• Bu konu 8 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
10 yazı görüntüleniyor - 1 ile 10 arası (toplam 10)
  • Yazar
    Yazılar
  • #683854
    *Ramazan*

      1- Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; ittiba’-ı Kur’andır.

      2- Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı tali’siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâmdır.

      3- Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Zira herşey, herşeyle bağlıdır.


      Mektubat

      Marîz: Hasta, dertli.
      Alîl: Hasta, sakat.
      İttiba’-ı Kur’an: Kur’anın bildirdiği anlayış ve hayat biçimine, emir ve yasaklarına uyma.
      Azamet: Büyüklük.
      İttihad-ı İslâm: İslâm birliği, islâm ülkeleri birliği.
      Nücum: Yıldızlar.
      Şümus: Şemsler, güneşler.
      Mâlik: Sahip. Mülk sahibi, mal sahibi.
      Dava-yı halk: Yaratma davası.
      İddia-yı icad: İcad iddiası, yaratma iddiası.

      #819005
      Anonim

        4- Haşirde bütün zevi-l ervahın ihyası; mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihya ve inşasından kudrete daha ağır olamaz. Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir; tegayyür edemez, acz tahallül edemez, avaik tedahül edemez. Onda meratib olamaz, herşey ona nisbeten birdir.

        5- Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş’i dahi o halketmiştir.

        6- Pirenin midesini tanzim eden, Manzume-i Şemsiye’yi de o tanzim etmiştir.

        Haşir: Yeniden diriliş. Dünyadan ölümle ayrılanların ahirette Allah (cc) tarafından tekrar diriltilip toplanması.
        Zevi-l ervah: Ruh sahipleri, ruhlular.
        ihya: Hayatlandırma, canlandırma, diriltme.
        Mevt-âlûd: Ölümle karışık, ölüm bulaşmış.
        Nevm: Uyku, uyumak.
        Kudret-i ezeliye: Ezelî kudret, Allah’ın (cc) başlangıcı olmayan sonsuz gücü.
        Zâtiye: Zata ait, zatla alakalı, kendisiyle ilgili.
        Tegayyür: Değişme, başkalaşma.
        Acz: Güçsüzlük, kuvvetsizlik.
        Tahallül: Müdahale etme, araya girme, karışma.
        Avaik: Engeller, köstekler.
        Tedahül:Birbiri içine girmek, içiçe olmak, karışmak.
        Meratib: Mertebeler, dereceler, kademeler.
        Manzume-i Şemsiye: Güneş sistemi, güneşe bağlı gezegenler topluluğu.

        #819008
        Anonim

          7- Kâinatın te’lifinde öyle bir i’caz var ki; bütün esbab-ı tabiiye farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i’caza karşı secde ederek Sen her kusurdan münezzehsin. Bizim hiçbir kudretimiz yok; nihayetsiz izzet ve hikmet sahibi olan muhakkak Sensin. diyeceklerdir.

          8- Esbaba tesir-i hakikî verilmemiş, vahdet ve celal öyle ister. Lâkin mülk cihetinde esbab dest-i kudrete perde olmuştur, izzet ve azamet öyle ister. Tâ nazar-ı zahirde, dest-i kudret mülk cihetindeki umûr-u hasise ile mübaşir görülmesin.

          9- Mahall-i taalluk-u kudret olan herşeydeki melekûtiyet ciheti şeffaftır, nezihtir.

          10- Âlem-i şehadet, avalim-ül guyub üstünde tenteneli bir perdedir.

          11- Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira şu kitab-ı kebir-i kâinatın herbir harfinin, bahusus zîhayat herbir harfinin, herbir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.

