- Bu konu 8 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
16 Şubat 2016: 12:16 #683854
*Ramazan*
1- Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; ittiba’-ı Kur’andır.
2- Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı tali’siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâmdır.
3- Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Zira herşey, herşeyle bağlıdır.
MektubatMarîz: Hasta, dertli.
Alîl: Hasta, sakat.
İttiba’-ı Kur’an: Kur’anın bildirdiği anlayış ve hayat biçimine, emir ve yasaklarına uyma.
Azamet: Büyüklük.
İttihad-ı İslâm: İslâm birliği, islâm ülkeleri birliği.
Nücum: Yıldızlar.
Şümus: Şemsler, güneşler.
Mâlik: Sahip. Mülk sahibi, mal sahibi.
Dava-yı halk: Yaratma davası.
İddia-yı icad: İcad iddiası, yaratma iddiası.19 Şubat 2016: 11:30 #819005Anonim
4- Haşirde bütün zevi-l ervahın ihyası; mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihya ve inşasından kudrete daha ağır olamaz. Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir; tegayyür edemez, acz tahallül edemez, avaik tedahül edemez. Onda meratib olamaz, herşey ona nisbeten birdir.
5- Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş’i dahi o halketmiştir.
6- Pirenin midesini tanzim eden, Manzume-i Şemsiye’yi de o tanzim etmiştir.
Haşir: Yeniden diriliş. Dünyadan ölümle ayrılanların ahirette Allah (cc) tarafından tekrar diriltilip toplanması.
Zevi-l ervah: Ruh sahipleri, ruhlular.
ihya: Hayatlandırma, canlandırma, diriltme.
Mevt-âlûd: Ölümle karışık, ölüm bulaşmış.
Nevm: Uyku, uyumak.
Kudret-i ezeliye: Ezelî kudret, Allah’ın (cc) başlangıcı olmayan sonsuz gücü.
Zâtiye: Zata ait, zatla alakalı, kendisiyle ilgili.
Tegayyür: Değişme, başkalaşma.
Acz: Güçsüzlük, kuvvetsizlik.
Tahallül: Müdahale etme, araya girme, karışma.
Avaik: Engeller, köstekler.
Tedahül:Birbiri içine girmek, içiçe olmak, karışmak.
Meratib: Mertebeler, dereceler, kademeler.
Manzume-i Şemsiye: Güneş sistemi, güneşe bağlı gezegenler topluluğu.23 Şubat 2016: 11:04 #819008Anonim
7- Kâinatın te’lifinde öyle bir i’caz var ki; bütün esbab-ı tabiiye farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i’caza karşı secde ederek Sen her kusurdan münezzehsin. Bizim hiçbir kudretimiz yok; nihayetsiz izzet ve hikmet sahibi olan muhakkak Sensin. diyeceklerdir.
8- Esbaba tesir-i hakikî verilmemiş, vahdet ve celal öyle ister. Lâkin mülk cihetinde esbab dest-i kudrete perde olmuştur, izzet ve azamet öyle ister. Tâ nazar-ı zahirde, dest-i kudret mülk cihetindeki umûr-u hasise ile mübaşir görülmesin.
9- Mahall-i taalluk-u kudret olan herşeydeki melekûtiyet ciheti şeffaftır, nezihtir.
10- Âlem-i şehadet, avalim-ül guyub üstünde tenteneli bir perdedir.
11- Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira şu kitab-ı kebir-i kâinatın herbir harfinin, bahusus zîhayat herbir harfinin, herbir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.
MektubatEsbab-ı tabiiye: Tabiattaki sebepler.
Farz-ı muhal: Olmazı olur saymak.
Muktedir: Güçlü.
Fâil-i muhtar: Dilediği şekilde serbest olarak iş yapan Allah (cc).
Tesir-i hakikî: Hakiki tesir, gerçek etki.
Vahdet: Birlik, teklik, Allah’a (cc) ait birlik.
Celal: Büyüklük, ululuk, haşmet.
