• Bu konu 133 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 135)
  • Yazar
    Yazılar
  • #684443
    Anonim

      Müellifi Bedîüzzaman Said Nursi
      Mütercimi
      Abdülmecid Nursî

      ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ

      ﻭَ ﺑِﻪِ ﻧَﺴْﺘَﻌِﻴﻦُ


      Tenbih: [FONT=&quot][/FONT][FONT=&quot][/FONT]

      İşarat-ül İ’caz Tefsiri; eski Harb-i Umumî’nin birinci senesinde, cephe-i harbde, me’hazsiz ve kitab mevcud olmadığı halde te’lif edilmiştir. Harb zamanının zaruretinden başka, dört sebebe binaen gayet muhtasar ve îcazlı bir tarzda yazılmış; Fatiha ve nısf-ı evvel daha mücmel, daha muhtasar kalmıştır.

      Evvelâ: O zaman, izaha müsaade etmiyordu. Eski Said, îcazlı ve kısa tabiratla ifade-i meram ediyordu.

      Sâniyen: Gayet zeki olan kendi talebelerinin derece-i fehimlerini düşünüyordu, başkaların anlamalarını düşünmüyordu.

      Sâlisen: Eski Said, en dakik ve en ince olan nazm-ı Kur’andaki îcazlı olan i’cazı beyan ettiği için, kısa ve ince düşmüştür. Fakat şimdi ise Yeni Said nazarıyla mütalaa ettim. Elhak, Eski Said’in bütün hatiatıyla beraber, şu tefsirdeki tedkikat-ı âliyesi, onun bir şaheseridir. Yazıldığı vakit daima şehid olmaya hazırlandığı için, hâlis bir niyet ile ve belâgatın kanunlarına ve ulûm-u Arabiyenin düsturlarına tatbik ederek yazdığı için hiçbirini cerhedemedim. Belki Cenab-ı Hak, bu eseri ona keffaret-i zünub yapacak ve bu tefsiri de tam anlayacak adamları yetiştirecek inşâallah.

      Eğer Birinci Harb-i Umumî gibi mâniler olmasaydı, tefsirin şu birinci cildi, i’caz vücuhundan olan i’caz-ı nazmîyi beyan ettiği gibi, diğer cüzler ve mektublar da müteferrik hakaik-i tefsiriyeyi içine alsaydı, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’a güzel bir tefsir-i câmi’ olurdu. Belki inşâallah, şu cüz’-i tefsir ve altmışaltı aded, belki yüzotuz aded “Sözler” ve “Mektubat” Risaleleriyle beraber me’haz olursa, ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur’anî yazsın, inşâallah…

      Said NURSÎ
      #822067
      Anonim

        Haşiye: [FONT=&quot][/FONT]

        Bu hârika tefsirde, münafıklar hakkında olan oniki âyet ile muannid kâfirler için olan iki âyetin izahat ve tafsilâtının içinde çok münasebat-ı belâgatı çoklar anlamayacak ve istifade etmeyecek ehemmiyetsiz nüktelerinin zikredilmesinin sırrı ve diğer âyetlerdeki tahkike ve izaha muhalif olarak mahiyet-i küfriyenin tafsilâtına ve ehl-i nifakın temessük ettikleri şübhelerine pek az temas edilmesinin hikmeti ve yalnız elfaz-ı Kur’aniyenin ince işarat ve delaletlerinin ehemmiyetle beyan edilmesinin sebebi üç nüktedir:

        Birinci Nükte: Bidayet-i zuhur-u İslâmiyette muannid ve kitabsız kâfirlerin ve nifaka giren eski dinlerin münafıkları gibi, aynen bu zaman-ı âhirde bir naziresi çıkacağını, ders-i Kur’anîden gelen bir sünuhat ile Eski Said hissetmiş. Münafıklar hakkındaki âyetleri izah ile en ince nükteleri beyan etmiş, fakat mütalaacıların zihnini bulandırmamak için mahiyet-i mesleklerini ve istinad noktalarını mücmel bırakmış, izah etmemiş. Zâten Risale-i Nur’un mesleği odur ki; zihinlerde bir iz bırakmamak için, sair ülemaya muhalif olarak, muarızların şübhelerini zikretmeden öyle bir cevab verir ki, daha vehim ve vesveseye yer kalmaz. Eski Said bu tefsirde, Risale-i Nur gibi, zihinleri bulandırmamak için yalnız belâgat noktasında lafzın delaletine ve işaratına ehemmiyet vermiş.

        İkinci Nükte: Madem Kur’an-ı Hakîm’in her harfinin okunmasıyla öyle bir kıymeti olur ki; bir harf on, yüz, bin ve binler sevabı ve bâki meyve-i uhrevîyi verecek mahiyettedir; elbette Eski Said’in bu tefsirinde bir saç gibi, bir zerre gibi, Kur’anın kelimatına temas eden nükteleri izah etmesi israf değil, ehemmiyetsiz değil. Belki göz kapaklarının kirpikleri ve belki gözbebeğinin zerreleri gibi kıymetli olduğunu hissetmiş ki, o dehşetli harb içinde bu incecik saç gibi münasebetleri yazmaktan ve düşünmekten, avcı hattında düşman gülleleri onu şaşırtmamış, ondan vazgeçirmemiş. {(Haşiye): Acaba böyle bir adam, hiç mümkün müdür ki; dini siyasete, dünyaya âlet etsin. Bu ittihamı yapanların, ne derece adaletten hariç bir zulüm ettikleri anlaşılır. Nur Talebelerinden Zübeyr, Bayram }

        Üçüncü Nükte: Türkçeye tercümesi, Arabçadaki cezalet, belâgat ve hârika kıymetini muhafaza edememiş. Bazan da muhtasar gitmiş. İnşâallah Arabî tefsir bu tercümenin âhirinde bir mâni’ olmazsa neşredilecek, tercümedeki noksanlarını izale edecek. Fakat Arabî tefsirde tevafukun enva’ından çok hârikalar vardır, beşer ihtiyarı karışmamıştır. Onun için o matbuun aynı tarzında -imkânı varsa- mümkün olduğu kadar çalışmak lâzımdır ki, alâmet-i makbuliyet olan o hârikalar kaybolmasın.