          Mektubat

          Esbab-ı tabiiye: Tabiattaki sebepler.
          Farz-ı muhal: Olmazı olur saymak.
          Muktedir: Güçlü.
          Fâil-i muhtar: Dilediği şekilde serbest olarak iş yapan Allah (cc).
          Tesir-i hakikî: Hakiki tesir, gerçek etki.
          Vahdet: Birlik, teklik, Allah’a (cc) ait birlik.
          Celal: Büyüklük, ululuk, haşmet.
          Dest-i kudret: Kudret eli, Allah’ın (cc) sonsuz güç ve kuvveti.
          Nazar-ı zahir: Zahir nazar, dış bakış, dıştan bakış.
          Umûr-u hasise: Hasis işler, kötü işler.
          Mübaşir: Müjdeleyen. Bir işe başlayan, bir işe girişen.
          Mahall-i taalluk-u kudret: Allah’ın (cc) sonsuz gücünün alakalandığı (doğrudan etkisinin bulunduğu) yer.
          Melekûtiyet: İç yüz, herşeyin perdesiz olarak Allah’a (cc) dönük olduğu ve sebep, şart ve vasıtaların bulunmadığı temiz manevî iç yüz.
          Âlem-i şehadet: Şahadet âlemi, beş duyu organımızla açabildiğimiz dünya.
          Avalim-ül guyub: Gayb âlemleri, görünmeyen âlemler.
          Kudret-i gayr-ı mütenahî: Sonsuz kudret, sonsuz güç ve kuvvet.
          Kitab-ı kebir-i kâinat: Büyük kainat kitabı, evrenin büyük kitabı.
          Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
          Müteveccih: Yönelmiş, dönmüş, bakan, dönük.
          Nâzır: Nezaret eden, bakan, gözeten, gören.

          #819031
          Anonim

            12- Meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse birşey görmedi. İhtiyar bir zât yemin ederek “Hilâli gördüm.” dedi. Halbuki gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede? Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede? Fâil-i teşkil-i enva’ nerede?
            Hilâl-i îd: Bayram hilali, bayramın başladığını gösteren ayın hilal şekli.
            Tekavvüs: Kavislenme, bükülme, eğilme.
            Kamer: Ay.
            Harekât-ı zerrat: Zerrelerin (atomların) hareketleri.
            Fâil-i teşkil-i enva’: Nevleri teşkil eden fail.

            13- Tabiat, misalî bir matbaadır, tâbi’ değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-ı hariciye değil.
            Mistar: Cetvel.
            Kudret: Güç.
            Şeriat-ı iradiye: Allah’ın (cc) irade sıfatından gelen ve kâinattaki bütün varlıkları zorunlu olarak düzenleyen kanunlar sistemi.
            Hakikat-ı hariciye: Haricî hakikat, yaratılmış varlıklar dünyasıyla ilgili gerçek.

            14- Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı cazibedarın cezbesiyledir.
            Fıtrat-ı zîşuur: Şuurlu fıtrat, vicdan.
            İncizab: Cezbedilme, çekilme, kapılma.
            Hakikat-ı cazibedar: Cazibedar hakikat, çekici gerçek.

            15- Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelan-ı nümuvv der: “Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Yumurtada bir meyelan-ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillah olur. Doğru söyler. Bir avuç su, meyelan-ı incimad ile der: “Fazla yer tutacağım.” Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelanlar, iradeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.
            Meyelan-ı nümuvv: Gelişip büyüme eğilimi.
            Meyelan-ı hayat: Hayat meyli, hayat isteği.
            Biiznillah: Allah’ın (cc) izniyle.
            Meyelan-ı incimad: İncimad meyli, donma eğilimi.
            Metin: Sağlam.
            Evamir-i tekviniye: Kainattaki varlıkların yaratılış ve hareketleriyle ilgili emirler (kanunlar).

