- Bu konu 23 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
11 Kasım 2012: 18:44 #678664
Anonim
[NOT]
Otuzuncu Lem’anın İkinci Nüktesiوَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
âyetinin bir nüktesi ve bir ism-i a’zam veyahud ism-i a’zamın altı nurundan bir nuru olan “Adl” isminin bir cilvesi, Birinci Nükte gibi Eskişehir Hapishanesinde uzaktan uzağa göründü. Onu yakınlaştırmak için yine temsil yoluyla deriz:
Şu kâinat öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemadiyen tahrib ve tamir içinde çalkalanan bir şehir var.. ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var.. ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var.
Halbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret-engiz bir müvazene, bir mizan, bir tevzin hükmediyor, bilbedahe isbat eder ki: Bu hadsiz mevcudatta olan tahavvülât ve vâridat ve masarıf; herbir anda umum kâinatı görür, nazar-ı teftişinden geçirir bir tek zâtın mizanıyla ölçülür, tartılır.
Yoksa balıklardan bir balık bin yumurtacık ile ve nebatattan haşhaş gibi bir çiçek yirmi bin tohum ile ve sel gibi akan unsurların, inkılabların hücumuyla şiddetle müvazeneyi bozmaya çalışan ve istilâ etmek isteyen esbab başıboş olsalardı veyahud maksadsız serseri tesadüf ve mizansız kör kuvvete ve şuursuz zulmetli tabiata havale edilseydi, o müvazene-i eşya ve müvazene-i kâinat öyle bozulacaktı ki; bir senede, belki bir günde herc ü merc olurdu. Yani:
Deniz karmakarışık şeylerle dolacaktı, taaffün edecekti; hava, gazat-ı muzırra ile zehirlenecekti; zemin ise bir mezbele, bir mezbaha, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı.
İşte cesed-i hayvanînin hüceyratından ve kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzadan ve zerratın tahavvülâtından ve cihazat-ı bedeniyenin tenasübünden tut, tâ denizlerin vâridat ve masarıfına.. tâ zemin altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyatlarına.. tâ hayvanat ve nebatatın tevellüdat ve vefiyatlarına.. tâ güz ve baharın tahribat ve tamiratlarına..
tâ unsurların ve yıldızların hidemat ve harekâtlarına.. tâ mevt ve hayatın, ziya ve zulmetin ve hararet ve bürudetin değişmelerine ve döğüşmelerine ve çarpışmalarına kadar o derece hassas bir mizan ile ve o kadar ince bir ölçü ile tanzim edilir ve tartılır ki, akl-ı beşer hiçbir yerde hakikî olarak hiçbir israf, hiçbir abes görmediği gibi; hikmet-i insaniye dahi, herşeyde en mükemmel bir intizam, en güzel bir mevzuniyet görüyor ve gösteriyor.
Belki, hikmet-i insaniye o intizam ve mevzuniyetin bir tezahürüdür, bir tercümanıdır.
İşte gel, Güneş ile muhtelif oniki seyyarenin müvazenelerine bak. Acaba bu müvazene, Güneş gibi, Adl ve Kadîr olan Zât-ı Zülcelal’i göstermiyor mu? Ve bilhâssa seyyarattan olan gemimiz yani Küre-i Arz, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede gezer, seyahat eder. Ve o hârika sür’atiyle beraber zeminin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezaya fırlatmıyor. Eğer sür’ati bir parça tezyid veya tenkis edilseydi, sekenesini havaya fırlatıp fezada dağıtacaktı.
Ve bir dakika, belki bir sâniye müvazenesini bozsa, dünyamızı bozacak; belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyameti koparacak. Ve bilhâssa zeminin yüzünde nebatî ve hayvanî dörtyüz bin taifenin tevellüdat ve vefiyatça ve iaşe ve yaşayışça rahîmane müvazeneleri; ziya güneşi gösterdiği gibi, bir tek Zât-ı Adl ü Rahîm’i gösteriyor.
Ve bilhâssa o hadsiz milletlerin hadsiz efradından bir tek ferdin âzası, cihazatı, duyguları o derece hassas bir mizanla birbiriyle münasebetdar ve müvazenettedir ki; o tenasüb, o müvazene, bedahet derecesinde bir Sâni’-i Adl ü Hakîm’i gösteriyor.
Ve bilhâssa her ferd-i hayvanînin bedenindeki hüceyratın ve kan mecralarının ve kandaki küreyvatın ve o küreyvattaki zerrelerin o derece ince ve hassas ve hârika müvazeneleri var, bilbedahe isbat eder ki: Herşeyin dizgini elinde ve herşeyin anahtarı yanında ve birşey birşeye mani olmuyor.. umum eşyayı bir tek şey gibi kolayca idare eden bir tek Hâlık-ı Adl ü Hakîm’in mizanıyla, kanunuyla, nizamıyla terbiye ve idare oluyor. Haşrin mahkeme-i kübrasında mizan-ı azîm-i adaletinde cinn ve insin müvazene-i a’mallerini istib’ad edip inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu müvazene-i ekbere dikkat etse, elbette istib’adı kalmaz.
Ey israflı, iktisadsız.. ey zulümlü, adaletsiz.. ey kirli, nezafetsiz bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisad ve nezafet ve adaleti yapmadığından, umum mevcudata muhalefetinle, manen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki; umum mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla, israfınla, nezafetsizliğinle kızdırıyorsun?
