- Bu konu 48 yanıt içerir, 14 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
7 Temmuz 2011: 19:41 #672494
Anonim
Bismillahirrahmanirrahim……
Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi Aleyh Kıymetli Müslümanlar;
Mubarek üç ayların içinde bulunduğumuz şu güzide günlerde Rabbim cem-i cümlemizi beraatini alanlar listesine kayıd eylesin inşl..
Bu dünya bir misafirhanedir, ebedi yolculuğa ne zaman çıkacağımız belli olmaz. Cenâb-ı Hak size ve bize uzun bir hizmet ömrü ihsan buyursun. Sanki yolculuk çok yakınmış gibi, bire binler kâr veren bu mübarek aylarda aşk ve şevkle ibadet ve takvaya sarılalım, hayırlı ve nurlu kur’an hizmetlerine nefes nefese koşalım.
Yönetim olarak bu hafta ders olarak Dua’ yı işlemeye karar verdik ..sizlerinde katılımlarıyla beraber;
Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz olurdu ;hadisine binaen ;belkide kul olarak bu üç aylarda duaya ,dualarımıza çok ihtiyacımız var..;
ve bu vesileleyle Risalei nurların kapısını edeple çalalım dilerseniz ;
Yirmi Dördüncü Mektubun Birinci Zeyli
-1-
-2-
-3-
-4-Yani, “Ey insalar! Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” meâlindeki âyetin beş nüktesini dinle.
BİRİNCİ NÜKTE
Dua bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir. Çok yerlerde zikrettiğimiz gibi, dua üç nevidir.
Birinci nevi dua: İstidat lisanıyladır ki, bütün hububat, tohumlar, lisan-ı istidatla Fâtır-ı Hakîme dua ederler ki, “Senin nukuş-u esmânı mufassal göstermek için bize neşvünemâ ver. Küçük hakikatimizi sümbülle ve ağacın büyük hakikatine çevir.”
Hem şu istidat lisanıyla dua nevinden birisi de şudur ki: Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani, esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer; ve müsebbebi, Kadîr-i Zülcelâlden dua eder, isterler. Meselâ su, hararet, toprak, ziya, bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisan-ı duadır ki, “Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlıkımız” derler. Çünkü, o mucize-i harika-i kudret olan ağaç, o şuursuz, câmid, basit maddelere havale edilmez, havalesi muhaldir. Demek, içtima-ı esbab bir nevi duadır.İkinci nevi dua: İhtiyac-ı fıtrî lisanıyladır ki, bütün zîhayatların iktidar ve ihtiyarları
dahilinde olmayan hâcetlerini ve matlaplarını ummadıkları yerden, vakt-i münasipte onlara vermek için, Hâlık-ı Rahîmden bir nevi duadır. Çünkü, iktidar ve ihtiyarları haricinde, bilmedikleri yerden, vakt-i münasipte onlara bir Hakîm-i Rahîm gönderiyor. Elleri yetişmiyor; demek o ihsan, dua neticesidir.
Elhasıl, bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye çıkan, bir duadır. Esbab olanlar, müsebbebâtı Allah’tan isterler.Evet kıymetli müslümanlar duayla ilgili merak edilen sorularla bu hafta ki dersimizi başlatalım inşl..
..Duanın ehemmiyeti nedir ?
..Dua’nın yeri zamanı varmıdır?
..Bir mümin diğer mümin kardeşi gıyabında yaptığı dua makbulmudür neden ?
…Dualarımızın evelinde ve ahirinde salavat getirmemizin hükmü ne dir?
…Neden bazı dualarımızı sık yaptığımız halde kabul görmez..?
…Kimlerin duaları makbuldür önce?
Evet cevap ve sorularımızla konumuzu hep beraber pekiştirelim inşaAllah ;
Rabbim dualarımızı izzeti dergahında kabul eylesin ..Amin…
7 Temmuz 2011: 19:53 #794210Anonim
bende bir soru sormak istiyorum.
Üstad çok güzel anlatmış ama aklıma hep şu husus takılıyor.