            16- Karıncayı emirsiz, arıyı ya’subsuz bırakmayan kudret-i ezeliye; elbette beşeri nebisiz bırakmaz. Âlem-i şehadetteki insanlara inşikak-ı Kamer, bir mu’cize-i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, mi’rac dahi âlem-i melekûttaki melaike ve ruhaniyata karşı bir mu’cize-i kübra-yı Ahmediyedir ki; nübüvvetinin velayeti bu keramet-i bahire ile isbat edilmiştir ve o parlak zât, berk ve Kamer gibi melekûtta şu’le-feşan olmuştur.
            Ya’sub: Arı beyi.
            Kudret-i ezeliye: Ezelî kudret, Allah’ın (cc) başlangıcı olmayan sonsuz gücü.
            Beşer: İnsan.
            Nebi: Peygamber.
            İnşikak-ı Kamer: Ayın ikiye ayrılması (Peygamberimizin (asm) mucizesi olarak parmak işareti ile ayın ikiye bölünmesi).
            Mu’cize-i Ahmediye: Hz. Muhammedin (asm) mucizesi.
            Âlem-i melekût: Herşeyin içyüzleriyle Allah’ın (cc) doğrudan hâkimiyetine bakan ve meleklerin bulunduğu dünya.
            Ruhaniyat: Ruhanîler, ruh cinsinden varlıklar.
            Velayet: Velilik, ermişlik, dinde üstün derecede manevî olgunluk.
            Keramet-i bahire: Açık keramet.
            Berk: Şimşek, yıldırım.
            Şu’le-feşan: (Alev)Işık saçan, paylatan.

            #819032
            Anonim

              17- Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahiddir. Birincisi ikincisine bürhan-ı limmîdir; ikincisi birincisine bürhan-ı innîdir.
              Bürhan-ı limmî: Müessirden esere olan delil.
              Bürhan-ı innî: Eserin eser sahibine delil olması.

              18- Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir. Onun için ittihada sevkeder. Hayat, bir şeyi herşeye mâlik eder.
              Tecelli-i vahdet: Vahdet tecellisi, birlik belirtisi, Allah’ın (cc) birliğini kainatın bütünlüğünde belli edip göstermesi.
              İttihad: Birleşme, birlik.
              Mâlik: Sahip.

              19- Ruh, bir kanun-u zîvücud-u haricîdir, bir namus-u zîşuurdur. Sabit ve daim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş, kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i latifeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcud ruh, makul kanunun kardeşidir. İkisi hem daimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir. Şayet nevilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye bir vücud-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, vücudu çıkarsa, şuuru başından indirse, yine lâyemut bir kanun olurdu.
              Kanun-u zîvücud-u haricî: Harici vücud sahibi kanun, yaratılmış varlık sahibi kanun.
              Namus-u zîşuur: Şuur sahibi kanun.
              Âlem-i emir: Yaratılışa ait değişmez kanunlar dünyası.
              Sıfat-ı irade: Allah’ın (cc) istediğini istediği gibi yapma vasfı (niteliği, özelliği).
              Kudret: Güç.
              Vücud-u hissî: Hisse (duyguya) ait vücut.
              Seyyale-i latife: Ağırlığı, hacmi ve yoğunluğu olmayan son derece hızlı akışkan.
              Sedef: Kabuk, kap.
              Kudret-i ezeliye: Ezelî kudret, Allah’ın (cc) başlangıcı olmayan sonsuz gücü.
              Lâyemut: Ölümsüz, son bulmaz, sona ermez.

              #819044
              Anonim

                20- Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatın varlığı bilinir. Herbirisi birer keşşaftır.

                21- Nasraniyet, ya intıfa veya ıstıfa edip İslâmiyet’e karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intıfa bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin esasını câmi’ olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.

                İşte bu sırr-ı azîme, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işaret etmiştir ki: “Hazret-i İsa nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir.”

                22- Cumhur-u avamı, bürhandan ziyade, me’hazdaki kudsiyet imtisale sevkeder.

                23- Şeriatın yüzde doksanı -zaruriyat ve müsellemat-ı diniye- birer elmas sütundur. Mesail-i içtihadiye-i hilafiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altunun himayesine verilmez. Kitablar ve içtihadlar Kur’ana dûrbîn olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!

                24- Her müstaid; nefsi için içtihad edebilir, teşri’ edemez.

                25- Bir fikre davet, cumhur-u ülemanın kabulüne vâbestedir. Yoksa davet bid’attır, reddedilir.

                #819055
                Anonim

                  25- Bir fikre davet, cumhur-u ülemanın kabulüne vâbestedir. Yoksa davet bid’attır, reddedilir.

                  26- İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız dalalet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor.