Evet İsm-i Hakîm’in cilve-i a’zamından olan hikmet-i âmme-i kâinat, iktisad ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor; iktisadı emrediyor. Ve İsm-i Adl’in cilve-i a’zamından gelen kâinattaki adalet-i tâmme, umum eşyanın müvazenelerini idare ediyor ve beşere de adaleti emrediyor. Sure-i Rahman’da
وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ اَلاَّ تَطْغَوْا فِى الْمِيزَانِ وَاَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلاَ تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ
âyetindeki dört mertebe, dört nevi mizana işaret eden dört defa “mizan” zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm ve mizansızlık yoktur. Ve İsm-i Kuddüs’ün cilve-i a’zamından gelen tanzif ve nezafet, bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.
İşte hakaik-i Kur’aniyeden ve desatir-i İslâmiyeden olan “adalet, iktisad, nezafet” hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstur olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur’aniye ne derece kâinatla alâkadar ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakaikı bozmak, kâinatı bozmak ve suretini değiştirmek gibi mümkün olmadığını bil!.
Ve bu üç ziya-yı a’zam gibi; rahmet, inayet, hafîziyet misillü yüzer ihatalı hakikatlar haşri, âhireti iktiza ve istilzam ettikleri halde, hiç mümkün müdür ki: Kâinatta ve umum mevcudatta hükümferma olan rahmet, inayet, adalet, hikmet, iktisad ve nezafet gibi pek kuvvetli ihatalı hakikatlar; haşrin ademiyle ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, israfa, nezafetsizliğe, abesiyete inkılab etsinler? Hâşâ, yüzbin defa hâşâ!
Bir sineğin hakk-ı hayatını rahîmane muhafaza eden bir rahmet, bir hikmet; acaba haşri getirmemekle umum zîşuurların hadsiz hukuk-u hayatlarını ve nihayetsiz mevcudatın nihayetsiz hukuklarını zayi’ eder mi?
Ve tabiri caiz ise, rahmet ve şefkatte ve adalet ve hikmette hadsiz hassasiyet ve dikkat gösteren bir haşmet-i rububiyet; ve kemalâtını göstermek ve kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinatı hadsiz hârika san’atlarıyla, nimetleriyle süslendiren bir saltanat-ı uluhiyet, böyle hem umum kemalâtını, hem bütün mahlukatını hiçe indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe müsaade eder mi? Hâşâ! Böyle bir Cemal-i Mutlak, böyle bir kubh-u mutlaka bilbedahe müsaade etmez.
Evet âhireti inkâr etmek isteyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakaikıyla inkâr etmeli. Yoksa, dünya bütün hakaikıyla, yüzbin lisanla onu tekzib ederek bu yalanında yüzbin derece yalancılığını isbat edecek. Onuncu Söz kat’î delillerle isbat etmiştir ki; âhiretin vücudu, dünyanın vücudu kadar kat’î ve şübhesizdir.
* * *
[/NOT]
11 Kasım 2012: 19:00 #809913Anonim
[BILGI]
“Gökyüzünü yükseltip nizam ve ölçü verdi. Tâ ki ölçüde sınırı aşmayın.” âyetindeki, dört mertebe, dört nevi mizana işaret eden, dört defa mizan zikretmesi,..” Cümlesini açıklar mısınız?Mizan; ölçü demektir. Burada ölçü kavramı bulunduğu fiile ve sahaya göre hüküm alır.
Mesela; ekonomi sahasında mizan; iktisat ve tutumlu olmaktır. İsraf ise; mizansızlıktır.Hukukta mizan; adalet yani her hak sahibine hakkını vermektir. Mizansızlık ise; zulümdür.
Hijyen ve temizlik sahsında mizan; nezafet ve temiz olmaktır. Mizansızlık ise; kir-pastır.
Bu noktadan bakıldığında, kainatta muazzam bir ölçü ve incelik vardır. Hiçbir şeyde bir ayarsızlık ve ölçüsüzlük yoktur. Kainattaki bütün fiil ve icraatlar, hep bu ölçü ve ayar üstüne kurulmuştur.
Muazzam kâinat içinde, uzayda dolaşan ve hızları, kütleleri, yörüngeleri farklı olan milyonlarca gök cismi, pek ince bir nizama tâbi olmasalardı, bu kâinat bir saniye bile varlıkta kalamazdı. Oysa milyonlarca yıldan beri bu muazzam hareket ve faaliyete rağmen, hiçbir aksaklık olmamıştır.
Burada göze çarpan en önemli husus, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmaktır. Yani; Allah nasıl bütün işlerinde ve icraatlarında, mizan ve ölçü üzere hareket etmiş ise, biz de hayatımızda bu ahlak ve adet üzere hareket etmeliyiz. Pazarda ve çarşıda ölçü ve tartıya dikkat etmekten tut, ta yatmamıza ve konuşmamıza kadar her şeyimizde bir mizan ve ölçü bulunmalıdır diye, ayet bize ihtarda bulunuyor.
Sorularla Risale
[/BILGI]
11 Kasım 2012: 19:25 #809915Anonim
[BILGI]
“Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisat ve nezafet ve adaleti yapmadığından,.. Neye dayanıyorsun ki, umum mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla, israfınla, nezafetsizliğinle kızdırıyorsun?” İzahı nasıldır?
Kainatı bir ağaca benzetecek olursak, insan bu ağacın meyvesi; kainatı bir fabrikaya benzetecek olursak, insan bu fabrikanın mahsulü gibidir. Yani kainat birer şuurlu ve hayatlı fertler gibi, topyekün insanlığın hizmetinde çalışıyor.
