- Bu konu 29 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
8 Temmuz 2011: 14:00 #794260
Anonim
Sünnet-i Seniyyesinin dairesine teslimkârâne ve müstahsinâne dahil olunuz, dünya şekavetinden ve âhirette azaptan kurtulunuz.
DOKUZUNCU İŞARET
Sual: Hizbullah olan ehl-i hidayet, başta enbiya ve onların başında Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadar inâyet ve rahmet-i İlâhiye ve imdad-ı Sübhâniyeye mazhar oldukları halde, neden çok defa, hizbüşşeytan olan ehl-i dalâlete mağlûp olmuşlar? Hem, Hâtemü’l-Enbiyânın güneş gibi parlak nübüvvet ve risaleti ve iksir-i âzam gibi tesirli i’câz-ı Kur’ânî vasıtasıyla irşadı ve cazibe-i umumiye-i kâinattan daha cazibedar hakaik-i Kur’âniyenin komşuluğunda ve yakınında olan Medine münafıklarının dalâlette ısrarları ve hidayete girmemeleri niçindir ve hikmeti nedir?
Elcevap: Bu iki şık müthiş sualin halli için, derince bir esas beyan etmek lâzım gelir. Şöyle ki:
Şu kâinat Hâlık-ı Zülcelâlinin hem cemâlî, hem celâlî iki kısım esmâsı bulunduğundan ve o cemâlî ve celâlî isimler, hükümlerini ayrı ayrı cilvelerle göstermek iktiza ettiklerinden, Hâlık-ı Zülcelâl, kâinatta ezdâdı birbirine mezc edip, birbirine mukabil getirip ve birbirine mütecaviz ve müdafi bir vaziyet verip, hikmetli ve menfaattar bir nevi mübareze suretine getirip, ondan, zıtları birbirinin hududuna geçirip ihtilâfat ve tagayyürat meydana getirmekle, kâinatı kanun‑u tagayyür ve tahavvül ve düstur-u terakki ve tekâmüle tâbi kıldığı için; o
Aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Fahr-i Âlem: bütün âlemin övünç kaynağı olan Hz. Muhammed (a.s.m) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah Hâtemü’l-Enbiyâ: peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Medine: (bk. bilgiler) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler azap: acı, sıkıntı beyan etmek: açıklamak cazibe-i umumiye-i kâinat: kainatın her yerinde olan genel çekim özelliği cazibedar: cazibeli, çekici celâl: azamet, yücelik, haşmet cemâl: güzellik cilve: görünme, yansıma dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık düstur-u terakki: ilerleme kanunu ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman etmiş kimseler enbiya: nebiler, peygamberler esmâ: isimler ezdâd: zıtlar hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri, gerçekleri hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet hikmet: sebep, sır, gaye hizbullah: Allah’a inanan ve emirlerini yerine getiren kişilerden oluşan topluluk hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları hudud: sınır hâl: çözüm ihtilâfat: farklılıklar, değişiklikler iksir-i âzam: tesiri en büyük olan ilâç iktiza etmek: gerektirmek imdad-ı Sübhâniye: her türlü eksiklikten sonsuz derecede yüce olan Allah’ın yardımı inâyet: Allah’tan gelen yardım irşad etmek: doğru yolu göstermek i’câz-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın mu’cizeliği, olağanüstülüğü kanun-u tagayyür: değişme kanunu kâinat: evren mazhar olma: erişme, elde etme mağlûp olmak: yenilmek menfaattar: faydalı, yararlı mezc etmek: karıştırmak mukabil: karşılık mübareze: karşılıklı mücadele, çatışma müdafi: savunan, koruyan münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen müstahsinâne: bir şeyin güzelliğini kabul eder şekilde mütecaviz: saldırgan, haddi aşan müthiş: dehşet veren nevi: çeşit, tür nübüvvet: peygamberlik rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz şefkat ve merhameti risalet: elçilik, peygamberlik suret: biçim, görünüş tagayyürat: başkalaşmalar değişmeler tahavvül: değişim, bir halden başka hallere dönüşme tekâmül: ilerleme, mükemmelleşme tesirli: etkili teslimkârâne: teslim olmuş şekilde tâbi: tağlı vasıtasıyla: aracılığıyla âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat şekavet: mutsuzluk, sıkıntı 8 Temmuz 2011: 14:02 #794261Anonim
şecere-i hilkatin câmi bir semeresi olan insan nev’inde o kanun-u mübarezeyi daha acip bir şekle getirip, bütün terakkiyât-ı insaniyeye medar bir mücahede kapısını açıp, hizbullaha karşı meydana çıkabilmek için hizbüşşeytana bazı cihazat vermiş.
İşte bu sırr-ı dakik içindir ki, enbiyalar çok defa ehl-i dalâlete karşı mağlûp oluyor.
1 Ve gayet zaaf ve aczde olan dalâlet ehli, mânen gayet kuvvetli olan ehl‑i hakka muvakkaten galip oluyorlar ve mukavemet ediyorlar. Bu acip mukavemetin sırr-ı hikmeti şudur ki:
Dalâlette ve küfürde hem adem ve terk var ki, pek kolaydır, hareket istemez. Hem tahrip var ki, çok sehîldir ve âsândır, az bir hareket yeter. Hem tecavüz var ki, az bir amel ile çoklarına zarar verip, ihâfe noktasında ve firavuniyet cihetinden onlara bir makam kazandırır. Hem âkıbeti görmeyen ve hazır zevke müptelâ olan insandaki nebâtî ve hayvânî kuvvelerin tatmini, telezzüzü, hürriyeti vardır ki, akıl ve kalb gibi letâif-i insaniyeyi insaniyetkârâne ve âkıbet-endişâne olan vazifelerinden vazgeçiriyorlar.
2
Ehl-i hidayet ve başta ehl-i nübüvvet ve başta Habib-i Rabbü’l-Âlemîn olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın meslek-i kudsîsi, hem vücudî, hem sübutî, hem tamir, hem hareket, hem hududda istikamet, hem âkıbeti düşünmek, hem ubudiyet, hem nefs-i emmârenin firavuniyetini,
3 serbestliğini kırmak gibi esasat-ı mühimme bulunduğundandır ki, Medine-i Münevverede bulunan o zamanın
[NOT]Dipnot-1 bk. Kamer Sûresi, 54:10.
Dipnot-2 Âl-i İmran Sûresi, 3:71-72.
Dipnot-3 bk. Yusuf Sûresi, 12:53. Ayrıca bk.: el-Beyhakî, ez-Zühd s.157; el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn: 3:4; ed-Deylemî, el-Müsned: 3:408; İbni Receb, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 1:196; el-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr: 5:538; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ: 1:160, 2:222.