                  27- Birbirinden eşeff ve eltaf, kudretin çok âyineleri vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem-i misale, âlem-i misalden âlem-i ervaha, hattâ zamana, fikre tenevvü’ ediyor. Hava âyinesinde bir kelime milyonlar kelimat olur. Kalem-i kudret, şu sırr-ı tenasülü pek acib istinsah ediyor. İn’ikas, ya hüviyeti veya hüviyetle mahiyeti tutar. Kesifin timsalleri birer meyyit-i müteharriktir. Bir ruh-u nuranînin kendi âyinelerinde olan timsalleri, birer hayy-ı murtabıttır; aynı olmasa da, gayrı da değildir.

                  28- Şems hareket-i mihveriyesiyle silkinse, meyveleri düşmez; silkinmezse, yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır.

                  29- Nur-u fikir, ziya-yı kalb ile ışıklanıp mezcolmazsa, zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehar-ı ebyazı, muzii
                  {(Haşiye): Meali: Gözün gündüze benzeyen beyazı, geceye benzeyen siyahlığıyla beraber olmazsa; göz, göz olmaz.}
                  leyle-i süveyda ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi, fikret-i beyzada süveyda-i kalb bulunmazsa, basiretsizdir.

                  30- İlimde iz’an-ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka, itikad başkadır.

                  31- Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safi zihinleri idlâldir.

                  32- Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir.

                  33- Bir şey’in vücudu, bütün eczasının vücuduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz’ünün ademiyle olduğundan; zaîf adam, iktidarını göstermek için tahrib tarafdarı oluyor, müsbet yerine menfîce hareket ediyor.

                  34- Desatir-i hikmet, nevamis-i hükûmetle; kavanin-i hak, revabıt-ı kuvvetle imtizac etmezse cumhur-u avamda müsmir olamaz.

                  35- Zulüm, başına adalet külahını geçirmiş; hıyanet, hamiyet libasını giymiş; cihada bagy ismi takılmış, esarete hürriyet namı verilmiş. Ezdad, suretlerini mübadele etmişler.

                  36- Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır.

                  37- Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister. 38- Zaman gösterdi ki: Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil.

