

                            Sonra, birden, sabık işaretlerde izah ve ispat edilen hakikat inkişaf etti. O vakit, o hakikatle hem Kur’ân-ı Hakîmin tam mutabık-ı mukteza-yı hal ve yerinde ve israfsız ve hikmetli ve ittihamsız bir surette ısrar ve tekrârâtı yaptığı ve ayn-ı hikmet ve mahz-ı belâgat olduğunu bildim. Ve o sadık arkadaşlarımın gücenmediklerinin sırrını anladım. O hakikatin hülâsası şudur ki:

                            Şeytanlar, tahribat cihetinde sevk ettikleri için, az bir amel ile çok şerleri yaparlar. Onun için, tarik-i hakta ve hidayette gidenler, pek çok ihtiyat ve şiddetli sakınmaya ve mükerrer ihtârâta ve kesretli muavenete muhtaç olduklarındandır ki,



                            [NOT]Dipnot-1 bk. el-Kurtubî, el-Câmi’il Ahkâmi’l-Kur’ân: 13:7.

                            Dipnot-2 bk. Nahl Sûresi, 16:90.
                            [/NOT]

                            Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân amel: iş, davranış
                            ayn-ı hikmet: hikmetin ta kendisi bâki: devamlı olan, sonsuz
                            bîçare: çaresiz cihet: taraf, yön
                            desise: hile, aldatma fâni: geçici olan, ölümlü
                            hakikat: asıl, esas, gerçek hakikatsiz: bir gerçeğe dayanmayan
                            hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet hikmetli: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde
                            hâlis: içten, samimi hülâsa: özet, öz
                            ihtar: hatırlatma ihtiyat: tedbir, önlem
                            ihtârât: uyarılar ikaz: uyarı
                            inkişaf etme: ortaya çıkma irşâdât: nasihatler, doğru yolu gösteren sözler
                            israf: savurganlık itaat: bağlanma, boyun eğme
                            ittiham etmek: suçlamak izah: açıklama
                            kesretli: çok sayıda kâfi: yeterli
                            mahz-ı belâgat: her yönüyle belâgatlı olan, tam yerinde ve tam şartlara uygun söz söylemek muavenet: yardım
                            mukabil: karşılık musırrâne: ısrarlı bir şekilde
                            mutabık-ı mukteza-yı hal: halin gereğine uygun mükerrer: tekrarla, birçok kere
                            mütemâdi: devamlı, sürekli mütemâdiyen: sürekli olarak
                            mü’min: Allah’a inanan sabık: geçen, önceki
                            sadakatsizlik: içten bağlı olmama sadık: doğru, bağlı
                            sebatsız: sebat göstermeyen, kararsız, kalıcı olmayan, geçici sevk etmek: göndermek, yönlendirmek
                            suret: şekil tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar
                            tarik-i hak: hak ve hakikat yolu tehdit: korkutma
                            tekrârât: tekrarlar teşvik: şevklendirme, isteklendirme
                            zecir: sakındırma âlem: dünya
                            âmir: idareci şer: kötülük
                            şeytan-ı insî: insanlardan şeytanlaşmış olan

                            #794257
                            Anonim

                              Cenâb-ı Hak, o tekrarat cihetinde bin bir ismiyle ehl-i imana muavenetini takdim ediyor ve binler merhamet ellerini imdadına uzatıyor. Şerefini kırmıyor, belki vikaye ediyor. İnsanın kıymetini küçük düşürtmüyor, belki şeytanın şerrini büyük gösteriyor.

                              İşte, ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ve cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın muhkemat kalesine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâmeti bul.

                              SEKİZİNCİ İŞARET

                              Sual: Sabık işaretlerde ispat ettiniz ki, dalâlet yolu kolay ve tahrip ve tecavüz olduğu için, çoklar o yola sülûk ediyorlar. Halbuki sair risalelerde kat’î delillerle ispat etmişsiniz ki, küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkilâtlı ve suubetlidir ki, hiç kimse ona girmemek gerekti ve kabil-i sülûk değil. Ve iman ve hidayet yolu o kadar kolay ve zâhirdir ki, herkes ona girmeliydi.

