• Bu konu 29 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 31)
  • Yazar
    Yazılar
  • #794260
    Anonim

      Sünnet-i Seniyyesinin dairesine teslimkârâne ve müstahsinâne dahil olunuz, dünya şekavetinden ve âhirette azaptan kurtulunuz.

      DOKUZUNCU İŞARET

      Sual: Hizbullah olan ehl-i hidayet, başta enbiya ve onların başında Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadar inâyet ve rahmet-i İlâhiye ve imdad-ı Sübhâniyeye mazhar oldukları halde, neden çok defa, hizbüşşeytan olan ehl-i dalâlete mağlûp olmuşlar? Hem, Hâtemü’l-Enbiyânın güneş gibi parlak nübüvvet ve risaleti ve iksir-i âzam gibi tesirli i’câz-ı Kur’ânî vasıtasıyla irşadı ve cazibe-i umumiye-i kâinattan daha cazibedar hakaik-i Kur’âniyenin komşuluğunda ve yakınında olan Medine münafıklarının dalâlette ısrarları ve hidayete girmemeleri niçindir ve hikmeti nedir?

      Elcevap: Bu iki şık müthiş sualin halli için, derince bir esas beyan etmek lâzım gelir. Şöyle ki:

      Şu kâinat Hâlık-ı Zülcelâlinin hem cemâlî, hem celâlî iki kısım esmâsı bulunduğundan ve o cemâlî ve celâlî isimler, hükümlerini ayrı ayrı cilvelerle göstermek iktiza ettiklerinden, Hâlık-ı Zülcelâl, kâinatta ezdâdı birbirine mezc edip, birbirine mukabil getirip ve birbirine mütecaviz ve müdafi bir vaziyet verip, hikmetli ve menfaattar bir nevi mübareze suretine getirip, ondan, zıtları birbirinin hududuna geçirip ihtilâfat ve tagayyürat meydana getirmekle, kâinatı kanun‑u tagayyür ve tahavvül ve düstur-u terakki ve tekâmüle tâbi kıldığı için; o



      Aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Fahr-i Âlem: bütün âlemin övünç kaynağı olan Hz. Muhammed (a.s.m)
      Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah Hâtemü’l-Enbiyâ: peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
      Medine: (bk. bilgiler) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
      azap: acı, sıkıntı beyan etmek: açıklamak
      cazibe-i umumiye-i kâinat: kainatın her yerinde olan genel çekim özelliği cazibedar: cazibeli, çekici
      celâl: azamet, yücelik, haşmet cemâl: güzellik
      cilve: görünme, yansıma dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
      düstur-u terakki: ilerleme kanunu ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
      ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman etmiş kimseler enbiya: nebiler, peygamberler
      esmâ: isimler ezdâd: zıtlar
      hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri, gerçekleri hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet
      hikmet: sebep, sır, gaye hizbullah: Allah’a inanan ve emirlerini yerine getiren kişilerden oluşan topluluk
      hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları hudud: sınır
      hâl: çözüm ihtilâfat: farklılıklar, değişiklikler
      iksir-i âzam: tesiri en büyük olan ilâç iktiza etmek: gerektirmek
      imdad-ı Sübhâniye: her türlü eksiklikten sonsuz derecede yüce olan Allah’ın yardımı inâyet: Allah’tan gelen yardım
      irşad etmek: doğru yolu göstermek i’câz-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın mu’cizeliği, olağanüstülüğü
      kanun-u tagayyür: değişme kanunu kâinat: evren
      mazhar olma: erişme, elde etme mağlûp olmak: yenilmek
      menfaattar: faydalı, yararlı mezc etmek: karıştırmak
      mukabil: karşılık mübareze: karşılıklı mücadele, çatışma
      müdafi: savunan, koruyan münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
      müstahsinâne: bir şeyin güzelliğini kabul eder şekilde mütecaviz: saldırgan, haddi aşan
      müthiş: dehşet veren nevi: çeşit, tür
      nübüvvet: peygamberlik rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz şefkat ve merhameti
      risalet: elçilik, peygamberlik suret: biçim, görünüş
      tagayyürat: başkalaşmalar değişmeler tahavvül: değişim, bir halden başka hallere dönüşme
      tekâmül: ilerleme, mükemmelleşme tesirli: etkili
      teslimkârâne: teslim olmuş şekilde tâbi: tağlı
      vasıtasıyla: aracılığıyla âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
      şekavet: mutsuzluk, sıkıntı

      #794261
      Anonim

        şecere-i hilkatin câmi bir semeresi olan insan nev’inde o kanun-u mübarezeyi daha acip bir şekle getirip, bütün terakkiyât-ı insaniyeye medar bir mücahede kapısını açıp, hizbullaha karşı meydana çıkabilmek için hizbüşşeytana bazı cihazat vermiş.

        İşte bu sırr-ı dakik içindir ki, enbiyalar çok defa ehl-i dalâlete karşı mağlûp oluyor.blank.gif1 Ve gayet zaaf ve aczde olan dalâlet ehli, mânen gayet kuvvetli olan ehl‑i hakka muvakkaten galip oluyorlar ve mukavemet ediyorlar. Bu acip mukavemetin sırr-ı hikmeti şudur ki:

        Dalâlette ve küfürde hem adem ve terk var ki, pek kolaydır, hareket istemez. Hem tahrip var ki, çok sehîldir ve âsândır, az bir hareket yeter. Hem tecavüz var ki, az bir amel ile çoklarına zarar verip, ihâfe noktasında ve firavuniyet cihetinden onlara bir makam kazandırır. Hem âkıbeti görmeyen ve hazır zevke müptelâ olan insandaki nebâtî ve hayvânî kuvvelerin tatmini, telezzüzü, hürriyeti vardır ki, akıl ve kalb gibi letâif-i insaniyeyi insaniyetkârâne ve âkıbet-endişâne olan vazifelerinden vazgeçiriyorlar.blank.gif2

        Ehl-i hidayet ve başta ehl-i nübüvvet ve başta Habib-i Rabbü’l-Âlemîn olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın meslek-i kudsîsi, hem vücudî, hem sübutî, hem tamir, hem hareket, hem hududda istikamet, hem âkıbeti düşünmek, hem ubudiyet, hem nefs-i emmârenin firavuniyetini,blank.gif3 serbestliğini kırmak gibi esasat-ı mühimme bulunduğundandır ki, Medine-i Münevverede bulunan o zamanın



        [NOT]Dipnot-1 bk. Kamer Sûresi, 54:10.

        Dipnot-2 Âl-i İmran Sûresi, 3:71-72.

        Dipnot-3 bk. Yusuf Sûresi, 12:53. Ayrıca bk.: el-Beyhakî, ez-Zühd s.157; el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn: 3:4; ed-Deylemî, el-Müsned: 3:408; İbni Receb, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 1:196; el-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr: 5:538; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ: 1:160, 2:222.
        [/NOT]

        Aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Habib-i Rabbü’l-Âlem: Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın sevgilisi, Hz. Muhammed
        Medine-i Münevvere: (bk. bilgiler – Medine) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
        acip: tuhaf acz: güçsüzlük
        adem: yokluk, hiçlik amel: iş, davranış
        cihazat: cihazlar, âletler cihet: taraf, yön
        câmi: toplayan, içine alan dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
        ehl-i dalâlet/dalâlet ehli: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler
        ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman etmiş olanlar ehl-i nübüvvet: peygamberler
        enbiya: nebiler, peygamberler esasat-ı mühimme: önemli esaslar
        firavuniyet: firavun gibi olma, tanrılık iddiasında bulunma galip olmak: yenmek
        hizbullah: Allah’a inanan ve emirlerini yerine getiren kişilerden oluşan topluluk hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları
        hudud: sınır ihâfe: korkutma
        insaniyetkârâne: insanlığa yaraşır şekide istikamet: doğruluk
        kanun-u mübareze: mücâdele ve çatışma kanunu küfür: inkâr
        letâif-i insaniye: insandaki ince ve yüce duygular makam: derece, yer
        mağlûp etme: yenme medar: dayanak noktası, sebep
        meslek-i kudsî: kutsal yol, metod mukavemet etmek: dayanmak, karşı koymak
        muvakkaten: geçici olarak mücâhede: cihad etme, mücâdele yapma
        müptelâ: bağımlı nebâtî ve hayvânî kuvveler: insandaki bitkisel ve hayvanî duygular
        nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu sehîl: kolay
        semere: meyve, verim sübutî: sabit olarak var olan
        sırr-ı dakik: ince sır sırr-ı hikmet: ilmî sırrı, bilimsellik yönü
        tecavüz: haddi aşma, saldırma telezzüz: lezzet alma
        terakkiyât-ı insaniye: insanların manevî açıdan gelişme ve ilerlemeleri ubudiyet: kulluk
        vücudî: varlıkla ilgili zaaf: zayıflık, güçsüzlük
        âkıbet: netice, son âkıbet-endişâne: âkıbetten ve sonuçtan endişe ederek
        âsân: kolay şecere-i hilkat: yaratılış ağacı

        #794262
        Anonim

          münafıkları, o parlak güneşe karşı yarasa kuşu gibi gözlerini yumup, o cazibe-i azîmeye karşı şeytanî bir kuvve-i dâfiaya kapılıp dalâlette kalmışlar.