                  Mektubat

                  Cumhur-u ülema: Alimlerin (din bilginlerinin) çoğunluğu.
                  Vâbeste: Bağlı.
                  Fıtraten: Yaratılışça, yaratılış bakımından.
                  Mükerrem: Saygı değer, şerefli, üstün özellikler kazandırılmış.
                  Bâtıl: Asılsız, gerçek dışı, hurafe, yanlış ve yalan.
                  İhtiyarsız: İstemeyerek, elde olmadan.
                  Dalalet: Sapıtma, doğru yoldan ayrılma, iman ve islâm yolundan sapmak.
                  Eşeff: En şeffaf, çok parlak, en saydam.
                  Eltaf: Daha latif, çok hoş ve çok güzel. * Lütuflar, iyilikler.
                  Kudret: Güç.
                  Âlem-i misal: Bütün varlıkların ve olayların canlı fotoğraflarının alınıp kaydedildiği âlem.
                  Âlem-i ervah: Ruhlar âlemi.
                  Tenevvü’: Çeşitlenmek, çeşit çeşit olmak, çeşitlilik.
                  Kelimat: Kelimeler, sözler.
                  Kalem-i kudret: Kudret kalemi, Allah’ın (cc) yaratıcı ve yapıcı gücü.
                  Sırr-ı tenasül: Tenasül sırrı, çoğalmadaki gizli gerçek.
                  İstinsah: Çoğaltma, kopyalama.
                  İn’ikas: Aksetme, yansıma.
                  Kesif: Koyu, katı, yoğun.
                  Meyyit-i müteharrik: Hareket eden ölü, hareketli ölü.
                  Ruh-u nuranî: Nuranî ruh, nurlu ruh.
                  Hayy-ı murtabıt: İrtibatlı ve canlı.
                  Hareket-i mihveriye: Kendi eksenindeki hareket.
                  Seyyarat: Seyyareler, gezegenler, gezici yıldızlar.
                  Nur-u fikir: Fikir nuru, düşünce ışığı.
                  Mecz: Karıştırma, katma, birbirine karıştırma.
                  Zulmet: Karanlık. * Sıkıntı.
                  Muzlim: Karanlık, korkutucu ve ürkütücü.
                  Nehar-ı ebyaz: Beyaz gündüz, parlak aydınlık.
                  Muzii: Aydınlatıcı olan, ışık verici olan.
                  Leyle-i süveyda: Siyah gece, geceye benziyen siyahlık.
                  Süveyda-i kalb: “Kalbin ortasında varlığı kabul edilen siyah nokta. Kalbdeki basiret mahalli diye bilinir. Eskiden bir kısım muhakkikler, kalbin mezkur mahalline ; Mahall-i ulum-u diniyye demişler. Ekseriyyetle mahall-i idrak ve basiret olarak kabul edilir.”
                  Basiret: Gerçeği bilip anlama gücü, kalb ile gerçeği hissedip anlama.
                  İz’an-ı kalb: Kalb izanı, kalbin benimsemesi.
                  İltizam: Gerekli görme, lüzumlu görme, tarafgirlik ve bağlılık.
                  İdlâl: Dalalete sürüklemek, saptırmak, doğrudan ve gerçekten ayrılmak.
                  Âlim-i mürşid: İnsanları doğru yola ileten âlim.
                  Adem: Yokluk, hiçlik.
                  Menfîce: Olumsuzca, olumsuz şekilde.
                  Desatir-i hikmet: Hikmet düsturları, gayeli ve faydalı kurallar.
                  Nevamis-i hükûmet: Hükümetin kanunları.
                  Kavanin-i hak: Hak kanunlar, gerçek ve doğru kanunlar.
                  Revabıt-ı kuvvet: Kuvvet rabıtaları, kuvvetin bağları.
                  İmtizac: Uyuşma, kaynaşma.
                  Cumhur-u avam: Halk çoğunluğu, halk topluluğu.
                  Müsmir: Meyve veren, faydalı sonuç veren, faydalı.
                  Hamiyet: Himaye gayreti, koruma çabası.
                  Libas: Elbise.
                  Bagy: İsyan, azgınlık, doğru yoldan ayrılma.
                  Ezdad: Zıtlar, birbirine ters düşenler.
                  Mübadele: Karşılıklı değiştirme, değiş tokuş.
                  Tahabbüb: Muhabbet besleme, sevgi gösterme.

                  #819426
                  Anonim

                    39- Dünyaca havas tanınan insanlardaki meziyet, sebeb-i tevazu’ ve mahviyet iken; tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukaranın aczi, avamın fakrı sebeb-i merhamet ve ihsan iken; esaret ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.

                    40- Bir şeyde mehasin ve şeref hasıl oldukça, havassa peşkeş ederler; seyyiat olsa, avama taksim ederler.

                    41- Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.

                    42- Bütün ihtilalat ve fesadın asıl madeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin muharrik ve menba’ı tek iki kelimedir:

                    Birinci Kelime: “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!”

                    İkinci Kelime: “İstirahatim için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim.”

                    Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o da vücub-u zekattır.

                    İkinci kelimenin devası, hurmet-i ribadır. Adalet-i Kur’aniye âlem kapısında durup, ribaya “Yasaktır, girmeye hakkın yoktur” der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden, dinlemeli!..

                    Mektubat

                    Havas: Toplumun yüksek kısmı, zenginler, ilim sahipleri.
                    Sebeb-i tevazu’: Alçakgönüllülük sebebi.
                    Tahakküm: Zorbalık, baskı.
                    Tekebbür: Kibirlenmek, büyüklenmek, kendini büyük görmek.
                    Avam: Halktan olan. Fakirler sınıfından olan. Cahil tabakadan olan.
                    Sebeb-i merhamet: Merhamet sebebi.
                    İhsan: İyilik, lütuf, bağışlama, cömertlik.
                    Müncer: Sürüklenen, götüren, varan, son bulan, sonuçlanan.
                    Mehasin: İyilikler, güzellikler, iyi ahlaklar.
                    Seyyiat: Günahlar, kötülükler, suçlar.
                    Gaye-i hayal: Hayaldaki tek gaye, hayal edilen gaye.
                    Nisyan: Unutmak, hatırdan çıkarmak.
                    Tenasi: Unutmak, unutmuş görünme.
                    Ezhan: Zihinler, anlayışlar, anlamalar.
                    Ene: Ben, benlik.
                    İhtilalat: Ayaklanmalar, isyanlar, karışıklıklar.
                    Ahlâk-ı rezile: Rezil ahlâk.
                    Muharrik: Hareket ettiren, harekete getiren.
                    Menba’ı: Kaynağı.
                    Deva: İlaç, çare.
                    Vücub-u zekat: Verilmesi Allah tarafından emredilmiş olan zekât.
                    Hurmet-i riba: Faizin haram olması.
                    Adalet-i Kur’aniye: Kur’an adaleti.
                    Riba: Faiz.
                    Beşer: İnsan.
                    Sille: Tokat, şamar.