[/NOT]
Aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Habib-i Rabbü’l-Âlem: Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın sevgilisi, Hz. Muhammed Medine-i Münevvere: (bk. bilgiler – Medine) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) acip: tuhaf acz: güçsüzlük adem: yokluk, hiçlik amel: iş, davranış cihazat: cihazlar, âletler cihet: taraf, yön câmi: toplayan, içine alan dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehl-i dalâlet/dalâlet ehli: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman etmiş olanlar ehl-i nübüvvet: peygamberler enbiya: nebiler, peygamberler esasat-ı mühimme: önemli esaslar firavuniyet: firavun gibi olma, tanrılık iddiasında bulunma galip olmak: yenmek hizbullah: Allah’a inanan ve emirlerini yerine getiren kişilerden oluşan topluluk hizbüşşeytan: şeytanın taraftarları hudud: sınır ihâfe: korkutma insaniyetkârâne: insanlığa yaraşır şekide istikamet: doğruluk kanun-u mübareze: mücâdele ve çatışma kanunu küfür: inkâr letâif-i insaniye: insandaki ince ve yüce duygular makam: derece, yer mağlûp etme: yenme medar: dayanak noktası, sebep meslek-i kudsî: kutsal yol, metod mukavemet etmek: dayanmak, karşı koymak muvakkaten: geçici olarak mücâhede: cihad etme, mücâdele yapma müptelâ: bağımlı nebâtî ve hayvânî kuvveler: insandaki bitkisel ve hayvanî duygular nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu sehîl: kolay semere: meyve, verim sübutî: sabit olarak var olan sırr-ı dakik: ince sır sırr-ı hikmet: ilmî sırrı, bilimsellik yönü tecavüz: haddi aşma, saldırma telezzüz: lezzet alma terakkiyât-ı insaniye: insanların manevî açıdan gelişme ve ilerlemeleri ubudiyet: kulluk vücudî: varlıkla ilgili zaaf: zayıflık, güçsüzlük âkıbet: netice, son âkıbet-endişâne: âkıbetten ve sonuçtan endişe ederek âsân: kolay şecere-i hilkat: yaratılış ağacı 8 Temmuz 2011: 14:04 #794262Anonim
münafıkları, o parlak güneşe karşı yarasa kuşu gibi gözlerini yumup, o cazibe-i azîmeye karşı şeytanî bir kuvve-i dâfiaya kapılıp dalâlette kalmışlar.
Eğer denilirse: Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm madem Habib-i Rabbü’l-Âlemîndir.
1 Hem elindeki hak ve lisanındaki hakikattir.
2 Ve ordusundaki askerlerin bir kısmı melâikedir.
3 Ve bir avuç su ile bir orduyu sular.
4 Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle bin adamı doyuracak bir ziyafet verir.
5 Ve küffar ordusunun gözlerine bir avuç toprak atmakla, o bir avuç topraktan her küffârın gözüne bir avuç toprak girmesiyle onları kaçırır.
6 Ve daha bunun gibi bin mu’cizat sahibi olan bir kumandan-ı Rabbânî, nasıl oluyor da Uhud’un nihayetinde
7 ve Huneyn’in bidâyetinde mağlûp oluyor?
8
Elcevap: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev-i beşere muktedâ ve imam ve rehber olarak gönderilmiştir. Tâ ki, o nev-i insanî, hayat-ı içtimaiye ve şahsiyedeki düsturları ondan öğrensin ve Hakîm-i Zülkemâlin kavânin-i meşietine itaate alışsınlar ve desâtir-i hikmetine tevfik-i hareket etsinler.
Eğer Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayat-ı içtimaiye ve şahsiyesinde daima harikulâdelere ve mucizelere istinad etseydi, o vakit imam-ı mutlak ve rehber-i ekber olamazdı.
İşte bu sır içindir ki, yalnız dâvâsını tasdik ettirmek için, ara sıra, indelhâce,
[NOT]Dipnot-1 bk. Tirmizî, Menâkıb: 1; Dârimî, Mukaddime: 8.
Dipnot-2 bk. İsrâ Sûresi, 17:105.
Dipnot-3 bk. Âl-i İmran Sûresi, 3:123-125. Ayrıca bk.: Buhârî, Meğâzî: 11.
Dipnot-4 bk. Buhârî, Vudû’: 32, Menâkıb: 25; Meğâzî: 35; Müslim, İmâret: 72-73, Fezâil: 5-6; Tirmizî, Menâkıb: 6; Nesâî, Tahâret: 61; Müsned: 3:329.
Dipnot-5 bk. Buhârî, Hibe: 28, Et’ime: 6, Meğâzî: 29, Menâkıb: 25; Müslim, Eşribe: 141-142, 175; Tirmizî, Menâkıb: 6; İbni Mâce, Et’ime: 47; Muvatta’, Sıfatü’n-Nebî: 19; Müsned: 1:197-198.
Dipnot-6 bk. Müslim, Cihâd: 81; Dârimî, Siyer: 16; Müsned: 1:103, 368, 5:286, 310.
Dipnot-7 bk. Buhârî, Cihad: 65, Bed’ü’l-Halk: 11, Menâkıbü’l-Ensâr: 22; Meğâzî: 18, Eymân: 15; Diyât: 16; Ebû Dâvûd, Cihâd: 106; Müsned: 4:293-294.
Dipnot-8 bk. Buhârî, Meğâzî: 54, Cihâd: 52, 61, 97, 167: Müslim, Cihâd: 79; Tirmizî, Cihâd: 15.
[/NOT]
Aleyhissalatü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Habib-i Rabbü’l-Âlemîn: Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın sevgilisi, Hz. Muhammed Hakîm-i Zülkemâl: sonsuz mükemmellik sahibi, herşeyi hikmetle yaratan Allah Huneyn: (bk. bilgiler – Gazve-i Huneyn) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Uhud: (bk. bilgiler – Gazve-i Uhud) bidâyet: başlangıç cazibe-i azîme: büyük çekim dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık desâtir-i hikmet: hikmet kanunları; İlâhî gaye ve fayda ile şekillenen kanunlar düstur: kural hak: doğru, gerçek hakikat: asıl, esas, gerçek harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici hayat-ı içtimaiye ve şahsiye: sosyal ve kişisel hayat imam: öncü, lider imam-ı mutlak: her yönüyle önder indelhâce: ihtiyaç anında istinad etmek: dayanmak kavânin-i meşiet: Allah’ın irade ve dilemesinin tecellisi olan kanunlar kumandan-ı Rabbânî: her şeyi terbiye eden Allah’ın seçtiği kumandan, Hz. Muhammed kuvve-i dâfia: itme gücü, uzaklaştırıcı kuvvet küffar: kâfirler, inkârcılar mağlûp olma: yenilme melâike: melekler muktedâ: örnek alınan, kendisine uyulan mu’cizat: mu’cizeler mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü hal ve haket münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen nev-i beşer: insanlar nev-i insanî: insan türü, insanlık nihayet: son rehber-i ekber: en büyük rehber tasdik ettirmek: kabul ettirmek, onaylatmak tevfik-i hareket: uygun hareket şeytanî: şeytanca 8 Temmuz 2011: 14:06 #794263Anonim
münkirlerin inkârını kırmak için mucizeler gösterirdi. Sair vakitlerde nasıl ki herkesten ziyade evâmir-i İlâhiyeye itaat etmiştir; öyle de, hikmet-i Rabbâniye ile ve meşiet-i Sübhâniye ile tesis edilen âdetullah kavâninine herkesten ziyade mürâat ve itaat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi,
1 “Sipere giriniz” emrederdi.
2 Yara alırdı, zahmet çekerdi.
3 Tâ, tamamıyla hikmet-i İlâhiye kanununa ve kâinattaki şeriat-ı fıtriye-i kübrâya mürâat ve itaati göstersin.
ONUNCU İŞARET
İblis’in en mühim bir desisesi, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmektir. Şu zamanda, hususan maddiyyunların felsefeleriyle zihni bulananlar bu bedihî meselede tereddüt gösterdikleri için, şeytanın bu desisesine karşı bir iki söz söyleyeceğiz. Şöyle ki:
İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervâh-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesetsiz ervâh-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyettedir. Eğer onlar maddî ceset giyseydiler, bu şerîr insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar. Hattâ bu şiddetli münasebete binaendir ki, bir mezheb-i bâtıl hükmetmiş ki, “İnsan suretindeki gayet şerîr ervâh-ı habise, öldükten sonra şeytan olur.”
Malûmdur ki, âlâ birşey bozulsa, ednâ birşeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Meselâ, nasıl ki süt ve yoğurt bozulsalar yine yenilebilir. Yağ bozulsa yenilmez, bazan zehir gibi olur. Öyle de, mahlûkatın en mükerremi, belki en âlâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşarat gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten
[NOT]Dipnot-1 bk. Ebû Dâvud, Cihâd: 75; İbni Mâce, Cihâd: 18; Müsned: 3:449.
