• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #659738
    Anonim

      Allah kainatta tasarruf ederken,
      hem kudretini, hem mükemmel sıfatlarını göstermek için,
      az bir şeyin eli ile çok şeyleri verdirir;
      bir sayfaya, kitabı sığdırıyor.
      Tek bir şeye yüzlerce vazife takar.

      Mesela bir karaciğere,
      tıbbın beyanı ile, dört yüz vazife takar.
      Bir ağaç ile, tonlarca meyve verdirir.
      Yüz gramlık göze,
      ciltlerle yazılsa bitmeyen ilim ve hikmet takar.

      Şayet bunları tersi ile yapsa idi,
      yani bir karaciğer yerine,
      dört yüz vazife için ayrı ayrı karaciğer
      veya farklı organlar yaratsaydı,
      her meyve için bir ağaç yaratsa idi,
      bahçeden üç beş kilo meyve yemek için,
      sayısız ağaçlar dikmek gerekecekti.
      İşte, kainatta hiçbir şey eşit yaratılmamış.
      Her vazifeyi görecek ayrı ayrı şeyler yerine,
      çok vazifeleri görecek bir şey yaratmış.

      işte İnsanlıkta da durum aynıdır.
      İnsanın bir ferdini, Allah öyle bir donatmış ki,
      sair türlere bedel yaratmış.

      Allah,
      insana çok hissiyat ve cihazlar vermiş
      ve duygularına sınır koymamış ki,
      çok makam ve mertebeleri elde edebilsin
      ve kainatın halifesi
      ve neticesi olduğunu gösterebilsin.
      Yani, Allah,
      bir insan ile çok mahsulat kaldırsın
      ve çok maksatları tahakkuk ettirsin.
      Bu yüzden insanı kayıt altına alıp,
      sınırsız duygularını susturmak imkansızdır.

      Materyalist felsefenin mutlak eşitlik kanunu,
      yani sınıfsız toplum düşüncesi
      insanın fıtratı ile çelişiyor, uyuşmuyor.
      İnsan gibi cami ve geniş
      ve sınırsız duygu ile donatılmış bir varlığı,
      eşitlik ile kayıt altına almak
      ve her insan, fazilet ve kabiliyetçe aynıdır, demek,
      taptıkları tabiatın kanununa aykırıdır.


      Allah,
      her insanı diğer türlerin üstünde yarattığı gibi,
      insanlar arasında da bazı insanları çok vazifeleri gördürmek için,
      diğer insanlardan farklı ve üstün vasıflarla donatmıştır.
      Onun için insanlar arasında kabiliyet ve fazilet noktasında
      mutlak eşitlik söz konusu değildir.
      Sınıfsız insan toplumu,
      ütopyadan öteye geçemez.


      Mutlak eşitlik, ancak hukukta olur.
      Yani, kanunlar ve adalet önünde herkes eşittir.
      Sosyal statü ne olursa olsun,
      hukukta mutlak olarak herkes eşittir
      ve eşit olmalıdır.
      İslam bu eşitliği tam bir şekilde ortaya koymuştur.
      Zira İslam, fıtrat dinidir.

      Yirmi beşinci Söz’de yapılan Kur’an tarifinde
      “Kuran şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi” ifadesi geçer.
      Buna göre şu kâinatın ifade ettiği mânâları anlayamayan insanlara,
      Kur’an bir yol gösterici, bir tercüman vazifesi görüyor.
      Yani, bir insan Kur’ana uymakla,
      kâinattaki fıtrat kanunlarına da
      en güzel şekilde uymuş oluyor.

      Her iki kanunlar manzumesini de koyan Allah’tır.
      Toplum hayatına yön vermek isteyen insanların
      başarıya ulaşabilmeleri için
      kâinat kitabını iyi okumaları
      ve ondaki fıtrat kanunlarına uymaları gerekir.
      Bunu yapabilen insanlar, dünyada başarıya erişir
      ve mükâfatlarını görürler.


      Fıtrat kanunu çok geniş bir sahayı kaplar.
      bu kanunlar sayılamayacak kadar çoktur.
      Meselâ, komünizmin
      en büyük propaganda vasıtalarından birisi olan ‘eşitlik’,
      kâinattaki fıtrat kanununa zıttır.
      Bunun içindir ki bu felsefe tutmamış
      ve ancak zulümle bir süre devam edebilmiş
      ve sonunda yıkılmıştır.