Allah sevdiği kullarının duasını hemen kabul etmezmiş onalrın daha çok dua etmesi hoşuna gidermiş.
bu durumda Aklıma hep şu şüphe geliyor.dua ediyorum bazen bu dualarım kabul oluyor yani çoğunlukla kabul oluyor.
bu sefer korkuyorum Rabbim beni sevmiyor mu da hemen istediğimi veriyor çok fazla dua ettiğimde acaba etrafa pis koku yayılıyoırda dileğim hemen gerçekleştiriliyor. günahlarım beni böyle şeylere sürüklüyor.
her şeye şüpheyle bakıyorum.dualarım kabul olmasada üzülüyorum olsa da…
nedir dua boyutunda bunun izahı?
aydınlatırsanız çook sevinirim. bu kuruntu beni öldürecek..
7 Temmuz 2011: 20:42 #794212Anonim
@mevt 256279 wrote:
bende bir soru sormak istiyorum.
Üstad çok güzel anlatmış ama aklıma hep şu husus takılıyor.
Allah sevdiği kullarının duasını hemen kabul etmezmiş onalrın daha çok dua etmesi hoşuna gidermiş.
bu durumda Aklıma hep şu şüphe geliyor.dua ediyorum bazen bu dualarım kabul oluyor yani çoğunlukla kabul oluyor.
bu sefer korkuyorum Rabbim beni sevmiyor mu da hemen istediğimi veriyor çok fazla dua ettiğimde acaba etrafa pis koku yayılıyoırda dileğim hemen gerçekleştiriliyor. günahlarım beni böyle şeylere sürüklüyor.
her şeye şüpheyle bakıyorum.dualarım kabul olmasada üzülüyorum olsa da…
nedir dua boyutunda bunun izahı?
aydınlatırsanız çook sevinirim. bu kuruntu beni öldürecek..
Güzel bir soru maşaAllah.
Evvela şunu söyleyelim ;sizinde sorunuzun içinde buyurduğunuz gibi kuruntularınız vesvesedir;Malumunuz vesvesede Şaytani lainden gelir;Kıymetli kardeşim ,size tavsiyemiz bu vesveselerinize ehemmiyet vermeyin..üzerindede fazla düşünüp kendinizi yıpratmayın derim nacizane..;
Şükr edin kıymetli kardeşim şükredin ki dua eden bir diliniz Rabbi zikr eden bir yüreğiniz var maş;
Dua mümün,in en büyük silahı ;ve biz dua çadırından hiç çıkmayalım..Kimin nerden ve nasıl kurtulacağı bilinmez Gaybtır Allahu Alem;
Dua Alemlerin Rabbine Yaklşamaktır(;ben dua ediyorum duam kabul oluyor yoksa Rabbim beni sevmiyor mu )?böyle düşünüp kendi maneviyatınıza eziyet etmeyin muhterem kardeşim;
Hiç dua eden kalp sevilmezmi ?
Bakınız bu konuda bir çok ayet ve hadis mevcuttur mubberra dinimizde ;
İmam Rıza (a.s) kendi ashabına şöyle buyururlardı: “Enbiya’nın silahlarından yararlanın.” “Enbiya’nın silahı nedir?” diye arzedilince Hazret; “duadır” cevabını verirdi.
İmam Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor: “Allah-u Teâlâ mümin kulları arasında çok dua edenleri sever. Şafak vaktinden güneş doğuncaya kadar dua etmenizi tavsiye ediyorum size; zira bu saatlerde gökyüzünün kapıları açıktır, halkın rızkı bölüştürülür ve büyük istekler verilir.”
Resulullah’tan (s.a.v) şöyle nakledilmiştir: “Dua müminin silahı, dinin direği, göklerin ve yerin nurudur.
Dua bir ibadet ve hatta ibadetlerin ruhu olup ona uhrevî mükâfat verilir. Dua müminin miracı ve kuds alemine uçuştur. Dua ruhu eğitir, mükemmelleştirir ve Allah’a yakınlık makamına ulaştırır
.