          Eğer denilirse: Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm madem Habib-i Rabbü’l-Âlemîndir.blank.gif1 Hem elindeki hak ve lisanındaki hakikattir.blank.gif2 Ve ordusundaki askerlerin bir kısmı melâikedir.blank.gif3 Ve bir avuç su ile bir orduyu sular.blank.gif4 Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle bin adamı doyuracak bir ziyafet verir.blank.gif5 Ve küffar ordusunun gözlerine bir avuç toprak atmakla, o bir avuç topraktan her küffârın gözüne bir avuç toprak girmesiyle onları kaçırır.blank.gif6 Ve daha bunun gibi bin mu’cizat sahibi olan bir kumandan-ı Rabbânî, nasıl oluyor da Uhud’un nihayetindeblank.gif7 ve Huneyn’in bidâyetinde mağlûp oluyor?blank.gif8

          Elcevap: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev-i beşere muktedâ ve imam ve rehber olarak gönderilmiştir. Tâ ki, o nev-i insanî, hayat-ı içtimaiye ve şahsiyedeki düsturları ondan öğrensin ve Hakîm-i Zülkemâlin kavânin-i meşietine itaate alışsınlar ve desâtir-i hikmetine tevfik-i hareket etsinler.

          Eğer Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayat-ı içtimaiye ve şahsiyesinde daima harikulâdelere ve mucizelere istinad etseydi, o vakit imam-ı mutlak ve rehber-i ekber olamazdı.
          İşte bu sır içindir ki, yalnız dâvâsını tasdik ettirmek için, ara sıra, indelhâce,



          [NOT]Dipnot-1 bk. Tirmizî, Menâkıb: 1; Dârimî, Mukaddime: 8.

          Dipnot-2 bk. İsrâ Sûresi, 17:105.

          Dipnot-3 bk. Âl-i İmran Sûresi, 3:123-125. Ayrıca bk.: Buhârî, Meğâzî: 11.

          Dipnot-4 bk. Buhârî, Vudû’: 32, Menâkıb: 25; Meğâzî: 35; Müslim, İmâret: 72-73, Fezâil: 5-6; Tirmizî, Menâkıb: 6; Nesâî, Tahâret: 61; Müsned: 3:329.

          Dipnot-5 bk. Buhârî, Hibe: 28, Et’ime: 6, Meğâzî: 29, Menâkıb: 25; Müslim, Eşribe: 141-142, 175; Tirmizî, Menâkıb: 6; İbni Mâce, Et’ime: 47; Muvatta’, Sıfatü’n-Nebî: 19; Müsned: 1:197-198.

          Dipnot-6 bk. Müslim, Cihâd: 81; Dârimî, Siyer: 16; Müsned: 1:103, 368, 5:286, 310.

          Dipnot-7 bk. Buhârî, Cihad: 65, Bed’ü’l-Halk: 11, Menâkıbü’l-Ensâr: 22; Meğâzî: 18, Eymân: 15; Diyât: 16; Ebû Dâvûd, Cihâd: 106; Müsned: 4:293-294.

          Dipnot-8 bk. Buhârî, Meğâzî: 54, Cihâd: 52, 61, 97, 167: Müslim, Cihâd: 79; Tirmizî, Cihâd: 15.
          [/NOT]

          Aleyhissalatü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Habib-i Rabbü’l-Âlemîn: Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın sevgilisi, Hz. Muhammed
          Hakîm-i Zülkemâl: sonsuz mükemmellik sahibi, herşeyi hikmetle yaratan Allah Huneyn: (bk. bilgiler – Gazve-i Huneyn)
          Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Uhud: (bk. bilgiler – Gazve-i Uhud)
          bidâyet: başlangıç cazibe-i azîme: büyük çekim
          dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık desâtir-i hikmet: hikmet kanunları; İlâhî gaye ve fayda ile şekillenen kanunlar
          düstur: kural hak: doğru, gerçek
          hakikat: asıl, esas, gerçek harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici
          hayat-ı içtimaiye ve şahsiye: sosyal ve kişisel hayat imam: öncü, lider
          imam-ı mutlak: her yönüyle önder indelhâce: ihtiyaç anında
          istinad etmek: dayanmak kavânin-i meşiet: Allah’ın irade ve dilemesinin tecellisi olan kanunlar
          kumandan-ı Rabbânî: her şeyi terbiye eden Allah’ın seçtiği kumandan, Hz. Muhammed kuvve-i dâfia: itme gücü, uzaklaştırıcı kuvvet
          küffar: kâfirler, inkârcılar mağlûp olma: yenilme
          melâike: melekler muktedâ: örnek alınan, kendisine uyulan
          mu’cizat: mu’cizeler mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü hal ve haket
          münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen nev-i beşer: insanlar
          nev-i insanî: insan türü, insanlık nihayet: son
          rehber-i ekber: en büyük rehber tasdik ettirmek: kabul ettirmek, onaylatmak
          tevfik-i hareket: uygun hareket şeytanî: şeytanca

          #794263
          Anonim

            münkirlerin inkârını kırmak için mucizeler gösterirdi. Sair vakitlerde nasıl ki herkesten ziyade evâmir-i İlâhiyeye itaat etmiştir; öyle de, hikmet-i Rabbâniye ile ve meşiet-i Sübhâniye ile tesis edilen âdetullah kavâninine herkesten ziyade mürâat ve itaat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi,blank.gif1 “Sipere giriniz” emrederdi.blank.gif2 Yara alırdı, zahmet çekerdi.blank.gif3 Tâ, tamamıyla hikmet-i İlâhiye kanununa ve kâinattaki şeriat-ı fıtriye-i kübrâya mürâat ve itaati göstersin.

            ONUNCU İŞARET

            İblis’in en mühim bir desisesi, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmektir. Şu zamanda, hususan maddiyyunların felsefeleriyle zihni bulananlar bu bedihî meselede tereddüt gösterdikleri için, şeytanın bu desisesine karşı bir iki söz söyleyeceğiz. Şöyle ki:

            İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervâh-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesetsiz ervâh-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyettedir. Eğer onlar maddî ceset giyseydiler, bu şerîr insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar. Hattâ bu şiddetli münasebete binaendir ki, bir mezheb-i bâtıl hükmetmiş ki, “İnsan suretindeki gayet şerîr ervâh-ı habise, öldükten sonra şeytan olur.”

            Malûmdur ki, âlâ birşey bozulsa, ednâ birşeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Meselâ, nasıl ki süt ve yoğurt bozulsalar yine yenilebilir. Yağ bozulsa yenilmez, bazan zehir gibi olur. Öyle de, mahlûkatın en mükerremi, belki en âlâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşarat gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten


            [NOT]Dipnot-1 bk. Ebû Dâvud, Cihâd: 75; İbni Mâce, Cihâd: 18; Müsned: 3:449.

            Dipnot-2 bk. Buhârî, Meğâzî: 29, Cihâd: 34, 161, Kader 16, Temennî: 7; Müslim, Cihâd: 125.

