• Bu konu 133 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 135)
  • Yazar
    Yazılar
  • #822303
    Anonim

      Evet zekatın vücubu ile ribanın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır.

      Evet eğer tarihî bir nazarla sahife-i âleme bakacak olursan ve o sahifeyi lekelendiren beşerin mesavîsine, hatalarına dikkat edersen, heyet-i içtimaiyede görünen ihtilâller, fesadlar ve bütün ahlâk-ı rezilenin iki kelimeden doğduğunu görürsün.

      *Birisi: “Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün bana ne.”

      *İkincisi: “Sen zahmetler içinde boğul ki, ben nimetler ve lezzetler içinde rahat edeyim.”

      Âlem-i insaniyeti zelzelelere maruz bırakmakla yıkılmağa yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren ancak zekattır.

      Nev’-i beşeri umumî felâketlere sürükleyen ve bolşevikliğe sevkedip terakkiyatı, asayişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet-i ribadır.

      Arkadaş! Heyet-i içtimaiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havas kısmı avamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır.

      Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden, zekat ve muavenettir. Halbuki vücub-u zekat ile hurmet-i ribaya müraat etmediklerinden, tabakalar arası gittikçe gerginleşir, hatt-ı muvasala kesilir, sıla-i rahm kalmaz.

      Bu yüzdendir ki, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itaat, muhabbet yerine ihtilâl sadâları, hased bağırtıları, kin ve nefret vaveylâları yükselir.

      Kezalik yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkirler yağıyor.

      Maalesef tabaka-i havastaki meziyetler, tevazu ve terahhuma sebeb iken, tekebbür ve gurura bâis oluyor. Tabaka-i fukaradaki acz ve fakirlik, ihsan ve merhameti mûcib iken, esaret ve sefaleti intac ediyor. Eğer bu söylediklerime bir şahid istersen âlem-i medeniyete bak, istediğin kadar şahidler mevcuddur.

      Hülâsa: Tabakalar arasında musalahanın temini ve münasebetin tesisi, ancak ve ancak erkân-ı İslâmiyeden olan zekat ve zekatın yavruları olan sadaka ve teberruatın heyet-i içtimaiyece yüksek bir düstur ittihaz edilmesiyle olur.

      #822304
      Anonim

        ﻭَﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﻤَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﻭَﻣَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ ﻭَﺑِﺎﻟْﺎَﺧِﺮَﺓِ ﻫُﻢْ ﻳُﻮﻗِﻨُﻮﻥَ

        Kur’an-ı Kerim, bu âyet gibi çok âyetlerde terkiblerin, kelâmların muhtemel bulundukları ihtimallerden, vecihlerden bir ihtimalini veya bir vechini bir emare ile tayin etmemekle, nazm-ı kelâmı mürsel ve mutlak bırakmıştır. Bu da i’cazı intac eden îcaza menşe’ olarak latif bir sırdır. Şöyle ki:

        Belâgat, mukteza-yı hale mutabakattan ibarettir. Kur’anın muhatabları, muhtelif asırlarda mütefavit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhavere ve mükâlemeyi o asırlara teşmil etmek üzere, çok yerlerde tamim için hazf yapıyor; çok yerlerde nazm-ı kelâmı mutlak bırakıyor ki; ehl-i belâgat ve ulûm-u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimaller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın.

        Bu âyeti mâkabliyle nazm ve rabteden münasebet:

        Kur’an-ı Kerim, evvelki âyetle tamim yaptıktan sonra, bu âyetle tahsis yapmıştır. Evet bu âyet, ehl-i kitabdan iman edenleri tahsisle şereflerini ilân ve imana gelmeyenleri imana teşvik ediyor. Abdullah İbn-i Selâm ele alınarak diğerlerinin Abdullah İbn-i Selâm gibi olmaları için yapılan teşvik gibi.

        Ve keza Kur’an-ı Kerim’in bütün ümmetlere ve risalet-i Muhammediye’nin bütün milletlere şamil olduklarını tasrih etmek üzere, her iki
        ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ ile ﻣُﺘَّﻘِﻴﻦَ nin her iki kısmına tansis edilmiştir.

        #822305
        Anonim

          Ve keza ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﻐَﻴْﺐِ sadefinde bulunan imanın rükünlerini beyan etmek için, icmalden sonra tafsile geçmiştir. Çünki bu âyet; kitablara, kıyamete sarahaten; rusül ve melaikeye zımnen delalet eder.

          Kur’an-ı Azîmüşşan burada ﻭَﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﻘُﺮْﺍَﻥِ gibi îcazlı ifadeleri terkedip, ﻭَﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﻤَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ile itnabı ihtiyar etmiştir. Şu itnab, bu makamı yüksek nükte ve letaifle tezyin etmek için ihtiyar edilmiştir.

          1- Esma-i mevsule ve mübhemeden bulunan
          ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ, burada hükmün medarı ve maksadın esası iman sıfatı olduğuna ve mevsufu ile sair sıfatları iman sıfatına tâbi’ ve altında görünmez bir durumda olduklarına işarettir.

          2- Yalnız zamanların birinde sübutu ifade eden
          ﻣُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ kelimesine bedel fiil sîgasıyla ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ tabiri, nüzul ve zuhur tekerrür ettikçe imanın teceddüd ettiğine işarettir.

          3- İbhamı ifade eden
          ﻣَﺎ, iman-ı icmalînin kâfi geldiğine ve imanın, hadîs gibi bâtınî ve Kur’an gibi zahirî vahiylere şamil olduğuna işarettir.

          4-
          ﺍُﻧْﺰِﻝَ maddesi itibariyle; Kur’ana iman, Kur’anın Allah’tan nüzulüne iman demek olduğunu gösteriyor. Kezalik Allah’a iman; Allah’ın vücuduna iman, âhirete iman, âhiretin gelmesine iman demektir.

          5-
          ﺍُﻧْﺰِﻝَ, maziye delalet eden heyeti itibariyle, henüz nâzil olmayanın nüzulü, nâzil olanın nüzulü kadar muhakkak olduğuna işarettir. Maahâza ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ deki istikbal, ﺍُﻧْﺰِﻝَ nin maziliğinden neş’et eden noksanı telafi eder. Yani henüz nâzil olmayan kısım ﺍُﻧْﺰِﻝَ nin şümulü dâhilinde değilse de, ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ nin şümulü altındadır. Bu tenzil mes’elesi, Kur’anın çok yerlerinde vuku bulmuştur. Bazan mazi, istikbale misafir gider. Bazan da muzari, mazinin memleketine gelir. Bunda, çok latif bir belâgat vardır. Şöyle ki:

          Bir adam, kendisine göre henüz geçmemiş bir şeyi maziye delalet eden bir sîga ile işittiği zaman, zihni heyecana gelir, ayılır; anlar ki, muhatab yalnız o değildir. Belki arkasında muhtelif mesafelerde pek çok ayrı ayrı taifeler, saflar bulunmakla, kendisine tevcih edilen hitabları, nidaları, İlahî hitabeleri, arkasında bulunan bütün o taifeler işitir gibi zihnine gelir.

          ﻋَﻠَﻴْﻚَ ye bedel ﺍِﻟَﻴْﻚَ nin zikri: Resul-i Ekrem (A.S.M.) in teklif edilen risalet vazifesini cüz’-i ihtiyarîsiyle haml ve kabul etmiş olduğuna ve bu hizmet Cibril tarafından görüldüğünden, Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) daha yüksek olduğuna işarettir. Çünki ﻋَﻠَﻰ da ihtiyar olmadığı gibi, vasıta-i nüzulün daha yüksek olduğuna delalet eder.