        Said Nursî
        #822068
        Anonim

          ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ

          Kırk sene evvel Harb-i Umumî’de, cephede avcı hattında bazan at üstünde te’lif edilen bu İşarat-ül İ’caz Tefsirinin bir kısmını Üstadımızdan ders aldık. İlm-i Belâgatı ve kavaid-i Arabiyeyi bilmediğimiz halde, aldığımız ders ile bundaki bir sırr-ı azîmi fehmettik ki; bu İşarat-ül İ’caz Tefsiri, hakikaten hârikadır. Bu tefsir, Kur’anın vücuh-u i’cazından yalnız nazmındaki i’cazı hârika bir tarzda göstermesi münasebetiyle dört noktayı beyan ediyoruz:

          Birincisi: Madem Kur’an kelâmullahtır; umum asırlar üzerinde ve arkasında oturan muhtelif tabaka tabaka olarak dizilmiş bütün nev’-i beşere hitab ediyor, ders veriyor. Hem bu kâinat Hâlık-ı Zülcelal’inin kelâmı olarak rububiyetin en yüksek mertebesinden çıkıp, bu binler muhtelif tabaka muhatablarla konuşuyor, umumunun bütün suallerine ve ihtiyaçlarına cevab veriyor; elbette manaları, küllî ve umumîdir. Beşer kelâmı gibi mahsus bir zamana, muayyen bir taifeye ve cüz’î bir manaya inhisar etmiyor. Bütün cinn ve insin binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukûl ve kulûb ve ervahının herbirisine lâyık gıdaları veriyor, dağıtıyor.

          İkincisi: Kelâm-ı Ezelî’den gelen ve bütün asırları ve bütün tavaif-i nev’-i beşeri muhatab ittihaz eden Kur’an-ı Hakîm’in gayet küllî manalarının, cevherlerinin sadefi hükmünde olan lafz-ı Kur’anî, elbette küllîdir. Yalnız kıraatında herbir harfinin on, yüz, bin ve binler ve eyyam-ı mübarekede otuz bine kadar sevab-ı uhrevî ve meyve-i Cennet veren huruf-u Kur’aniyenin herbirinde mevcudiyeti kat’î olan i’cazın bir kısmını bu tefsirde gördük.

          Üçüncüsü: Bir şeyin hüsn ü cemali, o şeyin mecmuunda görünür. Cüz’lere ayrıldığı vakit, mecmuunda görünen hüsn ü cemal, parçalarında görünmez. O şeyin umumunda tezahür eden nakş ve güzellik, herbir kısmında aranmaz. Görünmediği vakit, görünmemesi onun sebeb-i kusuru tevehhüm edilmez. Böyle olmasına rağmen, Kur’an-ı Hakîm’in sure ve âyetlerinde görünen mu’cize-i nazm, hey’at ve keyfiyat itibariyle tahlil edildiği vakit, başka bir tarzda yine kendini ehl-i tedkike gösteriyor. İşte bu İşarat-ül İ’caz Arabî Tefsiri, i’caz-ı Kur’anın yedi menbaından bir menbaı olan nazmındaki cezaleti, en ince esrarına kadar beyan ve izhar ediyor. Kur’an-ı Hakîm’in on, yüz, bin ve binler ve eyyam-ı mübarekede otuz bine kadar semere-i uhrevî veren hurufatının herbirine ait, İşarat-ül İ’caz’ın a’zamî ihtimam ile onlardaki i’cazı göstermeye çalışması, elbette israf değil ayn-ı hakikattır.

          Dördüncüsü: Kur’an-ı Hakîm’in Kelâm-ı Ezelî’den gelmesi ve bütün asırlardaki bütün tabakat-ı beşere hitab etmesi hasebiyle, manasında bir câmiiyet ve külliyet-i hârika vardır. İnsandaki akıl ve lisan gibi, bir anda yalnız bir mes’eleyi düşünmek ve yalnız bir lafzı söylemek gibi cüz’î değil, göz misillü muhit bir nazara sahib olmak gibi, Kelâm-ı Ezelî dahi bütün zamanı ve bütün taife-i insaniyeyi nazara alan bir külliyette bir kelâm-ı İlahîdir. Elbette onun manası, beşer kelâmı gibi cüz’î bir manaya ve hususî bir maksada münhasır değildir. Bu sebebden, bütün tefsirlerde görünen ve sarahat, işaret, remiz, îma, telvih, telmih gibi tabakalarla müfessirînin beyan ettikleri manalar, kavaid-i Arabiyeye ve usûl-ü nahve ve usûl-ü dine muhalif olmamak şartıyla, o manalar, o kelâmdan bizzât muraddır, maksuddur.

          Tahirî, Zübeyr, Sungur, Ziya, Ceylan, Bayram
          #811533
          Anonim

            İfadet-ül Meram

            Kur’an-ı Azîmüşşan bütün zamanlarda gelip geçen nev’-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitaben Arş-ı A’lâdan îrad edilen İlahî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhâssa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi’dir.

            Bu itibarla zamanca, mekânca, ihtisasça daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azîmüşşan’a tefsir olamaz. Çünki Kur’anın hitabına muhatab olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi’ bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassubdan hâlî olamaz ki, hakaik-i Kur’aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.

            Binaenaleyh Kur’anın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlarının tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ülemadan yüksek bir heyetin tedkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet hücceti elde edebilsin.

            Evet Kur’an-ı Azîmüşşan’ın müfessiri, yüksek bir dehâ sahibi ve nafiz bir içtihada mâlik ve bir velayet-i kâmileyi haiz bir zât olmalıdır. Bilhâssa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azîm bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassublarından âzade olarak tam ihlaslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur. İşte Kur’anı ancak böyle bir şahs-ı manevî tefsir edebilir.

            Çünki “Cüzde bulunmayan, küllde bulunur” kaidesine binaen, her ferdde bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur.
            Böyle bir heyetin zuhurunu çoktan beri bekliyorken, hiss-i kabl-el vuku’ kabîlinden olarak, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz zihne geldi. {(Haşiye-1): Evet Van’da Horhor Medresemizin damında esna-yı derste, büyük bir zelzelenin gelmekte olduğunu söyledi. Hakikaten söylediği gibi, az bir zaman sonra Harb-i Umumî başladı. Hamza, Mehmed Şefik, Mehmed Mihri}

            “Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terketmek caiz değildir” kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber; Kur’anın bazı hakikatlarıyla, nazmındaki i’cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat Birinci Harb-i Umumî’nin patlamasıyla Erzurum’un Pasinler’in dağ ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde, müracaat edilecek tefsirlerin, kitabların bulunması mümkün olmadığından; yazdıklarım yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun alâ nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir.

            Evet tashihe muhtaç yerleri vardır, fakat hatt-ı harbde büyük bir ihlas ile, şehidler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehidlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi) cevaz veremedim ve kalbim razı olmadı. Şimdi de razı değildir, çünki o zamandaki ihlas ve hulûsu şimdi bulamıyorum. {(Haşiye-2): Yeni Said, Risale-i Nur’daki hakikî ihlas ile yine o ihlası buldu. Yeni Said, aynı ihlas ile baktı, tashih yerini bulamadı. Demek sünuhat-ı Kur’aniye olduğundan, i’caz-ı Kur’aniye onu yanlışlardan himaye etmiş. Nur Talebeleri}

            Maahâza kaleme aldığım şu İşarat-ül İ’caz adlı eserimi, hakikî bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak ülema-yı İslâmdan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz olmak üzere o zamanların insanlarına bir yadigâr maksadıyla yaptım.