Nasıl kainat insana hizmet etmek ile görevli ise, insan da ibadet ve iman ile mükelleftir. Şayet insan bu mükellefiyetini ifa edip yerine getirmez ise, bütün kainat fertlerinin hizmet ve hareketini boşa çıkarmış olur. Elbette kainat ve içindekiler, bu durumdan hazzetmezler, hak dava etmeye hak kazanırlar.Elbette, Allah sonsuz rahmet ve adaletinin gereği olarak, kainatın bu davasına ve hiddetine ilgisiz kalmaz. İman ve ibadet vazifesini yerine getirmeyen fasık ve kafirlerden onların namına intikam alır. Onların haklarının gasp edilmesine göz yummayıp, onların da cezaya ortak olmalarına müsaade eder. Geçmiş kavimlerin helak olmasında, kainat ve içindeki unsurlar önemli bir aktör olmuşlardır. Karunu toprak yutmuş, firavunu deniz yutmuş, Lut kavmini ateş helak etmiş vesaire.
Demek kainat ve unsurlar da, şuurlu ve hayatlı gibi kızıp hiddete gelebiliyor. Belki onların hiddet ve kızgınlığını, onlara vekalet eden melekler temsil ettiği için, bir şuurlu gibi tasvir edilmiş.
Yani her bir unsura vekalet eden melek, bir nevi o unsurun hayatı ve şuuru gibidir. Bizim bedenimize ruhumuz ve ona ait olan şuurumuz nasıl vekalet ediyor ise, aynı şekilde o unsurlar birer ceset, onlara vekalet eden melek de, onlara bir ruh ve şuurdur. Hiddet ve kızgınlık o meleklere ait bir vasıf olabilir.
Lakin bu mana ile birlikte unsurların da mahiyetini bilemediğimiz bir hiddetleri ve kızmaları olabilir. Sonuçta insanın bedenindeki maddeler, bu unsurlardan süzülüp geliyor, bedenin nasıl öfke dili varsa, elbette o unsurların da bir öfke dili olabilir. Allah et parçasına tat alma, görme, işitme, koklama veriyor ise, o unsurlara da mahiyetini bilemediğimiz bir kızmak ve öfkelenmek verebilir, bu onun kudretine ağır gelmez.
[/BILGI]11 Kasım 2012: 20:43 #809917Anonim
[BILGI]
“Bu hadsiz mevcudatta olan hadsiz tahavvülât ve vâridat ve masarif, herbir anda umum kâinatı görür, nazar-ı teftişinden geçirir birtek Zâtın mizanıyla ölçülür, tartılır.” Buradaki varidat ve masarife örnek verebilir misiniz?
“Halbuki, o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret-engiz bir muvazene, bir mizan, bir tevzin hükmediyor; bilbedâhe ispat eder ki, bu hadsiz mevcudatta olan hadsiz tahavvülât ve vâridat ve masarif, herbir anda umum kâinatı görür, nazar-ı teftişinden geçirir birtek Zâtın mizanıyla ölçülür, tartılır.”(1)
Kainatta mükemmel bir dengenin, harikulade bir ölçünün ve çok ince bir dağıtım mekanizmasının işlediğine, bütün fen ilimleri şahittir.Mesela; güneş ve onun yörüngesinde dönen gezegenler, öyle bir ince hesap ve ölçü içinde dönüyorlar ki, zerre miktar o ölçünün dışına çıksa, bütün kainatın nizamı ve sistemi yerle yeksen olacak. Hatta dünyanın güneşe karşı bir derece ile duruşundan mevsimler oluşuyor. O dereceden milim sapsa mevsimler oluşamıyor.
İnsan şu kainatın küçük bir misali, geniş bir modeli olmasından, insanın vücudunda da öyle bir gelir gider dengesi vardır ki, bu denge bozulduğunda insan hayatı söner. Yani kainat üstünde görünen denge, ölçü ve dağıtım mekanizması, aynı şekilde insanda da vardır. İnsanın yemek yemesi vücudun bir geliri iken, o yemeği enerji olarak vücutta kullanılması bir giderdir.
İnsanların doğumları gelir, ölümleri bir giderdir. Bu doğum ve ölümler şayet bir denge ve hesap içinde olmaz ise, dünyanın dengesi ve intizamı bozulur. Askeri kışlada asker alımları ve teskereleri nasıl bir hesap ve denge içinde ise, dünyadaki canlıların doğum ve ölümleri de bir ince hesap ve denge üzerinedir.
Yağmurların yağması, sular açısından bir gelir iken, suların tüketilmesi de bir giderdir. İkisi arasında bir denge gözetilmez ise, dünyada yaşam kalmaz.
Mesela; sürekli yağmur yağsa, ama gider biraz az olsa, belli bir süre sonra dünya sular altında kalır. Demek suların gelir ve gider dengesi hesap edilip gözetiliyor. Böyle örnekleri çoğaltmak mümkündür.
[/BILGI]
13 Kasım 2012: 10:32 #809951Anonim
[BILGI]”Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisat ve nezafet ve adaleti yapmadığından[/BILGI]
Evet bu ifadeye bir bakalım. Burada geçen “iktisat”, “nezafet” ve “adalet” kelimeleri, 30.Lem’ada zikredilen 6 ism-i Azamın üçüne işaret etmektedir.Öncelikle:
1. Kuddüs –> nezafet
2. Adl –> adalet
3. Hakem –> iktisat30. Lem’adaki 6 İsm-i Azam “Ferdün, Hayyun, Kayyumun, Hakemun, Adlün ve Kuddusün” olduğu halde bu sıraya riayet edilmeden, yukarıda bahsedilen 3 kelimenin izahı ve nasıl İsm-i Azam’ı gösterdiği anlatılırken pek çok hikmetleri bulunmakla beraber zahir manada anlaşılması en kolay ismin “Kuddüs” isminin tecellisi olan kainattaki “nezafet” olduğu anlaşılıyor. Diğerleri ise yine anlaşılması kolaydan zora doğru olsa gerektir. Onun içindir ki Tevhidin en mühim meselelerinden olan Kayyumiyet meselesi en sona bırakılmış ve muhtemeldir ki anlaşılması zor olan bir ismin İsm-i Azam olması ihtimali de yüksektir diyebiliriz. Kayyum isminden önce Hayy ismi zikredilmiştir.