          ﺍِﻟَﻴْﻚَ deki zamirin ism-i zahire tercih sebebi, Kur’an ve Kur’ana ait hususat hususunda Hazret-i Muhammed (A.S.M.) yalnız muhatab olup; kelâm, Allah’ın kelâmı olduğuna işarettir. Bu kelâmın îcaz derecesi, şu zikredilen letaiften anlaşıldı.

          ﻭَﻣَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ: Bu gibi sıfatlarda bir teşvik vardır. Ve o teşvikten sami’leri imtisale sevk eden emirler ve nehiyler doğuyor.

          Bu cümlenin mâkabliyle nazmına dair “dört letaif” vardır.

          1- Bu cümlenin mâkabline atfı, medlûlün delile olan bir atfıdır. Şöyle ki:

          Ey insanlar! Kur’ana iman ettiğiniz gibi, kütüb-ü sâbıkaya da iman ediniz. Çünki Kur’an, onların sıdkına delil ve şahiddir.

          2- Yahut o atf, delilin medlûle olan atfıdır. Şöyle ki:

          Ey ehl-i kitab! Geçmiş olan enbiya ve kitablara iman ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammed (A.S.M.) ile Kur’ana da iman ediniz! Zira onlar, Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) gelmesini tebşir ettikleri gibi, onların ve kitablarının sıdkına olan deliller, hakikatıyla, ruhuyla Kur’anda ve Hazret-i Muhammed’de (A.S.M.) bulunmuştur. Öyle ise, Kur’an Allah’ın kelâmı ve Hazret-i Muhammed (A.S.M.) de resulü olduğunu tarîk-i ûlâ ile kabul ediniz ve etmelisiniz.

          3- Zaman-ı Saadette, Kur’andan neş’et eden İslâmiyet sanki bir şeceredir. Kökü zaman-ı saadette sabit olmakla damarları o zamanın âb-ı hayat menba’larından kuvvet ve hayat alarak, her tarafa intişar ettikleri gibi, dal ve budakları da istikbal semasına kadar uzanarak âlem-i beşere maddî ve manevî semereleri yetiştiriyor. Evet İslâmiyet mazi ile istikbali kanatları altına almış, gölgelendirerek istirahat-ı umumiyeyi temin ediyor.

          4- Kur’an-ı Kerim, o cümlede ehl-i kitabı imana teşvik etmekle, onlara bir ünsiyet, bir sühulet gösteriyor. Şöyle ki:

          Ey ehl-i kitab! İslâmiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur. Size ağır gelmesin! Zira size bütün bütün dininizi terketmenizi emretmiyor. Ancak itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz; diye teklifte bulunuyor. Zira Kur’an, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem’ etmiş olduğundan, usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani ta’dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur.

          Evet mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer’iyede tebeddül vardır. Çünki fer’î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ’ olur. Bu sırdandır ki, Kur’an fer’î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir.

          #822306
          Anonim

            ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ: Kur’anda hiçbir kelime bulunmuyor ki, mevkiiyle münasebettar olmasın. Veyahut mevkiinin başka bir kelimeye münasebeti daha çok olsun.

            Evet Kur’anın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir tâc-ı zerrîn gibi görünür. Ve aralarındaki münasebetlerden dolayı, aralarında geçimsizlik yeri yoktur.

            Ezcümle: ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ kelimesine bak! Bu âyetin her tarafından uçup bu kelimenin başına konan letaifi gör. Zira bu âyet, nübüvvet hakkındadır. Nübüvvet mes’elesinde “Beş Maksad” vardır. Bu maksadlar, beş nükte ve letaiften in’ikas etmiştir. Bu beş letaif, ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ nin sadefindedir. Maksadlar ise:

            1- Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, resuldür.

            2- Ekmel-ür Rusüldür.

            3- Hâtem-ül Enbiyadır.

            4- Risaleti, âmmedir.

            5- Şeriatı, sair şeriatların mehasinini cem’ ile onların nâsihidir.

            Birinci maksadın
            ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ den vech-i in’ikası:

            Meslekleri ve yolları bir olan bir cemaat, ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ kelimesinden îmaen fehmolunur. Binaenaleyh Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ deki zamire merci olması, o cemaatten ma’dud olmasını iktiza eder. Ve onların meslekleri olan nübüvvetlerine ve kitablarının sıdkına olan bütün deliller, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine ve Kur’anın Allah’tan nâzil olduğuna bir hüccet-i katıa olduğu gibi, onların mu’cizeleri de Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) davasına bir mu’cize hükmüne geçer.

            İkinci maksadın vech-i in’ikası:

            Üç kaideden tezahür eder.

            1- Sultanlar daima halkın, cemaatin, ordunun sonunda çıkarlar.

            2- Nev’-i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbinin ve ikinci mükemmilin evvelki mürebbilerden daha ekmel olmasını iktiza eder.

            3- Alelekser, halefin mehareti, selefinden daha ziyadedir.

            İşte bu üç kaideden, Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) ekmel-i enbiya olduğu tezahür eder.

            Üçüncü maksadın vech-i in’ikası:

            Meşhur bir kaidedir ki; bir vâhid çoğalsa teselsül eder, gittikçe gider, bir yerde durmaz. Fakat çoklar ve kesîr olanlar ittihad etse, kuvvetlenir, istikrar peyda eder, yerinde kalır, daha değişmez. Demek Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, hâtem-ül enbiyadır. Mefhum-u muhalifiyle işmam eder ki, ondan sonra peygamber gelmez. Hâtemiyetine hâtem ve imza basar.

            Dördüncü maksadın vech-i in’ikası:

            ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ kelimesinin ifade ettiği gibi, Hazret-i Muhammed (A.S.M.), onların halefidir. Ve onlar, tamamen o hazretin selefleridir. Binaenaleyh halefin selefe ait vazifeyi tamamıyla üzerine alarak onların yerine kaim olması, o hazretin bütün seleflerine nâib ve bütün ümmetlerine resul olduğunu iktiza eder.

            Evet bu kaide, hikmete uygun fıtrî bir kaidedir. Zira zaman-ı saadetten evvel insan âleminin ihtiva ettiği ümmetler, milletler arasında maddeten ve manen, istidaden ve terbiyeten pek muhtelif ve geniş mesafeler vardı. Bunun içindi ki, terbiye-i vâhide ve davet-i münferide kâfi gelmiyordu. Vakta ki, âlem-i insaniyet zaman-ı saadetin şems-i saadetiyle uyandı ve müdavele-i efkâr ile, an’anelerinin terkiyle, tebdiliyle ve kavimlerin birbirine ihtilatlarıyla ittihada meyil gösterdi ve aralarında münakale ve muhabere başladı; hattâ Küre-i Arz bir memleket, belki bir vilayet, belki bir köy gibi oldu; bir davet ve bir nübüvvet umum insanlara kâfi görüldü

            #822307
            Anonim

              Beşinci maksadın vech-i in’ikası:
              ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚ deki ﻣِﻦْ, ibtida manasını ifade eder. İbtida ise, bir intihaya bakar. İntiha, adem-i ihtiyaca delalet eder. Öyle ise o hazret, Hâtem-ül Enbiya’dır ve âlem-i insaniyetin başka bir resule ihtiyacı yoktur.

              ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ kelimesinin bu beş letaife ma’kes ve mazhar olmasına nazar-ı belâgatça delalet eden emare şudur ki: Bu beş maksad, bir nehir gibi şu âyetlerin altında cereyan etmekle, âyetten âyete intikal neticesinde, ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ havuzunda içtima etmiştir.

              Evet kelimenin sathında görünen bir tereşşuh, bir yaşlık, kelimenin altında havuzun bulunduğuna delalet ve îma eder. Maahâza bu maksadların beyanına ayrı ayrı âyetler tahsis edilmiştir.