Dipnot-2 bk. Buhârî, Meğâzî: 29, Cihâd: 34, 161, Kader 16, Temennî: 7; Müslim, Cihâd: 125.
Dipnot-3 bk. Buhârî, Cihâd: 80, 85, 163, Vudû’: 72, Meğâzî: 24, Nikâh: 123, Tıb: 27; Müslim, Cihâd: 101; Tirmizî, Tıb: 34; İbni Mâce, Tıb: 15.
[/NOT]
bedihî: açık, aşikâr bilmüşahede: gözle görerek binaen: dayanarak ceset: vücud, beden cinnî: cin taifesinden olan desise: hile, aldatma ednâ: en aşağı ervâh-ı habise: kötü ruhlar evâmir-i İlâhiye: Allah’ın emirleri haşarat: zehirli böcekler hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın her şeyi bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması hikmet-i İlâhiye: Allah’ın gözettiği fayda ve gaye hususan: özellikle hükmetme: iddia etme insî: insan türünden olan itaat etme: emre uyma kat’iyet: kesinlik kavânin: kanunlar kâinat: evren, bütün yaratılmışlar maddiyyun: maddeciler, materyalistler maddî: maddeyle alâkalı mahlûkat: varlıklar malûm: bilinen mezheb-i bâtıl: hak olmayan mezheb meşiet-i Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan uzak olan Cenâb-ı Hakkın zâtına has muradı ve dilemesi mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü hal ve haket mühim: önemli mükerrem: şerefli, hürmet edilen münasebet: bağlantı, ilgi münkir: inanmayan, inkar eden mürâat etmek: uymak, uygulamak müteaffin: kokuşmuş sair: diğer siper: arkasına saklanılacak şey suret: biçim, görünüş telezzüz eden: lezzet alan tereddüt: şüphe tesis edilen: kurulan, yerleştirilen tâbi: bağlı ziyade: çok, fazla zırh: savaş sırasında giyilen çelik elbise âdetullah: Allah’ın kâinatta uyguladığı kanun ve prensipler âlâ: en üstün İblis: Şeytan şeriat-ı fıtriye-i kübrâ: kâinatın yaratılışından beri işleyen İlâhî kanun şerîr: şerli, kötülük yapan 8 Temmuz 2011: 14:08 #794264Anonim
lezzet alan yılanlar gibi, dalâlet bataklığındaki şerler ve habis ahlâklarla telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümatındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar, adeta şeytanın mahiyetine girerler. Evet, cinnî şeytanın vücuduna kat’î bir delili, insî şeytanın vücududur.
Saniyen: Yirmi Dokuzuncu Sözde yüzer delil-i kat’î ile ruhanî ve meleklerin vücudunu ispat eden umum o deliller, şeytanların dahi vücudunu ispat ederler. Bu ciheti o Söze havale ediyoruz.
Salisen: Kâinattaki umur-u hayriyedeki kanunların mümessili, nâzırı hükmünde olan meleklerin vücudu, ittifak-ı edyân ile sabit olduğu gibi, umur-u şerriyenin mümessilleri ve mübaşirleri ve o umurdaki kavâninin medarları olan ervâh-ı habise ve şeytaniye bulunması, hikmet ve hakikat noktasında kat’îdir. Belki umur-u şerriyede zîşuur bir perdenin bulunması daha ziyade lâzımdır. Çünkü, Yirmi İkinci Sözün başında denildiği gibi, herkes, herşeyin hüsn-ü hakikîsini göremediği için, zâhirî şerriyet ve noksaniyet cihetinde Hâlık-ı Zülcelâle karşı itiraz etmemek ve rahmetini ittiham etmemek ve hikmetini tenkit etmemek ve haksız şekvâ etmemek için, zahirî bir vasıtayı perde ederek, tâ itiraz ve tenkit ve şekvâ o perdelere gidip, Hâlık-ı Kerîm ve Hakîm-i Mutlaka teveccüh etmesin. Nasıl ki, vefat eden ibâdın küsmesinden Hazret-i Azrail’i kurtarmak için hastalıkları ecele perde etmiş;
1 öyle de, Hazret-i Azrail’i (a.s.) kabz-ı ervâha perde edip, tâ merhametsiz tevehhüm edilen o hâletlerden gelen şekvâlar Cenâb-ı Hakka teveccüh etmesin. Öyle de, daha ziyade bir kat’iyetle, şerlerden ve fenalıklardan
[NOT]Dipnot-1 bk. Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ: 5:51; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl: 1:177-178; es-Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr: 6: 543.[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Hakîm-i Mutlak: her şeyi bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah Hazret-i Azrail: ruhları kabzetmekle görevli melek [bk. bilgiler – Azrail (a.s.)] Hâlık-ı Kerîm: sonsuz cömertlik sahibi olan ve her şeyi yaratan Allah Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah Yirmi Dokuzuncu Söz: Risale-i Nur içinde bulunan Sözler adlı eserde yer almaktadır ahlâk: huy, tabiat, insanın davranış tarzı, tutum ve tavrı cihet: yön cinnî: cin taifesinden olan dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık delil-i kat’î: kesin delil ecel: ölüm vakti ervâh-ı habise: kötü ruhlar fenalık: iyi olmayan şeyler habis: kötü hakikat: asıl, esas, gerçek hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde olma hâlet: durum, hal hüsn-ü hakikî: gerçek güzellik ibâd: kullar iftihar: övünme ittifak-ı edyân: dinlerin ittifakı, aynı hususta birleşmesi ittiham etmek: suçlamak kabz-ı ervâh: ruhların bedenden alınması işlemi kat’iyetle: kesin olarak kat’î: kesin kavânin: kanunlar kâinat: evren, bütün yaratılmışlar mahiyet: nitelik, özellik medar: dayanak noktası mübaşir: bir işin başında hazır bulunan, o işi yapan mümessil: temsilci noksaniyet: noksanlık, eksiklik nâzır: bakan, gözetici rahmet: şefkat, merhamet ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık salisen: üçüncü olarak saniyen: ikinci olarak tenkit: eleştiri teveccüh etmek: yönelmek tevehhüm: kuruntu umum: bütün umur: emirler, işler umur-u hayriye: hayırlı işler umur-u şerriye: kötü işler vasıta: araç vücud: varlık ziyade: çok, fazla zulüm: haksızlık zulümat: karanlıklar zâhirî: dış görünüşteki zîşuur: şuur sahibi, bilinçli şekvâ: şikayet şer: kötülük şerriyet: şer özelliği 9 Temmuz 2011: 10:42 #794324Anonim
gelen itiraz ve tenkit Hâlık-ı Zülcelâle teveccüh etmemek için, hikmet‑i Rabbâniye, şeytanın vücudunu iktiza etmiştir.
Rabian: İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır. İnsanda bulunan nümunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır. Meselâ, nasıl ki insanda kuvve-i hafızanın vücudu, âlemde Levh-i Mahfuzun vücuduna kat’î delildir; öyle de, insanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir âlet-i vesvese ve kuvve-i vâhimenin telkinatıyla konuşan bir şeytanî
1 lisan ve ifsad edilen kuvve-i vâhime küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiplerinin ihtiyarına zıt ve arzusuna muhalif hareket ettiklerini, hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücuduna kat’î bir delildir. Ve bu lümme-i şeytaniye ve şu kuvve-i vâhime bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üfleyen ve bunu konuşturan haricî bir şahs-ı şerîrenin vücudunu ihsas ederler.