            Dipnot-3 bk. Buhârî, Cihâd: 80, 85, 163, Vudû’: 72, Meğâzî: 24, Nikâh: 123, Tıb: 27; Müslim, Cihâd: 101; Tirmizî, Tıb: 34; İbni Mâce, Tıb: 15.
            [/NOT]

            bedihî: açık, aşikâr bilmüşahede: gözle görerek
            binaen: dayanarak ceset: vücud, beden
            cinnî: cin taifesinden olan desise: hile, aldatma
            ednâ: en aşağı ervâh-ı habise: kötü ruhlar
            evâmir-i İlâhiye: Allah’ın emirleri haşarat: zehirli böcekler
            hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın her şeyi bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması hikmet-i İlâhiye: Allah’ın gözettiği fayda ve gaye
            hususan: özellikle hükmetme: iddia etme
            insî: insan türünden olan itaat etme: emre uyma
            kat’iyet: kesinlik kavânin: kanunlar
            kâinat: evren, bütün yaratılmışlar maddiyyun: maddeciler, materyalistler
            maddî: maddeyle alâkalı mahlûkat: varlıklar
            malûm: bilinen mezheb-i bâtıl: hak olmayan mezheb
            meşiet-i Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan uzak olan Cenâb-ı Hakkın zâtına has muradı ve dilemesi mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü hal ve haket
            mühim: önemli mükerrem: şerefli, hürmet edilen
            münasebet: bağlantı, ilgi münkir: inanmayan, inkar eden
            mürâat etmek: uymak, uygulamak müteaffin: kokuşmuş
            sair: diğer siper: arkasına saklanılacak şey
            suret: biçim, görünüş telezzüz eden: lezzet alan
            tereddüt: şüphe tesis edilen: kurulan, yerleştirilen
            tâbi: bağlı ziyade: çok, fazla
            zırh: savaş sırasında giyilen çelik elbise âdetullah: Allah’ın kâinatta uyguladığı kanun ve prensipler
            âlâ: en üstün İblis: Şeytan
            şeriat-ı fıtriye-i kübrâ: kâinatın yaratılışından beri işleyen İlâhî kanun şerîr: şerli, kötülük yapan

            #794264
            Anonim

              lezzet alan yılanlar gibi, dalâlet bataklığındaki şerler ve habis ahlâklarla telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümatındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar, adeta şeytanın mahiyetine girerler. Evet, cinnî şeytanın vücuduna kat’î bir delili, insî şeytanın vücududur.

              Saniyen: Yirmi Dokuzuncu Sözde yüzer delil-i kat’î ile ruhanî ve meleklerin vücudunu ispat eden umum o deliller, şeytanların dahi vücudunu ispat ederler. Bu ciheti o Söze havale ediyoruz.

              Salisen: Kâinattaki umur-u hayriyedeki kanunların mümessili, nâzırı hükmünde olan meleklerin vücudu, ittifak-ı edyân ile sabit olduğu gibi, umur-u şerriyenin mümessilleri ve mübaşirleri ve o umurdaki kavâninin medarları olan ervâh-ı habise ve şeytaniye bulunması, hikmet ve hakikat noktasında kat’îdir. Belki umur-u şerriyede zîşuur bir perdenin bulunması daha ziyade lâzımdır. Çünkü, Yirmi İkinci Sözün başında denildiği gibi, herkes, herşeyin hüsn-ü hakikîsini göremediği için, zâhirî şerriyet ve noksaniyet cihetinde Hâlık-ı Zülcelâle karşı itiraz etmemek ve rahmetini ittiham etmemek ve hikmetini tenkit etmemek ve haksız şekvâ etmemek için, zahirî bir vasıtayı perde ederek, tâ itiraz ve tenkit ve şekvâ o perdelere gidip, Hâlık-ı Kerîm ve Hakîm-i Mutlaka teveccüh etmesin. Nasıl ki, vefat eden ibâdın küsmesinden Hazret-i Azrail’i kurtarmak için hastalıkları ecele perde etmiş;blank.gif1 öyle de, Hazret-i Azrail’i (a.s.) kabz-ı ervâha perde edip, tâ merhametsiz tevehhüm edilen o hâletlerden gelen şekvâlar Cenâb-ı Hakka teveccüh etmesin. Öyle de, daha ziyade bir kat’iyetle, şerlerden ve fenalıklardan



              [NOT]Dipnot-1 bk. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ: 5:51; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl: 1:177-178; es-Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr: 6: 543.[/NOT]

              Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Hakîm-i Mutlak: her şeyi bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah
              Hazret-i Azrail: ruhları kabzetmekle görevli melek [bk. bilgiler – Azrail (a.s.)] Hâlık-ı Kerîm: sonsuz cömertlik sahibi olan ve her şeyi yaratan Allah
              Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah Yirmi Dokuzuncu Söz: Risale-i Nur içinde bulunan Sözler adlı eserde yer almaktadır
              ahlâk: huy, tabiat, insanın davranış tarzı, tutum ve tavrı cihet: yön
              cinnî: cin taifesinden olan dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
              delil-i kat’î: kesin delil ecel: ölüm vakti
              ervâh-ı habise: kötü ruhlar fenalık: iyi olmayan şeyler
              habis: kötü hakikat: asıl, esas, gerçek
              hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde olma hâlet: durum, hal
              hüsn-ü hakikî: gerçek güzellik ibâd: kullar
              iftihar: övünme ittifak-ı edyân: dinlerin ittifakı, aynı hususta birleşmesi
              ittiham etmek: suçlamak kabz-ı ervâh: ruhların bedenden alınması işlemi
              kat’iyetle: kesin olarak kat’î: kesin
              kavânin: kanunlar kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
              mahiyet: nitelik, özellik medar: dayanak noktası
              mübaşir: bir işin başında hazır bulunan, o işi yapan mümessil: temsilci
              noksaniyet: noksanlık, eksiklik nâzır: bakan, gözetici
              rahmet: şefkat, merhamet ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık
              salisen: üçüncü olarak saniyen: ikinci olarak
              tenkit: eleştiri teveccüh etmek: yönelmek
              tevehhüm: kuruntu umum: bütün
              umur: emirler, işler umur-u hayriye: hayırlı işler
              umur-u şerriye: kötü işler vasıta: araç
              vücud: varlık ziyade: çok, fazla
              zulüm: haksızlık zulümat: karanlıklar
              zâhirî: dış görünüşteki zîşuur: şuur sahibi, bilinçli
              şekvâ: şikayet şer: kötülük
              şerriyet: şer özelliği

              #794324
              Anonim

                gelen itiraz ve tenkit Hâlık-ı Zülcelâle teveccüh etmemek için, hikmet‑i Rabbâniye, şeytanın vücudunu iktiza etmiştir.

                Rabian: İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır. İnsanda bulunan nümunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır. Meselâ, nasıl ki insanda kuvve-i hafızanın vücudu, âlemde Levh-i Mahfuzun vücuduna kat’î delildir; öyle de, insanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir âlet-i vesvese ve kuvve-i vâhimenin telkinatıyla konuşan bir şeytanîblank.gif 1 lisan ve ifsad edilen kuvve-i vâhime küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiplerinin ihtiyarına zıt ve arzusuna muhalif hareket ettiklerini, hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücuduna kat’î bir delildir. Ve bu lümme-i şeytaniye ve şu kuvve-i vâhime bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üfleyen ve bunu konuşturan haricî bir şahs-ı şerîrenin vücudunu ihsas ederler.

                ON BİRİNCİ İŞARET

                Ehl-i dalâletin şerrinden kâinatın kızdıklarını ve anâsır-ı külliyenin hiddet ettiklerini ve umum mevcudatın galeyana geldiklerini, Kur’ân-ı Hakîm, mucizâne ifade ediyor. Yani, kavm-i Nuh’un başına gelen tufan ile semâvat ve arzın hücumunublank.gif 2 ve kavm-i Semud ve Âd’ın inkârından hava unsurunun hiddetiniblank.gif3 ve kavm-i Firavuna karşı su unsurunun ve denizin galeyanını blank.gif4 ve Karun’a karşı


                [NOT]Dipnot-1 bk. Tirmizî, Tefsîru Sûre: (35) 2; en-Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ: 6:305; el-Bezzâr, el-Müsned: 5:394; Ebû Ya’lâ, el-Müsned: 7:278, 8:417.