              ﻭَ ﺑِﺎﻟْﺎَﺧِﺮَﺓِ ﻫُﻢْ ﻳُﻮﻗِﻨُﻮﻥَ: Bu âyet, haşir mes’elesine işarettir. Haşrin isbatı hakkında feyz-i Kur’andan fehmettiğim ve başka bir risalede tafsilâtıyla zikrettiğim on bürhanın hülâsasına burada işaret edeceğiz. Şöyle ki:

              *Kasd ve iradeden doğan bir nizam-ı ekmel vardır.

              *Hilkat ve yaratılışta tam bir hikmet hükümfermadır.

              *Âlemde abes yok.

              *Fıtratta israf yok.

              Bu şahidleri tezkiye eden, istikra-i tamdır ki; her fen, mevzuu bulunduğu nev’in nizamına bir şahid-i âdildir.

              *Ve keza yevm ve sene vesaire gibi her nev’de, nev’î bir kıyamet-i mükerrere vardır.

              *Ve keza beşerdeki istidad, kıyamete bir remizdir.

              *Ve keza beşerin gayr-ı mütenahî meyil ve emelleri, kıyameti ister.

              *Ve keza Sâni’-i Hakîm’in rahmet hazinesinin mahall-i sarfı, ancak kıyamet ve haşirdir.

              *Ve keza sıdk ve emanetle maruf Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sarahaten ilân ediyor.

              *Ve keza Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan ﻭَ ﻗَﺪْ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ ﺍَﻃْﻮَﺍﺭًﺍ ٭ ﻭَ ﻣَﺎ ﺭَﺑُّﻚَ ﺑِﻈَﻠﺎَّﻡٍ ﻟِﻠْﻌَﺒِﻴﺪِ âyetleriyle ve bu âyetlerin emsaliyle haşrin vukuunu kat’iyyetle isbat ediyor. İşte tam ona baliğ olan şahidler, saadet-i ebediyenin anahtarı olup, o Cennet’in kapılarını açarlar.

              Birinci Bürhan: Evet kâinat saadet-i ebediyeyi intac etmese, akılları hayrette bırakan, kâinatta görünen en bâriz, en mükemmel şu nizam, aldatıcı zaîf bir suretten ibaret kalır. Ve bütün maneviyat ve alâkalar, rabıtalar ve nisbetler hep heba olur. Öyle ise o nizamın nizam olması, ancak ve ancak saadet-i ebediyeyi intac etmekle olur. Yani o nizamdaki maneviyat ve nükteler, ancak âlem-i âhirette sünbüllenecektir. Yoksa bütün maneviyat söner, rabıtalar kesilir, nisbetler darmadağınık olur, nizam da berheva olur. Halbuki o nizamda bulunan kuvvet, bütün kuvvetiyle o nizamın berheva edilmeyeceğini ilân ediyor.

              İkinci Bürhan: Herbir nev’de, herbir ferdde hikmetlere, maslahatlara riayet eden ve inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i tâmme, saadet-i ebediyenin gelmesini tebşir ediyor. Çünki aksi halde, bedahetle ikrar ve tasdik ettiğimiz şu hikmetleri ve faideleri inkâr etmemiz lâzım gelir. Çünki o faidelerin, o hikmetlerin, o maslahatların herbirisi zıddına inkılab ederler. Bu hal ise, safsatadır.

              Üçüncü Bürhan: İkinci bürhanı tefsir eder. Fennin de şehadet ettiği gibi Sâni’-i Hakîm her şeyde en kısa yolu, en yakın ciheti, en güzel ve en hafif sureti ihtiyar etmiştir. Bu ihtiyar, kâinatta abesiyetin bulunmadığına delalet eder. Bu ise ciddiyete delalet eder. Ciddiyet ise, saadet-i ebediyenin gelmesiyle olur; yoksa bu varlık adem sayılır ve herşey abesiyete tahavvül eder. Halbuki abes ve israf gibi bâtıldan pâk ve münezzeh olduğunu şu
              ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻣَﺎ ﺧَﻠَﻘْﺖَ ﻫَﺬَﺍ ﺑَﺎﻃِﻠﺎً kelâmıyla i’lam ve talim eden Zât-ı Zülcelal sözüne nasıl muhalefet eder?

              #822308
              Anonim

                Dördüncü Bürhan: Üçüncü Bürhanı izah eder. Bütün fenlerin şehadetiyle, fıtratta israf yoktur. Eğer insan-ı ekber denilen âlemdeki hikmetleri idrakten âciz isen, âlem-i asgar denilen insandaki nüktelere, hikmetlere dikkat et.

                Evet “Fenn-i Menafi’-ül A’zâ”nın şerh ve beyan ettiği vecihle, insanın cisminde, herbirisi bir menfaat için takriben ikiyüz küsur kemik vardır. Ve herbirisi bir faide için altı bin damar vardır. Ve hüceyrata hizmet eden yirmidört bin mesame ve pencere vardır. O hüceyratta cazibe, dafia, mümsike, musavvire, müvellide namıyla herbirisi bir maslahat için beş kuvvet çalışıyor.

                Âlem-i asgar böyle olsa, insan-ı ekber ondan geri kalır mı? Ruha nisbeten ehemmiyetsiz olan cesed bu derece israftan uzak bulunsa, ne suretle cevher-i ruhla âsârında, emellerinde, efkârında ve maneviyatında israf olur. Çünki saadet-i ebediye olmasa, bütün maneviyat kurur. O hakikatlar, israf memleketine kaçarlar. Acaba dünya kadar kıymetli olan bir cevhere mâlik olmakla, hem daima onun zarfını ve gılafını muhafaza ettikten sonra, o cevheri birdenbire yere vurup kırmak ihtimali var mıdır? Hangi akıl kabul eder?

                Hem bir şahsın bünyesindeki kuvvet, a’zâsındaki sıhhat, istidadındaki kabiliyet, o şahsın yaşayışına ve tekemmülüne delil olduğu gibi, kâinatın ruhuna kadar nüfuz eden hakikat-ı sabite ve devam ile yaşayışını îma eden intizamındaki kuvvet-i kâmile ve tekemmülüne giden nizamındaki kemal acaba haşr-i cismanî yoluyla saadet-i ebediyeye delil olmaz mı? Zira intizamını ihtilâlden ve bozulmaktan kurtaran, saadet-i ebediyedir. Ve tekemmüle vasıta odur ve o kuvveti inkişaf ettiren odur.

                Beşinci Bürhan: Evet her nevi mahlukatta bir nevi kıyametin ve bir çeşit haşrin tekrar ile vukua gelmekte olduğu, büyük kıyametin vukuuna ve geleceğine işarettir. Buna bir misal:

                Evet haftalık saate bak. O saatte sâniyeleri, dakikaları, saatleri, günleri sayan ibrelerden ve millerden sâniyeleri sayan ibre, dakikaları sayan ibrenin hareketini ihbar ediyor. Dakikaları sayan ibre, saatleri sayan ibrenin hareketini ilân ediyor. Saatleri sayan ibre de, günleri gösteren ibrenin hareketini husule getiriyor ve i’lam ediyor. İşte birincinin hareketinin tamam olması, ikincisinin de hareketinin tamam olacağına ve ikincinin tamam-ı hareket etmesi, üçüncünün de itmam-ı hareket edeceğine işarettir.

                Kezalik Sâni’-i Hakîm’in kâinat denilen büyük bir saati vardır. Bu saatin milleri, feleklerin çeşit çeşit deveranından ibarettir. İşte bu deveranlar; günleri, seneleri, ömr-ü beşeri, dünyanın beka müddetini gösteriyorlar. Binaenaleyh her geceden sonra sabahın, her kıştan sonra baharın gelmesi gibi, haşrin sabahı, o büyük saatten doğacağına delil ve işarettir.