ON BİRİNCİ İŞARET
Ehl-i dalâletin şerrinden kâinatın kızdıklarını ve anâsır-ı külliyenin hiddet ettiklerini ve umum mevcudatın galeyana geldiklerini, Kur’ân-ı Hakîm, mucizâne ifade ediyor. Yani, kavm-i Nuh’un başına gelen tufan ile semâvat ve arzın hücumunu
2 ve kavm-i Semud ve Âd’ın inkârından hava unsurunun hiddetini
3 ve kavm-i Firavuna karşı su unsurunun ve denizin galeyanını
4 ve Karun’a karşı
[NOT]Dipnot-1 bk. Tirmizî, Tefsîru Sûre: (35) 2; en-Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ: 6:305; el-Bezzâr, el-Müsned: 5:394; Ebû Ya’lâ, el-Müsned: 7:278, 8:417.
Dipnot-2 bk. Hâkka Sûresi, 69:11; Kamer Sûresi, 54:11; Kamer Sûresi, 54:12.
Dipnot-3 bk. Hâkka Sûresi, 69: 5-6.
Dipnot-4 bk. A’râf Sûresi, 7:136; Tâhâ Sûresi, 29:78; Kasas Sûresi, 28:40.
[/NOT]
Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve her şeyin yaratıcısı olan Allah Karun: (bk. bilgiler) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Levh-i Mahfuz: her şeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası, Allah’ın ilminin bir adı anâsır-ı külliye: büyük unsurlar; toprak, hava, su, ateş arz: yeryüzü bizzarure: zorunlu olarak ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler fihriste: özet, içerik galeyan: öfkelenme hadsen: kuvvetli bir sezgiyle haricî: dışta bulunan hiddet: öfke hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın her şeyi bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması hülâsa: özet ifsad edilen: bozulan ihsas etmek: hissettirmek ihtiyar: dileme, istek, irade iktiza etme: gerektirme insan-ı ekber: en büyük insan, kâinat kat’î: kesin kavm-i Firavun: Firavun’un hükmettiği kavim kavm-i Nuh: Hz. Nuh’un (a.s.) peygamber olarak gönderildiği kavim kavm-i Semud: Semud kavmi; Hz. Sâlih’in peygamber olarak gönderildiği kavim kavm-i Âd: Âd kavmi; Hz. Hûd’un peygamber olarak gönderildiği kavim kuvve-i hafıza: hafıza duyusu, bellek kuvve-i vâhime: olmayan bir şeyi var gibi gösterme duyusu kâinat: evren, bütün yaratılmışlar lümme-i şeytaniye: şeytanın verdiği kuruntu mevcudat: varlıklar mucizâne: mucizeli bir şekilde muhalif: karşı görüşlü nefs: kişinin kendisi nümune: örnek rabian: dördüncü olarak semâvat: gökler telkinat: telkinler tenkit: eleştiri, itiraz teveccüh etmek: yönelmek tufan: her tarafın sular altında kalması umum: bütün unsur: madde, element vücud: varlık âlem: dünya, evren âlet-i vesvese: vesvese aracı şahs-ı şerîr: şerli şahıs şer: kötülük şeytanî: şeytana ait 9 Temmuz 2011: 10:44 #794325Anonim
toprak unsurunun gayzını
1 ve ehl-i küfre karşı âhirette
2 تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ sırrıyla Cehennemin gayzını ve öfkesini ve sair mevcudatın ehl-i küfür ve dalâlete karşı hiddetini gösterip ilân ederek gayet müthiş bir tarzda ve i’câzkârâne ehl-i dalâlet ve isyanı zecrediyor.
Sual: Niçin böyle ehemmiyetsiz insanların ehemmiyetsiz amelleri ve şahsî günahları kâinatın hiddetini celb ediyor?
Elcevap: Bazı risalelerde ve sabık işaretlerde ispat edildiği gibi, küfür ve dalâlet, müthiş bir tecavüzdür ve umum mevcudatı alâkadar edecek bir cinayettir. Çünkü hilkat-i kâinatın bir netice-i âzamı, ubudiyet-i insaniyedir ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı iman ve itaatle mukabeledir. Halbuki ehl-i küfür ve dalâlet ise, küfürdeki inkârıyla, mevcudatın ille-i gayeleri ve sebeb-i bekàları olan o netice‑i âzamı reddettikleri için, umum mahlûkatın hukukuna bir nevi tecavüz olduğu gibi, umum masnuatın âyinelerinde cilveleri tezahür eden ve masnuatın kıymetlerini âyinedarlık cihetinde âli eden esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini inkâr ettikleri için, o esmâ-i kudsiyeye karşı bir tezyif olduğu gibi, umum masnuatın kıymetini tenzil ile, o masnuata karşı bir tahkir-i azîmdir. Hem umum mevcudatın herbiri birer vazife-i âliye ile muvazzaf birer memur‑u Rabbânî derecesinde iken, küfür vasıtasıyla sukut ettirip, câmid, fâni, mânâsız bir mahlûk menzilesinde gösterdiğinden, umum mahlûkatın hukukuna karşı bir nevi tahkirdir.
İşte, envâ-ı dalâlet, derecâtına göre az çok kâinatın yaratılmasındaki hikmet-i
[NOT]Dipnot-1 bk. Kasas Sûresi, 28:81.
Dipnot-2 “Neredeyse öfkeden parçalanacak!” Mülk Sûresi, 67:8.
[/NOT]
alâkadar: alakalı, ilgili amel: iş, davranış celb etmek: çekmek cihet: yön cilve: görüntü, yansıma câmid: cansız dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık derecât: dereceler ehl-i dalâlet ve isyan: hak yoldan sapan ve Allah’a isyan edenler ehl-i küfür: inkârcılar, inançsızlar, kâfirler ehl-i küfür ve dalâlet: Allah’ı inkâr eden ve hak yoldan ayrılanlar envâ-ı dalâlet: hak yoldan sapma türleri esmâ-i kudsiye: Allah’ın kutsal isimleri esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri fâni: gelip geçici, ölümlü gayz: kin, öfke hiddet: öfke hilkat-i kâinat: evrenin yaratılışı ille-i gaye: varlıkların yaratılışlarının temel gayesi iman: inanma itaat: emre uyma i’câzkârâne: mu’cizeli bir şekilde, benzerini yapmaktan insanları aciz bırakacak şekilde kâinat: evren, bütün yaratılmışlar küfür: inkâr, inançsızlık mahlûk: yaratılmış, varlık mahlûkat: varlıklar masnuat: sanatla yaratılmış varlıklar memur-u Rabbânî: herşeyi yaratılış gayelerine göre terbiye ve idare edip egemenliği altında bulunduran Allah’ın memuru menzil: yer, konum mevcudat: varlıklar mukabele: karşılık verme muvazzaf: görevli mânâsız: anlamsız netice-i âzam: en büyük sonuç nevi: çeşit, tür risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümler rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan mâlikiyeti, yaratıcılığı ve terbiyesi sabık: önceki sair: diğer sebeb-i bekà: varlıkların sürekli var olma sebebi sukut etme: düşme tahkir: aşağılama, hakaret etme tahkir-i azîm: büyük hakaret tenzil: indirme tezahür eden: ortaya çıkan, görünen tezyif: alay etme, küçük düşürme ubudiyet-i insaniye: insanın kulluğu umum: bütün vasıta: araç vazife-i âliye: yüce görev zecretme: sakındırma, vazgeçirme âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat âli: yüce âyinedar: bir şeyin özelliklerini yansıtan, ayna olan şahsî: kişisel 9 Temmuz 2011: 13:16 #794336Anonim
Rabbâniyeye ve dünyanın bekàsındaki makasıd-ı Sübhâniyeye zarar verdiği için, ehl-i isyana ve ehl-i dalâlete karşı kâinat hiddete geliyor, mevcudat kızıyor, mahlûkat öfkeleniyor.
Ey cirmi ve cismi küçük ve cürmü ve zulmü büyük
1 ve ayıp ve zenbi azîm biçare insan! Kâinatın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcudatın öfkesinden kurtulmak istersen, işte kurtulmanın çaresi: Kur’ân-ı Hakîmin daire-i kudsiyesine girmektir ve Kur’ân’ın mübelliği olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnet-i seniyyesine ittibâdır. Gir ve tâbi ol.