                Dipnot-2 bk. Hâkka Sûresi, 69:11; Kamer Sûresi, 54:11; Kamer Sûresi, 54:12.

                Dipnot-3 bk. Hâkka Sûresi, 69: 5-6.

                Dipnot-4 bk. A’râf Sûresi, 7:136; Tâhâ Sûresi, 29:78; Kasas Sûresi, 28:40.
                [/NOT]

                Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah Karun: (bk. bilgiler)
                Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Levh-i Mahfuz: her şeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası, Allah’ın ilminin bir adı
                anâsır-ı külliye: büyük unsurlar; toprak, hava, su, ateş arz: yeryüzü
                bizzarure: zorunlu olarak ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
                fihriste: özet, içerik galeyan: öfkelenme
                hadsen: kuvvetli bir sezgiyle haricî: dışta bulunan
                hiddet: öfke hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın her şeyi bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması
                hülâsa: özet ifsad edilen: bozulan
                ihsas etmek: hissettirmek ihtiyar: dileme, istek, irade
                iktiza etme: gerektirme insan-ı ekber: en büyük insan, kâinat
                kat’î: kesin kavm-i Firavun: Firavun’un hükmettiği kavim
                kavm-i Nuh: Hz. Nuh’un (a.s.) peygamber olarak gönderildiği kavim kavm-i Semud: Semud kavmi; Hz. Sâlih’in peygamber olarak gönderildiği kavim
                kavm-i Âd: Âd kavmi; Hz. Hûd’un peygamber olarak gönderildiği kavim kuvve-i hafıza: hafıza duyusu, bellek
                kuvve-i vâhime: olmayan bir şeyi var gibi gösterme duyusu kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
                lümme-i şeytaniye: şeytanın verdiği kuruntu mevcudat: varlıklar
                mucizâne: mucizeli bir şekilde muhalif: karşı görüşlü
                nefs: kişinin kendisi nümune: örnek
                rabian: dördüncü olarak semâvat: gökler
                telkinat: telkinler tenkit: eleştiri, itiraz
                teveccüh etmek: yönelmek tufan: her tarafın sular altında kalması
                umum: bütün unsur: madde, element
                vücud: varlık âlem: dünya, evren
                âlet-i vesvese: vesvese aracı şahs-ı şerîr: şerli şahıs
                şer: kötülük şeytanî: şeytana ait
                #794325
                Anonim

                  toprak unsurunun gayzınıblank.gif1 ve ehl-i küfre karşı âhirette blank.gif2 تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ sırrıyla Cehennemin gayzını ve öfkesini ve sair mevcudatın ehl-i küfür ve dalâlete karşı hiddetini gösterip ilân ederek gayet müthiş bir tarzda ve i’câzkârâne ehl-i dalâlet ve isyanı zecrediyor.

                  Sual: Niçin böyle ehemmiyetsiz insanların ehemmiyetsiz amelleri ve şahsî günahları kâinatın hiddetini celb ediyor?

                  Elcevap: Bazı risalelerde ve sabık işaretlerde ispat edildiği gibi, küfür ve dalâlet, müthiş bir tecavüzdür ve umum mevcudatı alâkadar edecek bir cinayettir. Çünkü hilkat-i kâinatın bir netice-i âzamı, ubudiyet-i insaniyedir ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı iman ve itaatle mukabeledir. Halbuki ehl-i küfür ve dalâlet ise, küfürdeki inkârıyla, mevcudatın ille-i gayeleri ve sebeb-i bekàları olan o netice‑i âzamı reddettikleri için, umum mahlûkatın hukukuna bir nevi tecavüz olduğu gibi, umum masnuatın âyinelerinde cilveleri tezahür eden ve masnuatın kıymetlerini âyinedarlık cihetinde âli eden esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini inkâr ettikleri için, o esmâ-i kudsiyeye karşı bir tezyif olduğu gibi, umum masnuatın kıymetini tenzil ile, o masnuata karşı bir tahkir-i azîmdir. Hem umum mevcudatın herbiri birer vazife-i âliye ile muvazzaf birer memur‑u Rabbânî derecesinde iken, küfür vasıtasıyla sukut ettirip, câmid, fâni, mânâsız bir mahlûk menzilesinde gösterdiğinden, umum mahlûkatın hukukuna karşı bir nevi tahkirdir.

                  İşte, envâ-ı dalâlet, derecâtına göre az çok kâinatın yaratılmasındaki hikmet-i




                  [NOT]Dipnot-1 bk. Kasas Sûresi, 28:81.

                  Dipnot-2 “Neredeyse öfkeden parçalanacak!” Mülk Sûresi, 67:8.
                  [/NOT]

                  alâkadar: alakalı, ilgili amel: iş, davranış
                  celb etmek: çekmek cihet: yön
                  cilve: görüntü, yansıma câmid: cansız
                  dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık derecât: dereceler
                  ehl-i dalâlet ve isyan: hak yoldan sapan ve Allah’a isyan edenler ehl-i küfür: inkârcılar, inançsızlar, kâfirler
                  ehl-i küfür ve dalâlet: Allah’ı inkâr eden ve hak yoldan ayrılanlar envâ-ı dalâlet: hak yoldan sapma türleri
                  esmâ-i kudsiye: Allah’ın kutsal isimleri esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri
                  fâni: gelip geçici, ölümlü gayz: kin, öfke
                  hiddet: öfke hilkat-i kâinat: evrenin yaratılışı
                  ille-i gaye: varlıkların yaratılışlarının temel gayesi iman: inanma
                  itaat: emre uyma i’câzkârâne: mu’cizeli bir şekilde, benzerini yapmaktan insanları aciz bırakacak şekilde
                  kâinat: evren, bütün yaratılmışlar küfür: inkâr, inançsızlık
                  mahlûk: yaratılmış, varlık mahlûkat: varlıklar
                  masnuat: sanatla yaratılmış varlıklar memur-u Rabbânî: herşeyi yaratılış gayelerine göre terbiye ve idare edip egemenliği altında bulunduran Allah’ın memuru
                  menzil: yer, konum mevcudat: varlıklar
                  mukabele: karşılık verme muvazzaf: görevli
                  mânâsız: anlamsız netice-i âzam: en büyük sonuç
                  nevi: çeşit, tür risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümler
                  rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan mâlikiyeti, yaratıcılığı ve terbiyesi sabık: önceki
                  sair: diğer sebeb-i bekà: varlıkların sürekli var olma sebebi
                  sukut etme: düşme tahkir: aşağılama, hakaret etme
                  tahkir-i azîm: büyük hakaret tenzil: indirme
                  tezahür eden: ortaya çıkan, görünen tezyif: alay etme, küçük düşürme
                  ubudiyet-i insaniye: insanın kulluğu umum: bütün
                  vasıta: araç vazife-i âliye: yüce görev
                  zecretme: sakındırma, vazgeçirme âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
                  âli: yüce âyinedar: bir şeyin özelliklerini yansıtan, ayna olan
                  şahsî: kişisel
                  #794336
                  Anonim

                    Rabbâniyeye ve dünyanın bekàsındaki makasıd-ı Sübhâniyeye zarar verdiği için, ehl-i isyana ve ehl-i dalâlete karşı kâinat hiddete geliyor, mevcudat kızıyor, mahlûkat öfkeleniyor.

                    Ey cirmi ve cismi küçük ve cürmü ve zulmü büyükblank.gif1 ve ayıp ve zenbi azîm biçare insan! Kâinatın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcudatın öfkesinden kurtulmak istersen, işte kurtulmanın çaresi: Kur’ân-ı Hakîmin daire-i kudsiyesine girmektir ve Kur’ân’ın mübelliği olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnet-i seniyyesine ittibâdır. Gir ve tâbi ol.

                    ON İKİNCİ İŞARET

                    Dört sual ve cevaptır.

                    BİRİNCİ SUAL: Mahdut bir hayatta, mahdut günahlara mukabil hadsiz bir azap ve nihayetsiz bir Cehennem nasıl adalet olur?