            Said Nursî
            #822069
            Anonim

              Kur’an Nedir? Tarifi Nasıldır? [FONT=&quot][/FONT][FONT=&quot][/FONT]
              Kur’an,

              *şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi..

              *ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi..

              *ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri..

              *ve zeminde ve gökte gizli esma-i İlahiyenin manevî hazinelerinin keşşafı.. ve sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakaikin miftahı..

              *ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı..

              *ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan ve âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi..

              *ve şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi.. ve avalim-i uhreviyenin mukaddes haritası..

              *ve zât ve sıfât ve esma ve şuun-u İlahiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı katı’ı, tercüman-ı sâtı’ı..

              *ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi..

              *ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetin mâ’ ve ziyası..

              *ve nev’-i beşerin hikmet-i hakikiyesi..

              *ve insaniyeti saadete sevkeden hakikî mürşidi ve hâdîsi…

              *ve insanlara
              hem bir kitab-ı şeriat,
              hem bir kitab-ı dua,
              hem bir kitab-ı hikmet,
              hem bir kitab-ı ubudiyet,
              hem bir kitab-ı emr ü davet,
              hem bir kitab-ı zikir,
              hem bir kitab-ı fikir,
              hem insanın bütün hacat-ı maneviyesine merci’ olacak çok kitabları tazammun eden tek, câmi’ bir kitab-ı mukaddes.. hem bütün evliya ve sıddıkînin ve urefa ve muhakkikînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütübhane hükmünde bir kitab-ı semavîdir.

              Kur’an arş-ı a’zamdan, ism-i a’zamdan, her ismin mertebe-i a’zamından geldiği için, Onikinci Söz’de beyan ve isbat edildiği gibi;

              Kur’an,

              *Bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır.

              *Hem bütün mevcudatın İlahı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır.

              *Hem bütün Semavat ve Arz’ın Hâlıkı namına bir hitabdır.

              *Hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir.

              *Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir.

              *Hem rahmet-i vasia-i muhita nokta-i nazarında bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniyedir.

              *Hem uluhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır.

              *Hem ism-i a’zamın muhitinden nüzul ile arş-ı a’zamın bütün muhatına bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir Kitab-ı Mukaddes’tir.

              Ve şu sırdandır ki, “Kelâmullah” ünvanı kemal-i liyakatla Kur’ana verilmiş ve daima da veriliyor.

              Kur’andan sonra sair enbiyanın kütüb ve suhufları derecesi gelir.

              Sair nihayetsiz kelimat-ı İlahiyenin ise bir kısmı dahi has bir itibarla, cüz’î bir ünvan ile, hususî bir tecelli ile, cüz’î bir isim ile ve has bir rububiyet ile ve mahsus bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile zahir olan ilhamat suretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanatın ilhamları, külliyet ve hususiyet itibariyle çok muhteliftir.

              Kur’an,

              *asırları muhtelif bütün enbiyanın kitablarını ve meşrebleri muhtelif bütün evliyanın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini icmalen tazammun eden

              *ve cihat-ı sittesi parlak ve evham u şübehatın zulümatından musaffa

              *ve nokta-i istinadı bilyakîn vahy-i semavî ve kelâm-ı ezelî..

              *ve hedefi ve gayesi, bilmüşahede saadet-i ebediye..

              *içi, bilbedahe hâlis hidayet..

              *üstü, bizzarure envâr-ı iman..

              *altı, biilmelyakîn delil ve bürhan..

              *sağı, bittecrübe teslim-i kalb ve vicdan..

              *solu, biaynelyakîn teshir-i akıl ve iz’an..

              *meyvesi, bihakkalyakîn rahmet-i Rahman ve dâr-ı cinan..

              *makamı ve revacı, bilhads-is sadık makbul-ü melek ve ins ü cânn bir kitab-ı semavîdir.

              Said Nursî
              #822070
              Anonim

                ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ

                ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤَﻦُ ٭ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥَ ٭ ﺧَﻠَﻖَ ﺍﻟْﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ٭ ﻋَﻠَّﻤَﻪُ ﺍﻟْﺒَﻴَﺎﻥَ ٭ ﻓَﻨَﺤْﻤَﺪُﻩُ ﻣُﺼَﻠِّﻴﻦَ ﻋَﻠَﻰ ﻧَﺒِﻴِّﻪِ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍَﺭْﺳَﻠَﻪُ ﺭَﺣْﻤَﺔً ﻟِﻠْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ ﻭَ ﺟَﻌَﻞَ ﻣُﻌْﺠِﺰَﺗَﻪُ ﺍﻟْﻜُﺒْﺮَﻯ ﺍﻟْﺠَﺎﻣِﻌَﺔَ ﺑِﺮُﻣُﻮﺯِﻫَﺎ ﻭَ ﺍِﺷَﺎﺭَﺍﺗِﻬَﺎ ﻟِﺤَﻘَﺎﺋِﻖِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﺑَﺎﻗِﻴَﺔً ﻋَﻠَﻰ ﻣَﺮِّ ﺍﻟﺪُّﻫُﻮﺭِ ﺍِﻟَﻰ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِ ﻭَ ﻋَﻠَٓﻰ ﺍَﻟِﻪِ ﻋَﺎﻣَّﺔً ﻭَ ﺍَﺻْﺤَﺎﺑِﻪِ ﻛَﺎﻓَّﺔً


                Evvelâ: Şu İşarat-ül İ’caz adlı eserden maksadımız; Kur’anın nazmına, lafzına ve ibaresine ait i’caz işaretlerini ve remizlerini beyan etmektir. Çünki i’cazın mühim bir vechi, nazmından tecelli eder. Ve en parlak i’caz, Kur’anın nazmındaki nakışlardan ibarettir.

                Sâniyen: Kur’andaki anasır-ı esasiye ve Kur’anın takib ettiği maksadlar; tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet olmak üzere dörttür. Bu dört unsuru beyan edeceğiz.

                Sual: Kur’anın şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden malûmdur?

                Cevab: Evet benî-Âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücud ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti. “Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. Ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:

                Hikmet: Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?

                Bu suale, benî-Âdem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev’-i beşere vekaleten karşısına çıkarak şöyle cevabda bulundu:

                Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle, re’s-ül malımız olan istidadlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî’den risalet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî’nin risalet beratı olarak bana verdiği Kur’an-ı Azîmüşşan elimdedir. Şübhen varsa al, oku!

                Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın verdiği şu cevablar, Kur’andan muktebes ve Kur’an lisanıyla söylenildiğinden; Kur’anın anasır-ı esasiyesinin şu dört maksadda temerküz ettiği anlaşılıyor.

                S- Şu makasıd-ı erbaa, Kur’anın hangi âyetlerinde bulunuyor?

                C- O anasır-ı erbaa, Kur’anın heyet-i mecmuasında bulunduğu gibi; Kur’anın surelerinde, âyetlerinde, kelâmlarında, hattâ kelimelerinde bile sarahaten veya işareten veya remzen bulunmaktadır. Çünki Kur’anın küllü, cüz’lerinde göründüğü gibi; cüz’leri de, Kur’anın küllüne âyinedir. Bunun içindir ki, Kur’an müşahhas olduğu halde, efrad sahibi olan küllî gibi tarif edilir.

                #822071
                Anonim

                  S- ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ve ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ gibi âyetlerde makasıd-ı erbaaya işaretler var mıdır?

                  C- Evet
                  ﻗُﻞْ kelimesi, Kur’anın çok yerlerinde mezkûr veya mukadderdir. Bu mezkûr ve mukadder olan ﻗُﻞْ kelimelerine esas olmak üzere ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ dan evvel ﻗُﻞْ kelimesi mukadderdir. Yani, “Yâ Muhammed! Bu cümleyi insanlara söyle ve talim et.”

                  Demek besmelede İlahî ve zımnî bir emir var. Binaenaleyh şu mukadder olan ﻗُﻞْ emri, risalet ve nübüvvete işarettir. Çünki Resul olmasaydı, tebliğ ve talime memur olmazdı.

                  Kezalik hasrı ifade eden “câr ve mecrur’un takdimi”, tevhide îmadır.

                  Ve keza ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤَﻦ nizam ve adalete, ﺍَﻟﺮَّﺣِﻴﻢ de haşre delalet eder.

                  Ve keza ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ daki ihtisası ifade ettiğinden tevhide işarettir.

                  ﺭَﺏُّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ adaletle nübüvvete remizdir. Çünki terbiye, resuller vasıtasıyla olur.

                  ﻣَﺎﻟِﻚِ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِ zâten sarahaten haşir ve kıyamete delalet eder.

                  Ve keza
                  ﺍِﻧَّٓﺎ ﺍَﻋْﻄَﻴْﻨَﺎﻙَ ﺍﻟْﻜَﻮْﺛَﺮَ sadefi de, o makasıd-ı erbaa cevherlerini tazammun etmiştir.

                  ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ: Bu kelâm, güneş gibidir. Yani, güneş başkalarını gösterdiği gibi, kendini de gösterir; başka bir güneşe ihtiyaç bırakmaz. ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ başkalarına yaptığı vazifeyi, kendisine de yapıyor, ikinci bir ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ daha lâzım değildir.

                  Evet ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ öyle müstakil bir nurdur ki, bu nur hiçbir şeye bağlı değildir. Hattâ bu nurun “câr ve mecrur”u bile hiçbir şeye muhtaç değildir. Ancak harfinden müstefad olan ﺍَﺳْﺘَﻌِﻴﻦُ veya örfen malûm olan ﺍَﺗَﻴَﻤَّﻦُ veyahut mukadder olan ﻗُﻞْ ün istilzam ettiği ﺍِﻗْﺮَﺍْ fiillerinden birine mütealliktir.

                  İhtar:
                  ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ daki “câr ve mecrur”a müteallik olarak mezkûr olan fiiller, besmeleden sonra takdir edilir ki, hasrı ifade etmekle ihlas ve tevhidi tazammun etsin. ﺍِﺳْﻢ: Cenab-ı Hakk’ın zâtî isimleri olduğu gibi, fiilî isimleri de vardır. Bu fiilî isimlerin, Gaffar ve Rezzak, Muhyî ve Mümit gibi pekçok nev’leri vardır.

                  #811846
                  Anonim

                    S- Bu fiilî isimlerinin kesretle tenevvüü neden meydana geliyor?

                    C- Kudret-i ezeliyenin kâinattaki mevcudatın nev’lerine, ferdlerine olan nisbet ve taallukundan husule gelir. Bu itibarla,
                    ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ kudret-i ezeliyenin taalluk ve tesirini celbeder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyle ise hiç kimse, hiçbir işini besmelesiz bırakmasın!

                    ﺍَﻟﻠَّﻪ lafza-i celali, bütün sıfât-ı kemaliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünki lafza-i celal, Zât-ı Akdes’e delalet eder; Zât-ı Akdes de, bütün sıfât-ı kemaliyeyi istilzam eder; öyle ise, o lafza-i mukaddese, delalet-i iltizamiye ile bütün sıfât-ı kemaliyeye delalet eder.

                    İhtar: Başka ism-i haslarda bu delalet yoktur. Çünki başka zâtlarda sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmek yoktur.

                    ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ: Bu iki sıfatın lafza-i celalden sonra zikirlerini îcab eden münasebetlerden birisi şudur ki: Lafza-i celalden celal silsilesi tecelli ettiği gibi, bu iki sıfattan dahi cemal silsilesi tecelli ediyor.

                    Evet herbir âlemde emr ve nehiy, sevab ve azab, tergib ve terhib, tesbih ve tahmid, havf ve reca gibi pek çok füruat, celal ve cemalin tecellisiyle teselsül edegelmektedir.

                    İkincisi: Cenab-ı Hakk’ın ismi, Zât-ı Akdes’ine ayn olduğu cihetle; lafza-i celal, sıfât-ı ayniyeye işarettir.ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢ de, fiilî olan sıfât-ı gayriyeye îmadır. ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤَﻦ dahi, ne ayn ne gayr olan sıfât-ı seb’aya remizdir. Zira Rahman, Rezzak manasınadır. Rızk, bekaya sebebdir. Beka, tekerrür-ü vücuddan ibarettir. Vücud ise; birincisi mümeyyize, ikincisi muhassısa, üçüncüsü müreccihe olmak üzere “ilim, irade, kudret” sıfatlarını istilzam eder. Beka dahi, semere-i rızık mahsulü olduğu için, “basar, sem’, kelâm” sıfatlarını iktiza eder ki; merzuk istediği zaman, ihtiyacını görsün, istediği zaman işitsin, aralarında vasıta bulunduğu takdirde o vasıta ile konuşsun. Bu altı sıfat, şübhesiz birinci sıfatı olan hayatı istilzam ederler.