ON İKİNCİ İŞARET
Dört sual ve cevaptır.
BİRİNCİ SUAL: Mahdut bir hayatta, mahdut günahlara mukabil hadsiz bir azap ve nihayetsiz bir Cehennem nasıl adalet olur?
Elcevap: Sabık işaretlerde, hususan bundan evvelki On Birinci İşarette kat’iyen anlaşıldı ki, küfür ve dalâlet cinayeti, nihayetsiz bir cinayettir ve hadsiz bir hukuka tecavüzdür.
İKİNCİ SUAL: Şeriatta denilmiştir ki, “Cehennem ceza-yı ameldir, fakat Cennet fazl-ı İlâhî iledir.”
2 Bunun sırr-ı hikmeti nedir?
Elcevap: Sabık işaretlerde tebeyyün etti ki, insan, icadsız bir cüz-ü ihtiyarî ile ve cüz’î bir kesb ile, bir emr-i ademî veya bir emr-i itibarî teşkil ile ve sübut vermekle müthiş tahribata ve şerlere sebebiyet verdiği gibi, nefsi ve hevâsı daima
[NOT]Dipnot-1 bk. Ahzâb Sûresi, 33:72.
Dipnot-2 bk. Yûnus Sûresi, 10:58. Ayrıca bk. Buhârî, Rikak: 18; Merdâ: 19; Müslim, Sıfatü’l-Münâfikıyn: 71-73, 75-76, 78.
[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) azap: acı, sıkıntı azîm: çok büyük bekà: devamlı ve kalıcı olma, sonsuzluk biçare: çaresiz ceza-yı amel: yapılan davranışın cezası cirim: maddi yapı cisim: beden cürüm: suç, günah cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade cüz’î: küçük, sınırlı daire-i kudsiye: kutsal daire dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i isyan: Allah’a isyan eden kimseler emr-i ademî: yokluğa ait iş emr-i itibarî: gerçekte olmadığı halde varsayılan şey fazl-ı İlâhî: Allah’ın lütfu, ihsanı hadsiz: sayısız hevâ: gelip gecici arzu ve istekler hiddet: öfke hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın her şeyi bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması hususan: özellikle icadsız: yaratma olmadan ittibâ: uyma, arkasından gitme kat’iyen: kesin olarak kesb: kazanma kâinat: evren, bütün yaratılmışlar küfür: inkâr, inançsızlık mahdut: sınırlı mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar makasıd-ı Sübhâniye: her türlü eksiklikten uzak olan Allah’ın kâinatı yaratmasındaki maksatlar mevcudat: varlıklar mukabil: karşılık mübelliğ: tebliğ eden, bildiren nefs: insanı kötülüğe yönelten duygu nihayetsiz: sınırsız sabık: önceki sebebiyet: sebep olma sübut vermek: sabit kalmak sünnet-i seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler sırr-ı hikmet: bir şeyin içinde gizli olan hikmet tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar tebeyyün etmek: görünmek, açığa çıkmak teşkil etme: oluşturma, meydana getirme tâbi olma: bağlanma, uyma zenb: günah, suç, kabahat zulüm: haksızlık şer: kötülük şeriat: Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi 9 Temmuz 2011: 13:18 #794337Anonim
şerlere ve zararlara meyyal olduğu için, o küçük kesbin neticesinden hâsıl olan seyyiâtın mes’uliyetini o çeker. Çünkü onun nefsi istedi ve kendi kesbiyle sebebiyet verdi. Ve şer, ademî olduğu için, abd ona fâil oldu, Cenâb-ı Hak da halk etti. Elbette o hadsiz cinayetin mes’uliyetini, nihayetsiz bir azapla çekmeye müstehak olur.
Amma hasenat ve hayrat ise, madem ki vücudîdirler, kesb-i insanî ve cüz-ü ihtiyarî onlara illet-i mûcide olamaz. İnsan onda hakikî fâil olamaz. Ve nefs-i emmâresi de hasenâta taraftar değildir.
1 Belki rahmet-i İlâhiye onları ister ve kudret-i Rabbâniye icad eder. Yalnız, insan, iman ile, arzu ile, niyet ile sahip olabilir. Ve sahip olduktan sonra, o hasenat ise, ona evvelce verilmiş olan vücut ve iman nimetleri gibi, sabık hadsiz niam-ı İlâhiyeye bir şükürdür, geçmiş nimetlere bakar. Vaad-i İlâhî ile verilecek Cennet ise, fazl-ı Rahmânî ile verilir. Zâhirde bir mükâfattır, hakikatte fazldır.
Demek seyyiâtta sebep nefistir, mücâzâta bizzat müstehaktır. Hasenatta ise sebep Haktandır, illet de Haktandır. Yalnız, insan iman ile tesahup eder. “Mükâfâtını isterim” diyemez, “Fazlını beklerim” diyebilir.
ÜÇÜNCÜ SUAL: Beyanat-ı sabıkadan da anlaşılıyor ki, seyyiat, intişar ve tecavüz ile taaddüt ettiğinden, bir seyyie bin yazılmalı; hasene ise, vücudî olduğu için maddeten taaddüt etmediğinden ve abdin icadıyla ve nefsin arzusuyla olmadığından, hiç yazılmamalı veya bir yazılmalı idi. Neden seyyie bir yazılır, hasene on ve bazan bin yazılır?
2
Elcevap: Cenâb-ı Hak, kemâl-i rahmet ve cemâl-i rahîmiyetini o suretle gösteriyor.
[NOT]Dipnot-1 bk. Yûsuf Sûresi, 12:53.
Dipnot-2 bk. En’âm Sûresi, 6:160. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân: 31; Müslim, Îmân: 206-207.
[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Hak: her şeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah abd: kul ademî: yokluğa ait, yoklukla ilgili azap: acı, sıkıntı beyanat-ı sabıka: geçmiş açıklamalar, önceden yapılan izahlar bizzat: doğrudan cemâl-i rahîmiyet: Allah’ın sonsuz merhamet ediciliğindeki benzersiz güzellik cüz-ü ihtiyarî: insanda bulunan sınırlı irade evvel: önce fazl: ikram, ihsan fazl-ı Rahmânî: sonsuz merhamet sahibi Allah’ın ikramı, ihsanı fâil: işi yapan hadsiz: sayısız, sınırsız hakikat: gerçek halk etmek: yaratmak hasenat: iyi ameller, hayırlar hasene: iyilik hayrat: hayırlı işler hâsıl olan: meydana gelen icad etme: var etme illet: esas sebep, maksat, gaye illet-i mûcide: var edici sebep iman: inanma intişar: yayılma kemâl-i rahmet: mükemmel seviyedeki şefkat ve merhamet kesb: kazanma kesb-i insanî: insanın çalışarak kazanması, elde etmesi kudret-i Rabbâniye: her şeyi terbiye ve idare eden Allah’ın kudreti maddeten: maddî olarak mes’uliyet: sorumluluk meyyal: meyilli, eğilimli mücâzât: cezalandırma mükâfat: ödül müstehak: hak etmiş, lâyık nefis: insanı kötülüğe sevk eden duygu nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu netice: sonuç niam-ı İlâhiye: Allah’ın nimetleri nihayetsiz: sınırsız rahmet-i İlâhiye: Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti sabık: önceki seyyie: kötülük seyyiât: günahlar, kötülükler suret: biçim, şekil taaddüt etmek: çoğalmak, artmak tecavüz: haddi aşma, saldırma tesahup: sahiplenme, dost edinmek vaad-i İlâhî: Allah’ın verdiği söz vücudî: varlığa ait, var olmakla ilgili vücut: varlık zâhirde: görünüşte şer: kötülük şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme 9 Temmuz 2011: 13:21 #794338Anonim
DÖRDÜNCÜ SUAL: Ehl-i dalâletin kazandıkları muvaffakiyet ve gösterdikleri kuvvet ve ehl-i hidayete galebeleri gösteriyor ki, onlar bir kuvvete ve bir hakikate istinad ediyorlar. Demek ya ehl-i hidayette zaaf var, ya onlarda bir hakikat var.
