- Bu konu 23 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
18 Kasım 2012: 12:01 #810079
Anonim
[BILGI]“İstidat, ihtiyaç ve ızdırar lisanıyla sual edilen her şeye daimi cevap vermek nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.” cümlesini nasıl anlayabiliriz? Daimi cevap vermek ne demektir?
Bu cümlede üç tip dua nazara veriliyor.
“İstidat lisanıyla duaların” kabulü açıkça görülüyor.
Gözün istidadında görme konulmuştur. Bu istidat bir nevi duadır ve bu duanın kabulüyle, o gözün görmesini sağlayacak ışık yaratılmıştır.Çekirdeklerin, yumurtaların, nutfelerin istidat lisanıyla ettikleri duaların kabulü ile onlardan ağaçlar, kuşlar ve insanlar yaratılmışlardır.
“İhtiyaç lisanına gelince”, bu ihtiyaçları takdir eden Allah’tır, onların görülmesini sağlayacak şartları yaratan da yine O’dur.Mideye açlığı veren de O’dur, o mideyi doyuracak rızıkları yeryüzüne seren ve serpen de.
“Izdırar lisanıyla duanın” en güzel örneği Hz.Yunus’un (as.) balık karnında yaptığı o münacatı sonunda harika bir şekilde kurtulmasıdır. O kıssada geçen şu ifade çok önemlidir:
“Esbab bilküllîye sukut etti.”Yani, sebeplerin tümü ortadan kalktılar, hiçbiri bir şey yapamaz oldular. Hiçbir ümit ışığı kalmadı. İşte buna benzer bir ızdırar haline girenlerin de duaları yine harika bir sûrette kabul ediliyor. Üstad’ın Mesnevi de geçen şu ifadesi de bunu teyit ediyor:“Arkadaş! Bilhassa muztar olanların dualarının büyük bir tesiri vardır. Bazan o gibi duaların hürmetine, en büyük bir şey en küçük bir şeye müsahhar ve mutî olur. Evet kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir masumun duası hürmetine, denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar. Demek dualara cevab veren Zât, bütün mahlukata hâkimdir. Öyle ise, bütün mahlukata dahi Hâlıktır.”
(Mesnevî-i Nuriye, Katre’nin Zeyli)[/BILGI]
[video=vimeo;4607409]http://vimeo.com/4607409[/video]19 Kasım 2012: 13:24 #810092Anonim
[BILGI]
“Rububiyetinin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle muhafaza etmeyi” nasıl anlamalıyız?
Rububiyet, “terbiye etmek, bir şeyi kademeli olarak son şekline getirmek” demektir.Bilindiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın iki tarzda yaratması söz konusudur:
İbda ve inşa.İbda tamamen yoktan yaratmadır.
İnşada ise bir varlığın safha safha terbiye görerek terakki etmesi söz konusudur.Birinciye misal meleklerin ve ruhların yaratılmalarıdır.Çevremizde gördüğümüz her şeyin yaratılmaları inşa ile yani terbiye fiilinin icraatıyla gerçekleşmiştir.
Bunun içindir ki, Fatiha Sûresinde Cenâb-ı Hak önce Rabbü’l-âlemîn olarak tanıtılır.Her şeyi Allah’ın terbiye etmiş olması Rububiyetin haşmetini gösterir.Kâinatı, varlık âleminin ilk çekirdeği olan nur-u Muhammediden terbiye ederek şu hazır hali getirdiği gibi, güneşten kopan bir ateş kütlesini terbiye ederek dünya haline getirmiş, onda okyanuslar, ormanlar, ovalar yaratmıştır.
Bu fiilin insana bakan yönü, sanki bütün terbiye fiillerinin de bir özeti gibidir. Nutfeden insan olmaya kadar geçirdiği safhalarda nice terbiye fiilleri iç içedir. Her organ göreceği vazifeye göre terbiye edilmiştir.
Aynı terbiye fiiliyle çekirdekleri ağaç, yumurtaları kuş yapmaktadır.
Kulak işitecek şekilde terbiye görürken, eller tutacak şekilde, ayaklar yürüyecek şekilde terbiye edilirler.