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Dua, Allah katında yeryüzündeki amellerin en sevgilisidir. İbadetlerin en faziletlisi de iffet ve temizliktir.” Ravi der ki. “Hz. Ali (a.s) çokça dua eden bir şahıstı”.Hz. Ali (a.s) yine buyuruyor ki: “Dua saadetin anahtarıdır. En iyi dua da temiz sineden ve takvalı kalpten çıkan duadır. (Dua) Allah ile münacatta kurtuluşun sebebidir. Ve ihlas vesilesiyle de (kötülük ve helaketlerden) kurtulunur. O halde müşkülatlar fazlalaşınca Allah’a sığınmalıdır.
Dua öyle bir ibadettir ki, eğer gerekli şartlara sahip olunur da doğru yapılırsa nefsi mükemmelleştirir ve Allah’a yakınlığa sebep olur; bu ise duada olan kesin bir etkidir.
Dolayısıyla insan hiçbir zaman ve hiçbir şart altında bu büyük ibadetten gaflet etmemelidir. Zira duanın zahiri ve çabuk etkisi olmasa bile hiçbir zaman etkisiz değildir. Bazen insanın duası geç kabul edilip istekleri geciktirilebilir veya duası dünyada asla kabul edilmeyebilir.
Bunun da bir maslahatı vardır; zira bazen mümine dünyevî isteklerin verilmesi onun salahına değildir ve Allah-u Teâlâ onun maslahatlarına kendisinden daha çok vakıftır. Binaenaleyh insan daima ihtiyaç elini Mutlak Kadir (Allah-u Teâlâ)’ya doğru açarak ihtiyaçlarını istemelidir.
Eğer bu isteği onun salahına ise isteği bu dünyada ona verilir. Ancak bazen Allah-u Teâlâ, kendisiyle daha fazla münacat etsin, raz-u niyaz edip kendisine yalvarıp yakarsın ve daha yüksek makamlara ulaşsın diye kulunun isteğini geçiktirmeyi salah görür, bazen de devamlı Allah’ı anması ve Ahiret’te daha güzel bir mükâfata kavuşması için kulunun isteğini bu dünyada yerine getirmeyi uygun görür.
Resulullah (s.a.a): “Allah; ister istediği verilsin ve ister verilmesin, hacetini Allah’tan isteyen ve dua etmekte ısrar eden kimseye merhamet etsin.” diye buyurdular ve sonra da: “Rabbime dua ediyorum. Umulur ki, Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım.” (Meryem / 48) ayetini okudular.”
Umarım sorunuzun cevabını verebilmişizdir muhterem..
Allah (c.c) yar ve yardımcınız olsun inşl..
“7 Temmuz 2011: 21:34 #794214Anonim
Ve Aleyküm selam hocam… Allah (c.c.) Razı olsun güzel bir konuya değinmişsiniz.
Bende dualarım kabul olmuyormu diye kuruntuya kapılıyorum bir çok kez bazen sıkıntılar öylesine üst üste geliyorki boğulacak gibi oluyor insan, O an Rabbime sığınıyorum saatlerce yalvardığımı bilirim.
Ansızın öyle şeyler aklıma gelmeye başlıyorki dua ederken kendimi bir anda kötü birisiymiş görmeye başlıyorum ve senin gibi adamın duası niye kabul olsun diye düşüncelere kapıldığımda işte o zaman Rabbim affetsin beni ölümü dahi defalarca düşünmedim değil sanki kurtuluşmuş gibi hissediyordum. Hatta çocuklarıma dahi kaç defa veda mektubu yazdım, Rabbim beni affetsin ansızın aklımı başıma öyle bir getiriyorduki ettiğim tevbenin haddi hesabı yok beni affet Rabbim yasak ettiğin intiharı düşündüğüm için diye yalvarıyordum.
Ne zaman sizlerin arasına katıldım,bu düşüncelerimden sıyrıldım, bana vermiş olduğunuz teselliler olsun sorularıma verdiğiniz değerli yanıtlarınız olsun, dualarımda yardım istememde verdiğiniz katkılarınız benim için büyük bir nimet oldu.