Elcevap: Hâşâ! Ne onlarda hakikat var, ne ehl-i hakta zaaf vardır. Fakat, maatteessüf, kàsırünnazar, muhakemesiz bir kısım avam tereddüde düşüp vesvese ediyorlar, akidelerine halel geliyor. Çünkü diyorlar: “Eğer ehl-i hakta tam hak ve hakikat olsaydı, bu derece mağlûbiyet ve zillet olmamak gerekti. Çünkü hakikat kuvvetlidir.
1 اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلٰى عَلَيْهِ olan kaide-i esasiye ile, kuvvet haktadır. Eğer o ehl-i hakka mukabil galibâne gelen ehl-i dalâletin hakikî bir kuvveti ve bir nokta-i istinadı olmasaydı, bu derece galibiyet ve muvaffakiyet olmamak lâzım gelecekti.”
Elcevap: Ehl-i hakkın mağlûbiyeti kuvvetsizlikten, hakikatsizlikten gelmediği, sabık işaretlerle kat’î ispat edildiği gibi, ehl-i dalâletin galebesi kuvvetlerinden ve iktidarlarından ve nokta-i istinad bulmalarından gelmediği, yine o işaretlerle kat’î ispat edildiğinden, bu sualin cevabı, sabık işaretlerin heyet-i mecmuasıdır. Yalnız burada desiselerinden, istimal ettikleri bir kısım silâhlarına işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Ben kendim mükerreren müşahede etmişim ki, yüzde on ehl-i fesat, yüzde doksan ehl-i salâhı mağlûp ediyordu. Hayretle merak ettim. Tetkik ederek kat’iyen anladım ki, o galebe kuvvetten, kudretten gelmiyor, belki fesattan ve alçaklıktan ve tahripten ve ehl-i hakkın ihtilâfından istifade etmesinden ve içlerine ihtilâf atmaktan ve zayıf damarları tutmaktan ve aşılamaktan ve hissiyat-ı nefsaniyeyi ve ağrâz-ı şahsiyeyi tahrik etmekten ve insanın mahiyetinde muzır madenler hükmünde bulunan fena istidatları işlettirmekten ve şan ve şeref namıyla, riyâkârâne
[NOT]Dipnot-1 “Hak daima üstün gelir; hakka galebe edilmez.” Bu hadis-i şerifin Buharî, Cenâiz: 79’daki rivayeti şu şekildedir:اَ ْلاِسْلاَمُ يَعْلُو وَلاَ يُعْلٰى [/NOT]
akide: inanç avam: halk tabakası ağrâz-ı şahsiye: şahsî kinler, garazlar desise: hile, aldatma ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i fesat: bozgunculuk çıkaranlar ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman etmiş olanlar ehl-i salâh: namuslu, doğru ve adaletli kimseler fena: kötü, çirkin fesat: bozgunculuk galebe: üstün gelme galibiyet: üstünlük galibâne: üstün gelir bir tarzda hak: doğru, gerçek hakikat: doğru gerçek hakikî: asıl, gerçek halel görmek: zarar gelmek heyet-i mecmua: genel yapı, bir şeyin tamamı hissiyat-ı nefsaniye: kötülükleri emreden nefsin yönlendirdiği duygular hâşâ: asla ihtilâf: anlaşmazlık, uyuşmazlık iktidar: güç, kuvvet istidat: kabiliyet, yetenek istifade etme: faydalanma istimal etmek: kullanmak istinad: dayanma kaide-i esasiye: temel kural kat’iyen: kesin olarak kat’î: kesin kudret: güç, iktidar kàsırünnazar: dar görüşlü maatteessüf: ne yazık ki mahiyet: nitelik, özellik mağlûbiyet: yenilgi mağlûp: yenik düşen muhakemesiz: akıl yürütemeyen, düşüncesiz mukabil: karşılık muvaffakiyet: başarı muzır: zararlı mükerreren: defalarca, tekrar ile müşahede etmek: gözlemlemek nam: ad, ünvan nokta-i istinad: dayanak noktası sabık: önceki tahrip: bozma, yok etme tetkik etmek: incelemek vesvese: şüphe, asılsız kuruntu zaaf: zayıflık, güçsüzlük zillet: zelil olma, aşağılanma 9 Temmuz 2011: 13:27 #794339Anonim
nefsin firavuniyetini okşamaktan ve vicdansızca tahribatlarından herkes korkmasından geliyor. Ve o misilli şeytanî desiseler vasıtasıyla muvakkaten ehl-i hakka galebe ederler. Fakat
1 وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ sırrıyla,
2 اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلٰى عَلَيْهِ düsturuyla, onların o muvakkat galebeleri, menfaat cihetinden onlar için ehemmiyetsiz olmakla beraber, Cehennemi kendilerine ve Cenneti ehl-i hakka kazandırmalarına sebeptir.
İşte, dalâlette, iktidarsızlar muktedir görünmeleri ve ehemmiyetsizler şöhret kazanmaları içindir ki, hodfuruş, şöhretperest, riyâkâr insanlar ve az birşeyle iktidarlarını göstermek ve ihâfe ve ızrar cihetinden bir mevki kazanmak için ehl-i hakka muhalefet vaziyetine girerler. Tâ görünsün ve nazar-ı dikkat ona celb olunsun. Ve iktidar ve kudretle değil, belki terk ve atâletle sebebiyet verdiği tahribat ona isnad edilip ondan bahsedilsin. Nasıl ki böyle şöhret divanelerinden birisi namazgâhı telvis etmiş, tâ herkes ondan bahsetsin. Hattâ ondan lânetle de bahsedilmiş de, şöhretperestlik damarı kendisine bu lânetli şöhreti hoş göstermiş diye darbımesel olmuş.
Ey âlem-i bekà için yaratılan ve fâni âleme müptelâ olan biçare insan!فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاۤءُ وَاْلاَرْضُ
3
âyetinin sırrına dikkat et, kulak ver. Bak, ne diyor:
Mefhum-u sarihiyle ferman ediyor ki, ehl-i dalâletin ölmesiyle, insanla alâkadar olan semâvât ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlamıyorlar, yani, onların ölmesiyle memnun oluyorlar.
Ve mefhum-u işarîsiyle ifade ediyor ki, ehl-i hidayetin ölmesiyle semâvât ve
[NOT]Dipnot-1 “Gerçek sonuç takvâ sahiplerinindir.” A’râf Sûresi, 7:128.
Dipnot-2 “Hak daima üstün gelir; hakka galebe edilmez.” Bu hadis-i şerifin Buharî, Cenâiz: 79’daki rivayeti şu şekildedir:اَ ْلاِسْلاَمُ يَعْلُو وَلاَ يُعْلٰى
Dipnot-3 “Gök ve yer onlara ağlamadı.” Duhan Sûresi, 44:29.