                    S- Rahman, büyük nimetlere; Rahîm, küçük nimetlere delalet ettikleri cihetle; Rahîm’in Rahman’dan sonra zikri, yukarıdan aşağıya inmek manasına olan “san’at-üt tedelli” kaidesine dâhildir. Bu ise, belâgatça makbul değildir?

                    C- Evet kaşlar göze, gem ata mütemmim oldukları ve onların noksanlarını ikmal ettikleri gibi; küçük nimetler de, büyük nimetlere mütemmimdirler. Bu itibarla mütemmim olan haddizâtında küçük de olsa, faideyi ikmal ettiğinden, büyükten daha büyük olması îcab eder. Ve keza büyükten beklenilen menfaat, küçüğe mütevakkıf ise; o küçük, büyük sırasına geçer; o büyük dahi, küçük hükmünde kalır. Kilit ile anahtar, lisan ile ruh gibi.

                    Ve keza bu makam, nimetlerin ta’dadı veya nimetler ile imtinan makamı değildir. Ancak insanları, gizli ve küçük nimetlere tenbih ve ikaz etmek makamıdır. Evvelki makamlardaki “tedelli”, şu “tenbih” makamında terakki sayılır. Çünki gizli ve küçük nimetleri insanlara göstermek ve insanları onların vücuduna ikaz etmek, daha lâyık ve daha lâzımdır. Bu itibarla, şu mes’elemizde tedelli değil, terakki vardır.

                    S- Mebde’ ve me’haz itibariyle rikkat-ül kalb manasını ifade eden bu iki sıfatın Cenab-ı Hak hakkında kullanılması caiz değildir. Eğer mana-yı hakikîlerinin lâzımı ve neticesi olan in’am ve ihsan kasdedilirse, mecazda ne hikmet vardır?

                    C- Bu iki sıfat, “yed” gibi mana-yı hakikîleriyle, Cenab-ı Hak hakkında kullanılması muhal olan müteşabihattandır. Müteşabihatta, mana-yı mecazînin mana-yı hakikînin lafzıyla, üslûbuyla gösterilmesindeki hikmet, insanların me’luf ve malûmları olmayan manaları ve hakikatları zihinlerine yakınlaştırıp kabul ettirmekten ibarettir. Meselâ “yed”in mana-yı mecazîsi insanlara me’nus olmadığından, mana-yı hakikînin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarureti vardır.

                    #822072
                    Anonim

                      ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ

                      Evvelâ bu kelimeyi mâkabline bağlattıran cihet-i münasebet; “Rahman” “Rahîm”in delalet ettikleri nimetlerin hamd ve şükür ile karşılanması lüzumundan ibarettir.

                      Sâniyen: Şu “Elhamdülillah” cümlesi, herbiri niam-ı esasiyeden birine işaret olmak üzere, Kur’anın dört suresinde tekerrür etmiştir. O nimetler de; neş’e-i ûlâ ile neş’e-i ûlâda beka, neş’e-i uhra ile neş’e-i uhrada beka nimetlerinden ibarettir.

                      Sâlisen: Bu cümlenin Kur’anın başlangıcı olan Fatiha Suresi’ne fatiha yani başlangıç yapılması neye binaendir?

                      C- Kâinatın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gaye,
                      ﻭَ ﻣَﺎ ﺧَﻠَﻘْﺖُ ﺍﻟْﺠِﻦَّ ﻭَ ﺍﻟْﺎِﻧْﺲَ ﺍِﻟﺎَّ ﻟِﻴَﻌْﺒُﺪُﻭﻥِ ferman-ı celilince, ibadettir. Hamd ise, ibadetin icmalî bir sureti ve küçük bir nüshasıdır.ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ın bu makamda zikri, hilkatin gayesini tasavvur etmeğe işarettir.

                      Râbian: Hamdin en meşhur manası, sıfât-ı kemaliyeyi izhar etmektir. Şöyle ki:

                      Cenab-ı Hak insanı kâinata câmi’ bir nüsha ve onsekiz bin âlemi hâvi şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve esma-i hüsnadan herbirisinin tecelligâhı olan herbir âlemden bir örnek, bir nümune, insanın cevherinde vedîa bırakmıştır.

                      Eğer insan maddî ve manevî herbir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarfetmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriata imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin herbirisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan o pencereden, o âleme bakar. Ve o âleme tecelli eden sıfatla, o âlemden tezahür eden isme bir mir’at ve bir âyine olur. O vakit insan ruhuyla, cismiyle âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülâsa olur. Ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle insan, sıfât-ı kemaliye-i İlahiyeye hem mazhar olur, hem müzhir olur. Nitekim Muhyiddin-i Arabî, ﻛُﻨْﺖُ ﻛَﻨْﺰًﺍ ﻣَﺨْﻔِﻴًّﺎ ﻓَﺨَﻠَﻘْﺖُ ﺍﻟْﺨَﻠْﻖَ ﻟِﻴَﻌْﺮِﻓُﻮﻧِﻰ hadîs-i şerifinin beyanında: “Mahlukatı yarattım ki, bana bir âyine olsun ve o âyinede cemalimi göreyim.” demiştir.

                      ﻟِﻠَّﻪِ: “Lâm” burada ihtisas içindir. Hamdin Zât-ı Akdes’e has ve münhasır olduğunu ifade eder. Bu “lâm”ın müteallakı olan ihtisas hazf olduktan sonra ona intikal etmiştir ki, ihlas ve tevhidi ifade etsin.

                      İhtar: Müşahhas olan bir şeyin umumî bir mefhum ile mülahaza edildiğine binaen; Zât-ı Akdes de müşahhas olduğu halde, Vâcib-ül Vücud mefhumuyla tasavvur edilebilir.

                      ﺭَﺏِّ: Yani herbir cüz’ü bir âlem mesabesinde bulunan şu âlemi bütün eczasıyla terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz’lerin zerratını kemal-i intizamla tahrik eder. Evet Cenab-ı Hak, herşey için bir nokta-i kemal tayin etmiştir. Ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Her şey o nokta-i kemale doğru hareket etmek üzere, sanki manevî bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esna-yı harekette onlara yardım eden ve mâni’lerini def’eden, şübhesiz Cenab-ı Hakk’ın terbiyesidir.

                      Evet kâinata dikkatle bakıldığı zaman, insanların taife ve kabîleleri gibi, kâinatın zerratı münferiden ve müçtemian Hâlıklarının kanununa imtisalen, muayyen olan vazifelerine koşmakta oldukları hissedilir. Yalnız bedbaht insanlar müstesna!