                Sual: Kâinatta görünen şu nev’î kıyametlerde eşya aynıyla iade edilmiyor. Halbuki büyük kıyamette neden ecsam aynıyla iade edilir?

                Elcevab: İnsanın bir ferdi, başka mahlukatın bir nev’i gibidir. Zira insandaki o nur-u fikir, emellerine, ruhuna öyle bir inkişaf, öyle bir inbisat vermiştir ki, bütün zamanları yutsa doymaz. Zira ondaki o yüksek fikir, insanın mahiyetini ulvî, kıymetini umumî, nazarını küllî, kemalini gayr-ı mahsur, lezzet ve elemini daimî kılmıştır. Başka nev’lerin ferdleri ise, böyle değildir. Onların mahiyetleri cüz’î, kıymetleri şahsî, nazarları mahdud, kemalleri mahsur, lezzet ve elemleri ânîdir. Bundan anlaşılıyor ki, insanın bir ferdi, sair mahlukatın bir nev’i hükmündedir. Binaenaleyh, o nev’lerde görünen şu kıyametlerin ve haşir ve neşirlerin keyfiyetleri nasılsa, efrad-ı insaniye de öyledir.

                Altıncı Bürhan: Saadet-i ebediyeye işaret eden bürhanlardan biri de, insandaki gayr-ı mütenahî istidadlardır. Evet Cenab-ı Hak tarafından mükerrem kılınan insanın cevher-i ruhunda ekilen ve rakamlara sığmayan istidadlar var.

                Bu istidadların altında, hesaba gelmeyen kabiliyetler var. Ve bunlardan neş’et eden hadde gelmeyen meyiller var. Ve bunlardan husule gelen gayr-ı mütenahî efkâr ve tasavvurat var. İşte bunların herbirisi haşr-i cismanînin arkasındaki saadet-i ebediyeye, şehadet parmaklarını uzatarak gösteriyorlar.

                Yedinci Bürhan: Evet Rahman ve Rahîm olan Sâni’-i Hakîm’in rahmeti, rahmetlerin en büyüğü olan saadet-i ebediyenin geleceğini tebşir ediyor. Zira rahmet, ancak saadet-i ebediye ile rahmet olur. Ve nimet, ancak o saadet ile nimet olur. Evet bütün nimetleri nıkmetlere çeviren ebedî ayrılmaktan doğan ve umumî matemlerden yükselen o belalardan, kâinatı bilhâssa şuurlu olan mahlukatı kurtaran şey, saadet-i ebediyenin gelmesidir. Çünki bütün nimetlerin, rahatların, lezzetlerin ruhu olan saadet-i ebediye gelmezse, umum kâinatın şehadetiyle sabit olan ve güneş gibi parlayan rahmet ve şefkat-i İlahiyenin bedahetine karşı mükâbere ile inkâr lâzım gelir.

                Ey Habib-i Şefik ve ey Şefik-i Habib! Ey Said-i Mecid ve ey Mecid-i Said! Rahmet-i İlahiyenin en latifi, en zarifi, en lezizi olan muhabbet ve şefkate bakınız. O muhabbet ve şefkati, firak-ı ebedî ve hicran-ı lâyezalî ile karşıladığınız takdirde; vicdan, hayal ve ruh ne hale gireceklerdir. O muhabbet ve o şefkat en büyük, en tatlı bir nimet iken, en azîm bir musibete, bir belaya inkılab eder. Acaba göz önünde bilbedahe görünen rahmet-i İlahiye, firak-ı ebedînin muhabbet ve şefkat aleyhine hücum etmesine müsaade eder mi? (Vallahi hâyır!..)
                ﻟﺎَ ﻭَﺍﻟﻠَّﻪِ

                Ancak o rahmetin şe’nindendir ki, firak-ı ebedîyi hicran-ı lâyezalîye, hicran-ı lâyezalîyi firak-ı ebedîye ve adem-i mutlakı da her ikisine musallat eder ki, o firakların, o hicranların kökleri ortadan kalksın.

                Sekizinci Bürhan: Bütün âlemce her hususta sıdkı ve doğruluğu malûm ve müsellem olan Hazret-i Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, parmağıyla kameri şakkettiği gibi, lisanıyla de saadet-i ebediyenin kapılarını açmıştır. Ve bütün enbiya-yı izamın bu hakikat üzerine icma’ları, bir hüccet-i katıadır.

                Dokuzuncu Bürhan: Onüç asırdan beri yedi vecihle i’cazı tasdik edilen Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın haşir hakkındaki beyanatı, saadet-i ebediyenin geleceğine kâfi bir delil değil midir? Başka bir delile ihtiyaç var mıdır?

                Onuncu Bürhan: Bu bürhan, binlerce bürhanları müctemi’dir. Bu bürhanları, çok âyetler tazammun etmişlerdir. Evet Kur’an-ı Kerim, çok âyetlerinden haşre nâzır pencereler açmıştır.

                Ezcümle: ﻭَ ﻗَﺪْ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ ﺍَﻃْﻮَﺍﺭًﺍ âyetiyle, saadet-i ebediyeye yol açan bir kıyas-ı temsilîye işaret etmiştir. Kezalik ﻭَ ﻣَﺎ ﺭَﺑُّﻚَ ﺑِﻈَﻠﺎَّﻡٍ ﻟِﻠْﻌَﺒِﻴﺪِâyet-i kerimesiyle, o saadeti gösteren bir kıyas-ı adlîye işaret etmiştir.

                #822309
                Anonim

                  Birinci âyetle işaret edilen kıyas-ı temsilî:

                  Evvelâ insanın vücuduna bak. Nasıl tavırdan tavıra, yani nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan suretine bir kasd, bir irade ve bir ihtiyar altında mahsus kanunlarla, muayyen nizamlarla, muntazam hareketlerle intikal ettiğini ve kalıbdan kalıba girip çıktığını gör.

                  Sonra insanın bekasına dikkat et. İnsan, bu vücud libasını her sene değiştirir. Bu vücud değişmesi, bedendeki hüceyratın yıkılıp yapılmasıyla olur. Bu tamirat da, bütün a’zânın erzak mahzeni hükmünde olan, Cenab-ı Hakk’ın bir kanun-u mahsusla ihzar ettiği o madde-i latifeden alınan ecza ile yapılır.

                  Sonra o madde-i latifenin ahvaline bak. Nasıl a’zânın ihtiyaçlarına göre muayyen bir kanun ile taksim edilir ve bedenin her tarafına mahsus bir nizam ile muntazaman dağıtılır. Yine şâyan-ı dikkattir ki; o madde-i latife, dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılabdan geçtikten sonra ve dört süzgeçten tasfiye edildikten sonra rızık olarak taksim edilir. Hem yine şâyan-ı dikkattir ki; o madde-i latife, yemeklerin ruhu ve hülâsasıdır. O yemekler, âlem-i anasırda dağınık menbalardan muntazam bir düstur ile, mahsus bir nizam ile cem’ ve tahsil edilirler.

                  İşte bütün bu nizamlar, bu kanunlar, bu intizamlar; hep bir kasd, bir irade, bir hikmetten çıkıyor.

                  Evet meselâ Habib’in gözünde yerleşen bir zerrenin, unsur-u havadan veya unsur-u türabdan o garib, acib tavırlarda, inkılablarda yaptığı muntazam hareketinden anlaşılır ki; o zerre, toprakta iken Habib’in gözüne tayin edilmiş ve bir memur gibi mahall-i memuriyetine muntazaman i’zam kılınmıştır (yükseltilmiştir.)