İşte bu haşmetli Rububiyete karşı isyan ile mukabele eden ve başkalarının hakkına, hukukuna tecavüz eden kimseler, bu cinayetlerinin cezalarını mutlaka göreceklerdir.Çünkü, bu haşmetli rububiyetin arkasında sonsuz bir kudret, nihayetsiz bir ilim, mutlak bir irade vardır. Bunlara karşı konulması ise mümkün değildir.
[/BILGI]
[video=vimeo;4608516]http://vimeo.com/4608516[/video]19 Kasım 2012: 14:01 #810093Anonim
[BILGI]“Şu küçücük insanın küçüklüğü nispetinde değil belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nispetinde mükâfat ve mücazât görmesi” ne demektir? Burada küçüklükten ne kast edilmektedir?
İnsan, cismi itibariyle küçük bir varlık olmakla birlikte istidatı çok zengindir. Bu büyük sermayeyi yanlış kullanmakla büyük cinayetler işleyebilir. Üstat Hazretleri, insandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliyenin had altına alınmadığını ifade eder. İnsanların terakki ve tedennilerinin bu kuvvelerin kullanımıyla yakından ilgili olduğunu işaret eder.
Yirmi Üçüncü Söz’de de insanın cismi itibariyle zayıflığı, vazifesinin ise büyüklüğü şöyle ifade edilir:“Çünki sen çendan, nefsin ve sûretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belâgatlı bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalaacısı ve şu tesbih eden mahlukatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuatın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.”İnsanın duyu organları da bu gerçeği bize ders verirler. Meselâ, gözümüz maddî cihetle küçüklüğüyle birlikte, dağları, taşları, ovaları, ormanları, güneşi yıldızları içine alır. O bakışlar, insana cenneti de kazandırabilir, cehennemi de.
“Maddîyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa, marifet-i İlâhîyedir.”
(Mesnevî-i Nuriye, Katre)[/BILGI]
[video=vimeo;4608696]http://vimeo.com/4608696[/video]19 Kasım 2012: 14:18 #810094Anonim
[BILGI][h=2]Üçüncü Hakikat’in sonunda cehennem için daimi, cennete ise ebedî kelimesi kullanılmıştır. Acaba farklı bir mana mı nazara veriliyor?[/h]
Bunlar yakın manalı kelimelerdir. Çoğu kez birbiri yerinde kullanılırlar. Mesela, “Orada ebedîyen kalacaklar.” (hâlidîne fîhâ ebedâ) ifadesi, Nisa Suresinin 122. ayet-i kerimesinde ehl-i cennet için, 169. ayetinde ise ehl-i cehennem için kullanılmıştır. Demek oluyor ki,ebedî kelimesi sadece cennet için değil, cehennem için de kullanılmaktadır. Şu var ki, lügat olarak, faninin zıddı “baki ve ebedî”, zail ve geçici olmanın zıddı ise “daimi”dir.“Biz fena ve zevalimizde senin devam ve bekanı görüyoruz.”