Dest-i kudret: Kudret eli, Allah’ın (cc) sonsuz güç ve kuvveti.
Nazar-ı zahir: Zahir nazar, dış bakış, dıştan bakış.
Umûr-u hasise: Hasis işler, kötü işler.
Mübaşir: Müjdeleyen. Bir işe başlayan, bir işe girişen.
Mahall-i taalluk-u kudret: Allah’ın (cc) sonsuz gücünün alakalandığı (doğrudan etkisinin bulunduğu) yer.
Melekûtiyet: İç yüz, herşeyin perdesiz olarak Allah’a (cc) dönük olduğu ve sebep, şart ve vasıtaların bulunmadığı temiz manevî iç yüz.
Âlem-i şehadet: Şahadet âlemi, beş duyu organımızla açabildiğimiz dünya.
Avalim-ül guyub: Gayb âlemleri, görünmeyen âlemler.
Kudret-i gayr-ı mütenahî: Sonsuz kudret, sonsuz güç ve kuvvet.
Kitab-ı kebir-i kâinat: Büyük kainat kitabı, evrenin büyük kitabı.
Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
Müteveccih: Yönelmiş, dönmüş, bakan, dönük.
Nâzır: Nezaret eden, bakan, gözeten, gören.7 Mart 2016: 10:34 #819031Anonim
12- Meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse birşey görmedi. İhtiyar bir zât yemin ederek “Hilâli gördüm.” dedi. Halbuki gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede? Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede? Fâil-i teşkil-i enva’ nerede?
Hilâl-i îd: Bayram hilali, bayramın başladığını gösteren ayın hilal şekli.
Tekavvüs: Kavislenme, bükülme, eğilme.
Kamer: Ay.
Harekât-ı zerrat: Zerrelerin (atomların) hareketleri.
Fâil-i teşkil-i enva’: Nevleri teşkil eden fail.13- Tabiat, misalî bir matbaadır, tâbi’ değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-ı hariciye değil.
Mistar: Cetvel.
Kudret: Güç.
Şeriat-ı iradiye: Allah’ın (cc) irade sıfatından gelen ve kâinattaki bütün varlıkları zorunlu olarak düzenleyen kanunlar sistemi.
Hakikat-ı hariciye: Haricî hakikat, yaratılmış varlıklar dünyasıyla ilgili gerçek.14- Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı cazibedarın cezbesiyledir.
Fıtrat-ı zîşuur: Şuurlu fıtrat, vicdan.
İncizab: Cezbedilme, çekilme, kapılma.
Hakikat-ı cazibedar: Cazibedar hakikat, çekici gerçek.15- Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelan-ı nümuvv der: “Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Yumurtada bir meyelan-ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillah olur. Doğru söyler. Bir avuç su, meyelan-ı incimad ile der: “Fazla yer tutacağım.” Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelanlar, iradeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.
Meyelan-ı nümuvv: Gelişip büyüme eğilimi.
Meyelan-ı hayat: Hayat meyli, hayat isteği.
Biiznillah: Allah’ın (cc) izniyle.
Meyelan-ı incimad: İncimad meyli, donma eğilimi.
Metin: Sağlam.
Evamir-i tekviniye: Kainattaki varlıkların yaratılış ve hareketleriyle ilgili emirler (kanunlar).16- Karıncayı emirsiz, arıyı ya’subsuz bırakmayan kudret-i ezeliye; elbette beşeri nebisiz bırakmaz. Âlem-i şehadetteki insanlara inşikak-ı Kamer, bir mu’cize-i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, mi’rac dahi âlem-i melekûttaki melaike ve ruhaniyata karşı bir mu’cize-i kübra-yı Ahmediyedir ki; nübüvvetinin velayeti bu keramet-i bahire ile isbat edilmiştir ve o parlak zât, berk ve Kamer gibi melekûtta şu’le-feşan olmuştur.
Ya’sub: Arı beyi.