                    Elcevap: Sabık işaretlerde, hususan bundan evvelki On Birinci İşarette kat’iyen anlaşıldı ki, küfür ve dalâlet cinayeti, nihayetsiz bir cinayettir ve hadsiz bir hukuka tecavüzdür.

                    İKİNCİ SUAL: Şeriatta denilmiştir ki, “Cehennem ceza-yı ameldir, fakat Cennet fazl-ı İlâhî iledir.”blank.gif2 Bunun sırr-ı hikmeti nedir?

                    Elcevap: Sabık işaretlerde tebeyyün etti ki, insan, icadsız bir cüz-ü ihtiyarî ile ve cüz’î bir kesb ile, bir emr-i ademî veya bir emr-i itibarî teşkil ile ve sübut vermekle müthiş tahribata ve şerlere sebebiyet verdiği gibi, nefsi ve hevâsı daima


                    [NOT]Dipnot-1 bk. Ahzâb Sûresi, 33:72.

                    Dipnot-2 bk. Yûnus Sûresi, 10:58. Ayrıca bk. Buhârî, Rikak: 18; Merdâ: 19; Müslim, Sıfatü’l-Münâfikıyn: 71-73, 75-76, 78.
                    [/NOT]

                    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
                    Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) azap: acı, sıkıntı
                    azîm: çok büyük bekà: devamlı ve kalıcı olma, sonsuzluk
                    biçare: çaresiz ceza-yı amel: yapılan davranışın cezası
                    cirim: maddi yapı cisim: beden
                    cürüm: suç, günah cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade
                    cüz’î: küçük, sınırlı daire-i kudsiye: kutsal daire
                    dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
                    ehl-i isyan: Allah’a isyan eden kimseler emr-i ademî: yokluğa ait iş
                    emr-i itibarî: gerçekte olmadığı halde varsayılan şey fazl-ı İlâhî: Allah’ın lütfu, ihsanı
                    hadsiz: sayısız hevâ: gelip gecici arzu ve istekler
                    hiddet: öfke hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın her şeyi bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması
                    hususan: özellikle icadsız: yaratma olmadan
                    ittibâ: uyma, arkasından gitme kat’iyen: kesin olarak
                    kesb: kazanma kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
                    küfür: inkâr, inançsızlık mahdut: sınırlı
                    mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar makasıd-ı Sübhâniye: her türlü eksiklikten uzak olan Allah’ın kâinatı yaratmasındaki maksatlar
                    mevcudat: varlıklar mukabil: karşılık
                    mübelliğ: tebliğ eden, bildiren nefs: insanı kötülüğe yönelten duygu
                    nihayetsiz: sınırsız sabık: önceki
                    sebebiyet: sebep olma sübut vermek: sabit kalmak
                    sünnet-i seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler sırr-ı hikmet: bir şeyin içinde gizli olan hikmet
                    tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar tebeyyün etmek: görünmek, açığa çıkmak
                    teşkil etme: oluşturma, meydana getirme tâbi olma: bağlanma, uyma
                    zenb: günah, suç, kabahat zulüm: haksızlık
                    şer: kötülük şeriat: Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi
                    #794337
                    Anonim

                      şerlere ve zararlara meyyal olduğu için, o küçük kesbin neticesinden hâsıl olan seyyiâtın mes’uliyetini o çeker. Çünkü onun nefsi istedi ve kendi kesbiyle sebebiyet verdi. Ve şer, ademî olduğu için, abd ona fâil oldu, Cenâb-ı Hak da halk etti. Elbette o hadsiz cinayetin mes’uliyetini, nihayetsiz bir azapla çekmeye müstehak olur.

                      Amma hasenat ve hayrat ise, madem ki vücudîdirler, kesb-i insanî ve cüz-ü ihtiyarî onlara illet-i mûcide olamaz. İnsan onda hakikî fâil olamaz. Ve nefs-i emmâresi de hasenâta taraftar değildir.blank.gif1 Belki rahmet-i İlâhiye onları ister ve kudret-i Rabbâniye icad eder. Yalnız, insan, iman ile, arzu ile, niyet ile sahip olabilir. Ve sahip olduktan sonra, o hasenat ise, ona evvelce verilmiş olan vücut ve iman nimetleri gibi, sabık hadsiz niam-ı İlâhiyeye bir şükürdür, geçmiş nimetlere bakar. Vaad-i İlâhî ile verilecek Cennet ise, fazl-ı Rahmânî ile verilir. Zâhirde bir mükâfattır, hakikatte fazldır.

                      Demek seyyiâtta sebep nefistir, mücâzâta bizzat müstehaktır. Hasenatta ise sebep Haktandır, illet de Haktandır. Yalnız, insan iman ile tesahup eder. “Mükâfâtını isterim” diyemez, “Fazlını beklerim” diyebilir.
                      ÜÇÜNCÜ SUAL: Beyanat-ı sabıkadan da anlaşılıyor ki, seyyiat, intişar ve tecavüz ile taaddüt ettiğinden, bir seyyie bin yazılmalı; hasene ise, vücudî olduğu için maddeten taaddüt etmediğinden ve abdin icadıyla ve nefsin arzusuyla olmadığından, hiç yazılmamalı veya bir yazılmalı idi. Neden seyyie bir yazılır, hasene on ve bazan bin yazılır?blank.gif2

                      Elcevap: Cenâb-ı Hak, kemâl-i rahmet ve cemâl-i rahîmiyetini o suretle gösteriyor.


                      [NOT]Dipnot-1 bk. Yûsuf Sûresi, 12:53.

                      Dipnot-2 bk. En’âm Sûresi, 6:160. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân: 31; Müslim, Îmân: 206-207.
                      [/NOT]

                      Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Hak: her şeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah
                      abd: kul ademî: yokluğa ait, yoklukla ilgili
                      azap: acı, sıkıntı beyanat-ı sabıka: geçmiş açıklamalar, önceden yapılan izahlar
                      bizzat: doğrudan cemâl-i rahîmiyet: Allah’ın sonsuz merhamet ediciliğindeki benzersiz güzellik
                      cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade evvel: önce
                      fazl: ikram, ihsan fazl-ı Rahmânî: sonsuz merhamet sahibi Allah’ın ikramı, ihsanı
                      fâil: işi yapan hadsiz: sayısız, sınırsız
                      hakikat: gerçek halk etmek: yaratmak
                      hasenat: iyi ameller, hayırlar hasene: iyilik
                      hayrat: hayırlı işler hâsıl olan: meydana gelen
                      icad etme: var etme illet: esas sebep, maksat, gaye
                      illet-i mûcide: var edici sebep iman: inanma
                      intişar: yayılma kemâl-i rahmet: mükemmel seviyedeki şefkat ve merhamet
                      kesb: kazanma kesb-i insanî: insanın çalışarak kazanması, elde etmesi
                      kudret-i Rabbâniye: her şeyi terbiye ve idare eden Allah’ın kudreti maddeten: maddî olarak
                      mes’uliyet: sorumluluk meyyal: meyilli, eğilimli
                      mücâzât: cezalandırma mükâfat: ödül
                      müstehak: hak etmiş, lâyık nefis: insanı kötülüğe sevk eden duygu
                      nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu netice: sonuç
                      niam-ı İlâhiye: Allah’ın nimetleri nihayetsiz: sınırsız
                      rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti sabık: önceki
                      seyyie: kötülük seyyiât: günahlar, kötülükler
                      suret: biçim, şekil taaddüt etmek: çoğalmak, artmak
                      tecavüz: haddi aşma, saldırma tesahup: sahiplenme, dost edinmek
                      vaad-i İlâhî: Allah’ın verdiği söz vücudî: varlığa ait, var olmakla ilgili
                      vücut: varlık zâhirde: görünüşte
                      şer: kötülük şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
                      #794338
                      Anonim

                        DÖRDÜNCÜ SUAL: Ehl-i dalâletin kazandıkları muvaffakiyet ve gösterdikleri kuvvet ve ehl-i hidayete galebeleri gösteriyor ki, onlar bir kuvvete ve bir hakikate istinad ediyorlar. Demek ya ehl-i hidayette zaaf var, ya onlarda bir hakikat var.