                              Elcevap: Küfür ve dalâlet iki kısımdır. Bir kısmı, amelî ve fer’î olmakla beraber, iman hükümlerini nefyetmek ve inkâr etmektir ki, bu tarz dalâlet kolaydır. Hakkı kabul etmemektir; bir terktir, bir ademdir, bir adem-i kabuldür. İşte bu kısımdır ki, risalelerde kolay gösterilmiş.

                              İkinci kısım ise, amelî ve fer’î olmayıp, belki itikadî ve fikrî bir hükümdür. Yalnız imanın nefyini değil, belki imanın zıddına gidip bir yol açmaktır. Bu ise bâtılı kabuldür, hakkın aksini ispattır. Bu kısım, imanın yalnız nefyi ve nakîzi değil, imanın zıddıdır. Adem-i kabul değil ki kolay olsun. Belki kabul-ü ademdir. Ve o ademi ispat etmekle kabul edilebilir. El-ademü lâ yüsbetü blank.gif1 kaidesiyle, ademin ispatı elbette kolay değildir.



                              [NOT]Dipnot-1 “Yokluk ispat edilemez.” İbni Kayyim, es-Savâiku’l-Mürsele: 4:1310; İbni Kayyim, er-Rûh fi’l-Kelâm: 1:198.
                              [/NOT]

                              Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Ehl-i Sünnet ve Cemaat: (bk. bilgiler)
                              Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
                              adem: yokluk, hiçlik adem-i kabul: kabule yanaşmama, bir hükme varmama
                              amelî: uygulamalı bâtıl: doğru olmayan, hak olmayan
                              cihet: taraf, yön dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
                              desise: hile, aldatma ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler
                              ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman etmiş olanlar ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler
                              fer’î: esasa ait olmayan, ayrıntı fikrî: fikirle alâkalı
                              hak: doğru, gerçek hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet
                              iman: inanç itikadî: inançla ilgili
                              kabil-i sülûk: yürünebilir kabul-ü adem: yokluğunu iddia etme, inkâr etme
                              kaide: düstur, prensip karargâh: karar yeri
                              kat’î: kesin küfür: inkâr
                              merhamet: acıma, şefkat mezheb: tarz, metod
                              mezkûr: anılan, sözü geçen muavenet: yardım
                              muhkemat: kesin hükümler içeren emir ve yasaklar müşkilât: zorluklar
                              nakîz: bir şeyin hüküm ve mânâsının tersi, muhalifi nefyetmek/nefy: inkâr etmek
                              risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümler sabık: geçen, önceki
                              sair: diğer selâmet: esenlik, güven
                              suubet: zorluk, güçlük sülûk etmek: bir hedefe doğru gitmek
                              tahrip: yıkıp yok etme takdim etmek: sunmak
                              tecavüz: haddi aşma, saldırma tekrarat: tekrarlar
                              vikaye: koruma zâhir: açık, âşikar
                              şer: kötülük şeytan-ı ins ve cinnî: insan ve cinlerden şeytanlaşmış olanlar
                              #794258
                              Anonim

                                İşte, sair risalelerde imtinâ derecesinde suubetli ve müşkilâtlı gösterilen küfür ve dalâlet bu kısımdır ki, zerre miktar şuuru bulunan, bu yola sâlik olmamak lâzımdır. Hem bu yol, risalelerde kat’î ispat edildiği gibi, o kadar dehşetli elemleri var ve boğucu karanlıkları var ki, zerre miktar aklı bulunan, o yola talip olmaz.

                                Eğer denilse: Bu kadar elîm ve karanlıklı, müşkilâtlı yola nasıl ekser insanlar gidiyorlar?