(Mektûbat, Yirminci Mektup)[/BILGI]
[video=vimeo;4707646]http://vimeo.com/4707646[/video]19 Kasım 2012: 14:22 #810095Anonim
[BILGI][h=2]Üçüncü Hakikat’te “hikmet ve adaletten” haşrin ispatı yapılmaktadır. Hikmet ve adalet denilince nelerin anlaşılması gerektiğini maddeler halinde öğrenebilir miyiz? Çünkü bunlar Külliyat’ın çok yerlerinde anahtar kelime olarak kullanılmaktadır.[/h]
Hikmetin en yaygın manası “gaye, fayda, sır”dır.Sır, hemen anlaşılması zor olan ince manalar, derin maksatlar ve faydalar demektir. Hikmetin zıddı abesiyettir. Yapılmasında hiçbir fayda olmayan, söylenmesinde hiçbir mana bulunmayan boş işler ve sözlere “abes” denir. Kâinat, baştan başa ilim ve hikmetle yazılmış İlâhî bir kitaptır. Üstat Hazretleri fenler için “cevasis” (casuslar) tabirini kullanır. Kâinatta gizli olan hikmeleri araştıran her ilim Allah’ın bütün işlerinin son derece hikmetli olduğunu ortaya koyarlar. İnsan, kâinatın bir küçük misali olduğundan aynı hikakati her bir insan kendi vücudundaki İlâhî sanatlarda ve rabbanî icraatlarda rahatlıkla görebilir ve okuyabilir. Saçtan tırnağa, akıldan hafızaya kadar bütün maddî ve manevî cihazlarımız hikmetle dokunmuştur. Hiçbiri faydasız, abes değillerdir. Bu kısa açıklamadan sonra hikmetin ifade ettiği manaları maddeler halinde sıralayalım: – Hikmet; işleri en doğru ve uygun biçimde yapmaktır. – Hikmet, eşyanın hakikatinden bahseden bir ilimdir. Bu manada felsefeye de ilm-i hikmet denilmiştir. Üstat ise “ilm-i hikmet dedikleri felsefe” ifadesiyle, bu tarife iştirak etmediğini göstermektedir. Zira, aklın mahsulü olan felsefenin, özellikle metafizik sahada, çok yanlış tahminlerde bulunduğu, batıl hükümlere vardığı bilinmektedir. Bunların ise hikmetle bir ilgisi olamaz. İlâhî Fermanın bir isminin de Kur’an-ı Hakîm olması çok manalıdır. Ona uyan kişi inançta ve düşüncede istikamet yoluna girmiş demektir. “Necisin, nereden gelip nereye gidiyorsun? Bu dünyada vazifen ne? Bu kâinat ve ondaki hadiseler ne mana ifade ediyor?” sorularının doğru cevapları ancak Kur’an’dan öğrenilebilir. – “Hikmet, eşyada gizli İlâhî sırlar ve gayeler” şeklinde de tarif edilmiştir. – Hikmetin bir tarifi de “ilimle beraber amel” şeklindedir. Sadece ilim olursa buna hikmet denilmiyor. Bir kişi içkinin zararlarını mükemmel şekilde anlattığı halde içki içmeye devam ediyorsa, bu şahsa“hikmet sahibi” denilmiyor. Son verdiğimizin tarifi, bazı zatlar “faydalı ilim ve salih amel” şeklinde ifade ediyorlar. – Hikmet, insandaki akıl kuvvesinin istikamet üzere kullanılmasıdır. Nur Risalelerinde insandaki kuvve-i akliyenin ifrat mertebesisin cerbeze (hakkı batıl, batılı hak gösretecek kadar aldatıcı bir zekâ), tefrit mertebesinin gabavet (anlayış kıtlığı, aptallık), istikametinin ise hikmet olduğu ifade edilir.
Hikmetle ilgili iki ayet-i kerime:“Kime hikmet verilmişse ona büyük hayır verilmiştir.”(Bakara, 2/269)
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et.”(Nahl, 16/125)
Adalet kavramını da ana hatlarıyla şöyle ifade edebiliriz: – Adaletin kelime manası hak ve hukuka uygunluk demektir. – İlâhî adalet ikiye ayrılıyor. Birisi her hak sahibine hakkını vermek, diğeri ise zalimleri cezalandırmak. Cenâb-ı Hak, hayat verdiği bir mahlukuna görme, işitme gibi duygular da veriyor. Bunlar hayat için zarurî ihtiyaçlardır. Öte yandan, canlılara mide verdiği gibi rızık da yaratıyor. Bu rızkı bulmaları için o hayat sahibine bir takım cihazlar takıyor. Kuşlara kanat, aslanlara pençe vermesi gibi. Adaletin bu şıkkının bu dünyada sayılamayacak kadar örnekleri vardır. Diğer şık olan “zalimlerin cezalandırılması” ise büyük bir çoğunlukla ahirette tahakkuk edecektir. Bu imtihan dünyasında peşin mükâfat verilmediği gibi peşin ceza da verilmiyor. Bazen, ibret için, bu dünyada da zalimlerin ceza gördüğü oluyor. Ahirette insan zerre kadar hayır işlemişse onu yazılmış olarak bulacak ve görecek, aynı şekilde zerre kadar şer işlemişse onu da görecektir. Bu görme olayı mahşer meydanında, mizan safhasında olacak, günahların ve sevapların hangisi galip gelirse ona göre insan cennete yahut cehenneme gidecektir. İnsanların adalet uygulamalarında da iki farklı adalet tarzı ortaya çıkmaktadır: Adalet-i mahza ve adalet-i izafiye. Adalet-i mahza, “tam ve mükemmel adalet, bir ferdin hakkını bütün insanlar için de olsa feda etmeyen adalet” şeklinde tarif edilmektedir. Adalet-i izafiye ise “toplumun menfaati için ferdi feda eden”, bir başka ifadeyle “küllün selameti için cüzü feda eden” adalettir. Bir şahsın arazisinden yol geçiyor ve istimlâk edilmesi gerekiyorsa, adalet-i mahzaya göre o şahıs razı olmadıkça arsası istimlâk edilemez. Adalet-i izafiyeye göre ise edilir. Üstad’ın şu ifadesi bu noktada çok önemlidir:“Adalet-i mahza kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zülümdür.”