                        Elcevap: Hâşâ! Ne onlarda hakikat var, ne ehl-i hakta zaaf vardır. Fakat, maatteessüf, kàsırünnazar, muhakemesiz bir kısım avam tereddüde düşüp vesvese ediyorlar, akidelerine halel geliyor. Çünkü diyorlar: “Eğer ehl-i hakta tam hak ve hakikat olsaydı, bu derece mağlûbiyet ve zillet olmamak gerekti. Çünkü hakikat kuvvetlidir. blank.gif1 اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلٰى عَلَيْهِ olan kaide-i esasiye ile, kuvvet haktadır. Eğer o ehl-i hakka mukabil galibâne gelen ehl-i dalâletin hakikî bir kuvveti ve bir nokta-i istinadı olmasaydı, bu derece galibiyet ve muvaffakiyet olmamak lâzım gelecekti.”

                        Elcevap: Ehl-i hakkın mağlûbiyeti kuvvetsizlikten, hakikatsizlikten gelmediği, sabık işaretlerle kat’î ispat edildiği gibi, ehl-i dalâletin galebesi kuvvetlerinden ve iktidarlarından ve nokta-i istinad bulmalarından gelmediği, yine o işaretlerle kat’î ispat edildiğinden, bu sualin cevabı, sabık işaretlerin heyet-i mecmuasıdır. Yalnız burada desiselerinden, istimal ettikleri bir kısım silâhlarına işaret edeceğiz. Şöyle ki:

                        Ben kendim mükerreren müşahede etmişim ki, yüzde on ehl-i fesat, yüzde doksan ehl-i salâhı mağlûp ediyordu. Hayretle merak ettim. Tetkik ederek kat’iyen anladım ki, o galebe kuvvetten, kudretten gelmiyor, belki fesattan ve alçaklıktan ve tahripten ve ehl-i hakkın ihtilâfından istifade etmesinden ve içlerine ihtilâf atmaktan ve zayıf damarları tutmaktan ve aşılamaktan ve hissiyat-ı nefsaniyeyi ve ağrâz-ı şahsiyeyi tahrik etmekten ve insanın mahiyetinde muzır madenler hükmünde bulunan fena istidatları işlettirmekten ve şan ve şeref namıyla, riyâkârâne


                        [NOT]Dipnot-1 “Hak daima üstün gelir; hakka galebe edilmez.” Bu hadis-i şerifin Buharî, Cenâiz: 79’daki rivayeti şu şekildedir:اَ ْلاِسْلاَمُ يَعْلُو وَلاَ يُعْلٰى [/NOT]

                        akide: inanç avam: halk tabakası
                        ağrâz-ı şahsiye: şahsî kinler, garazlar desise: hile, aldatma
                        ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i fesat: bozgunculuk çıkaranlar
                        ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman etmiş olanlar
                        ehl-i salâh: namuslu, doğru ve adaletli kimseler fena: kötü, çirkin
                        fesat: bozgunculuk galebe: üstün gelme
                        galibiyet: üstünlük galibâne: üstün gelir bir tarzda
                        hak: doğru, gerçek hakikat: doğru gerçek
                        hakikî: asıl, gerçek halel görmek: zarar gelmek
                        heyet-i mecmua: genel yapı, bir şeyin tamamı hissiyat-ı nefsaniye: kötülükleri emreden nefsin yönlendirdiği duygular
                        hâşâ: asla ihtilâf: anlaşmazlık, uyuşmazlık
                        iktidar: güç, kuvvet istidat: kabiliyet, yetenek
                        istifade etme: faydalanma istimal etmek: kullanmak
                        istinad: dayanma kaide-i esasiye: temel kural
                        kat’iyen: kesin olarak kat’î: kesin
                        kudret: güç, iktidar kàsırünnazar: dar görüşlü
                        maatteessüf: ne yazık ki mahiyet: nitelik, özellik
                        mağlûbiyet: yenilgi mağlûp: yenik düşen
                        muhakemesiz: akıl yürütemeyen, düşüncesiz mukabil: karşılık
                        muvaffakiyet: başarı muzır: zararlı
                        mükerreren: defalarca, tekrar ile müşahede etmek: gözlemlemek
                        nam: ad, ünvan nokta-i istinad: dayanak noktası
                        sabık: önceki tahrip: bozma, yok etme
                        tetkik etmek: incelemek vesvese: şüphe, asılsız kuruntu
                        zaaf: zayıflık, güçsüzlük zillet: zelil olma, aşağılanma
                        #794339
                        Anonim

                          nefsin firavuniyetini okşamaktan ve vicdansızca tahribatlarından herkes korkmasından geliyor. Ve o misilli şeytanî desiseler vasıtasıyla muvakkaten ehl-i hakka galebe ederler. Fakat blank.gif1 وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ sırrıyla,
                          blank.gif2 اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلٰى عَلَيْهِ düsturuyla, onların o muvakkat galebeleri, menfaat cihetinden onlar için ehemmiyetsiz olmakla beraber, Cehennemi kendilerine ve Cenneti ehl-i hakka kazandırmalarına sebeptir.

                          İşte, dalâlette, iktidarsızlar muktedir görünmeleri ve ehemmiyetsizler şöhret kazanmaları içindir ki, hodfuruş, şöhretperest, riyâkâr insanlar ve az birşeyle iktidarlarını göstermek ve ihâfe ve ızrar cihetinden bir mevki kazanmak için ehl-i hakka muhalefet vaziyetine girerler. Tâ görünsün ve nazar-ı dikkat ona celb olunsun. Ve iktidar ve kudretle değil, belki terk ve atâletle sebebiyet verdiği tahribat ona isnad edilip ondan bahsedilsin. Nasıl ki böyle şöhret divanelerinden birisi namazgâhı telvis etmiş, tâ herkes ondan bahsetsin. Hattâ ondan lânetle de bahsedilmiş de, şöhretperestlik damarı kendisine bu lânetli şöhreti hoş göstermiş diye darbımesel olmuş.

                          Ey âlem-i bekà için yaratılan ve fâni âleme müptelâ olan biçare insan!

                          فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاۤءُ وَاْلاَرْضُ blank.gif3

                          âyetinin sırrına dikkat et, kulak ver. Bak, ne diyor:

                          Mefhum-u sarihiyle ferman ediyor ki, ehl-i dalâletin ölmesiyle, insanla alâkadar olan semâvât ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlamıyorlar, yani, onların ölmesiyle memnun oluyorlar.
                          Ve mefhum-u işarîsiyle ifade ediyor ki, ehl-i hidayetin ölmesiyle semâvât ve


                          [NOT]Dipnot-1 “Gerçek sonuç takvâ sahiplerinindir.” A’râf Sûresi, 7:128.

                          Dipnot-2 “Hak daima üstün gelir; hakka galebe edilmez.” Bu hadis-i şerifin Buharî, Cenâiz: 79’daki rivayeti şu şekildedir:اَ ْلاِسْلاَمُ يَعْلُو وَلاَ يُعْلٰى
                          Dipnot-3 “Gök ve yer onlara ağlamadı.” Duhan Sûresi, 44:29.
                          [/NOT]

                          alâkadar: alakalı, ilgili arz: yeryüzü
                          atâlet: hareketsizlik, tembellik biçare: çaresiz
                          celb etme: çekme cihet: yön
                          dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık darbımesel: atasözü
                          desise: hile, aldatma divane: akılsız, deli
                          düstur: kural ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
                          ehl-i hak: hak ve doğru yolda olan kimseler ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman etmiş olanlar
                          ferman etmek: buyurmak firavuniyet: Firavun gibi olma, tanrılık iddiasında bulunma
                          fâni: gelip geçici, ölümlü galebe etmek: üstün gelmek
                          hodfuruş: kendini beğenerek satmaya çalışmak ihâfe: korkutma
                          iktidar: güç, kuvvet isnad etme: dayandırma
                          kudret: güç, iktidar lânet: beddua
                          mefhum-u işarî: işaret edilen mânâ mefhum-u sarih: açık anlam
                          menfaat: fayda, yarar mevki: yer, makam
                          misilli: gibi muhalefet: zıt ve aykırı davranma
                          muktedir: gücü yeten iktidar sahibi muvakkat: geçici
                          muvakkaten: geçici olarak müptelâ: bağımlı, düşkün
                          namazgâh: namaz kılınan yer nazar-ı dikkat: dikkatli bakış
                          nefs: insanı kötülüklere yönelten duygu riyâkâr: iki yüzlü
                          sebebiyet vermek: sebep olmak semâvât: gökler
                          tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar telvis etmek: kirletmek
                          vasıta: araç âlem: dünya
                          âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
                          ızrar: zarar verme şeytanî: şeytana ait
                          #794340
                          Anonim

                            arz, onların cenazeleri üstünde ağlıyorlar, firaklarını istemiyorlar. Çünkü ehl-i iman ile bütün kâinat alâkadardır, ondan memnundur. Zira iman ile Hâlık-ı Kâinatı bildikleri için, kâinatın kıymetini takdir edip hürmet ve muhabbet ederler. Ehl-i dalâlet gibi tahkir ve zımnî adâvet etmezler.