Kudret-i ezeliye: Ezelî kudret, Allah’ın (cc) başlangıcı olmayan sonsuz gücü.
Beşer: İnsan.
Nebi: Peygamber.
İnşikak-ı Kamer: Ayın ikiye ayrılması (Peygamberimizin (asm) mucizesi olarak parmak işareti ile ayın ikiye bölünmesi).
Mu’cize-i Ahmediye: Hz. Muhammedin (asm) mucizesi.
Âlem-i melekût: Herşeyin içyüzleriyle Allah’ın (cc) doğrudan hâkimiyetine bakan ve meleklerin bulunduğu dünya.
Ruhaniyat: Ruhanîler, ruh cinsinden varlıklar.
Velayet: Velilik, ermişlik, dinde üstün derecede manevî olgunluk.
Keramet-i bahire: Açık keramet.
Berk: Şimşek, yıldırım.
Şu’le-feşan: (Alev)Işık saçan, paylatan.7 Mart 2016: 10:37 #819032Anonim
17- Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahiddir. Birincisi ikincisine bürhan-ı limmîdir; ikincisi birincisine bürhan-ı innîdir.
Bürhan-ı limmî: Müessirden esere olan delil.
Bürhan-ı innî: Eserin eser sahibine delil olması.18- Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir. Onun için ittihada sevkeder. Hayat, bir şeyi herşeye mâlik eder.
Tecelli-i vahdet: Vahdet tecellisi, birlik belirtisi, Allah’ın (cc) birliğini kainatın bütünlüğünde belli edip göstermesi.
İttihad: Birleşme, birlik.
Mâlik: Sahip.19- Ruh, bir kanun-u zîvücud-u haricîdir, bir namus-u zîşuurdur. Sabit ve daim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş, kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i latifeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcud ruh, makul kanunun kardeşidir. İkisi hem daimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir. Şayet nevilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye bir vücud-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, vücudu çıkarsa, şuuru başından indirse, yine lâyemut bir kanun olurdu.
Kanun-u zîvücud-u haricî: Harici vücud sahibi kanun, yaratılmış varlık sahibi kanun.
Namus-u zîşuur: Şuur sahibi kanun.
Âlem-i emir: Yaratılışa ait değişmez kanunlar dünyası.
Sıfat-ı irade: Allah’ın (cc) istediğini istediği gibi yapma vasfı (niteliği, özelliği).
Kudret: Güç.
Vücud-u hissî: Hisse (duyguya) ait vücut.
Seyyale-i latife: Ağırlığı, hacmi ve yoğunluğu olmayan son derece hızlı akışkan.
Sedef: Kabuk, kap.
Kudret-i ezeliye: Ezelî kudret, Allah’ın (cc) başlangıcı olmayan sonsuz gücü.
Lâyemut: Ölümsüz, son bulmaz, sona ermez.18 Mart 2016: 13:15 #819044Anonim
20- Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatın varlığı bilinir. Herbirisi birer keşşaftır.
21- Nasraniyet, ya intıfa veya ıstıfa edip İslâmiyet’e karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intıfa bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin esasını câmi’ olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.
İşte bu sırr-ı azîme, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işaret etmiştir ki: “Hazret-i İsa nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir.”
22- Cumhur-u avamı, bürhandan ziyade, me’hazdaki kudsiyet imtisale sevkeder.
23- Şeriatın yüzde doksanı -zaruriyat ve müsellemat-ı diniye- birer elmas sütundur. Mesail-i içtihadiye-i hilafiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altunun himayesine verilmez. Kitablar ve içtihadlar Kur’ana dûrbîn olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!
24- Her müstaid; nefsi için içtihad edebilir, teşri’ edemez.
25- Bir fikre davet, cumhur-u ülemanın kabulüne vâbestedir. Yoksa davet bid’attır, reddedilir.
30 Mart 2016: 08:19 #819055Anonim
25- Bir fikre davet, cumhur-u ülemanın kabulüne vâbestedir. Yoksa davet bid’attır, reddedilir.
26- İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız dalalet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor.
27- Birbirinden eşeff ve eltaf, kudretin çok âyineleri vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem-i misale, âlem-i misalden âlem-i ervaha, hattâ zamana, fikre tenevvü’ ediyor. Hava âyinesinde bir kelime milyonlar kelimat olur. Kalem-i kudret, şu sırr-ı tenasülü pek acib istinsah ediyor. İn’ikas, ya hüviyeti veya hüviyetle mahiyeti tutar. Kesifin timsalleri birer meyyit-i müteharriktir. Bir ruh-u nuranînin kendi âyinelerinde olan timsalleri, birer hayy-ı murtabıttır; aynı olmasa da, gayrı da değildir.
28- Şems hareket-i mihveriyesiyle silkinse, meyveleri düşmez; silkinmezse, yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır.
29- Nur-u fikir, ziya-yı kalb ile ışıklanıp mezcolmazsa, zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehar-ı ebyazı, muzii
{(Haşiye): Meali: Gözün gündüze benzeyen beyazı, geceye benzeyen siyahlığıyla beraber olmazsa; göz, göz olmaz.}
leyle-i süveyda ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi, fikret-i beyzada süveyda-i kalb bulunmazsa, basiretsizdir.30- İlimde iz’an-ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka, itikad başkadır.
31- Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safi zihinleri idlâldir.
32- Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir.
33- Bir şey’in vücudu, bütün eczasının vücuduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz’ünün ademiyle olduğundan; zaîf adam, iktidarını göstermek için tahrib tarafdarı oluyor, müsbet yerine menfîce hareket ediyor.
34- Desatir-i hikmet, nevamis-i hükûmetle; kavanin-i hak, revabıt-ı kuvvetle imtizac etmezse cumhur-u avamda müsmir olamaz.
35- Zulüm, başına adalet külahını geçirmiş; hıyanet, hamiyet libasını giymiş; cihada bagy ismi takılmış, esarete hürriyet namı verilmiş. Ezdad, suretlerini mübadele etmişler.
36- Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır.
37- Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister. 38- Zaman gösterdi ki: Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil.
MektubatCumhur-u ülema: Alimlerin (din bilginlerinin) çoğunluğu.
Vâbeste: Bağlı.
Fıtraten: Yaratılışça, yaratılış bakımından.
Mükerrem: Saygı değer, şerefli, üstün özellikler kazandırılmış.
Bâtıl: Asılsız, gerçek dışı, hurafe, yanlış ve yalan.
İhtiyarsız: İstemeyerek, elde olmadan.
Dalalet: Sapıtma, doğru yoldan ayrılma, iman ve islâm yolundan sapmak.
Eşeff: En şeffaf, çok parlak, en saydam.
Eltaf: Daha latif, çok hoş ve çok güzel. * Lütuflar, iyilikler.
Kudret: Güç.
Âlem-i misal: Bütün varlıkların ve olayların canlı fotoğraflarının alınıp kaydedildiği âlem.
Âlem-i ervah: Ruhlar âlemi.
Tenevvü’: Çeşitlenmek, çeşit çeşit olmak, çeşitlilik.
Kelimat: Kelimeler, sözler.
Kalem-i kudret: Kudret kalemi, Allah’ın (cc) yaratıcı ve yapıcı gücü.
Sırr-ı tenasül: Tenasül sırrı, çoğalmadaki gizli gerçek.
İstinsah: Çoğaltma, kopyalama.
İn’ikas: Aksetme, yansıma.
Kesif: Koyu, katı, yoğun.
Meyyit-i müteharrik: Hareket eden ölü, hareketli ölü.
Ruh-u nuranî: Nuranî ruh, nurlu ruh.
Hayy-ı murtabıt: İrtibatlı ve canlı.
Hareket-i mihveriye: Kendi eksenindeki hareket.
Seyyarat: Seyyareler, gezegenler, gezici yıldızlar.