Dualarımda sizler hep varsınız.Rabbime dua derim hep beni hayırlı dostlarla tanıştır Rabbim’de sizler gibi güzel Allah’ın dostlarıyla tanışmayı nasip etti şükürler olsun.
Benimde soracaklarım vardı tam denk geldi.
1-Ben bazen namazlarımdan sonra genellikle hep aynı duaları istiyorum Rabbimden aynı duaları istedğimde hatamı yapıyorum ?
2-Birde namazımı eda ediyorum,tesbihatıda bitirdikten sonra duamızı devamlı kıbleye doğrumu yapmam gerekiyor ?
3-Kıble harici bir yönde dua ediyorsam kabul olunurmu ?
4-Yolda yürürken ellerimi açmadan dua ediyorum , acaba yanlışmı yapıyorum ? Ve kabul olurmu bu şekilde dua etmem.
Rabbim sizlerden razı olsun. Rabbim cümlemizin dualarını kabul buyursun..
Selam ve dua ile
8 Temmuz 2011: 05:46 #794217Anonim
@tebliğ 256274 wrote:
Bismillahirrahmanirrahim……
Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi Aleyh Kıymetli Müslümanlar;
Mubarek üç ayların içinde bulunduğumuz şu güzide günlerde Rabbim cem-i cümlemizi beraatini alanlar listesine kayıd eylesin inşl..
Bu dünya bir misafirhanedir, ebedi yolculuğa ne zaman çıkacağımız belli olmaz. Cenâb-ı Hak size ve bize uzun bir hizmet ömrü ihsan buyursun. Sanki yolculuk çok yakınmış gibi, bire binler kâr veren bu mübarek aylarda aşk ve şevkle ibadet ve takvaya sarılalım, hayırlı ve nurlu kur’an hizmetlerine nefes nefese koşalım.
Yönetim olarak bu hafta ders olarak Dua’ yı işlemeye karar verdik ..sizlerinde katılımlarıyla beraber;
Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz olurdu ;hadisine binaen ;belkide kul olarak bu üç aylarda duaya ,dualarımıza çok ihtiyacımız var..;
ve bu vesileleyle Risalei nurların kapısını edeple çalalım dilerseniz ;
Yirmi Dördüncü Mektubun Birinci Zeyli
-1-
-2-
-3-
-4-Yani, “Ey insalar! Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” meâlindeki âyetin beş nüktesini dinle.
BİRİNCİ NÜKTE
Dua bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir. Çok yerlerde zikrettiğimiz gibi, dua üç nevidir.
Birinci nevi dua: İstidat lisanıyladır ki, bütün hububat, tohumlar, lisan-ı istidatla Fâtır-ı Hakîme dua ederler ki, “Senin nukuş-u esmânı mufassal göstermek için bize neşvünemâ ver. Küçük hakikatimizi sümbülle ve ağacın büyük hakikatine çevir.”
Hem şu istidat lisanıyla dua nevinden birisi de şudur ki: Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani, esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer; ve müsebbebi, Kadîr-i Zülcelâlden dua eder, isterler. Meselâ su, hararet, toprak, ziya, bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisan-ı duadır ki, “Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlıkımız” derler. Çünkü, o mucize-i harika-i kudret olan ağaç, o şuursuz, câmid, basit maddelere havale edilmez, havalesi muhaldir. Demek, içtima-ı esbab bir nevi duadır.İkinci nevi dua: İhtiyac-ı fıtrî lisanıyladır ki, bütün zîhayatların iktidar ve ihtiyarları
dahilinde olmayan hâcetlerini ve matlaplarını ummadıkları yerden, vakt-i münasipte onlara vermek için, Hâlık-ı Rahîmden bir nevi duadır. Çünkü, iktidar ve ihtiyarları haricinde, bilmedikleri yerden, vakt-i münasipte onlara bir Hakîm-i Rahîm gönderiyor. Elleri yetişmiyor; demek o ihsan, dua neticesidir.
Elhasıl, bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye çıkan, bir duadır. Esbab olanlar, müsebbebâtı Allah’tan isterler.Evet kıymetli müslümanlar duayla ilgili merak edilen sorularla bu hafta ki dersimizi başlatalım inşl..