(Mektûbat, On Beşinci Melktup)[/BILGI]
[video=vimeo;4707711]http://vimeo.com/4707711[/video]19 Kasım 2012: 14:35 #810096Anonim
[BILGI][h=2]“Ve hikmet ve adalete iman ve ubudiyetle tevfik-i hareket eden mü’minleri taltif etmesin…” cümlesinde geçen, Cenab-ı Hakk’ın hikmet ve adaletine iman ve ubudiyetle tevfiki hareket etmek ne demektir?[/h]
Hikmet; bir şeyin gayeli ve menfaatli olmasına denir.Adalet ise, her hak sahibine hakkının verilmesi demektir.
Allah kainatta hikmet ve adalet ile iş görüyor ve bütün icadlar hikmet ve adalet ölçüsü ile yapılıyor. Kainat bir tarla, bir fabrika gibi işliyor. Netice ve meyvesi ise insandır. İnsanın bütün hayatının en büyük gaye ve neticesi ise iman ve ubudiyettir.
Öyle ise şu kainatın kurulması, hikmet ve adalet ile işlettirilmesi, hep insanın iman ve ibadet vazifesine bakıyor. İnsan, iman ve ibadeti ile kainatın çarklarına ve hizmet amacına uyumlu hale geliyor.
Zira Allah, bu kainatı ve içindekileri hep insana hizmetkâr kılmıştır. Hikmet ve adaleti hep insanın hayatı ve yaşayışına göre planlanmıştır. Öyle ise insan, iman ve ibadeti terk ederse, hem kainata, hem de kainat içinde çalışan ve icraat yapan isimlere ihanet etmiş olur.
O zaman iman ve ibadet, hem kainata hem de kainatta iş yapan isimlere, hususan adalet ve hikmete uygun ve uyumlu bir davranış oluyor. Bunun mükafatı ise taltiftir. Halbuki kısa ve meşakkatli dünya hayatında bu taltif görünmediği için, ebedi bir ahiret hayatının gerekliliği akla zaruri oluyor.
Yani burada insanların iman ve ibadeti, ya da isyan ve inkarı, adalet ve hikmetin iktizasına göre mükafat veya mücazat görmeyi gerektiriyor. Halbuki bu dünya hayatında ne mücazat, ne de mükafat görünmüyor. Öyle ise adalet ve hikmeti sonsuz bir Zat, elbette bir mücazat ve mükafat yerini inşa etmesi, onun isimlerinin gereğidir.
Allah’ın adalet ve hikmetine en uygun ve uyumlu davranış, iman ve ibadettir.