                      ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ: Bu kelimenin sonundaki ﻳﻦ yalnız i’rab alâmetidir, ﻋِﺸْﺮِﻳﻦَ ﺛَﻠﺎَﺛِﻴﻦَ gibi. Veya cem’ alâmetidir. Çünki âlemin ihtiva ettiği cüz’lerin herbirisi bir âlemdir. Veyahut yalnız manzume-i şemsiyeye münhasır değildir. Cenab-ı Hakk’ın şu gayr-ı mütenahî fezada çok âlemleri vardır.

                      Evet

                      ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﻛَﻢْ ﻟِﻠَّﻪِ ﻣِﻦْ ﻓَﻠَﻚٍ ٭ ﺗَﺠْﺮِﻯ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡُ ﺑِﻪِ ﻭَ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻭَ ﺍﻟْﻘَﻤَﺮُ

                      ﺭَﺍَﻳْﺘُﻬُﻢْ ﻟِﻰ ﺳَﺎﺟِﺪِﻳﻦَde olduğu gibi, burada da ukalâya mahsus cem’ sîgasıyla gayr-ı ukalâ cem’lendirilmiştir. Bu ise, kavaide muhaliftir?

                      Evet âlemin ihtiva ettiği uzuvların birer âkıl, birer mütekellim suretinde tasavvur edilmesi, belâgatın en makbul bir prensibidir. Zira kâinatın “âlem” ile tesmiyesi, kâinatın Sâni’ine olan delaleti, şehadeti, işareti içindir. Binaenaleyh kâinatın uzuvları da Sâni’a olan delaletleri, şehadetleri için birer âlem olmaları îcabeder. Öyle ise Sâni’in o uzuvları terbiyesinden ve o uzuvların da Sâni’i i’lam etmelerinden anlaşılır ki; o uzuvlar birer hayy, birer âkıl, birer mütekellim suretinde tasavvur edilmiştir. Binaenaleyh bu cem’de, kavaide muhalefet yoktur.

                      #822073
                      Anonim

                        ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ: Mâkabliyle bu iki sıfatın nazmını îcab eden şöyle bir münasebet vardır ki; biri menfaatleri celb, diğeri mazarratları def’etmek üzere terbiyenin iki esası vardır. Rezzak manasına olan “Er-Rahman” birinci esasa, Gaffar manasını ifade eden “Er-Rahîm” de ikinci esasa işaretleri için birbiriyle bağlanmıştır.

                        #814185
                        Anonim

                          ﻣَﺎﻟِﻚِ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِ Mâkabliyle şu sıfatın nazmını iktiza eden sebeb şudur ki:

                          Şu sıfat, rahmeti ifade eden mâkabline neticedir. Zira kıyametle, saadet-i ebediyenin geleceğine en büyük delil, rahmettir. Evet rahmetin rahmet olması ve nimetin nimet olması ancak ve ancak haşir ve saadet-i ebediyeye bağlıdır. Evet saadet-i ebediye olmasa, en büyük nimetlerden sayılan aklın, insanın kafasında yılan vazifesini görmekten başka bir işi kalmaz. Kezalik en latif nimetlerden sayılan şefkat ve muhabbet, ebedî bir ayrılık düşüncesiyle, en büyük elemler sırasına geçerler.

                          S- Cenab-ı Hakk’ın her şeye mâlik olduğu bir hakikat iken, burada haşir ve ceza gününün tahsisi neye binaendir?

                          C- Şu âlemin insanlarca hakir ve hasis sayılan bazı şeylerine kudret-i ezeliyenin bizzât mübaşereti azamet-i İlahiyeye münasib görülmediğinden, vaz’edilen esbab-ı zahiriyenin o gün ref’iyle, her şeyin şeffaf, parlak içyüzüyle tecelli edip Sâni’ini, Hâlıkını vasıtasız göreceğine işarettir.

                          ﻳَﻮْﻡ tabiri ise, haşrin vukuunu gösteren emarelerden birine işarettir. Şöyle ki:

                          Sâniye, dakika, saat ve günleri gösteren haftalık bir saatin millerinden birisi devrini tamam ettiği zaman, behemehal ötekiler de devirlerini ikmal edeceklerine kanaat hasıl olur.

                          Kezalik yevm, sene, ömr-ü beşer ve ömr-ü dünya içinde tayin edilen manevî millerden birisi devrini tamam ettiğinde, ötekilerin de (velev uzun bir zamandan sonra olsun) devirlerini ikmal edeceklerine hükmedilir.

                          Ve keza bir gün veya bir sene zarfında vukua gelen küçük küçük kıyametleri, haşirleri gören bir adam, saadet-i ebediyenin (haşrin tulû’-u fecriyle, şahsı bir nev’ hükmünde olan) insanlara ihsan edileceğine şübhe edemez.

                          ﺩِﻳﻦ kelimesinden maksad ya cezadır, çünki o gün hayır ve şerlere ceza verilecek bir gündür veya hakaik-i diniyedir. Çünki hakaik-i diniye o gün tam manasıyla meydana çıkar. Ve daire-i itikadın, daire-i esbaba galebe edeceği bir gündür.

                          Evet Cenab-ı Hak müsebbebatı esbaba bağlamakla, intizamı temin eden bir nizamı kâinatta vaz’ etmiş. Ve herşeyi, o nizama müraat etmeğe ve o nizamla kalmaya tevcih etmiştir. Ve bilhâssa insanı da, o daire-i esbaba müraat ve merbutiyet etmeğe mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada daire-i esbab daire-i itikada galib ise de; âhirette hakaik-i itikadiye tamamen tecelli etmekle, daire-i esbaba galebe edecektir. Buna binaen, bu dairelerin herbirisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktiza ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Aksi takdirde daire-i esbabda iken tabiatıyla, vehmiyle, hayaliyle daire-i itikada bakan; Mu’tezile olur ki, tesiri esbaba verir. Ve keza daire-i itikadda iken ruhuyla, imanıyla daire-i esbaba bakan da; esbaba kıymet vermeyerek, Cebriye Mezhebi gibi tenbelcesine bir tevekkül ile nizam-ı âleme muhalefet eder.

                          #814187
                          Anonim

                            ﺍِﻳَّﺎﻙَ ﻧَﻌْﺒُﺪُ: ﻙ zamirinde iki nükte vardır.

                            Birincisi: Mâkablinde zikredilen sıfât-ı kemaliyenin zamirinde müstetir ve mutazammın olduğuna işarettir. Çünki o sıfatların birer birer ta’dadından hasıl olan büyük bir şevk ile gaybetten hitaba, yani ism-i zahirden şu zamirine iltifat ve intikal olmuştur. Demek zamirinin mercii, geçen sıfât-ı kemaliye ile mevsuf olan zâttır.