..Duanın ehemmiyeti nedir ?
..Dua’nın yeri zamanı varmıdır?
..Bir mümin diğer mümin kardeşi gıyabında yaptığı dua makbulmudür neden ?
…Dualarımızın evelinde ve ahirinde salavat getirmemizin hükmü ne dir?
…Neden bazı dualarımızı sık yaptığımız halde kabul görmez..?
…Kimlerin duaları makbuldür önce?
Evet cevap ve sorularımızla konumuzu hep beraber pekiştirelim inşaAllah ;
Rabbim dualarımızı izzeti dergahında kabul eylesin ..Amin…
dua insanın kulun Allaha yalvarıp yakarıp yönelmesini ve sadece Allahtan yardım talep etmesini sağlar….duanın yeri ve zamanı genellikle bela musibet zamanları dır ayrıca her zamanda dua yapılmalıdır çünki insanın acizliğini ilan etmesi ve Rabbinden yardım dilemesi insanın değerini Allah katında indinde artırır…bir müslümanın müminin diğer bir kardeşine yaptığı dua makbüldür ama kişinin kendi kendine dua etmesi sıkıntılarını dertlerini Rabbine anlatması ve yardım el aman dilemesi daha da makbuldur evladır daha çok değerlidir….salavat her zaman getirilmelidir duanın sonunda başında getirilmesinde bir beis yoktur…..tabikide her duanın kabul zamanı vardır dua yapıldığı zaman onun kabul olma zamanı gelmedikçe Allah kabul etmedikçe bizde o zaman o duaya daha çok devam etmemiz gerekiyorki makbul kabul olsun inş.tabikide bence evliyaların duaları daha çok makbuldür..değeri kabul edilme derecesi ihtimali yaniki çok çok yüksektir fazladır çünki evliyalar alimler ile Allah arasında perde yoktur peygamberler de aynı şekildedir….bu yüzden onların duaları hemen kabul olur yada yakın zamanda kabul olur….saygılarımla…
8 Temmuz 2011: 07:52 #794225Anonim
konu güzel…katılımlar olursa iyi olur…
8 Temmuz 2011: 09:18 #794228Anonim
Kırmızılardaki dua bahsini okuyana kadar, dua denen ubudiyeti hep insan merkezli düşünürdüm.Biz istiyoruz, Allah dilerse veriyor gibi gelirdi.Ama o bahiste öyle muazzam izah yapmışki Üstadımız, bambaşka bir ufuk açılıyor insana.
Dünya değil, kainat dua üzerine yaratılmış.3 tür dua türü ile Üstad bunu anlatıyor.
1.tür dua; İSTİDAT lisanı ile olan dua.Yani her yaratılanın potansiyelindeki icra etmesi, o yaratılanın duası hükmünde.Bitkinin fotosentez sonucu oksijen ve besin üretmesi,tavuğun yumurta vermesi, galaksilerin eksen hareketleri neticesinde oluşan değişimler vs.
2.tür dua;Zihayattan Allah’a olan değil de, Allah’ın zihayata duada bulunması..Zihayat ihtiyaç olarak sınırsız ama iktidar olarak sınırlı bir varlıktır.İktidar sınırlarım içinde bulunmayan, ama benim ihtyacım olan hususları Allah’ın iktidar alanıma indirgemesi (sebepleri halk etmesi yani) yahut bana lütuf ve ikramda bulunurak o ihtiyacımı gidermesi; Allah’ın kula ettiği duadır.
3.tür dua; Fiili cihet+Kavli cihet=DUA nevinden hepimizin bildiği dua.