Nur-u fikir: Fikir nuru, düşünce ışığı.
Mecz: Karıştırma, katma, birbirine karıştırma.
Zulmet: Karanlık. * Sıkıntı.
Muzlim: Karanlık, korkutucu ve ürkütücü.
Nehar-ı ebyaz: Beyaz gündüz, parlak aydınlık.
Muzii: Aydınlatıcı olan, ışık verici olan.
Leyle-i süveyda: Siyah gece, geceye benziyen siyahlık.
Süveyda-i kalb: “Kalbin ortasında varlığı kabul edilen siyah nokta. Kalbdeki basiret mahalli diye bilinir. Eskiden bir kısım muhakkikler, kalbin mezkur mahalline ; Mahall-i ulum-u diniyye demişler. Ekseriyyetle mahall-i idrak ve basiret olarak kabul edilir.”
Basiret: Gerçeği bilip anlama gücü, kalb ile gerçeği hissedip anlama.
İz’an-ı kalb: Kalb izanı, kalbin benimsemesi.
İltizam: Gerekli görme, lüzumlu görme, tarafgirlik ve bağlılık.
İdlâl: Dalalete sürüklemek, saptırmak, doğrudan ve gerçekten ayrılmak.
Âlim-i mürşid: İnsanları doğru yola ileten âlim.
Adem: Yokluk, hiçlik.
Menfîce: Olumsuzca, olumsuz şekilde.
Desatir-i hikmet: Hikmet düsturları, gayeli ve faydalı kurallar.
Nevamis-i hükûmet: Hükümetin kanunları.
Kavanin-i hak: Hak kanunlar, gerçek ve doğru kanunlar.
Revabıt-ı kuvvet: Kuvvet rabıtaları, kuvvetin bağları.
İmtizac: Uyuşma, kaynaşma.
Cumhur-u avam: Halk çoğunluğu, halk topluluğu.
Müsmir: Meyve veren, faydalı sonuç veren, faydalı.
Hamiyet: Himaye gayreti, koruma çabası.
Libas: Elbise.
Bagy: İsyan, azgınlık, doğru yoldan ayrılma.
Ezdad: Zıtlar, birbirine ters düşenler.
Mübadele: Karşılıklı değiştirme, değiş tokuş.
Tahabbüb: Muhabbet besleme, sevgi gösterme.24 Haziran 2016: 13:38 #819426Anonim
39- Dünyaca havas tanınan insanlardaki meziyet, sebeb-i tevazu’ ve mahviyet iken; tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukaranın aczi, avamın fakrı sebeb-i merhamet ve ihsan iken; esaret ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.
40- Bir şeyde mehasin ve şeref hasıl oldukça, havassa peşkeş ederler; seyyiat olsa, avama taksim ederler.
41- Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.
42- Bütün ihtilalat ve fesadın asıl madeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin muharrik ve menba’ı tek iki kelimedir:
Birinci Kelime: “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!”
İkinci Kelime: “İstirahatim için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim.”
Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o da vücub-u zekattır.
İkinci kelimenin devası, hurmet-i ribadır. Adalet-i Kur’aniye âlem kapısında durup, ribaya “Yasaktır, girmeye hakkın yoktur” der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden, dinlemeli!..
MektubatHavas: Toplumun yüksek kısmı, zenginler, ilim sahipleri.
Sebeb-i tevazu’: Alçakgönüllülük sebebi.
Tahakküm: Zorbalık, baskı.
Tekebbür: Kibirlenmek, büyüklenmek, kendini büyük görmek.
Avam: Halktan olan. Fakirler sınıfından olan. Cahil tabakadan olan.
Sebeb-i merhamet: Merhamet sebebi.
İhsan: İyilik, lütuf, bağışlama, cömertlik.
Müncer: Sürüklenen, götüren, varan, son bulan, sonuçlanan.
Mehasin: İyilikler, güzellikler, iyi ahlaklar.