                  Evet fennî bir nazarla dikkat edilirse anlaşılır ki, o zerrenin hareketi, körükörüne, tesadüf eseri değildir. Çünki o zerre, hangi mertebeye girerse, o mertebenin nizamına tâbi’ olur. Ve hangi bir tavra intikal etmiş ise, onun muayyen kanunuyla amel etmiştir. Ve hangi bir tabakaya misafir gitmiş ise, muntazam bir hareket ile sevkedilmiştir.

                  Hülâsa: Neş’e-i ûlâya dikkat edenin, neş’e-i uhra hakkında tereddüdü kalmaz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın emrettiği gibi: “Neş’e-i ûlâyı gören adam, neş’e-i uhrayı inkâr edebilir mi?” Çünki: İkinci teşekkül, yani ikinci yapılış; birinci teşekkülden daha kolaydır. Bunu yapan, onu daha kolay yapar.

                  Meselâ: Bir fırka askerin ilk teşekkülünde, efradın birbiriyle ünsiyetleri, muarefeleri olmadığından ve talim ve terbiye görmemeleri yüzünden, yontulmamış taşlar gibi olduklarından, o efrad o fırkanın bünyesinde yerleştirilinceye kadar çok zahmetler vardır. Fakat ba’de-t teşekkül terhis edilip de bir daha taht-ı silâha davet edildiği zaman, pek kolay içtima eder ve fırkayı teşkil ederler. Bu teşekkül, evvelki teşekkülden daha kolay olur.

                  Kezalik birbiriyle ülfet peyda eden ve herbirisi yerini tanıyan ve bir derece yontulmuş taşlar gibi kesb-i letafet eden bedenin zerratı, ölüm ile dağıldıktan sonra, haşirde Hâlık’ın izniyle, İsrafil’in borusuyla o zerrat-ı asliye ve esasiye içtimaa davet edildikleri zaman, pek kolay içtima ederler ve beden-i insanîyi yine eskisi gibi teşkil ederler. Maahâza kudret-i ezeliyeye nisbeten en büyük, en küçük gibidir; hiçbir şey o kudrete ağır gelemez.

                  Arkadaş! Zahire nazaran, haşirde ecza-yı asliye ile ecza-yı zâide birlikte iade edilir. Evet cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz’ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebatatın tohumları gibi “Acb-üz zeneb” tabir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşv ü nema ile teşekkül eder.

                  #822310
                  Anonim

                    İkinci âyetle işaret edilen delil-i adlî ise:

                    Evet görüyoruz ki; alelekser gaddar, fâcir zalimler lezzetler, nimetler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki; masum, mütedeyyin, fakir mazlumlar zahmetler, zilletler, tahkirler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Halbuki kâinatın şehadetiyle, adalet ve hikmet-i İlahiye zulümden pâk ve münezzehtirler. Öyle ise, adalet-i İlahiyenin tam manasıyla tecelli etmesi için haşre ve mahkeme-i kübraya lüzum vardır ki; biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün.

                    ﻭَ ﺑِﺎﻟْﺎَﺧِﺮَﺓِ ﻫُﻢْ ﻳُﻮﻗِﻨُﻮﻥَ: Bu cümledeki kelimelerin arasında bulunan nazm ve nizam:

                    1- Bu cümlenin mâkabliyle bağlanmasını ifade eden ﻭbu rükn-ü imanînin burada sarahaten zikredilmesi için âmm olarak zikredilen evvelki cümleden bu cümlenin tahsis lüzumuna binaen atf yapılmıştır.

                    2- Takdimiyle hasrı ifade eden
                    ﺑِﺎﻟْﺎَﺧِﺮَﺓِ kelimesi, bazı ehl-i kitabın iman ettikleri âhiret hakikî bir âhiret olmadığına ta’rizdir. Çünki onların ﻟَﻦْ ﺗَﻤَﺴَّﻨَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُ ﺍِﻟﺎَّٓ ﺍَﻳَّﺎﻣًﺎ ﻣَﻌْﺪُﻭﺩَﺓً âyet-i kerimesinin hikâye ettiği gibi: “Cehennem ateşi, bizi daima yakacak değil ya! Ancak birkaç gün yakacaktır.” gibi sözleriyle ve bir cihette lezaiz-i cismaniyeyi nefy ve inkâr ettiklerinden anlaşıldığına göre, bildikleri âhiret, mecazî bir âhiret imiş.

                    3- Malûm ve ma’hud olan şeye işaret için vaz’edilen
                    ﺍﻝ edatı, bütün kütüb-ü semaviyenin lisanlarında deveran eden ma’hud âhirete işarettir. Veyahut mezkûr delail-i fıtriye ile akılların gözleri önünde hazır olan ve âhiret ile anılan hakikata işarettir.

                    4- Mukadder bulunan neş’enin sıfatına âhiret tabiri, zihinleri neş’e-i ûlâya çevirip, ondan neş’e-i uhraya bil’intikal imkân yolunu göstermek için ihtiyar edilmiştir.

                    5- Yakîn ile beraber tasdiki birlikte ifade eden
                    ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ kelimesine bedel ﻳُﻮﻗِﻨُﻮﻥَ tabiri, haşir mes’elesi şek ve şübhelere bir mahşer ve bir mecma’ olduğu için, tasdikten fazla îkan ve yakîn daha ehemmiyetli olduğuna işarettir. Veya ehl-i kitabın iddia ettikleri iman, yakînden hâlî olduğundan, onların imanı, iman olmadığına işarettir.

                    #822311
                    Anonim

                      ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ ﻋَﻠَﻰ ﻫُﺪًﻯ ﻣِﻦْ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ:
                      Bu cümledeki nüktelere işaret eden me’hazlar şunlardır:

                      1- Evvelki cümle ile bu cümlenin nazmı.

                      2-
                      ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ ile işaret-i hissiye.

                      3-
                      ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ deki uzaklık.

                      4-
                      ﻋَﻠَﻰ daki ulviyet.

                      5-
                      ﻫُﺪًﻯ deki tenkir.

                      6-
                      ﻣِﻦْ

                      7-
                      ﺭَﺑِّﻬِﻢْ deki terbiyeden ibaret yedi me’hazdir.

                      Birincisi: Bu cümleyi mâkabliyle bağlayan münasebetlerdir.

                      Birinci münasebet: Bu cümle mâkablinden neş’et eden üç suale cevabdır.

                      Birincisi: Hidayetten neş’et eden o güzel vasıfları lâbis olarak hidayet tahtı üstünde oturan o şahısları görmek isteyen sâile cevabdır.

                      İkincisi: “O adamların hidayete istihkak ve ihtisasları nedendir?” diye sual eden sâmie cevabdır. Yani illet ve sebeb,
                      ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ ile işaret edilen vasıflardır.

                      S- Sâbıkan mezkûr vasıfların tafsilen zikirleri,
                      ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ kelimesindeki icmalden daha vâzıh bir surette sebebi gösteriyor?

                      C- İcmal, bazan tafsilden daha vâzıh olur. Bilhâssa matlub birkaç şeyden mürekkeb olduğu zaman, sâmiin gabaveti veya nisyanı dolayısıyla o mürekkebin eczasını mezcetmekle sebebi çıkarmak müşkil olur.

                      Üçüncüsü: “Hidayetin neticesi, semeresi ve hidayetteki lezzet ve nimet nedir?” diye sual eden sâile cevabdır. Yani hidayette saadet-i dareyn vardır. Hidayetin neticesi, nefs-i hidayettir. Hidayetin semeresi, ayn-ı hidayettir. Zira hidayet haddizâtında büyük bir nimettir ve vicdanî bir lezzettir, belki ruhun cennetidir (nasıl ki dalalet, ruhun cehennemidir); ve bilâhere âhiretin felâh ve saadetini intac eder.