                    #819700
                    Anonim

                      43- Devletler, milletler muharebesi; tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez.

                      44- Tarîk-ı gayr-ı meşru ile bir maksadı takib eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşru muhabbetin akibetinin mükâfatı, mahbubun gaddarane adavetidir.

                      45- Maziye, mesaibe kader nazarıyla ve müstakbele, maasiye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve İtizal, burada barışırlar.

                      46- Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde cez’a iltica etmemek gerektir.

                      47- Hayatın yarası iltiyam bulur. İzzet-i İslâmiyenin ve namusun ve izzet-i milliyenin yaraları pek derindir.

                      48- Öyle zaman olur ki; bir kelime bir orduyu batırır, bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur.
                      {(Haşiye): Sırp bir neferin Avusturya Veliahdine attığı bir tek gülle; eski harb-i umumîyi patlattırdı, otuz milyon nüfusun mahvına sebeb oldu.}

                      Öyle şerait tahtında olur ki; küçük bir hareket, insanı a’lâ-yı illiyyîne çıkarır ve öyle hal olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel-i safilîne indirir.

                      Muharebe: Şavaş.
                      Tabakat-ı beşer: İnsan tabakaları (sınıfları).
                      Terk-i mevki: Yerini bırakmak.
                      Ecîr: Ücretli çalışan.
                      Tarîk-ı gayr-ı meşru: Meşru olmayan yol.
                      Galiben: Çoğunlukla.
                      Mahbub: Muhabbet edilen, sevilen, sevgili.
                      Gaddarane: Acımasızca, merhametsizce.
                      Adavet: Düşmanlık.
                      Mesaibe: Musibetlere, felaketlere, sıkıntılara.
                      Maasi: Günahlar.
                      Cebr ve İtizal: Cebriye ve Mutelize Mezhepleri.
                      İltica: Sığınma.
                      İltiyam: İyileşme, savma.
                      İzzet-i İslâmiye: İslâmın izzeti, islâm dininin şeref ve yüceliği.
                      İzzet-i milliye: Milletin şeref ve değeri.
                      Şerait: Şartlar.
                      A’lâ-yı illiyyîn: Yükseklerin en yükseği, Allah (cc) katındaki en yüksek derece.
                      Esfel-i safilîn: Alçakların en alçağı, aşağıların en aşağısı.

                      #819715
                      Anonim

                        49- Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayalata müreccahtır.
                        ﻟﺎَ ﻳَﻠْﺰَﻡُ ﻣِﻦْ ﻟُﺰُﻭﻡِ ﺻِﺪْﻕِ ﻛُﻞِّ ﻗَﻮْﻝٍ ﻗَﻮْﻝُ ﻛُﻞِّ ﺻِﺪْﻕٍ Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru değil.)

                        50- Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.

                        51- İnsanları canlandıran emeldir; öldüren ye’stir.

                        52- Eskiden beri i’la-yı kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhde ile kendini, yek-vücud olan âlem-i İslâm’a fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi; âlem-i İslâmın saadet ve hürriyet-i müstakbelesiyle telafi edilecektir. Zira şu musibet, maye-i hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişafını hârikulâde ta’cil etti.

                      10 yazı görüntüleniyor - 1 ile 10 arası (toplam 10)
                      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.