[/BILGI]
19 Kasım 2012: 14:39 #810097Anonim
[BILGI][h=2]Cenab-ı Hakk’ın Hakim İsmi Ahirete Hangi Yönlerden Bakıyor?[/h]
Allah’ın isimleri, hükümlerinin ve manalarının gereğini yapıp fiiliyat aleminde görünmek ve tecelli etmek isterler. Nasıl ressamlığa kabiliyetli olan birisi resim kabiliyetini göstermek için önce resim yapar, sonra da o resimleri sergilemek için bir sergi salonu açarsa, aynı şekilde Allah’ın her bir ismi de kendi hüküm ve manasını görmek ve göstermek ister. Hal böyle olunca, Allah bütün isimlerinin mana ve hükümlerinin gereğini icra eder ve ediyor.Allah bu dünyayı tanzim ederken, ahretin gerekliliğine ve ona işaret olacak bir şekilde tanzim etmiştir.Dünya, ahirete bir vitrin ve numune olmasından, Allah’ın isim ve sıfatlarına işaret ediyor, ama tam mazhar olamıyor. Dünyada tecelli eden isim ve sıfatlar kurgu ve vazife olarak kemaldedir, ama bütünü ile tecelli etme noktasında kemalde değildir.
Zira isim ve sıfatlar tecelli ederken, kendi sonsuz mana ve kemalini gösterme meylinde iken, başka bir isim onu mizana çeker; genel maksadı ve gayeyi bozdurmaz, onu sınırlandırır. Bu da o isimlerin kemali ile tecelli edeceği bir saha ister ki, bu saha ancak ahiret hayatıdır.
Hakim isminin tecellisi olan hikmeti genel intizam içinde değerlendirirsek kemaldedir, ama sadece kendi manası açısından bakarsak, ahirete nispeten tam tecellisinin görünmediği yerler vardır. Gerçi o da başka bir hikmete bakar; mesela ebedi yaşama arzusunu insanın fıtratına hikmet takmış, ama ölümü de yaratmış; sadece bu açıdan bakacak olursak ya da ahireti hariç tutarsak hikmetsiz bir durum gibi durur, ama genel intizamın tamamı açısından bakarsak, yani diğer isimlerinde işin içinde olduğunu düşünürsek, hikmetin kemalde olduğunu anlarız.
Tabiri caiz ise bir yatırımcı bütün sermaye ve birikimini vitrin ve numuneye yatırmaz, asıl işi için harcar ama asıl işini iyi tanıtacak ve reklamını tam yapacak bir vitrini de mükemmel olarak tanzim eder. Allah dünyayı ahretin bir vitrini şeklinde tanzim ettiği için, dünyadaki bütün sistem ve işler ahretin tanıtımı ve reklamı için düzenlenmiştir.
Öyle ise isim ve sıfatlar bu dünya vitrininde kafi derecede tecelli ederken asıl yerde yani ahirette ise tam tecelli edecektir. Hakim ismine de bu nazarla bakarsak, her şeyi hikmet ile yaratan Allah her hikmeti ile ahirete işaret ediyor, diyebiliriz.
Mesela beka duygusunu verip bu duyguyu tatmin edecek ahireti icat etmemek, Allah’ın sonsuz hikmeti ile bağdaşmaz. Öyle ise Hakim ismi ahireti gerektirir denilebilir. Bu ölçüyü diğer bütün hikmet ve duygulara da tatbik edebiliriz.
Gözü verip gözün göreceği manzaraları yaratmamak nasıl hikmetsizlik ise, gözün fena ve zevale mahkum olması da aynı derecede hikmetsizlik olur, hikmete uygun olan ise gözün cennette ebedi manzaralara ebedi bir şekilde entegre olması ile mümkündür…
[/BILGI]
19 Kasım 2012: 14:44 #810098Anonim
[BILGI][h=2]“Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levâzımâtını, bekàsının bütün cihâzâtını en münasip bir tarzda vermek, nihayetsiz bir adalet elini gösterir.” Sakat ya da özürlü doğan kişilerin hakkı verilmemiş mi oluyor?[/h]
“Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levâzımâtını, bekàsının bütün cihâzâtını en münasip bir tarzda vermek, nihayetsiz bir adalet elini gösterir.” (1)Cenab-Hakk’ın kainatla alakadar olan esmasının tecellisi umumidir, geneldir. Hususi hadiseler, şuzuzatlar o umumiyeti bozmaz. Fenlerin şehadeti ile kainatta galib-i mutlak; hüsün, hayır, intizam, nizamdır. Fakat insan zahirperest olduğundan ve cüz’i hadiselerde boğulabildiğinden başını kaldırıp bütün mahlukatı ihata eden hüsün, nizam, ,intizam, adaletten gaflet edebilir.Mesela; kudretin bir mucizesi olan bir günde yaratılan yüzbinlerce insanın kusursuz, intizamlı yaratılışını olağan, adi görebilir. Fakat; bütün insanlarda görülen bu mükemmel yaratılıştan hariç kalmış üç ayaklı veya iki başlı bir insanın yaratılışını daha garib görebilir ve bu kaide harici olayı ölçek yaparak Halık’ın yaratılıştaki intizam, hüsün mükemmeliyetini perdeleyebiliyor.