                      İkinci me’haz:
                      ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ ile yapılan işaret-i hissiye. Bir şeyin müteaddid sıfatlarını zikretmek, o şeyin zihinlerde tecessüm etmesine ve akılda hazır ve hayalde mahsûs olmasına sebeb olduğuna işarettir. Maahâza sâbıkan zikirlerinden bir ma’hudiyet çıkar. Bu ma’hudiyet-i zikriye, ma’hudiyet-i hariciyelerine kapı açar. Haricî olan ma’hudiyetlerinden, mümtaz ve müstesna insanlar oldukları tebarüz eder ki, nev’-i beşer içinde gözünü açıp bakanların gözlerine en evvel onların parıltıları çarpar.

                      Üçüncü me’haz: Uzaklığı ifade eden
                      ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ: Onların filcümle yakın oldukları halde uzak gösterilmeleri, ulüvv-i mertebelerine mecazî bir işaret olduğuna işarettir. Çünki uzakta bulunanlara bakıldığı zaman, boyca en uzunları görünür. Maahâza zamanî ve mekânî olan bu’d-u hakikî kasdedilirse, belâgata daha uygun olur. Çünki bütün asırlar asr-ı saadet gibi bu âyeti zikrediyorlar. Öyle ise, ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ ile yapılan işaret, safların evvellerine işarettir. Ve bu itibarla bu’d, hakikî olur, mecazî değildir. Binaenaleyh onların hakikaten zaman ve mekânca uzak oldukları halde işaret-i hissiye ile gösterilmeleri, azametlerine ve ulüvv-i mertebelerine işarettir.

                      #822312
                      Anonim

                        Dördüncü me’haz: Ulviyeti ifade eden ﻋَﻠَﻰ kelimesidir.

                        Arkadaş! Eşya ve şeyler arasında öyle münasebetler vardır ki; onları âyine gibi yapıyor. Herbirisi, ötekisini gösteriyor. Birisine bakıldığı zaman, ötekisi görünür. Meselâ: Bir parça cam, büyük bir sahrayı gösterdiği gibi, bazan olur ki; bir kelime, uzun ve hayalî bir macerayı sana gösterir. Bir kelime, pek acib bir vukuatı senin gözünün önüne getirir, temessül ettirir. Yahut bir kelâm, zihnini alır, misalî âlem-i misallere kadar götürür, gezdirir.

                        Meselâ: ﺑَﺎﺭَﺯَ kelimesi, muharebe meydanını; ﺛَﻤَﺮَﺓٌ kelimesi, büyük bir meyve bahçesini insanın fikrine getirir. Buna binaen buradaki ﻋَﻠَﻰ kelimesi, temsilî bir üslûba pencere açar, gösterir kasdıyla zikredilmiştir. Şöyle ki:

                        Sanki hidayet-i İlahî, bir burak olup mü’minlere gönderilmiştir. Mü’minler tarîk-i müstakimde ona binerek arş-ı kemalâta yürürler.

                        Beşinci me’haz:
                        ﻫُﺪًﻯ deki tenkirdir. Bir nekre, marife olarak mükerreren zikredilirse; o marife, o nekrenin aynı olur. Fakat o nekre, nekre olarak zikredildiği takdirde, alelekser birbirinin aynı olamaz. Bu kaideye göre, nekre olarak tekerrür eden ﻫُﺪًﻯ evvelki ﻫُﺪًﻯ in aynı değildir. Ancak evvelki ﻫُﺪًﻯmasdardır. İkincisi, hasıl-ı bil’masdardır ve birincisinin semeresi hükmünde mahsus ve sabit bir sıfattır.

                        Altıncı me’haz: Hidayetin Allah’tan olduğunu ifade eden
                        ﻣِﻦْ kelimesinden burada bir cebr hissedilmekte ise de, hakikatte cebr değildir. Çünki onların cüz’-i ihtiyarlarıyla hasıl-ı bil’masdar olan hidayete yürümeleri üzerine, Cenab-ı Hak o sıfat-ı sabite olan hidayeti halk ve ihsan etmiştir. Demek ihtida, yani hidayete doğru yürümek, onların kesb ve ihtiyarları dâhilindedir. Fakat sıfat-ı sabite olan hidayet, Allah’tandır.

                        Yedinci me’haz: Terbiyeyi ifade eden
                        ﺭَﺏِّ kelimesidir. Bu kelimenin burada ihtiyar edilmesi; onların rızk ile terbiyeleri rububiyetin şe’ninden olduğu gibi, hidayetle de tegaddileri rububiyetin şe’ninden olduğuna işarettir.

                        #822313
                        Anonim

                          ﻭَ ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻤُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ:
                          Bu cümledeki nüktelerin me’hazleri:

                          1- ile atf.

                          2-
                          ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ nin tekrarı.

                          3- Zamir-ül fasl olan
                          ﻫُﻢْ

                          4-
                          ﺍﻝ edatı.

                          5- Felah yollarının adem-i zikriyle
                          ﻣُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ nin âmm ve mutlak bırakılması gibi “beş me’haz”dan ibarettir.

                          Birincisi:
                          ile yapılan atf, her iki cümle arasında bulunan münasebete binaen yapılmıştır. Zira birinciﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ saadet-i âcile ﻋﺎﺟﻠﻪ olan hidayet semeresine işarettir. İkinci ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ hidayetin semere-i âcilesine ﺁﺟﻠﻪ işarettir.

                          Evet herbir
                          ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ mâkabline bir fezleke, bir icmaldir. Fakat erkân-ı İslâmiye me’haz tutulmakla, birinciﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ yi birinci ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ ye rabtı ve ikisinin de ümmi mü’minlere tahsisi; ve keza erkân-ı imaniye ile yakîn me’haz tutulmakla ikinci ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ yi ikinci ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ ye rabtı ve ikisinin de ehl-i kitab mü’minlere ircaı daha evlâdır.

                          İkincisi:
                          ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ nin tekrarı, her iki saadetin gerek hidayete, gerek onların medh ü senalarına müstakil ve ayrı ayrı gayeler ve sebebler olduklarına işarettir. Fakat ikinci ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ nin hükmüyle beraber, birinciﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ ye işareti daha evlâdır.

                          Üçüncüsü: Zamir-ül fasl olan
                          ﻫُﻢْ, ehl-i kitabdan olup Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a iman etmeyenlere bir ta’riz olmak üzere bu cümle ile yapılan hasrı te’kid etmek ile beraber, güzel bir nükteyi tazammun etmiştir. Şöyle ki:

                          Mübteda ile haber arasında bulunan ﻫُﻢْ zamiri, mübtedayı çok haberlere mübteda yapar. Ve bu gibi haberlerin tayinini de hayale havale eder. Yani haberlerin mahdud ve muayyen olmadığını hayale arzetmekle; hayali, münasib haberleri taharri etmeye teşvik eder. Nasılki Zeyd’i ele almakla “Zeyd âlimdir, Zeyd fâzıldır, Zeyd güzeldir.” gibi Zeyd’in sıfatlarından çok hükümleri dizebilirsin.

                          Kezalik ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ den sonra gelen ﻫُﻢْ zamiri hayali harekete getirmekle “Onlar ateşten kurtulurlar.” “Onlar Cennet’e girerler.” “Onlar rü’yete mazhar olurlar…” ve daha bu gibi sıfatlarına münasib çok hükümleri ve cümleleri hayale yaptırır.

                          Dördüncüsü:
                          ﺍَﻟْﻤُﻔْﻠِﺤُﻮﻥ kelimesindeki ﺍﻝ, hakikatı tasvire işarettir. Sanki lisan-ı haliyle diyor ki: “Eğer müflihlerin hakikatını görmek istersen, ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ nin âyinesine bak, sana temessül edecektir.”