Baştaki 3 isimden sonra;
4. Ferd
5. Hayy
6. Kayyum
isimleri zikredilmiştir ki zikr-i ilahi noktasında kalbin Cenab-ı Hakka muhatap olmasında kalbe ve ruha hitap eden Esmanın silsilesidir diyebiliriz. Zira Sekine duasında da bu sıra takip edilmiştir.13 Kasım 2012: 10:40 #809952Anonim
[BILGI]Otuzuncu Lem’a, İkinci Nükteyi (İsm-i Adl) genel hatlarıyla izah eder misiniz?
İkinci nüktenin tümünü hemen şerh etmemiz mümküm değildir. Zamana ihtiyacımız vardır. Ancak bir kardeşimizin İkinci Nükte ile ilgili daha önceden hazırladığı bir çalışmasını size takdim etmek istiyoruz:
Cenab-ı Hakkın, tezahürüyle kendini tanıttığı birçok isimleri vardır. Bu isimlerin kainattaki tecellileriyle Cenab-ı Hak tanınır, bilinir. Bu isimlerin mahiyetlerinin anlaşılmasıyla da Allah’ı tanımaktaki mertebeler artmış olur.Kainatta değişik mertebelerle tecelli eden bu isimlerin bazıları ism-i azam (Cenab-ı Allah’ın en büyük ismidir ki, bu isimle dua edildiği zaman dualar kabul edilir.) olarak değerlendirilmiştir. Ömürde ecel, Ramazan’da Kadir Gecesi gizli olduğu gibi, isimlerde de ism-i azamın gizli olmasının mühim bir hikmeti vardır.
Fakat her isminde azami bir mertebesi var ki; o mertebe ism-i azam hükmüne geçiyor. Evliyaların ism-i azamı ayrı ayrı bulması bu sırdandır. Mesela Hz. Ali ism-i azamı altı isimde zikrediyor. Abdulkadir Geylani “Ya hayy” gibi (Altı isim Ferd, Hay, Kayyum, Adl, Hakem, Kuddüs)
Bediuzzaman Hazretleri Hz. Ali’nin ism-i azam olarak değerlendirdiği altı ismin tahlilini yaparak mahiyetlerini beyan etmiştir. Mesela Adl ismini izah ederken;
Şu kainat öyle bir saraydır ki, o sarayda sürekli olarak tahrib ve tamir içinde çalkalanan bir şehir var ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var. O memlekette her zaman ölüm ve hayat içinde yuvarlanan bir alem var. Halbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o alemde o derece hayretler içinde bırakan bir muvazene bir mizan bir ölçülülük hükmediyor, bilbedahe ispat eder ki; bu hadsiz mevcudatta olan değişim, gelir, gider her bir anda umum kainatı görür teftiş-i nazardan geçirir bir tek zatın nizamiyle ölçülür, tartılır.
Yoksa balıklardan bir balık bin yumurtacık ile ve bitkilerden haşhaş gibi bir çiçek yirmi bin tohum ile ve sel gibi akan unsurların, inkılapların hücumu ile şiddetle dengeyi bozmaya çalışan ve istila etmek isteyen sebepler başıboş olsaydı veyahut maksatsız serseri tesadüfe ve mizansız ölçüsüz kör kuvvete ve şuuruz, zulmetli tabiata havale edilseydi, o eşyadaki ölçü, o kainattaki denge öyle bozulacaktı ki; bir senede belki bir günde karmakarışık olurdu.
Yani deniz karmakarışık şeylerle dolacaktı; kokuşacaktı; hava zararlı gazlarla zehirlenecekti; zemin ise bir mezbele, bir mezbaha bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı..
İşte tüm hayat sahiplerinin bedenlerindeki hücrelerden, kandaki alyuvarlardan akyuvarlara, zerrelerin değişiminden, bedendeki cihazların birbirine uygunluğuna kadar o kadar hassas bir mizan ile o kadar ince bir ölçü ile tanzim edilir ve tartılır ki; insanın aklı hiçbir yerde hakiki olarak hiçbir israf hiçbir abes görmediği gibi; hikmet-i insaniye dahi her şeyde en mükemmel bir intizam ve en güzel bir ölçülülük görüyor; gösteriyor.
“İşte gel güneş çeşitli oniki seyyarenin muvazenelerine bak. Acaba bu muvazene güneş gibi Adl ve kadir olan Zat-ı zülcelali göstermiyor mu? Ve bilhassa seyyarettan olan gemimiz (yani dünya) bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede gezer, seyahat eder. Ve o harika süratiyle beraber zemin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezaya fırlatmıyor.