Aynen bunun gibi adaletin bir nev’i de hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermektir ki bu genel Kanun-u İlahi bütün mevcudatta caridir. Fakat canlılar aleminde özellikle insanlar aleminde doğuştan ya da sonradan zahiren bu adalete zıt gibi görünen hadiseler olabilir; bunlar hem cüz’idirler, hem de şuzuzattırlar, o genel kaideyi bozamazlar.
Kaldı ki, onun hakkında hayırlı olan odur ki Cenab-ı Hak vermiştir. Dolayısıyla burada da bir adalen söz konusudur.
Herkese fazla mal vermek adalet olmadığı gibi herkesin zengin olması da adalet değildir. Zengin olup cehenneme giden nice insanlar vardır.
Allah’ın adaletei rahmetiyle birlikte tecelli etmektedir. Yani hem dünya ve hem de ahireti noktasında en uygun olanı vermektedir. İnsanlar ise sadece dünya ölçeğinde hadiselere baktıkları için adalet tecellisini zulüm şeklinde görebilir.Hem her şey, her hadise ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibarıyla güzeldir.
Hem o zahiren şer, fena gibi görünen hadiselerde beşer kesbinin zulmü veya su-i istimali bulunabilir.
Hem biz bir şeyin neye ne kadar istidatlı olduğunu bilemiyoruz ki, Cenab-ı Hakk’ın o şey hakkındaki takdirine haşa müdahale edelim veya müfettiş olalım. Cenab-ı Hak her şeye hakkını veriyor ve istidadı nisbetinde veriyor. Bir padişah çobana aba, köpeğine kemik verse padişah iyi yapmadı diyemeyiz.
(1) bk. Sözler, Onuncu Söz Mukaddime.
[/BILGI]
19 Kasım 2012: 15:06 #810099Anonim
[BILGI]
Allah Dilediğini Yapar diye Ahireti Yaratmayabilir mi?
Ya Allah’ın isim ve sıfatlarının mana ve hükümleri birbirlerinden ayrı ve farklıdır. Her bir isim ve sıfatın tecelli ve fiilleri de ayrı ve farklı oluyor. Allah’ın bu isim ve sıfatlarının ezeli ve ebedi olması, Allah’ın kendisi tarafından kontrol edilemeyeceği anlamına gelmez.
Mesela, Onun kudreti sonsuz, her şeye gücü yeter. Ama bu kudret sıfatı, ilim ve iradeden de bağımsız hareket etmez. Tabiri caiz ise, koordineli ve uyum içinde çalışırılar.Bu da şu manayı akla getiriyor: Allah’ın kendine ait ilahi bir ahlak anlayışı var mıdır?
Varsa, uyması ona bir zorunluluk mudur?
Allah’ın her bir isim ve sıfatının mana ve hükümleri, Allah için bir ilahi ahlak hükmündedir. Ve bunları tatbik etmesi, belki ona vacip ve zaruret değildir; ama aksini düşünmek de yanlış olur.
Allah’ın kudreti, cennetlik birini, cehenneme atabilir; ama adalet isminin mana ve hükmü buna müsaade etmez, diyebiliriz.
Nasıl bir isim kainatı istila ile tecelli etme kabiliyetinde iken, başka bir isim onu mizana sokar ve tecellisini sınırlandırır. Aynen bunun gibi, Allah’ın, mülkünde dilediği gibi tasarruf etme manası da sair isimleri mizana koyar ve ona göre hareket eder.
