• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #680990
    Anonim

      Bir zerre ihlâsın üstünlüğü
      Süleyman Kösmene tarafından yazıldı.
      Harun Yurttaş: “Okuduğum kitaplardaki âlimlerin
      hayatlarına bakıyorum, nerdeyse hepsi birbirine benzer
      durumda. Sürekli ibadet-ü taat, riyazat, dünya ve
      dünya işlerini terk eyleme, bazılarında evlenmeme,
      tefekkür etme v.s. Hocam bu mübarekler bunları Allah
      için yapıyorlar ve bunların varacakları yer muhakkak
      cennettir. Peki, biz ne durumdayız? Belki onların
      yaptığının binde birini yapmıyoruz. Onlar bu şekilde
      kurtuluşa ererlerse, bizim halimiz ahirette
      mahvolmaktır. Ben bunu düşünerek nasıl bir yaşam
      yaşayacağımı şaşırdım. Bu âlimler seçilmiş kişiler mi?
      Direkt cennete mi gidecekler? Eğer öyleyse ben de
      seçilmiş kişi olmak istiyorum. Bunu biraz daha ayrıntılı
      düşünerek cevap verirseniz çok sevinirim.”
      İmam-ı Azam dar-ı bekaya irtihal ettikten sonra,
      kendisini rüyada görmüşler. Ve:
      “Ey imam! İlmin seni nice makamlara ulaştırdı!”
      demişler.
      Koca İmam: “Hangi ilim?” demiş. “Beni kurtaran
      Müslümanların hüsn-ü zanları oldu!”
      Sizinki de böylesine bir hüsn-ü zan olsa gerektir.
      Hüsn-ü zanna izin var; ama karamsarlığa izin yok!
      Esasen, Peygamberlerden başka seçilmiş kimse yoktur!
      Ve yarın, rûz-i mahşerde hesabı çetin olmayan kimse
      yoktur!
      Peygamberlerin birçoğu bile Mahkeme-i Kübra’nın
      dehşetinden, o gün Allah’ın gazabından Allah’a
      sığınıyorlar.
      Günahkâr ümmetlerin şefaat taleplerine Koca Hazret-i
      Âdem (as) şöyle diyecek:
      “Rabbim bugün, benzeri görülmemiş, bundan sonra da
      görülmeyecek derecede gazaplıdır! O beni Cennette bir
      ağaçtan yemeyi yasaklamıştı da, ben isyan etmiştim.
      Ben bugün nefsimi kurtarabilecek miyim bakalım! Siz
      benden başkasına gidiniz, Nuh’a gidiniz!”
      O gün Nuh’un (as) da sıkıntısı vardır. İnsanlara diyor
      ki:
      “Rabbim bugün, benzeri görülmemiş derecede gazap
      etmiştir! Benim için kabul olunacak bir duâ hakkı vardı.
      Ben o duâyı kavmimin aleyhine yaptım da, kavmim
      helâk oldu. Ben bugün kendimi kurtaramam! Siz
      benden başkasına; İbrahim’e gidiniz.” Oysa o gün
      İbrahim Aleyhisselam da dertlidir. Kendisine gelen
      ümmetlere diyor ki:
      “Rabbim bugün, benzeri görülmemiş derecede
      gazaplanmıştır! Ben üç yerde yalana benzer sözler sarf
      etmiştim. Ben bugün kendimi kurtaracağımdan bile
      emin değilim! Siz benden başkasına; Musa’ya gidiniz.”
      Musa Aleyhisselâm o gün rahat mı acaba? O da
      ümmetlere şöyle diyor: “Rabbim bugün çok gazaplıdır!
      Ben öldürmekle emrolunmadığım bir kişiyi öldürdüm.
      Ben bugün kendimi kurtaramam! Siz benden
      başkasına; İsa’ya gidiniz.”1
      Peygamberlerin durumu böyle olunca, âlim de olsa
      diğer insanların durumu ne olur? Bu nedenle âlimler
      ilimlerine değil, Allah’ın rahmetine; amellerine değil,
      Allah’ın mağfiretine; ibadet ve taatlerine değil, Allah’ın
      lütf-u keremine; hasenatına değil, Allah’ın rahimiyetine
      ve merhametine sığınıyorlar!
      Meselâ, bu âlimlerden son asrın mümessili
      Bediüzzaman Hazretlerinin şu duâsına bir bakalım;
      görelim âlimler ilimlerine mi güveniyorlar, Allah’a mı
      sığınıyorlar:
      “İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li’l-
      Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için
      vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve hâlimi
      Sana şekvâ ediyorum… Eğer kabul etmezsen, Senin
      kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var?
      Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden
      başka hak mabud yoktur ki ona iltica edilsin.”2
      Demek, herkes Allah’a sığınıyor!
      Hiç kimse nefsine, ilmine, ameline, hasenatına
      güvenmiyor!
      Bilakis Kur’ân nefsine, ilmine, ameline, hasenatına
      güvenmeye ucb diyor ve buna karşı uyarıyor.3
      Biz de güvenmeyeceğiz ve biz de Allah’a sığınacağız!
      Şurası muhakkak ki: Allah kullarına verdiği ilim ve
      tebliğ kadar hesap sorar.
      Mahşer gününde zenginliğin hesabı fakirliğin
      hesabından zor olduğu gibi; aklın hesabı akılsızlığın
      hesabından, ilmin hesabı cehlin hesabından, tebliğin
      hesabı tebliğ edilmemişliğin hesabından zordur ve
      çetindir. Cenâb-ı Allah: “Biz, bir peygamber
      göndermedikçe (tebliğ etmedikçe) azap edici değiliz.”4
      buyuruyor.
      Ve Peygamber Efendimiz (asm): “İnsanlar helâk oldu—
      âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu—ilmiyle amel
      edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu—ihlâs
      sahipleri müstesna. İhlâs sahipleri de pek büyük bir
      tehlike ile karşı karşıyadırlar.”5 buyuruyor. Anlaşılıyor
      ki, Allah katında yapabildiğimizi ihlâsla yapmaktan
      değerli bir şey yoktur.
      Bu durumda: Ümitsizliğe de, karamsarlığa da mahal
      yoktur! Bulunduğumuz yerden, gücümüz nispetinde,
      ama ihlâsla, yapabildiklerimizi Allah için yapalım;
      yeter! Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, “Bir zerre
      ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana
      müreccahtır.”6
      Dipnotlar:
      1- Nevevî, Rıyazu’s- Sâlihîn, 1863,
      2- Lem’alar, s. 134,
      3- Tevbe Suresi 25; Mesnevî-i Nuriye, s. 57,
      4- İsra Suresi: 15,
      5- Lem’alar, s. 152; Keşfü’l-Hafa, 2:3:12,
      6- Lem’alar s. 137

    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.