“Eğer sürati bir parça arttırılsa veya eksiltilseydi, sakinlerini havaya fırlatıp fezada dağıtacaktı. Ve bir dakika , belki bir saniye muvazenesini bozsa, dünyamızı bozacak; belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyameti koparacak. Ve bilhassa zeminin yüzünde nebati ve hayvani dört yüz bin taifenin doğumu, ölümü, iaşesi ve yaşayışı noktalarında rahimane dengeleri, ışık güneşi gösterdiği gibi, hikmetli ve adaletli bir zatı gösterir.Ve bilhassa o hadsiz milletlerin hadsiz fertlerinden bir tek ferdin azası, cihazatı, duyguları o derece hassas bir mizanla birbiriyle münasebattır ve ölçülüdür ki, o tenasüb o muvazene apaçık bir adaletli hikmetli bir yaratıcıyı gösterir. Ve bilhassa hayat sahibi her bir ferdin bedenindeki hücrelerin o derece hassas ölçüleri var, apaçık ispat eder ki; her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında, bir şey bir şeye mani olmuyor. Umum eşyayı bir tek şey gibi kolayca idare eden bir tek adaletli ve hikmetli bir yaratıcının, ölçüsüyle, kanunuyla, nizamıyla terbiye ve idare olunuyor.” (1)
Baştan buraya kadar gözümüz önünde cereyan eden bu hadiseleri ifade edip her şeyin Cenab-ı Hakkın adalet terazisinden geçtikten sonra bu halini aldığını ifade edip gözümüz önünde bu işleri yapan zata insanların amellerini haşrın mahkeme-i kübrasında değerlendirmenin zor olmayacağını ifade ederek ADL isminin hem bu dünyada hem de ahretteki şumulüne dikkatleri çekerek ehemmiyetini ifade etmiştir.
Cenab-ı Haktan, her bir iman hakikatinin kuvvetlenmesine vesile olan isimleri okuyup anlamayı nasib etmesi temennisi ile..[/BILGI]
13 Kasım 2012: 11:05 #809953Anonim
[BILGI][h=2]“Hiçbir şeyde israf olmadığı gibi,..” Kâinatta İsrafın Olmadığının Delilleri Nelerdir?[/h]
Hiçbir yerde israf yoktur, sonucunu ve önermesini zaten kainat kitabından çıkarıyoruz. Onun için kainata bakmak ve baktırmak yeterlidir. Allah, kainatta fiillerini ve sanatlarını icra ederken, iktisat ile tecelli etmiştir. Bu icraatı ile de bize, hayatımızda rehber olmuştur. Yani bizim de işimizde ve fillerimizde iktisat ile hareket etmemizi emretmiştir.
Kainatta, iktisadın hükmettiğine ve israfın olmadığına her şey delildir.
Mesela; bir ağaç eliyle, yüz binler meyve vermesi, iktisadı gösterir. Şayet her meyve için ayrı bir ağaç yaratsa idi, hikmet ve iktisada zıt olurdu.
Bir madde ile çok şey yapması, iktisada işaret eder.
İnsanın vücudunda binlerce vazife vardır. Her vazifeye birer aza ve organ yapsa idi, o zaman insan bedeni, çirkin ve kaba bir vaziyet alırdı. Hikmet ve iktisada uygun olmazdı. Yine, bir göze milyonlarca renk ve renk tonlarını tartacak mizanlar konmuştur. Renkler adedince gözler yaratılmamış. Allah, kainatta tasarruf ederken, en kısa ve sade olan yolu irade edip ona göre halk ediyor. Yukarıdaki misaller de buna delildir. Kainatta var olan kanun ve işler, inkar edilemeyecek kadar açık ve zahirdir.
[/BILGI]
13 Kasım 2012: 11:07 #809954Anonim
[BILGI][h=2]Adl İsminin Tecellisi, En Güzel Hangi Misalle Açıklayabiliriz?[/h]
Cenab-ı Hakk’ın adaleti iki türlü tecelli ediyor. Biri, her şeyi bir ölçü ve mizan içinde yerli yerine koymak şeklindedir. Eşyaya dikkatle bakıldığı zaman, her yönü ile ölçülü, dengeli ve yerli yerinde yaratıldığını görüyoruz.
Mesela, Aslanın cismine, yırtıcı pençe, keskin diş verip de içine ruh olarak, kuzunun ruhunu yerleştirmemiş. O cisme uygun bir cesur ruh vermiştir. Bu da adaletin bir tecellisidir. Ya da Kuzu cismine, Aslan’ın ruhunu takmıyor. İnsanın vücudunda, gözü öyle bir mevkiye yerleştirmiş ki, en layık ve adil yer orasıdır. Yoksa, gözler, koltuk altında, ya da ayak üstünde olsa, insanın vücut yapısına hiç de uygun ve adil olmayacaktı. Meyve veren ağaçların boyu iki kilometre olup, bizim boyumuz böyle kalsa idi, yine adil ve mizanlı olmazdı. Zira faydalı değil, zararlı olacaktı.Kainatın neresine bakarsak bakalım, eşyanın her şeyi, böyle ölçülü ve adil olarak tasarlanıp yaratılmış. Bu da Allah’ın sonsuz adalet sahibi olduğunun en büyük delili oluyor.
Allah’ın ikinci tarz adaleti ise, haksız ve zalimleri cezalandırmak sureti ile tecelli ediyor. Bunun en açık misali, geçmiş kavimlerin inkar ve azgınlıklarına karşılık, topluca helak edilmeleri ve bir takım günah ve kusurlara karşı dünyada musibet ve belalara maruz kalmamız örnek olarak verilebilir. Ama yine de dünyadaki bu cezalar, suçun tam karşılığı olmadığı için, ahirette cehennem ile tamamlanacak.