                            İkincisi: Elfaz okunurken manalarını düşünmek, belâgat mezhebinde vâcib olduğuna işarettir. Çünki manalar düşünülürse, nâzil olduğu gibi okunur ve o okuyuş; tabiatıyla, zevkiyle hitaba incirar eder. Hattâ ﺍِﻳَّﺎﻙَ ﻧَﻌْﺒُﺪُ yu okuyan adam, sanki ﺍُﻋْﺒُﺪْ ﺭَﺑَّﻚَ ﻛَﺎَﻧَّﻚَ ﺗَﺮَﺍﻩُ cümlesindeki emre imtisalen okuyor gibi olur.

                            Cem’ sîgasıyla zikredilen
                            ﻧَﻌْﺒُﺪُ deki zamir, üç taifeye işarettir.

                            Birincisi: İnsanın vücudundaki bütün a’zâ ve zerrata raci’dir ki, bu itibarla şükr-ü örfîyi eda etmiş olur.

                            İkincisi: Bütün ehl-i tevhidin cemaatlerine aittir. Bu cihetle şeriata itaat etmiş olur.

                            Üçüncüsü: Kâinatın ihtiva ettiği mevcudata işarettir. Bu itibarla, şeriat-ı fıtriye-i kübraya tâbi’ olarak hayret ve muhabbetle kudret ve azametin arşı altında sâcid ve âbid olmuş olur.

                            Bu cümlenin mâkabliyle vech-i nazmı,
                            ﻧَﻌْﺒُﺪُ nün ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ye tefsir ve beyan olmakla ﻣَﺎﻟِﻚِ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِ e de bir netice ve bir lâzım olmasıdır.

                            İhtar:
                            ﺍِﻳَّﺎﻙَ nin takdimi, ihlası vikaye etmek içindir ve zamir-i hitab da, ibadetin sebeb ve illetine işarettir. Çünki hitaba incirar eden geçen sıfâtla muttasıf olan zât, elbette ibadete müstehaktır.

                            ﻭَ ﺍِﻳَّﺎﻙَ ﻧَﺴْﺘَﻌِﻴﻦُ: ﻧَﺴْﺘَﻌِﻴﻦُ de müstetir zamir, ﻧَﻌْﺒُﺪُ nun fâili gibi, o üç cemaatten herbirine raci’dir. Yani: Bizim vücudumuzun zerratı veya ehl-i tevhid cemaatı veyahut kâinat mevcudatı, bütün hacat ve maksadlarımıza, bilhâssa en ehemm olan ibadetimize, senden iane ve tevfik istiyoruz.

                            ﺍِﻳَّﺎﻙَ kelimesinin tekrarlanmasındaki hikmetin birincisi, hitab ve huzurdaki lezzetin artırılmasına; ikincisi, ayân makamının bürhan makamından daha yüksek olduğuna; üçüncüsü, huzurda sıdk olup kizbin ihtimali olmadığına; dördüncüsü, ibadetle istianenin ayrı ve müstakil maksadlar olduklarına işarettir.

                            Bu iki fiili birbiriyle bağlayan münasebet, ücretle hizmet arasındaki münasebettir. Zira ibadet, abdin Allah’a karşı bir hizmetidir. İane de, o hizmete karşı bir ücret gibidir. Veya mukaddeme ile maksud arasındaki alâkadır. Çünki iane ve tevfik, ibadete mukaddemedir.
                            ﺍِﻳَّﺎﻙَ kelimesinin takdiminden doğan hasr, abdin Cenab-ı Hakk’a karşı yaptığı ibadet ve hizmetle, vesait ve esbaba olan tezellülden kurtuluşuna işarettir. Lâkin esbabı tamamen ihmal ve terketmek iyi değildir. Çünki o zaman, Cenab-ı Hakk’ın hikmet ve meşietiyle kâinatta vaz’edilen nizama karşı bir temerrüd çıkar. Evet daire-i esbabda iken tevekkül etmek, bir nevi tenbellik ve atalettir.

                            #822082
                            Anonim

                              ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ: Hidayeti taleb etmekle ianeyi istemek arasında ne münasebet vardır?

                              Evet biri sual, diğeri cevab olduklarından birbiriyle bağlanılmıştır. Şöyle ki:

                              ﻧَﺴْﺘَﻌِﻴﻦُ ile iane taleb edilirken makam iktizasıyla “Ne istiyorsun?” diye vârid olan mukadder sual, ﺍِ ﻫْﺪِﻧَﺎ ile cevablandırılmıştır. ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ ile istenilen şeylerin ayrı ayrı ve müteaddid olması, ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ manasının da ayrı ayrı ve müteaddid olmasını îcab eder. Sanki ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ, dört masdardan müştaktır. Meselâ: Bir mü’min hidayeti isterse, ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ sebat ve devam manasını ifade eder. Zengin olan isterse, ziyade manasını; fakir olan isterse, i’ta manasını; zaîf olan isterse iane ve tevfik manasını ifade eder.

                              Ve keza “Her şeyi halk ve hidayet etmiştir” manasında bulunan ﻭَ ﺧَﻠَﻖَ ﻛُﻞَّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻭَ ﻫَﺪَﻯ ayet-i celilesi hükmünce, zahirî ve bâtınî duygular, âfâkî ve haricî deliller, enfüsî ve dâhilî bürhanlar, peygamberlerin irsaliyle, kitabların inzali gibi vasıtalar itibariyle de hidayetin manası taaddüd eder.

                              İhtar:
                              En büyük hidayet, hicabın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.

                              ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﺍَﺭِﻧَﺎ ﺍﻟْﺤَﻖَّ ﺣَﻘًّﺎ ﻭَ ﺍﺭْﺯُﻗْﻨَﺎ ﺍِﺗِّﺒَﺎﻋَﻪُ ﻭَ ﺍَﺭِﻧَﺎ ﺍﻟْﺒَﺎﻃِﻞَ ﺑَﺎﻃِﻠﺎً ﻭَ ﺍﺭْﺯُﻗْﻨَﺎ ﺍِﺟْﺘِﻨَﺎﺑَﻪُ ﺍَﻣِﻴﻦَ

                              #822083
                              Anonim

                                ﺍﻟﺼِّﺮَﺍﻁَ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻘِﻴﻢَ: Sırat-ı müstakim; şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ü adalete işarettir. Şöyle ki:

                                Tegayyür, inkılab ve felâketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi: Menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye. İkincisi: Zararlı şeyleri def’ için kuvve-i sebuiye-i gazabiye. Üçüncüsü: Nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.

                                Lâkin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir hadd ve bir nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan bu kuvvetlerin herbirisi tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar.

                                Meselâ: Kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki; ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki; namusları ve ırzları payimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki; helâline şehveti var, harama yoktur.

                                İhtar: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuddur.