                            Ey insan, düşün! Sen alâküllihal öleceksin. Eğer nefis ve şeytana tâbi isen, senin komşuların, belki akrabaların, senin şerrinden kurtulmak için mesrur olacaklar. Eğer اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ blank.gif1 deyip Kur’ân’a ve Habib-i Rahmân’a tâbi isen, o vakit semavat ve arz ve mevcudat, herkesin derecesine nisbeten, senin derecene göre senin firâkından müteessir olup mânen ağlarlar. Ulvî bir matemle ve haşmetli bir teşyî ile, kabir kapısıyla girdiğin bekà âleminde senin derecene nisbeten senin için bir hüsn-ü istikbal var olduğuna işaret ederler.blank.gif2

                            ON ÜÇÜNCÜ İŞARET

                            Üç Noktadır.

                            BİRİNCİ NOKTA: Şeytanın en büyük bir desisesi, hakaik-i imaniyenin azameti cihetinde dar kalbli ve kısa akıllı ve kàsır fikirli insanları aldatır, der ki: “Birtek zat, umum zerrat ve seyyarat ve nücumu ve sair mevcudatı bütün ahvâliyle tedbir-i rububiyetinde çeviriyor, idare ediyor deniliyor. Böyle hadsiz acip, büyük meseleye nasıl inanılabilir? Nasıl kalbe yerleşir? Nasıl fikir kabul edebilir?” der. Acz-i insanî noktasında bir hiss-i inkârî uyandırıyor.

                            Elcevap: Şeytanın bu desisesini susturan sır Allahu ekberdir. Ve cevab-ı hakikîsi de Allahu ekberdir. Evet, Allahu ekberin ziyade kesretle şeâir-i İslâmiyede tekrarı, bu desiseyi mahvetmek içindir. Çünkü, insanın âciz kuvveti ve zayıf


                            [NOT]Dipnot-1 Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.

                            Dipnot-2 bk. Tirmizî, Kıyâmet: 26 (2460); İbni Mâce, Zühd: 31; Müsned: 2:364; 6:140.
                            [/NOT]

                            Allahu ekber: Allah en büyüktür Habib-i Rahmân: sonsuz merhamet sahibi ve yarattığı bütün varlıklara şefkatle rızıklarını veren Allah’ın en sevdiği kulu olan Hz. Muhammed
                            Hâlık-ı Kâinat: evreni ve bütün varlıkları yaratan Allah acip: hayret verici
                            acz-i insanî: insanın acizliği, güçsüzlüğü adâvet: düşmanlık
                            ahvâl: haller, durumlar alâküllihal: ister istemez, her durumda
                            arz: yeryüzü azamet: büyüklük, yücelik
                            beka âlemi: sonsuzluk âlemi, âhiret hayatı cevab-ı hakikî: gerçek cevap
                            cihet: yön desise: hile, aldatma
                            ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen herşeye inanan kimseler, mü’minler
                            firak: ayrılık hadsiz: sayısız
                            hakaik-i imaniye: iman hakikatleri haşmetli: büyük, görkemli
                            hiss-i inkâr: inkâr duygusu hüsn-ü istikbal: güzel karşılama
                            kesretle: çoklukla kàsır: kısa
                            kâinat: evren mahvetmek: yok etmek
                            matem: yas, hüzün mesrur: sevinçli, mutlu
                            mevcudat: varlıklar muhabbet: sevgi
                            mânen: mânevî olarak müteessir: etkilenen, üzülen
                            nefis: insanı kötüye yönelten duygu nisbeten: kıyasla
                            nücum: yıldızlar sair: diğer
                            semavat: gökler seyyarat: gezegenler
                            tahkir: aşağılama, hakaret etme takdir etmek: bir şeye gerekli değeri göstermek
                            tedbir-i rububiyet: her şeyi idare ve terbiye eden Allah’ın kâinat ve varlıklar üzerindeki hikmetli faaliyeti, emri altında tutması, idaresi teşyî: uğurlama, vefat eden kişinin defnedilmesi
                            tâbi: bağlı ulvî: yüce, büyük
                            umum: bütün zerrat: zerreler, atomlar
                            zımnî: gizli, örtülü âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
                            şer: kötülük şeâir-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler
                            #794341
                            Anonim

                              kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatleri Allahu ekber nuruyla görüp tasdik ediyor ve Allahu ekber kuvvetiyle o hakikatleri taşıyor ve Allahu ekber dairesinde yerleştiriyor ve vesveseye düşen kalbine diyor ki:

                              Bu kâinatın gayet muntazamca tedbir ve tedvîri bilmüşahede görünüyor. Bunda iki yol var:

                              Birinci yol: Mümkündür. Fakat gayet azîmdir ve harikadır. Zaten böyle harika bir eser, bir harika san’atla, çok acip bir yolla olur. O yol ise, mevcudat, belki zerrat adedince vücudunun şahitleri bulunan bir Zât-ı Ehad ve Samedin rububiyetiyle ve irade ve kudretiyle olmasıdır.

                              İkinci yol: Hiçbir cihet-i imkânı olmayan ve imtinâ derecesinde müşkilâtlı ve hiçbir cihette mâkul olmayan şirk ve küfür yoludur. Çünkü, Yirminci Mektup ve Yirmi İkinci Söz gibi çok risalelerde gayet kat’î ispat edildiği üzere, o vakit kâinatın herbir mevcudunda ve hattâ herbir zerresinde bir ulûhiyet-i mutlaka ve bir ilm-i muhit ve hadsiz bir kudret bulunmak lâzım geliyor. Tâ ki, mevcudatta bilmüşahede görünen nihayet derecede nizam ve intizam ve gayet hassas mizan ve imtiyaz ile mükemmel ve müzeyyen olan nukuş-u san’at vücut bulabilsin.

                              Elhasıl: Eğer tam lâyık ve tam yerinde olan azametli ve kibriyâlı rububiyet olmazsa, o vakit her cihetçe gayr-ı mâkul ve mümteni bir yol takip etmek lâzım gelecek. Lâyık ve lâzım olan azametten kaçmakla, muhal ve imtinâa girmeyi şeytan dahi teklif edemez.

                              İKİNCİ NOKTA: Şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir—tâ ki istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enâniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta taksirattan takdis etsin.