Yani, ikinci tarz adalet, bu dünyada tam tecelli etmiyor. Sebebi ise, ahirete havale edilmesidir. Bu da bir nevi ahiretin vücuduna delil oluyor. Zira, zalim zulmü ile; mazlum, hakkı ile eşit olarak ölüp buradan gidiyor. Şayet, ahiret ve hesap günü olmasa, şu vaziyet zulüm olur. Allah’da zulümden münezzeh ve pak olduğuna göre, demek bir hesap günü olmak lazımdır. Allah’ın sonsuz adaletini de birinci tarz ve şekildeki tecellisinden anlıyoruz. Zira eşya ve mahlukat, nihayetsiz mizan ve ölçü dilleri ile buna şahitlik ediyor.
[/BILGI]
13 Kasım 2012: 11:10 #809955Anonim
[BILGI][h=2]Allah’ın İsimleri Varlıkta Sonsuz mu Tecelli Ediyor?[/h]
Allah’ın isim ve sıfatlarının sonsuz olması, sonsuz tecelli etmelerini gerektirmez. Şayet Allah’ın bütün isim ve sıfatları sonsuz olarak dünyada tecelli etmiş olsa, diğer isim ve sıfatları ile çakışır ve çelişir bir vaziyete girerdi. O zaman mizan ve muvazane bozulurdu. Bir isim bütün dünyayı istila eder, diğer isimlere mahal ve tecelli hakkı tanımazdı.
Mesela Cemal ismi sonsuz tecelli etse, mevcudatta çirkin, eğri büğrü hiçbir eşya olmazdı. O zaman da diğer isimlerin değer ve kıymeti anlaşılmaz olurdu. Bu yüzden Allah’ın sonsuz irade sıfatı bir orkestra şefi gibi diğer isim ve sıfatları kontrol ile yöneterek tecellilerine müsaade ediyor. O zaman her bir isim ve sıfat kendini gösterip tanıtacak kadar tecelliye imkan bulabiliyor. Ama istila mahiyetinde sonsuz tecelli etmiyor, zira efendisi hükmünde olan irade sıfatı onu dizginliyor.Şayet Cud ve Seha isimleri sonsuz tecelli etmiş olsa idi, kimse aç ve fakir kalmaz, aynı zamanda insan bütün ihtiyaç ve arzularını bu dünyada bulabilirdi. Halbuki bu imtihan sırrına zıt bir durumdur. Allah’ın isimlerinin sonsuz olarak tecelli etmemesi ona bir eksiklik ve noksanlık değil, tam tersine, bir kemal ve güzellik katar. Zaten sonsuz tecelli edecek diye de bir kural yoktur. Bunun kararı Allah’a aittir, dilerse tecelli eder, dilerse etmez. Tecelli etmekte zorunlu değildir. Zaten zorunluluk uluhiyet ile bağdaşmaz.
[/BILGI]
13 Kasım 2012: 11:12 #809956Anonim
[BILGI][h=2]İsmi Adl ve ismi Âdil arasında nasıl bir fark vardır?[/h]
Adl: Hakkaniyet ve doğruluk. Adâlet üzere oluş. Eza ve zulüm etmeyip, nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Her şeyi yerli yerince yapmak ve her hak sahibine hakkını vermek anlamındadır.Âdil: (Âdile) Adalet eden. Allah’ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adalet sahibi. Anlamlarına gelmektedir.[/BILGI]
13 Kasım 2012: 11:17 #809957Anonim
[NOT]Onuncu SözÜçüncü Hakikat: Bâb-ı hikmet ve adalet olup, ism-i Hakîm ve Âdil’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki:
{(Haşiye): Evet, “Hiç mümkün müdür ki” şu cümle çok tekrar ediliyor. Çünki mühim bir sırrı ifade eder. Şöyle ki: Ekser küfür ve dalalet; istib’addan ileri gelir. Yani akıldan uzak ve muhal görür, inkâr eder. İşte Haşir Söz’ünde kat’iyyen gösterilmiştir ki: Hakikî istib’ad, hakikî muhaliyet ve akıldan uzaklık ve hakikî suubet, hattâ imtina’ derecesinde müşkilât, küfür yolundadır ve dalaletin mesleğindedir..
ve hakikî imkân ve hakikî makuliyet, hattâ vücub derecesinde sühulet; iman yolundadır ve İslâmiyet caddesindedir. Elhasıl, ehl-i felsefe istib’ad ile inkâra gider. Onuncu Söz, istib’ad hangi tarafta olduğunu o tabir ile gösterir.
Onların ağızlarına bir şamar vurur.} Zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adalet ve mizanla rububiyetin saltanatını gösteren Zât-ı Zülcelal, rububiyetin cenah-ı himayesine iltica eden ve hikmet ve adalete iman ve ubudiyetle tevfik-ı hareket eden mü’minleri taltif etmesin ve o hikmet ve adalete küfür ve tuğyan ile isyan eden edebsizleri te’dib etmesin?
Halbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, te’hir ediliyor. Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan; ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya, bir saadet-i uzmaya bırakılıyor.
Evet görünüyor ki; şu âlemde tasarruf eden zât, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhan mı istersin? Her şeyde maslahat ve faidelere riayet etmesidir. Görmüyor musun ki: İnsanda bütün aza, kemikler ve damarlarda, hattâ bedenin hüceyratında, her yerinde, her cüz’ünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi, hattâ bazı âzası, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki; nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor.
Hem herşeyin san’atında nihayet derecede intizam bulunması gösterir ki, nihayetsiz bir hikmet ile iş görülüyor. Evet güzel bir çiçeğin dakik proğramını, küçücük bir tohumunda dercetmek, büyük bir ağacın sahife-i a’malini, tarihçe-i hayatını, fihriste-i cihazatını küçücük bir çekirdekte manevî kader kalemiyle yazmak; nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.