8 Temmuz 2011: 09:27 #794229Anonim
Birkaç alıntı;
–Bediüzzaman Hazretleri, duâyı yalnızca bir yakarış olarak değerlendirmemiş, duâ ile tefekkür ederek, dini hakikatleri anlama ve tespitte duâlardan yararlanmıştır. 3. Şu’a olan Münâcât risalesini, tesbih, tahmid, senâ ve duâ ile ilgili yaklaşık 700 âyet-i kerimeden istifade ederek yazmıştır (Fihrist Risalesi). Bu münâcât onun duâ ile tefekkürü nasıl mezc ettiğinin harikulade bir örneğidir
–Duânın ilk basamağı “Tahavvül, tekemmül şe’ninde olan şeylerin, lisan-ı istidatla hissedilen istidadî duâlarıdır. Evet, herşey Cenab-ı Hakk’ı tesbih ettiği gibi lisanıyla, ihtiyacıyla, istidadıyla dahi Allah’a duâ eder” (MN. s. 1362) Aslında bütün varlık, istidât, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle hep O’na duâ ederler. O da bunların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde cevap verir ve her sesi duyup ona icabet ettiğini herkese ve her şeye duyurur (Gülen, “Duâ”, s. 252).
-Fatiha suresindeki “İyyake na’büdü ve iyyake neste’în” (Yalnızca sana ibadet eder yalnızca senden yardım dileriz) âyetini izah ederken kendisiyle birlikte kâinattaki bütün varlıkların duâ ettiklerini müşahede ettiğini söyler ve bunun hikmetini şöyle açıklar: “Evvelâ: Biz gözümüzle görüyoruz: Kâinatta, hususan zemin yüzünde, dehşetli ve daimî bir faaliyet ve hallâkıyetin intizamla cereyanı içinde merhametkârâne, müdebbirâne bir rububiyet-i mutlaka, hadsiz zîhayatların istiânelerine ve fiilen ve hâlen ve kâlen istimdatlarına ve duâlarına kemâl-i hikmet ve inayetle imdat ve her birine fiilen cevap vermek tezahürü içinde bir ulûhiyet-i mutlaka, bir mâbudiyet-i âmmenin tecelliyatı, umum mahlûkatın, hususan zîhayatın ve bilhassa insan taifelerinin fıtrî ve ihtiyarî binler tarzdaki ibadetlerine mukabelesini akl-ı selim ve iman gözü gördüğü gibi, bütün semâvî fermanlar ve enbiyalar haber veriyorlar.
8 Temmuz 2011: 12:38 #794239Anonim
Duanın mümine verilmiş en büyük ilahi hediye, en kıymetli anahtar, en nadide hazine olduğunu okumuştu eserlerden. Her şey Allah’tan istenecekti. Hadiste “Ayakkabılarınızın bağına varıncaya kadar Allah’tan isteyin” buyuruyordu. Hayvanının yemine- samanına kadar Allah’tan iste, versiyonu da vardı hadisin. Bugüne kadar öyle istekleri olmuştu ki, sayılacak gibi değil. Sağlık, iyi bir iş, huzurlu bir aile, sevgi dolu bir çevre, iyi bir ev, ayağını yerden kesecek kaliteli bir araba, kimseye el açmayacak kadar dolgun bir gelir… Ve daha neler neler…
Geriye dönüp bakınca, dua ile hayatında olağanüstü bir değişiklik olmadığını fark etti. Her şey aynı akışındaydı sanki. Bazen sorardı kendi kendine; “Nasılsa yazılanı yaşıyorsam, alnımda çekip götüren O ise, duanın anlamı ne ki?..”
“İsyan girdabına sürüklenmektense iyisi mi gene de duaya devam edeyim” dedi… Önceki gibi değildi dua şekli artık. Bir şey verilsin, bir talebi karşılansın diye dua etmiyordu. Aslında kırıktı gönlü. Duaya dair eserlerde bir dizi formüller vardı. Borç ödemekten zengin olmaya, iş bulmaktan baht açılmasına terkipler, vefkler, virdler neden kendinde işe yaramadı?..
Az mı zikir yapmış, gündüzleri cami ve türbe köşelerinde, geceleri seccadede az mı niyaz edip yakarmıştı. Değişmiyordu, hiçbir şey değişmiyordu işte… Böylesi çöküntü anlarında şeytanı vıdı vıdı etmekten geri durmazdı:
-Herkese veriiiiir, sana yooookkkk! Günahkârlara yağdırıyor, sen secde ediyorsun vermiyor işteeeee…. Hahahaaaaaa… Hahahaahaaaa… Vermeyeceeeekkkk!