                                Elcevap: İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar. Hem insandaki nebâtî ve hayvânî kuvveleri, âkıbeti görmedikleri, düşünemedikleri ve o insandaki letâif-i insaniyeye galebe ettikleri için, çıkmak istemiyorlar ve hazır, muvakkat bir lezzetle mütesellî oluyorlar.blank.gif1

                                Sual: Eğer denilse: Dalâlette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir, değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor. Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalıydı. Çünkü insaniyet itibarıyla hadsiz eşyaya müştak ve hayata âşık olduğu halde, küfür vasıtasıyla, mevtini bir idam-ı ebedî ve bir firâk-ı lâyezâlî ve zevâl-i mevcudatı ve ahbabının vefatlarını ve bütün sevdiklerini idam ve mufarakat-i ebediye suretinde, gözü önünde, daima küfür vasıtasıyla gören insan nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?

                                Elcevap: Acip bir mağlâta-i şeytaniye ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder. Meşhur bir temsille onun mahiyetine işaret edeceğiz. Şöyle ki:

                                Deniliyor: Devekuşuna demişler, “Kanatların var, uç.” O da kanatlarını kısıp “Ben deveyim” demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler, “Madem deveyim diyorsun, yük götür.” O zaman kanatlarını açıvermiş, “Ben kuşum” demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmisiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş.

                                Aynen onun gibi, kâfir, Kur’ân’ın semâvî ilânâtına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkûk bir küfre inmiş. Ona denilse: “Madem mevt ve zevâli bir idam-ı



                                [NOT]Dipnot-1 bk. Kıyamet Sûresi, 75:20-21; İnsan Sûresi, 76:27.
                                [/NOT]

                                acip: tuhaf ahbab: dostlar, sevilenler
                                dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ekser: çok
                                elem: acı, keder elîm: acı ve sıkıntı veren
                                firâk-ı lâyezâlî: sonu olmayan ayrılık galebe etmek: yenmek, üstün gelmek
                                hadsiz: sınırsız hâmi: koruyucu
                                idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş ilânât: duyurular
                                imtinâ: imkansız insaniyet: insanlık
                                itibarıyla: açısından kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse
                                küfür/küfr-ü mutlak: kesin küfür, inkâr ve inançsızlık letâif-i insaniye: insandaki yüce duygular
                                mahiyet: temel nitelik, özellik mağlâta-i şeytaniye: şeytanın aldatmacası
                                mevt: ölüm meşkûk: şüpheli
                                mufarakat-i ebediye: sonsuz ayrılık muvakkat: geçici
                                mütesellî: teselli bulan müşkilât: zorluk
                                müştak: arzulu, istekli, düşkün nebâtî ve hayvânî kuvveler: insandaki süflî ve alçak duygular
                                risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümler sair: diğer
                                semâvî: Allah tarafından olan suret: biçim, görünüş
                                suubetli: zor sâlik: bir yolu ve yöntemi takip eden
                                sûrî: dış görünüşte var olan talip olmak: istemek
                                temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme vasıtasıyla: aracıyla
                                zerre: atom zevâl: geçicilik, yokluk
                                zevâl-i mevcudat: varlıkların yok olması âkıbet: netice, son
                                şuur: bilinç, anlayış

                                #794259
                                Anonim

                                  ebedî biliyorsun. Kendini asacak olan darağacı göz önünde. Ona her vakit bakan nasıl yaşar, nasıl lezzet alır?” O adam, Kur’ân’ın umumî vech-i rahmet ve şümullü nurundan aldığı bir hisse ile der: “Mevt idam değil; ihtimal bekà var.” Veyahut, devekuşu gibi başını gaflet kumuna sokar—tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zevâl-i eşya ona ok atmasın!