Hem herşeyin hilkatinde gayet derecede hüsn-ü san’at bulunması; nihayet derecede hakîm bir Sâni’in nakşı olduğunu gösterir. Evet şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristesini, bütün hazain-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmalarının âyinelerini dercetmek; nihayet derecede bir hüsn-ü san’at içinde bir hikmeti gösterir. Şimdi hiç mümkün müdür ki, şöyle icraat-ı rububiyette hâkim bir hikmet; o rububiyetin kanadına iltica eden ve iman ile itaat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin?
Hem adalet ve mizan ile iş görüldüğüne bürhan mı istersin? Herşeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücud vermek, suret giydirmek, yerli yerine koymak; nihayetsiz bir adalet ve mizan ile iş görüldüğünü gösterir.
Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasib bir tarzda vermek; nihayetsiz bir adalet elini gösterir.
Hem istidad lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla, ızdırar lisanıyla sual edilen ve istenilen herşeye daimî cevab vermek; nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.
Şimdi hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlukun, en küçük bir hacetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet; insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hacetini mühmel bıraksın? En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevabsız bıraksın? Rububiyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle muhafaza etmesin? Halbuki şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatına mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor. Zira hakikî adalet ister ki:
Şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün. Madem şu fâni, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adalet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır. Elbette âdil olan o Zât-ı Celil-i Zülcemal’in ve Hakîm olan o Zât-ı Cemil-i Zülcelal’in daimî bir Cehennem’i ve ebedî bir Cennet’i bulunacaktır.
[/NOT]
13 Kasım 2012: 11:25 #809958Anonim
[BILGI]
Üçüncü Hakikat’te, küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristesi, bütün hazain-i rahmetin anahtarı ve bütün esmânın cilvelerini dercetmek, ne anlama geliyor? Her insan buna namzet midir?Burada geçen “insan” kelimesi bütün insanları içine alır. Her insan bu kâinatın bir fihristesidir. Rahmet hazinelerinin anahtarlarına sahiptir. Bütün İlâhî isimlerin cilvelerini taşımaktadır.
Mümin olan insan bunun farkındadır. Kendisinin ne kadar değerli bir varlık olduğunu bilir ve bu büyük sermayeyi en güzel şekilde kullanır, zayi etmez.Soruda geçen üç mesele üzerinde kısaca duralım:
Üstad’ın muhtelif risalelerde nazara verdiği gibi her insanın ruhu âlem-i ervahtan, hafızası Levh-i Mahfuz‘dan, hayali âlem-i misalden haber verir. Kemikleri taşlardan, etleri topraklardan, his dünyası meleklerden, vücudundaki muhtelif akıntılar nehirlerden haber verirler. Bu noktada mümin-kâfir ayırımı yapılmamıştır. Ne var ki, inançsız bir insan, bu haberlere kulak vermeden yaşar, sadece dünyanın maddî imkanlarına, zevk ve sefasına talip olur.Bu dünya İlâhî rahmet hazineleriyle doludur. Rızıklar o hazinenin bir bölümüdür. İnsanlar bu hazineden dilleriyle, mideleriyle istifade ederler. Renkler ve sesler ayrı iki bölümdürler, bunlardan ise gözleriyle, kulaklarıyla faydalanırlar. Öte yandan, bir derece perdeli olan nice nimetlerinden de insanoğlu aklını kullanarak faydalanma yoluna gitmektedir; kömür ve petrol gibi.
Mümin, bu nimetleri Rabbinin ihsanı olarak bilmekle onlardan kalbiyle, aklıyla ve hissiyatıyla birçok manevî zevkler alır. İnançsız bir kişi ise, aynı nimetleri “tesadüfe, maddeye, tabiata, evrime” vermekle, onlardan sadece dünya hayatı yönüyle kısa ve fani bir fayda görür.
Esmânın cilvelerine gelince, yine her insan görme sıfatıyla Allah’ın Basîr ismine, işitmesiyle Semi’ ismine, şekliyle Musavvir ismine ayna olur. Ancak burada şöyle önemli bir fark görülür:
Ene Risalesi‘nde ve İnsan Penceresi’nde geçtiği gibi, insan birçok İlâhî isim ve sıfatları “kendisinde yaratılan numuneleri kıyas unsuru olarak kullanmakla (vahid-i kıyasî)” bilir. İnançsız bir kişi bu mukayeselerden ve bunların sonucu olan marifetlerden mahrum kalır. Kuvvetiyle Kadîr ismine ayna olsa bile, kendisi bu tecellinin farkında değildir. Kuvvetini düşünmeden kullanır.
Öte yandan, insan bazı isimlere de “kendi iradesini kullanmak sûretiyle” ayna olur. Cömertliğiyle Cevvadismine, diğer insanları tedavi etmekle Şafi ismine, kendine karşı işlenen suçları affetmekle Ğaffar ismine, suçluları cezalandırmakta acele etmemesiyle Halîm ismine ayna olması gibi.
Müminin bu gibi tecellilerden aldığı feyz inanmayan bir kişiden, kıyas kabul etmeyecek kadar ileridir.