[/NOT]
alâkadar: alakalı, ilgili arz: yeryüzü atâlet: hareketsizlik, tembellik biçare: çaresiz celb etme: çekme cihet: yön dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık darbımesel: atasözü desise: hile, aldatma divane: akılsız, deli düstur: kural ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hak: hak ve doğru yolda olan kimseler ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman etmiş olanlar ferman etmek: buyurmak firavuniyet: Firavun gibi olma, tanrılık iddiasında bulunma fâni: gelip geçici, ölümlü galebe etmek: üstün gelmek hodfuruş: kendini beğenerek satmaya çalışmak ihâfe: korkutma iktidar: güç, kuvvet isnad etme: dayandırma kudret: güç, iktidar lânet: beddua mefhum-u işarî: işaret edilen mânâ mefhum-u sarih: açık anlam menfaat: fayda, yarar mevki: yer, makam misilli: gibi muhalefet: zıt ve aykırı davranma muktedir: gücü yeten iktidar sahibi muvakkat: geçici muvakkaten: geçici olarak müptelâ: bağımlı, düşkün namazgâh: namaz kılınan yer nazar-ı dikkat: dikkatli bakış nefs: insanı kötülüklere yönelten duygu riyâkâr: iki yüzlü sebebiyet vermek: sebep olmak semâvât: gökler tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar telvis etmek: kirletmek vasıta: araç âlem: dünya âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi ızrar: zarar verme şeytanî: şeytana ait 9 Temmuz 2011: 13:32 #794340Anonim
arz, onların cenazeleri üstünde ağlıyorlar, firaklarını istemiyorlar. Çünkü ehl-i iman ile bütün kâinat alâkadardır, ondan memnundur. Zira iman ile Hâlık-ı Kâinatı bildikleri için, kâinatın kıymetini takdir edip hürmet ve muhabbet ederler. Ehl-i dalâlet gibi tahkir ve zımnî adâvet etmezler.
Ey insan, düşün! Sen alâküllihal öleceksin. Eğer nefis ve şeytana tâbi isen, senin komşuların, belki akrabaların, senin şerrinden kurtulmak için mesrur olacaklar. Eğer اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
1 deyip Kur’ân’a ve Habib-i Rahmân’a tâbi isen, o vakit semavat ve arz ve mevcudat, herkesin derecesine nisbeten, senin derecene göre senin firâkından müteessir olup mânen ağlarlar. Ulvî bir matemle ve haşmetli bir teşyî ile, kabir kapısıyla girdiğin bekà âleminde senin derecene nisbeten senin için bir hüsn-ü istikbal var olduğuna işaret ederler.
2
ON ÜÇÜNCÜ İŞARET
Üç Noktadır.
BİRİNCİ NOKTA: Şeytanın en büyük bir desisesi, hakaik-i imaniyenin azameti cihetinde dar kalbli ve kısa akıllı ve kàsır fikirli insanları aldatır, der ki: “Birtek zat, umum zerrat ve seyyarat ve nücumu ve sair mevcudatı bütün ahvâliyle tedbir-i rububiyetinde çeviriyor, idare ediyor deniliyor. Böyle hadsiz acip, büyük meseleye nasıl inanılabilir? Nasıl kalbe yerleşir? Nasıl fikir kabul edebilir?” der. Acz-i insanî noktasında bir hiss-i inkârî uyandırıyor.
Elcevap: Şeytanın bu desisesini susturan sır Allahu ekber’dir. Ve cevab-ı hakikîsi de Allahu ekber’dir. Evet, Allahu ekber’in ziyade kesretle şeâir-i İslâmiyede tekrarı, bu desiseyi mahvetmek içindir. Çünkü, insanın âciz kuvveti ve zayıf
[NOT]Dipnot-1 Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.
Dipnot-2 bk. Tirmizî, Kıyâmet: 26 (2460); İbni Mâce, Zühd: 31; Müsned: 2:364; 6:140.
[/NOT]
Allahu ekber: Allah en büyüktür Habib-i Rahmân: sonsuz merhamet sahibi ve yarattığı bütün varlıklara şefkatle rızıklarını veren Allah’ın en sevdiği kulu olan Hz. Muhammed Hâlık-ı Kâinat: evreni ve bütün varlıkları yaratan Allah acip: hayret verici acz-i insanî: insanın acizliği, güçsüzlüğü adâvet: düşmanlık ahvâl: haller, durumlar alâküllihal: ister istemez, her durumda arz: yeryüzü azamet: büyüklük, yücelik beka âlemi: sonsuzluk âlemi, âhiret hayatı cevab-ı hakikî: gerçek cevap cihet: yön desise: hile, aldatma ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen herşeye inanan kimseler, mü’minler firak: ayrılık hadsiz: sayısız hakaik-i imaniye: iman hakikatleri haşmetli: büyük, görkemli hiss-i inkâr: inkâr duygusu hüsn-ü istikbal: güzel karşılama kesretle: çoklukla kàsır: kısa kâinat: evren mahvetmek: yok etmek matem: yas, hüzün mesrur: sevinçli, mutlu mevcudat: varlıklar muhabbet: sevgi mânen: mânevî olarak müteessir: etkilenen, üzülen nefis: insanı kötüye yönelten duygu nisbeten: kıyasla nücum: yıldızlar sair: diğer semavat: gökler seyyarat: gezegenler tahkir: aşağılama, hakaret etme takdir etmek: bir şeye gerekli değeri göstermek tedbir-i rububiyet: her şeyi idare ve terbiye eden Allah’ın kâinat ve varlıklar üzerindeki hikmetli faaliyeti, emri altında tutması, idaresi teşyî: uğurlama, vefat eden kişinin defnedilmesi tâbi: bağlı ulvî: yüce, büyük umum: bütün zerrat: zerreler, atomlar zımnî: gizli, örtülü âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen şer: kötülük şeâir-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler 9 Temmuz 2011: 13:34 #794341Anonim
kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatleri Allahu ekber nuruyla görüp tasdik ediyor ve Allahu ekber kuvvetiyle o hakikatleri taşıyor ve Allahu ekber dairesinde yerleştiriyor ve vesveseye düşen kalbine diyor ki:
Bu kâinatın gayet muntazamca tedbir ve tedvîri bilmüşahede görünüyor. Bunda iki yol var:
Birinci yol: Mümkündür. Fakat gayet azîmdir ve harikadır. Zaten böyle harika bir eser, bir harika san’atla, çok acip bir yolla olur. O yol ise, mevcudat, belki zerrat adedince vücudunun şahitleri bulunan bir Zât-ı Ehad ve Samedin rububiyetiyle ve irade ve kudretiyle olmasıdır.
İkinci yol: Hiçbir cihet-i imkânı olmayan ve imtinâ derecesinde müşkilâtlı ve hiçbir cihette mâkul olmayan şirk ve küfür yoludur. Çünkü, Yirminci Mektup ve Yirmi İkinci Söz gibi çok risalelerde gayet kat’î ispat edildiği üzere, o vakit kâinatın herbir mevcudunda ve hattâ herbir zerresinde bir ulûhiyet-i mutlaka ve bir ilm-i muhit ve hadsiz bir kudret bulunmak lâzım geliyor. Tâ ki, mevcudatta bilmüşahede görünen nihayet derecede nizam ve intizam ve gayet hassas mizan ve imtiyaz ile mükemmel ve müzeyyen olan nukuş-u san’at vücut bulabilsin.
Elhasıl: Eğer tam lâyık ve tam yerinde olan azametli ve kibriyâlı rububiyet olmazsa, o vakit her cihetçe gayr-ı mâkul ve mümteni bir yol takip etmek lâzım gelecek. Lâyık ve lâzım olan azametten kaçmakla, muhal ve imtinâa girmeyi şeytan dahi teklif edemez.
İKİNCİ NOKTA: Şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir—tâ ki istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enâniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta taksirattan takdis etsin.