                          Yahut onların tayin ve temyizlerine işarettir. Sanki diyor: “Ehl-i felâh olanları tanımak istersen, ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ ye bak. İçindedirler.” Veya hükmün zahir ve bedihî olduğuna işarettir.

                          Beşincisi: Felâh ve necat yollarını tayin etmeyen
                          ﺍَﻟْﻤُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ kelimesindeki ıtlak, tamim içindir. Şöyle ki:

                          Kur’ana muhatab olan, matlubları ve istekleri muhtelif pek çok tabakalardır ki; bir kısmı, ateşten necat istiyorlar; bir kısmı, Cennet’e girmek istiyorlar; bir kısmı, rü’yete mazhar olmak istiyorlar. Ve bunlar gibi o tabakaların pek çok dilekleri vardır. Kur’an-ı Kerim
                          ﺍَﻟْﻤُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ kelimesini âmm ve mutlak bırakmıştır ki, herkes istediğini takib etsin.

                          #822314
                          Anonim

                            ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﺳَﻮَٓﺍﺀٌ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺀَﺍَﻧْﺬَﺭْﺗَﻬُﻢْ ﺍَﻡْ ﻟَﻢْ ﺗُﻨْﺬِﺭْﻫُﻢْ ﻟﺎَ ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ
                            Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i nazmı:

                            Arkadaş! Cenab-ı Hakk’ın sıfât-ı ezeliye âleminde biri celalî, diğeri cemalî iki türlü tecellisi vardır.

                            Celal ile Cemal’in sıfât-ı ef’al âleminde tecellisinden; lütuf ve kahr, hüsün ve heybet tezahür eder.

                            Ef’al âlemine tecelli edince; tahliye ( ﺗَﺤْﻠِﻴَﻪ) ile tahliye ( ﺗَﺨْﻠِﻴَﻪ) (tezyin ile tenzih) doğar.

                            Âsâr ve a’mal âleminden âlem-i âhirete intıba’ edince; lütuf, Cennet ve nur olarak; kahr da, Cehennem ve nar olarak tecelli eder.

                            Sonra âlem-i zikre in’ikas edince; biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere iki kısma ayrılır.

                            Sonra âlem-i kelâmda tecelli edince, kelâmın emir ve nehye taksimine sebeb olur.

                            Sonra âlem-i irşada intikal edince; irşadı tergib ve terhib, tebşir ve inzara taksim eder.

                            Sonra vicdana tecelli edince, reca ve havf husule gelir.

                            Sonra irşadın iktizasındandır ki, havf ile reca arasındaki müvazene devamla muhafaza edilsin ki, reca ile doğru yollara sülûk edilsin, havf ile de eğri yollara gidilmesin. Ne Allah’ın rahmetinden me’yus, ne de azabından emin olunsun.

                            İşte böylece teselsül eden şu hikmetten dolayı Kur’an-ı Kerim; aleddevam, tergibden sonra terhib ve ebrarı medhettikten sonra füccarı zemmetmiştir.

                            S- Bu cümle ile
                            ﺍِﻥَّ ﺍﻟْﺎَﺑْﺮَﺍﺭَ ﻟَﻔِﻰ ﻧَﻌِﻴﻢٍ ٭ ﻭَﺍِﻥَّ ﺍﻟْﻔُﺠَّﺎﺭَ ﻟَﻔِﻰ ﺟَﺤِﻴﻢٍ cümlesi arasında ne gibi bir fark vardır ki, orada atf var, burada yoktur?

                            C- Atfın hüsnü, münasebetin hüsnüne bakar. Hüsn-ü münasebet, her iki cümleden takib edilen garaz ve maksadın bir olmasına mütevakkıftır. Halbuki oradaki maksad, burada yoktur. Burada birinci cümledeki maksad, Kur’anın medhine incirar eden mü’minlerin medhidir. İkinci cümleden maksad, yalnız tahvif ve terhib için kâfirlerin zemmidir. Bu ise Kur’anın medhiyle alâkadar değildir.

                            #822315
                            Anonim

                              Sonra bu cümlenin ihtiva ettiği eczanın nazmında tezahür eden letaif cihetine bakalım:

                              ﺍِﻥَّ ile ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ mevkilere göre ifade ettikleri nüktelerden maada, belâgatça kıymetli sayılan iki nükteyi daha tazammun etmişlerdir ki; Kur’an, pek çok yerlerinde ﺍِﻥَّ ile ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ yi mükerreren zikretmiştir.

                              Tahkiki ifade eden ﺍِﻥَّ deki nükte şöyle tasvir edilebilir ki: ﺍِﻥَّ herhangi bir cümlede bulunursa, o cümlenin damını deler, hakikate nüfuz eder. Ve o davayı veya hükmü aşağıya indirir, hakikate yapıştırmakla, o hükmün hayalî veya zannî veya mevzu veya hurafe hükümlerden olmadığını ve ancak hakaik-i sabiteden olduğunu isbat eder.

                              Bu cümlede ﺍِﻥَّ nin hususî nüktesi: Bu âyetin muhatabı olan Hazret-i Muhammed’de (A.S.M.) şek ve inkâr bulunmadığı halde şek ve inkârı ref’etmek şe’ninde olan ﺍِﻥَّile karşılanması, onların iman etmesi için Peygamber’in (A.S.M.) şiddet-i hırsına işarettir.

                              ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ kelimesi ise, göze görünmezden evvel akla görünen garib ve yeni hakikatlara bir vasıta-i işarettir. Bunun içindir ki, hakikatları tebdil ve tecdid eden inkılabları tasvir için kullanılan işaret ve vasıtalardan en çok kullanılan, ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ ve emsalidir.

                              Kur’anın tecellisiyle çok nev’ler silindi, hakikatlar yıkıldı. Onlara bedel, yeni yeni nev’ler, hakikatlar teşekkül etti. Evet zaman-ı cahiliyete bak! O zamanda bütün nev’ler millî rabıtalar üzerine teşekkül ettiği gibi, içtimaî hakikatlar da taassub-u kavmî üzerine bina edilmişti. Kur’anın tecellisiyle o rabıtalar kesildi, o hakikatlar tahrib edildi. Onlara bedel, dinî rabıtalar üzerine yeni nev’ler ve hakikatlar ihdas edildi.

                              Evet Şems-i Kur’anın tulûu ile, bazı kalbler onun ziyasıyla tenevvür etti. Ve mü’minlerin nev’ini temyiz ve tayin eden bir hakikat-ı nuraniye meydana geldi. Kezalik o keskin ziya karşısında, mezbeleye benzeyen bazı pis kalbler de yanıp kömür oldular. Ve o kâfirlerin nev’ini ilân eden zehirli bir hakikat-ı küfriye husule geldi. İşte bu hakikat-ı küfriyeye işaret için ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ zikredilmiştir.

                              Maahâza her iki
                              ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ arasında tam bir münasebet vardır. Çünki herbirisi birbirine zıd olan bir hakikata işarettir. Ve keza harf-i tarif olan ﺍﻝ in ifade ettiği beş manayı, ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ de ifade ediyor. O manaların en meşhuru, ahddir. Yani gerek ﺍﻝ den, gerek ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ den, ma’hud ve malûm bir şey kasdedilir. Binaenaleyh Ebucehil, Ebuleheb, Ümeyye İbn-i Halef ve saire gibi ma’hud ve meşhur büyük kâfirlere ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ ile işaret edilmiş olduğu ihtimali pek kavîdir. Bu ihtimale binaen şu âyet, gaybdan ihbar eden âyetlerden biri olur. Çünki onlar küfür üzerine ölmüşlerdir. Ve aynı zamanda, i’caz-ı manevînin dört nev’inden bir nev’i, şu gaybî ihbarlardan tezahür eder.