“İnsan, şu kâinatın hakaiklerine bir vâhid-i kıyasîdir, bir fihristedir, bir mikyastır ve bir mizandır. Meselâ: Kâinatta Levh-i Mahfuz’un gayet kat’î bir delil-i vücudu ve bir nümunesi, insandaki kuvve-i hâfızadır ve âlem-i misalin vücuduna kat’î delil ve nümune, kuvve-i hayaliyedir ve kâinattaki ruhanîlerin bir delil-i vücudu ve nümunesi, insandaki kuvvelerdir ve latifelerdir ve hakeza…”
(Lem’alar, Otuzuncu Lem’a)[/BILGI]
[video=vimeo;4488975]http://vimeo.com/4488975[/video]13 Kasım 2012: 12:14 #809959Anonim
[BILGI]Üçüncü Hakikat’in haşiyesinde küfür yolunun zor, muhal ve akıldan uzak ve müşkülatlı olduğu vurgulanıyor. Nasıl anlamalıyız?
Nur Küllîyatında küfür için şu ikili tasnif yapılır:“Küfür ve dalalet iki kısımdır. Bir kısmıamelî ve fer’î olmakla beraber, iman hükümlerini nefyetmek ve inkâr etmektir ki, bu tarz dalalet kolaydır. Hakkı kabul etmemektir, bir terktir, bir ademdir, bir adem-i kabuldür.” “İşte bu kısımdır ki, risalelerde kolay gösterilmiş. İkinci kısım ise, amelî ve fer’î olmayıp, belki itikadî ve fikrî bir hükümdür. Yalnız imanın nefyini değil, belki imanın zıddına gidip bir yol açmaktır. Bu ise, bâtılı kabuldür, hakkın aksini isbattır. …” “İşte sair risalelerde imtina derecesinde suubetli ve müşkilâtlı gösterilen küfür ve dalalet bu kısımdır ki, zerre mikdar şuuru bulunan, bu yola sâlik olmamak lâzımdır.”
(Lem’alar, On Üçüncü Lem’a)Adem-i kabul; kabul etmemek, dinî meselelere ilgi duymamak, düşünmeden yaşamak, inanç konusu açıldığında da fazla bir yoruma gitmeden sadece inanmadığını ifade etmakle yetinmek, bunu şahsî bir görüş olarak benimseyip başkalarının inançlarına da karışmamaktır. Üstadımız bu tip inançsızlık için “Adem-i kabul … bir cehildir, bir hükümsüzlüktür ve kolaydır. Bu da bahsimizden hariçtir.” der.(Yedinci Şua).
İnanmayanların büyük çoğunluğu bu yolda giderler. Dünyanın geçici zevklerinin ve makamlarının peşinde koşmakla, özellikle sefahat ve işret ile sarhoş olan bu kesimin inkârları kolaydır.Nitekim, Avrupa ülkelerinde iman ve İslam’dan söz etseniz çoğu kimse “Ben metafizik konulara ilgi duymuyorum.” diyerek konuşma yolunu hemen keser, kendi işine devam eder, sizin inancınıza da karışmaz.
Kabul-ü adem ise, “imanın zıddına bir yol açmak” olarak tarif edilir. Burada “inançsızlığını yahut yanlış inancını ispata zorlama, başkalarını da bu yola çekmek için gayret gösterme” söz konusudur.Bu yol hem zordur, hem de bu yola gidenler azınlıktadırlar. Maddeye ezelîyet verip her şeyi madde ile açıklamaya çalışan materyalistler ve her şeyin zaman içinde evrim geçirerek kendi kendine tekâmül ettiklerini iddia eden evrimci biyologlar bu ikinci gruba girerler.
Üstad’ın bir cümlesini konumuza uygulayarak iki yol arasındaki önemli farkı ortaya koymaya çalışalım:“Bir harf kâtipsiz olmaz.”Kâğıt üzerinde yazılmış bir kelime ve yanı başında bir kâlem ve mürekkep okkası.Adem-i kabulcüler, yazıya da onu kimin yazdığına da önem vermeyen, bunları hiç düşünmeyerek sadece dünyevî zevk ve menfaat peşinde koşan fikir yoksunu kimselerdir.
Kabul-ü ademciler, katibi kabul etmeyip “yazının kendi kendine meydana geldiğini” veya “o yazıyı kâlemin yazdığını” yahut “mürekkebin uzun süre bekleyerek evrim geçirmesiyle kelime olduğunu” iddia ederler. Bu yanlış fikirlerini ispata zorlanır, başkalarını da kendi sapık fikirlerine davet ederler.
Bu yol çok zordur, akıl haricidir.Bu olayın en kolay ve makul izahı, “Bu yazının bir kâtibi vardır. Kâlem onun emrindedir. Kâleme mürekkep koyan da odur.”Kur’an-ı Kerim’de, imansızlar için “Onlar hayvanlar gibidirler. Belki tuttukları yol itibarıyla onlardan da aşağıdırlar.” buyrulur(Furkan, 24/44).
Burada hayvanlara benzetilme, düşünmeden yaşama yönüyledir. Onlardan aşağı olmaları da küfür ve isyanları cihetiyledir. Hayvanlar âleminde isyan yoktur, hepsi kendine mahsus bir tespih ve ibadet üzeredirler. Ayetin bütün imansızlara şümulü olmakla birlikte, düşünmeden yaşamak “adem-i kabulcüleri” daha çok hatırlatıyor.[/BILGI]
[video=vimeo;4606827]http://vimeo.com/4606827[/video]18 Kasım 2012: 04:17 #810059Anonim
Allah razı olsun kardeşim, değerli çalışman için…
18 Kasım 2012: 11:55 #810078Anonim
@kenz-i mahfi 377659 wrote:
Allah razı olsun kardeşim, değerli çalışman için…
Ecmain olsun. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.