Hain şeytan. Fırsat buldu mu kaçırmazdı. Gözyaşlarına gücü yetti. Zaten başka ne yapabiliyordu ki?.. Ama ne zaman gözyaşları süzülse, iç dünyasında ferahlama hissederdi. Yağmur öncesi bunalım ve gerilimin rahmete dönüşmesi gibi, insan gönlünü rahatlatıyor, kalbini bereketlendiriyordu gözyaşları.8 Temmuz 2011: 12:39 #794240Anonim
O soruyu gene sordu: “Bir şey değişmiyorsa niçin dua ediyorum?”
Aşkın Sultanı Mevlana seslendi: “Kardeş, sen dua nimetine yönelmeye bak! Kabul edilmiş yada edilmemiş bundan sana ne?.. Dua edebiliyorsun ya, ona bak!”
Hz. Mevlana başka bir şey söylüyordu. Kabul yada ret değildi duanın esprisi. Duanın kendisi nimetti. Öyle ya, huzuruna almış, el açtırmış, dil döktürtmüş, kulum demişti ya, bundan daha büyük nimet mi olurdu?.. Artık istek ve talep için dua etmemeliydi. İsteklerini söylese dahi, usûlen olacaktı, kilitlenmeyecekti o noktaya. Ve duasında şükrü öne alacaktı. O kadar çok nimet bahşetmişti ki Allah, hiçbirinin şükrüne insanın gücü yetmezdi. Zaten insanda güç mü vardı ki?.. Kudret de kuvvet de Ona aitti.
Dua şekli değişmişti. Şükrediyordu verilenlere. Sağlığı yerindeydi. Geçimi de. Çevresi ile arası da iyiydi. İdealleri gerçekleşmese de aç, açık değildi. Hem ideal beklenti değil miydi?.. Beklenti dünyevi boyuta çekerdi insanı. Dünyevi boyut; azabın ta kendisiydi. Hallerin en güzeli razı olmaktı.
…
Ama kafası karışıktı. Duada saklı bir kudret vardı. Bir anahtar vardı. Duası gerçekleşenlerin hayatından pasajlar okudukça yine düşüyordu esfele. Şeytan eskisi kadar olmasa da gene fısıldıyordu: “Sana vermeeeeezzzz!… Demedim miii verrrrmezzzz, bırak inadııııı?”
Şeytana bu defa prim vermedi. Soracak, araştıracaktı.
…
Yine başucundan ayırmadığı Mesnevi’ye gitti eli. Hz. Mevlana bu hali de açıklamalıydı.
“Peygamber değil ama kitabı var” denecek ölçüde Mesnevi dünya çapında ilgi buluyordu. Bu hali de açıklamalıydı. Hikâyeler arasında bir söz yakaladı:
“Padişahlar kendilerine menfaat için gelenlere hemen ihsan edip yol verirler. Sevdiklerine hemen vermez, bekletir, yanlarında tutarlar. İsteğin olmuyorsa üzülme, padişah seni sevmiş, yanında tutuyor ya, daha ne?..”
Bu da ayrı bir boyuttu. Allah, sevdiklerinin isteğini geciktirir miydi? Allah kendisini seviyor muydu? Nefse prim vermemek için direndi: “Yok canım daha neler?.. Allah’ın sevgili kulu olmak kiiim ben kiiim?..”