Seyyiat: Günahlar, kötülükler, suçlar.
Gaye-i hayal: Hayaldaki tek gaye, hayal edilen gaye.
Nisyan: Unutmak, hatırdan çıkarmak.
Tenasi: Unutmak, unutmuş görünme.
Ezhan: Zihinler, anlayışlar, anlamalar.
Ene: Ben, benlik.
İhtilalat: Ayaklanmalar, isyanlar, karışıklıklar.
Ahlâk-ı rezile: Rezil ahlâk.
Muharrik: Hareket ettiren, harekete getiren.
Menba’ı: Kaynağı.
Deva: İlaç, çare.
Vücub-u zekat: Verilmesi Allah tarafından emredilmiş olan zekât.
Hurmet-i riba: Faizin haram olması.
Adalet-i Kur’aniye: Kur’an adaleti.
Riba: Faiz.
Beşer: İnsan.
Sille: Tokat, şamar.5 Ekim 2016: 20:31 #819700Anonim
43- Devletler, milletler muharebesi; tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez.
44- Tarîk-ı gayr-ı meşru ile bir maksadı takib eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşru muhabbetin akibetinin mükâfatı, mahbubun gaddarane adavetidir.
45- Maziye, mesaibe kader nazarıyla ve müstakbele, maasiye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve İtizal, burada barışırlar.
46- Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde cez’a iltica etmemek gerektir.
47- Hayatın yarası iltiyam bulur. İzzet-i İslâmiyenin ve namusun ve izzet-i milliyenin yaraları pek derindir.
48- Öyle zaman olur ki; bir kelime bir orduyu batırır, bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur.
{(Haşiye): Sırp bir neferin Avusturya Veliahdine attığı bir tek gülle; eski harb-i umumîyi patlattırdı, otuz milyon nüfusun mahvına sebeb oldu.}Öyle şerait tahtında olur ki; küçük bir hareket, insanı a’lâ-yı illiyyîne çıkarır ve öyle hal olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel-i safilîne indirir.
Muharebe: Şavaş.
Tabakat-ı beşer: İnsan tabakaları (sınıfları).
Terk-i mevki: Yerini bırakmak.
Ecîr: Ücretli çalışan.
Tarîk-ı gayr-ı meşru: Meşru olmayan yol.
Galiben: Çoğunlukla.
Mahbub: Muhabbet edilen, sevilen, sevgili.
Gaddarane: Acımasızca, merhametsizce.
Adavet: Düşmanlık.
Mesaibe: Musibetlere, felaketlere, sıkıntılara.
Maasi: Günahlar.
Cebr ve İtizal: Cebriye ve Mutelize Mezhepleri.
İltica: Sığınma.
İltiyam: İyileşme, savma.
İzzet-i İslâmiye: İslâmın izzeti, islâm dininin şeref ve yüceliği.
İzzet-i milliye: Milletin şeref ve değeri.
Şerait: Şartlar.
A’lâ-yı illiyyîn: Yükseklerin en yükseği, Allah (cc) katındaki en yüksek derece.
Esfel-i safilîn: Alçakların en alçağı, aşağıların en aşağısı.6 Ekim 2016: 14:57 #819715Anonim
49- Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayalata müreccahtır.
ﻟﺎَ ﻳَﻠْﺰَﻡُ ﻣِﻦْ ﻟُﺰُﻭﻡِ ﺻِﺪْﻕِ ﻛُﻞِّ ﻗَﻮْﻝٍ ﻗَﻮْﻝُ ﻛُﻞِّ ﺻِﺪْﻕٍ Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru değil.)50- Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.
51- İnsanları canlandıran emeldir; öldüren ye’stir.
52- Eskiden beri i’la-yı kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhde ile kendini, yek-vücud olan âlem-i İslâm’a fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi; âlem-i İslâmın saadet ve hürriyet-i müstakbelesiyle telafi edilecektir. Zira şu musibet, maye-i hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişafını hârikulâde ta’cil etti.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.