Buradan -haşa- Allah’ın iradesine ve keyfiliğine bir zarar gelmez. Zira onları sevk eden de zaten kendisidir. Bu meseleyi, kulun Allah’a hak iddia etmesi açısından değil de, İlahi ahlak açısından değerlendirmek gerekir.
Allah’ın adaleti ve vaadi iki türlü görünür. Biri kelam ve söz vermek şeklinde, Kur’an’da olduğu gibi;diğeri de icraat ve fiil şeklinde görünür. Allah, kainatı ve içindekileri adaletle inşa etmiş ve kurgulamıştır. Yani, fiili ile söz vermiştir.
Onun rağmına hareket etmesi, hem hikmetsiz, hem de adaletsizlik olur. Bu da Allah’ın ilahi ahlakına yakışmaz. Lüzumlulukla, zaruret farklı şeylerdir. Allah için zaruret olamaz; ama, isminin lazımı ve lüzumu olabilir. Bu onun iradesine sınırlama anlamına gelmez. Allah’ın isimlerinin lazımına ve gereğine zıt hareket etmesi, çirkinlik olur ama Allah, bu çirkinliği yapmaktan münezzehtir.
[/BILGI]
19 Kasım 2012: 15:10 #810100Anonim
[BILGI]“Her şeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücud vermek, suret giydirmek, yerli yerine koymak; nihayetsiz bir adalet ve mizan ile iş görüldüğünü gösterir.” Ölçü ile iş görmek nasıl adaletli olmayı gösteriyor?
“Adalet iki şıktır. Biri müsbet, diğeri menfidir. Müsbet ise, hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adalet, bu dünyada bedahet derecesinde ihatası vardır. Çünkü, Üçüncü Hakikatte ispat edildiği gibi, herşeyin istidat lisanıyla ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla ve ıztırar lisanıyla Fâtır-ı Zülcelâlden istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adaletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat’î vardır.”“İkinci kısım, menfidir ki, haksızları terbiye etmektir. Yani, haksızların hakkını, tazip ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise, çendan tamamıyla şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat o hakikatin vücudunu ihsas edecek bir surette, hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle, kavm-i Âd ve Semûd’dan tut, ta şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i tedip ve te’ziyâne-i tâzip, gayet âli bir adaletin hükümran olduğunu hads-i kat’î ile gösteriyor.“(1)Müspet adalet, her şeyin yerli yerine konulması ve her hak sahibine hakkının verilmesi anlamındadır. Mesela, kuzunun bedenine aslan ruhu, aslanın bedenine de kuzu ruhu yerleştirmek adalete uygun olmaz. Kulağın yüzdeki orantısı faraza iki metre olsa, adalet ve ölçüye sığmaz. Yüzün aritmetik alanında her azanın boyutları ince bir ölçü içinde düzenleniyor; faraza yüzdeki burun bütün yüzü kaplayacak derecede büyük olsa, diğer azaların hakkına tecavüz etmiş olur ki; bu da bir adaletsizlik tezahürüdür. Dünya yüzünde unsur ve elementler; adil bir şekilde dizayn edilmiştir, şayet demir bütün dünya yüzünü kaplasa idi hem hayat olmaz, hem de diğer unsur ve elementlerin varlığına haksızlık edilmiş olurdu. Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu açıdan bakıldığında; kainatın umumunda mükemmel bir ölçü ve adaletin gözetildiği anlaşılır. Yani kainattaki bütün ahenk ve ölçüler, intizam ve kaideler hepsi adaletin bu şıkkının tezahürüdür. Her şey mutlak adalet ve ölçü içinde yaratılmıştır. Burada, böyle mutlak adalet ve ölçü sahibi olduğu, kainat ile sabit olan bir Zat’ın, adaletsiz olacak olan ahreti yaratmaması düşünülemez, mesajı verilmek isteniyor. Özet olarak; mutlak adalet kavramının asıl ve kahir manası; müspet adalettir diye anlayabiliriz. Bu mutlak adaletin tecelli sahası ise; bütün kainat ve içindeki eşyadır. Nereye bakarsak bakalım, adalet ve ölçünün hakim olduğunu görürüz. (1) bk. Sözler, Onuncu Söz, Mukaddime, Haşiye[/BILGI]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.