                                Ve keza kuvve-i gazabiyenin tefrit mertebesi cebanettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne manevî hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattır ki; hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru’ olmayan şeylere karışmaz.

                                İhtar: Bu kuvve-i gazabiyenin füruatında da şu üç mertebenin yeri vardır.

                                Ve keza kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki; hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki; hakkı hak bilir imtisal eder, bâtılı bâtıl bilir içtinab eder.

                                ﻭَ ﻣَﻦْ ﻳُﺆْﺕَ ﺍﻟْﺤِﻜْﻤَﺔَ ﻓَﻘَﺪْ ﺍُﻭﺗِﻰَ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻛَﺜِﻴﺮًﺍ

                                İhtar: Bu kuvvetin şu üç mertebeye inkısamı gibi; füruatı da, o üç mertebeyi hâvidir. Meselâ: Halk-ı ef’al mes’elesinde Cebr Mezhebi ifrattır ki, bütün bütün insanı mahrum eder. İtizal Mezhebi de tefrittir ki, tesiri insana verir. Ehl-i Sünnet Mezhebi vasattır. Çünki bu mezheb beyne-beynedir ki; o fiillerin bidayetini irade-i cüz’iyeye, nihayetini irade-i külliyeye veriyor. Ve keza itikadda da ta’til ifrattır, teşbih tefrittir, tevhid vasattır.

                                Hülâsa: Şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ü adalettir. Sırat-ı müstakimden murad şu üç mertebedir.

                                #822084
                                Anonim

                                  ﺻِﺮَﺍﻁَ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍَﻧْﻌَﻤْﺖَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ: Kur’anın inci gibi lafızlarının dizilmesi; bir hayta, bir çeşite, bir nakşa münhasır değildir. Belki zuhurca, hafâca, yakınlıkça, uzaklıkça mütefavit çok tenasüblerden hasıl olan pek çok nakışlar üzerine dizilmişlerdir, nazmedilmişlerdir. Zâten i’cazın esası, ihtisardan sonra ancak böyle nakışlardadır.

                                  Evet ﺻِﺮَﺍﻁَ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍَﻧْﻌَﻤْﺖَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ile mâkablindeki herbir kelime arasında bir münasebet vardır.

                                  Meselâ: ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ile münasebeti vardır. Çünki nimet, hamde delil ve karinedir. ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ ile münasebetdardır. Çünki terbiyenin kemali, nimetlerin tevali ve teakubu ile olur. ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ ile alâkadardır. Çünki ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ den irade edilen “enbiya, şüheda, suleha, ülema” rahmettirler. ﻣَﺎﻟِﻚِ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِ ile alâkası vardır. Çünki nimet-i kâmile, ancak dindir. ﻧَﻌْﺒُﺪُ ile alâkası var. Çünki ibadette imamlar, bunlardır. ﻧَﺴْﺘَﻌِﻴﻦُ ile var. Çünki tevfike ve ianeye mazhar bunlardır. ﺍِﻫْﺪِﻧَﺎ ile var. Çünki hidayette mukteda-bih onlardır. ﺻِﺮَﺍﻁَ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻘِﻴﻢَ ile vardır. Çünki doğru yol, ancak onların mesleğidir.

                                  “Tarîk” veya “sebil” kelimelerine “sırat” kelimesinin tercihi, mesleklerinin etrafı mahdud ve işlek bir cadde olduğuna ve o caddeye girenlerin bir daha çıkmamalarına işarettir.

                                  Ma’hud ve malûm olan şeylerde kullanılması usûl ittihaz edilen esma-i mevsuleden
                                  ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ tabiri, onların zulümat-ı beşeriye içinde elmas gibi parladıklarına işarettir ki; onları taharri ve taleb etmeye ve aramaya lüzum yoktur. Onlar, herkesin gözü önünde hazır olduklarını temin eden bir ulüvv-ü şâna mâliktirler.

                                  Cem’ sîgasıyla ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ nin zikri, onlara iktida ve tâbi’ olmak imkânının mevcudiyetine ve onların mesleklerinde butlan olmadığına işarettir. Çünki ferdî olmayan bir meslekte tevatür vardır; tevatürde, butlan yoktur.

                                  Mazi sîgasıyla
                                  ﺍَﻧْﻌَﻤْﺖَ nin zikri; tekrar nimeti taleb etmeye bir vesile olduğuna ve Allah’a raci’ olan zamiri de, bir yardımcı ve bir şefaatçı vazifesini gördüğüne işarettir. Yani: “Ey Rabbim! Madem ki in’am senin fiilindir ve evvelce de in’amı yapmışsın; istihkakım olmadığı halde in’amı tekrarlamak, senin şe’nindendir.”

                                  ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ deki ﻋَﻠَﻰ enbiyaya yükletilen risalet ve teklif yükünün pek ağır olduğuna ve sahraları faydalandırmak için yağmur, kar ve fırtınaların şedaidine maruz kalan yüksek dağlar gibi, peygamberlerin de ümmetlerini feyizlendirmek için risalet zahmetlerine maruz kaldıklarına işarettir.

                                  İhtar: Başka bir surede zikredilen
                                  ﻓَﺎُﻭﻟَٓﺌِﻚَ ﻣَﻊَ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍَﻧْﻌَﻢَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺒِﻴِّﻴﻦَ ﻭَ ﺍﻟﺼِّﺪِّﻳﻘِﻴﻦَ ﻭَ ﺍﻟﺸُّﻬَﺪَٓﺍﺀِ ﻭَ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤِﻴﻦَ olan âyet-i kerime, buradaki ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍَﻧْﻌَﻤْﺖَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ âyet-i celilesini beyan eder. Zâten Kur’anın bir kısmı, bir kısmını tefsir eder.

                                  S- Peygamberlerin meslekleri birbirine uymadığı gibi, ibadetleri de birbirine muhaliftir. Bunun esbabı nedir?

                                  C- İtikad ve amelde, usûl ve ahkâm-ı esasiyede peygamberlerin hepsi daimdirler, sabittirler, müttehiddirler. İhtilaf ve tefavütleri, ancak füruattadır. Zâten zamanların tebeddülüyle, füruatın da tebeddül ve tegayyürü tabiî bir şeydir. Evet mevasim-i erbaada tedavi ve telebbüs gibi çok şeyler tebeddüle uğrar. Meselâ, kışın giyilen kalın elbise yazın tebeddüle uğrar; veya kışın güzel tesiri olan bir ilâcın, yazın fena tesiri olur, kullanılmaz. Kezalik kalb ve ruhların gıdası olan ahkâm-ı diniyenin füruatı da, ömr-ü beşerin devreleri itibariyle tebeddüle uğrar.

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 135)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.