                              S- Kur’an zaruriyat-ı diniyedendir. Zaruriyatta ihtilaf olamaz. Halbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı manaların bir kısmı, birbirine muhaliftir?

                              C- Azizim! Kur’anın herbir kelâmı, üç kaziyeyi müştemildir:

                              Birincisi: Bu, Allah’ın kelâmıdır.

                              İkincisi: Allah’ca murad olan mana haktır.

                              Üçüncüsü: Mana-yı murad, budur.

                              Eğer Kur’anın o kelâmı, başka bir manaya ihtimali olmayan muhkemattan olursa veya Kur’anın başka bir yerinde beyan edilmiş ise, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabul etmek lâzımdır ve inkârları da küfürdür. Şayet Kur’anın o kelâmı, başka bir manaya ihtimali olan bir nass veya zahir olursa, üçüncü kaziyeyi kabul etmek lâzım olmadığı gibi inkârı da küfür değildir. İşte müfessirlerin ihtilafları, ancak ve ancak şu kısma aittir.

                              İhtar: Mütevatir hadîsler de, bu hususta, âyetler gibidir. Yalnız birinci kaziye, teemmül yeridir. Çünki
                              ﻫَﺬَﺍ ile işaret edilen hadîsin, hakikaten hadîs olup olmadığında tereddüd yeri vardır.

                              #822316
                              Anonim

                                S- Küfür, cehildir. Halbuki kâfirler, Hazret-i Muhammed’i (A.S.M.) evlâdları kadar tanıyorlardı?

                                C- Küfür, iki kısımdır. Bir kısmı, bilmediği için inkâr eder; ikincisi, bildiği halde inkâr eder. Bu da, birkaç şubedir. Birincisi; bilir lâkin kabul etmez. İkincisi; yakîni var, lâkin itikadı yoktur. Üçüncüsü; tasdiki var, lâkin vicdanî iz’anı yoktur.

                                S- Şeytanın kalbinde marifet var mıdır?

                                C- Yoktur. Çünki san’at-ı fıtriyesi iktizasınca, kalbi daima idlâl ile telkin için, fikri daima küfrü tasavvur etmekle meşgul olduğundan, kalbinde veya fikrinde boş bir yer marifet için kalmıyor.

                                S- Küfür, kalbe ait bir sıfattır. Kalbde o sıfat bulunmadığı takdirde, zünnar bağlanmasından veya ona kıyas edilen şapkanın giyilmesinden ne için küfür hasıl olsun?

                                C- Gizli olan umûra, şeriat emarelere göre hükmeder. Hattâ illet olmayan esbab-ı zahirîyi, illet yerine kabul eder.

                                Binaenaleyh itmam-ı rükûa mani olan bir kısım zünnarların bağlanması ve secdenin ikmaline mani olan bazı şapkaların giyilmesi, ubudiyetten istiğna ve küfre teşebbüh etmeye emarelerdir. Gizli olan o sıfat-ı küfriyenin yok olduğuna kat’iyyetle hükmedilemediğinden, bu gibi emarelere göre hükmedilir.

                                S- İnzar yapılmadıkça teklif nasıl yapılır?

                                C- İnzar yapılmadığı takdirde teklif de yapılmazsa, adem-i tecziyelerine bir hüccet olur. Zira “Biz ne yapalım. Ne tebligat yapıldı ve ne tekliften haberimiz var.” diye mücazattan kurtuluşlarına bir medar olur.

                                S- Cenab-ı Hakk’ın onların küfür ve temerrüdlerinden yaptığı ihbar, onların imana gelmelerini imtina derecesine çıkarıyor. Mümteni’ ve muhal bir şey teklif edilir mi?

                                C- Cenab-ı Hakk’ın ihbarı, ilmi ve iradesi, sebebden kat’-ı nazarla yalnız küfürlerine taalluk etmez. Ancak ihtiyarlarıyla küfürlerine birlikte taalluk eder. Bu ise ihtiyarlarını nefyetmez ki, teklif-i bilmuhal olsun. Bu bahsin tafsilâtı gelecektir.

                                #822354
                                Anonim

                                  S- İman etmeyeceklerini ifade eden ﻟﺎَ ﻳُﺆْﻣِﻨُﻮﻥَ ve emsali âyetlere, onları iman etmeye davet etmekten; adem-i imana iman çıkıyor. Bu ise, muhal-i aklîdir?

                                  C- Onlara teklif edilen iman, icmalîdir; tafsilî değildir. Herbir âyete, herbir hükme ayrı ayrı, birer birer iman ediniz! diye teklif yapılmıyor ki bu mahzur lâzım gelsin.

                                  Sonra küfürlerini sîga-i mazi ile zikretmek, hakkın tebeyyününden sonra onların küfrü kucaklayıp kabul etmelerine işarettir. Bunun içindir ki, onlara karşı inzarın adem-i inzar gibi faidesiz kaldığına, ﺳَﻮَٓﺍﺀٌ kelimesiyle işaret yapılmıştır.

                                  Sonra, fevkaniyeti ifade eden ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ deki ﻋَﻠَﻰ onların yüzleri yere yapışmış gibi başlarını kaldırıp âmirlerinin sözünü dinleyemediklerine işarettir.

                                  Ve keza manaya bir zarar ve bir halel îras etmeyen ve terkine tercih edilen ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ in zikri, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a nazaran inzarın adem-i inzar gibi olmadığına işarettir. Zira inzarda ecr ü sevab vardır.

                                  ﺀَﺍَﻧْﺬَﺭْﺗَﻬُﻢْ ﺍَﻡْ ﻟَﻢْ ﺗُﻨْﺬِﺭْﻫُﻢْ cümlesindeki hemze ile ﺍَﻡْ müsavatı ifade ettiğinden, ﺳَﻮَﺍﺀٌ kelimesine te’kiddir. Yahut ﺳَﻮَٓﺍﺀٌ kelimesinden müsavatın bir manası, hemze ile ﺍَﻡْ den ikinci manası irade edilir. Çünki müsavatın medarı ya adem-i faidedir veya mûcibin adem-i vücududur.

                                  S- İstifham şekliyle müsavatı ifade etmekte ne mana vardır?

                                  C- Yapmış olduğu fiilinde bir faidesi olmayan muhatabın fiilinin faidesiz olduğuna latif ve mukniane bir vecihle ikaz edilmesi ancak istifham ile olur ki, muhatab fiilini düşündükten sonra, kötü neticesini nazara alarak kalbi mutmain olsun.

                                  S- ﺳَﻮَٓﺍﺀٌ kelimesi inzar ve adem-i inzardan mecaz ise, aralarındaki alâka nedir?

                                  C- İstifhamın müsavatı tazammun etmesidir. Zira istifham eden adamın bilgisine göre, vücud ile adem mütesavidir. Maahâza bu gibi istifhamlara verilen cevablar, alelekser şu müsavat-ı zımniye ile verilir.

                                  S- Mazi sîgasıyla inzardan yapılan tabir neye işarettir?

                                  C- İkinci ve üçüncü inzarlara lüzum kalmadığına işarettir. Yani yaptığın inzar faide vermedi, bundan sonra da faidesiz kalır.

                                  S- İnzar etmemekte faidenin bulunmaması zahirdir. ﺍَﻡْ ﻟَﻢْ ﺗُﻨْﺬِﺭْﻫُﻢْ kaydında ne faide vardır?

                                  C- Sükût etmek, bazan muhatabın insafa gelip matlub işe muvafakatına sebeb olur.

                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 135)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.