Allahu Ekber: Allah en büyüktür Zât-ı Ehad ve Samed: her şey Kendisine muhtaç oduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan ve birliği her bir şeyde görünen Allah acip: hayret verici azamet: büyüklük azîm: büyük, yüce bilmüşahede: gözle görerek cihet: yön cihet-i imkân: mümkün olma yönü desise: hile, aldatma elhasıl: kısaca, özetle enâniyet: benlik, gurur gayet: son derece gayr-ı mâkul: akla ters hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, asıl, esas ilm-i muhit: her şeyi kuşatan ilim imtinâ: çekinme, yapmama imtiyaz: farklılık intizam: disiplin, düzen irade: dileme, tercih, seçme gücü istiâze: Allah’a sığınma istiğfar: Allah’tan bağışlanma dileme kat’î: kesin kibriyâlı: büyük kudret: güç, kuvvet kâinat: evren küfür: inkâr, inançsızlık mevcud: varlık mevcudat: varlıklar mizan: ölçü, denge muhal: imkansız muntazam: düzenli mâkul: akla uygun mühim: önemli mümteni: imkânsız müzeyyen: süslenmiş müşkilât: zorluklar nefis: insanı kötülüğe yönelten duygu nefs-i insaniye: insanda bulunan ve onu kötülüğe yönelten duygu nizam: düzen nukuş-u san’at: sanatlı nakışlar nur: aydınlık risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi rububiyet: Allah’ın bütün varlıklar üzerindeki malikiyet ve egemenliği, her varlığı yaratılış amacına hikmetle ulaştıran terbiyesi tahrik etmek: harekete geçirmek takdis etmek: her türlü eksiklik ve çirkinlikten pâk ve yüce olduğunu dile getirmek taksirat: kusurlar, günahlar tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak tedbir: maksada uygun olarak işi yürütme tedvîr: çekip çevirme, idare etme teklif etmek: önermek ulûhiyet-i mutlaka: hiç bir kayda ve şarta bağlı olmaksızın ilâh olma, mutlak ilâhlık vesvese: şüphe, asılsız kuruntu vücud: varlık vücut bulmak: var olmak zerrat: zerreler, atomlar zerre: atom şirk: Allah’a ortak koşma 9 Temmuz 2011: 13:37 #794342Anonim
Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de, yüz tevil ile tevil ettirir. وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلِيلَةٌ
1 sırrıyla, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için, ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir peygamber-i âlîşan وَمَاۤ اُبَرِّئُ نَفْسِى اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوۤءِ اِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّى
2 dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir?
Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.
3 Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur.
4
ÜÇÜNCÜ NOKTA: İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü’minin birtek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, o mü’mine adâvet ederler.
Halbuki, Cenâb-ı Hak, haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mâl-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenâtı seyyiâta galibiyeti-mağlûbiyeti noktasında hükmeyler.
5 Hem seyyiâtın esbabı çok ve vücutları kolay olduğundan, bazan birtek hasene ile çok seyyiâtını örter. Demek, bu dünyada o adalet-i İlâhiye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymettar birtek hasene ile, çok seyyiâtına nazar-ı afla bakmak lâzımdır.
[NOT]Dipnot-1 “Kabullenen ve rıza gözüyle bakan hiçbir kusur göremez.” İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk: 33:219; 36:319; el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn: 3:36; el-Kalkaşendî, Subhu’l-a’şâ: 9:196.
Dipnot-2 “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder—ancak Rabbim merhamet ederse o başka.” Yusuf Sûresi, 12:53.
Dipnot-3 bk. Nisâ Sûresi, 4:110.
Dipnot-4 bk. ed-Deylemî, el-Müsned: 5:199; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb: 2:44.
Dipnot-5 bk. A’râf Sûresi, 7:8-9; Mü’minûn Sûresi, 23:102-103; Kâria Sûresi, 101:6-9.
[/NOT]
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Hazret-i Yusuf: [bk. bilgiler – Yusuf (a.s.)] adalet-i mutlaka: sınırsız, tam ve yerinde adalet adalet-i İlâhiye: Allah’ın adaleti adâvet: düşmanlık a’mâl-i mükellefîn: dini emirleri yerine getirmekle yükümlü olanların amelleri, işleri desise: hile, aldatma desise-i şeytaniye: şeytanın hilesi, aldatması esbab: sebepler fenalık: kötülük, günah galibiyet: üstün gelme, üstünlük hasene: iyilik hasenât: iyilikler, sevaplar hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat haşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma hükmeylemek: hüküm vermek ifsad eden: bozan istiâze: Allah’a sığınma istiğfar: Allah’tan bağışlanma dilemek itimad etme: güvenme ittiham eden: suçlayan kemiyet: sayıca çokluk, nicelik keyfiyet: özellik, nitelik kıymettar: değerli maskara: gülünç, rezil mağlûbiyet: yenilgi, aşağıda kalma mizan-ı ekber: mahşer günü amellerin ölçüleceği büyük terazi müstehak: hak etmiş, lâyık mü’min: Allah’a inanan nazar-ı af: affedici bakış nazar-ı rıza: memnuniyet dolu bakış nefis: insanı daima kötülüğe sevk eden duygu peygamber-i âlîşan: büyük, şan ve şeref sahibi olan peygamber seyyie: kötülük, günah seyyiât: günahlar tevil: yorum vücut: varlık ziyade: çok, fazla şer: kötülük 9 Temmuz 2011: 13:39 #794343Anonim
Halbuki, insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenâtını birtek seyyie yüzünden unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de, insan, garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenâtı örter, unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, insanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesat âleti olur.
Şeytanın bu desisesine benzer diğer bir desise ile, insanın selâmet-i fikrini ifsad ediyor, hakaik-i imaniyeye karşı sıhhat-ı muhakemeyi bozuyor ve istikamet‑i fikriyeyi ihlâl ediyor. Şöyle ki:
Bir hakikat-i imaniyeye dair yüzer delâil-i ispatiyenin hükmünü, nefyine delâlet eden bir emâre ile kırmak ister. Halbuki, kaide-i mukarreredir ki, “Bir ispat edici, çok nefyedicilere tereccuh ediyor.” Bir dâvâya müsbit bir şahidin hükmü, yüz nâfîlere râcih olur. Bu hakikate bu temsil ile bak. Şöyle ki:
Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Birtek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez.
İşte, hakaik-i imaniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Birtek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor. “İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde birşey yoktur” der, kandırır.
İşte, ey şeytanın desiselerine müptelâ olan biçare insan! Hayat-ı diniye, hayat‑ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kur’âniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terazileriyle a’mâl ve hâtırâtını tart. Ve Kur’ân’ı ve Sünnet-iSünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler adâvet: düşmanlık a’mâl: davranışlar, işler binaen: dayanarak biçare: çaresiz cehalet: cahillik delâil-i ispat: ispat delilleri delâlet eden: delil olan, işaret eden desise: hile, aldatma emâre: belirti, işaret esbab: sebepler fesat: bozgunculuk fıtrat: yaratılış gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli garaz: kötü kasıt hakaik-i imaniye: iman hakikatleri hakikat: gerçek hakikat-i imaniye: iman hakikati hasenât: iyilikler, sevaplar hayat-ı diniye: dine ait hayat hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat hayat-ı şahsiye: kişisel hayat hâtırât: hatıralar, düşünceler hüküm: karar ifsad etmek: bozmak ihlâl etmek: bozmak istikamet-i fikriye: doğru ve istikametli düşünebilme istikamet-i nazar: doğru görüş kaide-i mukarrere: kesin olarak kabul edilen kural mizan: ölçü, denge muhkemât-ı Kur’âniye: Kur’ân’daki sarsılmaz hükümler müptelâ: bağımlı, düşkün müsbit: ispat edici mü’min: Allah’a inanan nazardan iskat etmek: gözden düşmek nefy: inkar nâfî: nefyeden, inkâr eden râcih: üstün olan, tercih edilen selâmet: esenlik, güvende olma selâmet-i fikir: fikrin selâmeti, sağlıklı düşünce selâmet-i kalb: kalp huzuru, rahatlığı setretme: örtme seyyie: kötülük, günah sıhhat-i fikir: sağlıklı düşünce sıhhat-ı muhakeme: sağlıklı değerlendirme, hüküm verme telkin: öğüt verme temsil: analoji, bir bilinmeyeni bilinen bir şeyle kıyaslayarak açıklama tereccuh etmek: üstün gelmek vasıta: araç zulüm: haksızlık zât: kişi -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.