                                  Elhasıl, o meşkûk küfür vasıtasıyla, devekuşu gibi mevt ve zevâli idam mânâsında gördüğü vakit, Kur’ân ve semâvî kitapların îmânün bi’l-âhirete dair kat’î ihbârâtı ona bir ihtimal verir; o kâfir o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse, “Madem bâki bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif-i diniye meşakkatini çekmek gerektir.” O adam şekk-i küfrî cihetiyle der: “Belki yoktur. Yok için neden çalışayım?” Yani, vaktâ ki o hükm‑ü Kur’ân’ın verdiği ihtimal-i bekà cihetiyle idam-ı ebedî âlâmından kurtulur ve meşkûk küfrün verdiği ihtimal-i adem cihetiyle tekâlif-i diniye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur. Demek, bu nokta-i nazarda, mü’minden ziyade bu hayatta lezzet alır zannediyor. Çünkü tekâlif-i diniyenin zahmetinden ihtimal-i küfrî ile kurtuluyor ve âlâm-ı ebediyeden, ihtimal-i imanî cihetiyle kendi üzerine almaz. Halbuki bu mağlâta-i şeytaniyenin hükmü gayet sathî ve faydasız ve muvakkattir.

                                  İşte, Kur’ân-ı Hakîmin küffarlar hakkında da bir nevi cihet-i rahmeti vardır ki, hayat-ı dünyeviyeyi onlara cehennem olmaktan bir derece kurtarıp bir nevi şek vererek, şek ile yaşıyorlar. Yoksa, âhiret cehennemini andıracak, bu dünyada dahi mânevî bir cehennem azabı çekeceklerdi ve intihara mecbur olacaklardı.

                                  İşte, ey ehl-i iman! Sizi idam-ı ebedîden ve dünyevî ve uhrevî cehennemlerden kurtaran Kur’ân’ın himayeti altına mü’minâne ve mutemidâne giriniz ve


                                  Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân azap: acı, sıkıntı
                                  bâki: devamlı olan, sonsuz cihet: taraf, yön
                                  cihet-i rahmet: rahmet yönü dünyevî: dünya ile ilgili
                                  ecel: ölüm vakti ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler
                                  elem: acı, keder elhasıl: kısaca, özetle
                                  gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı
                                  himayet: koruma hisse: pay
                                  hükm-ü Kur’ân: Kur’ân’ın hükmü idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş
                                  ihbârât: haber vermeler ihtimal-i adem: yokluk ihtimali
                                  ihtimal-i bekà: sonsuzluk ihtimali ihtimal-i imanî: “ya varsa” diye ihtimal vererek inanmak
                                  ihtimal-i küfrî: “ya yoksa” diye ihtimal vererek iman ve inançtan kaçmak kat’î: kesin
                                  kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan birşeyi inkâr eden kimse küffar: kâfirler, inkârcılar
                                  küfür: inkâr mağlâta-i şeytaniye: şeytanın aldatmaca
                                  mevt: ölüm meşakkat: güçlük, zorluk
                                  meşkûk: şüpheli mutemidâne: güvenerek, itimad ederek
                                  muvakkat: geçici mânevî: maddî olmayan, ruh ile bağlantılı
                                  müteveccih: yönelik mü’min: Allah’a inanan
                                  mü’minâne: mü’min olan kimseye yakışır şekilde nevi: çeşit, tür
                                  nokta-i nazar: bakış noktası sathî: sığ, yüzeysel
                                  semâvî: Allah tarafından olan tekâlif-i diniye: dinin emrettiği görevler
                                  uhrevî: âhirete ait umumî: genel
                                  vaktâ ki: ne vakit ki, ne zaman ki vasıtasıyla: aracılığıyla
                                  vech-i rahmet: rahmet yönü zevâl: geçicilik, yokluk
                                  zevâl-i eşya: varlıkların yok olması ziyade: çok, fazla
                                  âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat âlem: dünya
                                  âlâm: elemler, acılar âlâm-ı ebediye: sürekli acılar, sonsuza kadar sürecek elemler
                                  îmânün bi’l-âhiret: âhirete iman şekk-i küfrî: inkâr ettiği şey hakkında şüpheye düşme
                                  şümullü: kapsamlı

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 31)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.