      Kâinattaki İlâhî icraatlar,
      ‘eşitlik’ değil, ‘adalet’ esası üzerine cereyan eder.
      Bunu anlamak için sadece insan simasına bakmak yeterlidir.
      İnsanın yüzündeki ;
      göz, kulak, burun, ağız arasında eşitlik yoktur.
      Ama bu taksimde adalet vardır.

      Yani ağzın hakkı yemek, tatmak, konuşmak;
      gözün hakkı görmek;
      kulağınki ise işitmektir.
      Her hak sahibine hakkını vermek demek olan adalet,
      insanın yüzündeki vazife taksiminde
      çok açık olarak kendini gösterir.
      Şimdi birisi kalkıp
      bu fıtrat kanununa aykırı bir çığır açsa,
      insana zarar vermekten öte bir şey yapmaz.


      Bir başka fıtrat kanunu
      ‘tedric’ kanunudur;
      yani, eşyanın birden ve âniden değil tedricen,
      kademeli olarak ve safhalar halinde yaratılmasıdır.
      Toplum hayatında bir çığır açmak isteyen kişi de bu kanuna uyacak,
      çekirdek hükmündeki bir kadro ile işe başlayacak
      ve maksadına sabırla yürüyecektir.
      Sonuca birden bire varma arzusu,
      ya insanı hayal kırıklığına uğratır
      veya kanun dışı anarşik metotlara sürükler.

      Bir başka kanun,
      ‘yardımlaşma ve ihtisas’ kanunudur.
      Güneşin sermayesi ışık ve hararettir.
      Havanın, suyun, toprağın da
      kendilerine göre sermayeleri vardır.
      Bunların hiçbiri tek başına bir çiçeği dahi yapamazlar.

      Ama ilâhî irade,
      bunların yardımlaşmalarını istemiş
      ve her biri kendi kabiliyetini ortaya koymuş,
      bir araya gelerek aynı gaye etrafında toplanmışlar;
      her biri kendi ihtisas sahasında iş görmüş,
      diğerinin işine hiç mi hiç karışmamış
      ve böylece yeryüzü önce bitkilerle,
      sonra hayvanlarla
      ve sonunda insanlarla şenlenir olmuş.

      İşte toplum hayatında bir çığır açmak isteyen kişi de
      her işi tek başına yapma sevdasından vazgeçecek,
      her konuda ihtisas sahibi insanları etrafına toplayacak
      ve yardımlaşmayı esas kabul etmiş bir toplukla
      hedefine doğru yol alacaktır.

      Bir başka fıtrat kanunu ‘iktisat’tır.
      Bütün renkleri, sayısız şekilleri,
      farklı büyüklükleri görmek için
      bir tek göz vazifelidir.
      Bu, mükemmel bir iktisattır.
      Tatların bütün çeşitleri içinde bir tek dil kâfi gelmektedir.
      Her renk için ayrı bir göz,
      her tat için ayrı bir dil,
      her çeşit ses için farklı bir kulak gerekseydi
      insanın binlerce, on binlerce çeşit gözü,
      dili ve kulağı olması gerekirdi.

      İşte bu fıtrat kanununa uyarak israftan sakınmak
      ve iktisadı esas tutmak gerekiyor.
      Böyle yapmayanlar toplum hayatına müspet yön veremez,
      faydalı bir çığır açamazlar.


      Sohbetimizi peygamber efendimizden dualarla noktalayalım İnşaAllah…

      “Yâ Rabb, benim hatâlarımı,
      bilmeden yapdıklarımı,
      işimde aşırı gitmemi,
      ve Senin benden çok iyi bildiğin hallerimi mağfiret eyle.
      Allah’ım,
      benim latifeleşmelerimi,
      ciddiyet hallerimi,
      hatâen ve kasden yaptıklarımı
      ve bende olan her şeyimi mağfiret eyle!”

      “Ey Rabbim!
      Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan cimrilikten,
      eli kolu dökülür derecede takatsızlıktan ,
      kasvetten, gafletten, zilletten, azlıktan,
      meskenetten sana sığınırım.
      meskenetten sana sığınırım.,
      nifaktan, yapdığını insanların duyması
      ve medh etmeleri için yapmaktan,
      riyâdan, sana sığınırım.
      Sağırlıktan, dilsizlikten, delilikten, cüzzamdan, abraslıktan
      ve kötü hastalıklardan sana sığınırım.

      Ey kalbleri çekip çeviren Rabbim!
      Kalbimi dînin üzere sâbit kıl.

      El Fatiha Meas Sâlâvat…

      Amin…


    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.