                              Allahu Ekber: Allah en büyüktür Zât-ı Ehad ve Samed: her şey Kendisine muhtaç oduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan ve birliği her bir şeyde görünen Allah
                              acip: hayret verici azamet: büyüklük
                              azîm: büyük, yüce bilmüşahede: gözle görerek
                              cihet: yön cihet-i imkân: mümkün olma yönü
                              desise: hile, aldatma elhasıl: kısaca, özetle
                              enâniyet: benlik, gurur gayet: son derece
                              gayr-ı mâkul: akla ters hadsiz: sayısız
                              hakikat: gerçek, asıl, esas ilm-i muhit: her şeyi kuşatan ilim
                              imtinâ: çekinme, yapmama imtiyaz: farklılık
                              intizam: disiplin, düzen irade: dileme, tercih, seçme gücü
                              istiâze: Allah’a sığınma istiğfar: Allah’tan bağışlanma dileme
                              kat’î: kesin kibriyâlı: büyük
                              kudret: güç, kuvvet kâinat: evren
                              küfür: inkâr, inançsızlık mevcud: varlık
                              mevcudat: varlıklar mizan: ölçü, denge
                              muhal: imkansız muntazam: düzenli
                              mâkul: akla uygun mühim: önemli
                              mümteni: imkânsız müzeyyen: süslenmiş
                              müşkilât: zorluklar nefis: insanı kötülüğe yönelten duygu
                              nefs-i insaniye: insanda bulunan ve onu kötülüğe yönelten duygu nizam: düzen
                              nukuş-u san’at: sanatlı nakışlar nur: aydınlık
                              risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi rububiyet: Allah’ın bütün varlıklar üzerindeki malikiyet ve egemenliği, her varlığı yaratılış amacına hikmetle ulaştıran terbiyesi
                              tahrik etmek: harekete geçirmek takdis etmek: her türlü eksiklik ve çirkinlikten pâk ve yüce olduğunu dile getirmek
                              taksirat: kusurlar, günahlar tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak
                              tedbir: maksada uygun olarak işi yürütme tedvîr: çekip çevirme, idare etme
                              teklif etmek: önermek ulûhiyet-i mutlaka: hiç bir kayda ve şarta bağlı olmaksızın ilâh olma, mutlak ilâhlık
                              vesvese: şüphe, asılsız kuruntu vücud: varlık
                              vücut bulmak: var olmak zerrat: zerreler, atomlar
                              zerre: atom şirk: Allah’a ortak koşma
                              #794342
                              Anonim

                                Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلِيلَةٌ blank.gif1 sırrıyla, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için, ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir peygamber-i âlîşan وَمَاۤ اُبَرِّئُ نَفْسِى اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوۤءِ اِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّى blank.gif2 dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir?

                                Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.blank.gif3 Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur.blank.gif4

                                ÜÇÜNCÜ NOKTA: İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü’minin birtek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mü’mine adâvet ederler.

                                Halbuki, Cenâb-ı Hak, haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mâl-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenâtı seyyiâta galibiyeti-mağlûbiyeti noktasında hükmeyler.blank.gif5 Hem seyyiâtın esbabı çok ve vücutları kolay olduğundan, bazan birtek hasene ile çok seyyiâtını örter. Demek, bu dünyada o adalet-i İlâhiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymettar birtek hasene ile, çok seyyiâtına nazar-ı afla bakmak lâzımdır.


                                [NOT]Dipnot-1 “Kabullenen ve rıza gözüyle bakan hiçbir kusur göremez.” İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk: 33:219; 36:319; el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn: 3:36; el-Kalkaşendî, Subhu’l-a’şâ: 9:196.

                                Dipnot-2 “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder—ancak Rabbim merhamet ederse o başka.” Yusuf Sûresi, 12:53.

                                Dipnot-3 bk. Nisâ Sûresi, 4:110.

                                Dipnot-4 bk. ed-Deylemî, el-Müsned: 5:199; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb: 2:44.

                                Dipnot-5 bk. A’râf Sûresi, 7:8-9; Mü’minûn Sûresi, 23:102-103; Kâria Sûresi, 101:6-9.
                                [/NOT]

                                Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
                                Hazret-i Yusuf: [bk. bilgiler – Yusuf (a.s.)] adalet-i mutlaka: sınırsız, tam ve yerinde adalet
                                adalet-i İlâhiye: Allah’ın adaleti adâvet: düşmanlık
                                a’mâl-i mükellefîn: dini emirleri yerine getirmekle yükümlü olanların amelleri, işleri desise: hile, aldatma
                                desise-i şeytaniye: şeytanın hilesi, aldatması esbab: sebepler
                                fenalık: kötülük, günah galibiyet: üstün gelme, üstünlük
                                hasene: iyilik hasenât: iyilikler, sevaplar
                                hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat haşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma
                                hükmeylemek: hüküm vermek ifsad eden: bozan
                                istiâze: Allah’a sığınma istiğfar: Allah’tan bağışlanma dilemek
                                itimad etme: güvenme ittiham eden: suçlayan
                                kemiyet: sayıca çokluk, nicelik keyfiyet: özellik, nitelik
                                kıymettar: değerli maskara: gülünç, rezil
                                mağlûbiyet: yenilgi, aşağıda kalma mizan-ı ekber: mahşer günü amellerin ölçüleceği büyük terazi
                                müstehak: hak etmiş, lâyık mü’min: Allah’a inanan
                                nazar-ı af: affedici bakış nazar-ı rıza: memnuniyet dolu bakış
                                nefis: insanı daima kötülüğe sevk eden duygu peygamber-i âlîşan: büyük, şan ve şeref sahibi olan peygamber
                                seyyie: kötülük, günah seyyiât: günahlar
                                tevil: yorum vücut: varlık
                                ziyade: çok, fazla şer: kötülük

                                #794343
                                Anonim

                                  Halbuki, insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenâtını birtek seyyie yüzünden unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de, insan, garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenâtı örter, unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesat âleti olur.
                                  Şeytanın bu desisesine benzer diğer bir desise ile, insanın selâmet-i fikrini ifsad ediyor, hakaik-i imaniyeye karşı sıhhat-ı muhakemeyi bozuyor ve istikamet‑i fikriyeyi ihlâl ediyor. Şöyle ki:
                                  Bir hakikat-i imaniyeye dair yüzer delâil-i ispatiyenin hükmünü, nefyine delâlet eden bir emâre ile kırmak ister. Halbuki, kaide-i mukarreredir ki, “Bir ispat edici, çok nefyedicilere tereccuh ediyor.” Bir dâvâya müsbit bir şahidin hükmü, yüz nâfîlere râcih olur. Bu hakikate bu temsil ile bak. Şöyle ki:
                                  Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Birtek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez.
                                  İşte, hakaik-i imaniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Birtek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor. “İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde birşey yoktur” der, kandırır.
                                  İşte, ey şeytanın desiselerine müptelâ olan biçare insan! Hayat-ı diniye, hayat‑ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kur’âniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terazileriyle a’mâl ve hâtırâtını tart. Ve Kur’ân’ı ve Sünnet-i

                                  Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler adâvet: düşmanlık
                                  a’mâl: davranışlar, işler binaen: dayanarak
                                  biçare: çaresiz cehalet: cahillik
                                  delâil-i ispat: ispat delilleri delâlet eden: delil olan, işaret eden
                                  desise: hile, aldatma emâre: belirti, işaret
                                  esbab: sebepler fesat: bozgunculuk
                                  fıtrat: yaratılış gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli
                                  garaz: kötü kasıt hakaik-i imaniye: iman hakikatleri
                                  hakikat: gerçek hakikat-i imaniye: iman hakikati
                                  hasenât: iyilikler, sevaplar hayat-ı diniye: dine ait hayat
                                  hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat hayat-ı şahsiye: kişisel hayat
                                  hâtırât: hatıralar, düşünceler hüküm: karar
                                  ifsad etmek: bozmak ihlâl etmek: bozmak
                                  istikamet-i fikriye: doğru ve istikametli düşünebilme istikamet-i nazar: doğru görüş
                                  kaide-i mukarrere: kesin olarak kabul edilen kural mizan: ölçü, denge
                                  muhkemât-ı Kur’âniye: Kur’ân’daki sarsılmaz hükümler müptelâ: bağımlı, düşkün
                                  müsbit: ispat edici mü’min: Allah’a inanan
                                  nazardan iskat etmek: gözden düşmek nefy: inkar
                                  nâfî: nefyeden, inkâr eden râcih: üstün olan, tercih edilen
                                  selâmet: esenlik, güvende olma selâmet-i fikir: fikrin selâmeti, sağlıklı düşünce
                                  selâmet-i kalb: kalp huzuru, rahatlığı setretme: örtme
                                  seyyie: kötülük, günah sıhhat-i fikir: sağlıklı düşünce
                                  sıhhat-ı muhakeme: sağlıklı değerlendirme, hüküm verme telkin: öğüt verme
                                  temsil: analoji, bir bilinmeyeni bilinen bir şeyle kıyaslayarak açıklama tereccuh etmek: üstün gelmek
                                  vasıta: araç zulüm: haksızlık
                                  zât: kişi
                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 31)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.