“Rabbim, Allah’ım” diye yalvarıyordu ama cevap geldiği falan yoktu. Veli zatlar cevabı da duyarmış. Kalplerine ilham olunurmuş gaybın sesi. Onca yalvarıp yakarmalarına karşılık bir kelime ses duymamış, bir kuple ilham almamıştı. O halde Allah’ın kendi kapısında beklettiği kullardan olamazdı. Sevdiklerine dahil olmak gibi bir durum yoktu yani…İlerleyen sayfalarda Mevlana buna da cevap verdi: “Senin ‘Ya Rabbim’ diyebilmen; Onun ‘Buyur Kulum’ demesinin ta kendisidir!..”8 Temmuz 2011: 12:39 #794241Anonim
İş gene değişiyordu. “Rabbim” demek “Buyur Kulum” denmesi idi. Bu nasıl işti? Ayeti hatırladı: “Dua edin; icabet etmekteyim!”, “Beni zikredin ben sizi zikretmekteyim”
Mevlana ayeti tefsir ediyordu sanki…. Bugüne kadar ayetleri hep geleneksel bağlamda çevirmişlerdi. “Dua edin icabet edeyim” değildi. Doğrusu; “İcabet etmekteyim” şeklinde geniş zaman olacaktı ifade. O zaten her an yeni bir şanda icabetini sürdürüyordu. Onda bir kesinti yoktu. İş; dua ederek sürece katılmak, daha doğrusu o akışın zaten an be an içinde olduğunu fark etmekti… “Zikredin, zikredeyim” demiyordu ayet. “Beni zikredin ben sizi zikretmekteyim” idi doğrusu. Her an süren evrensel tesbihata, ilahi zikir korosuna katılmaktı mesele. Onu hissedebilmek, iliklerine kadar duyabilmekteydi bütün sır.
“Davut (as) evinin penceresini açar, dağların, kuşların, derelerin zikrine katılır” yazıyordu Peygamberler Tarihi. Zihninde ışık yandı. Ya Huuu evinin penceresini açıp dışa doğru zikre katılmak değildi. Anlatılan baştan ayağa mecazdı…
Ev; gönlümüzdü… Hüner; asıl Kabe’nin bulunduğu gönlü tüm mahlukatla birleştirebilmek, alemle barışabilmek, kendini başkaları kavramından, ayrılık- gayrılıktan kurtarıp birliği hissedebilmekti… Davud (as) onu yapıyor, onu yaşayınca da kulluk zırhını giyinip, ilahi kudretin kendinde açığa çıkışını seyrediyor, nefsin hegemonyasına kılıç vurup, Halifetulllah sırrıyla özünün, egoya hükümran oluşunu zevk ediyordu… Zırh da, Krallık da, Doğanın Korosu da serâpâ mecazdı. Mecazlarda boğulmaktan neler çekmişti meğer?..
İçine doğan manaya hayran oldu… Şimdi bir ilahi dinlemenin tam sırasıydı. Yok yok önce Kur’an dinlemeliydi… Sudeysi’den Abdüssamed’e, İsmail Biçer’den Kâni Karaca’ya Kur’an bülbüllerinin şakımalarına verdi kendini ayet ayet, sure sure… Cennet bahçesindeydi artık… Dua algısı da, yönelişi de değişiyordu…
Kur’andan sonra biraz da ilahi giderdi hani… Mustafa Özcan Güneşdoğdu’yu çağırdı önce… EY RAHMETİ BOL PADİŞAH CÜRMÜM İLE GELDİM SANA diyecekti Mustafa. Sonra Sami Savni Özer’i çağırdı. SEVDİM SENİ MABUDUMA, CANAN DİYE SEVDİM diye aşkını ilan etti Sami ağabeyin dilinden… Gecenin assolisti Ahmet Özhan’dı. Derviş gönüllü Ahmet ağabey de kırmadı, davete icabet etti. Önce sema rayihaları saçıldı gönlüne…
DİNLE SÖZÜMÜ SANA DİREM ÖZGE EDADIR
DERVİŞ OLANA LAZIM OLAN AŞK-I HUDADIR
SEMA SAFA, CANA ŞİFA, RUHA GIDADIR
SEMA SAFA, CANA ŞİFA, RUHA GIDADIR
Sonra bir Bektaşi nefesine geçti:
GÜZEL AŞIK, CEVRİMİZİ ÇEKEMEZSİN DEMEDİM Mİ?
BU BİR RIZA LOKMASIDIR YİYEMEZSİN DEMEDİM Mİ?8 Temmuz 2011: 12:40 #794242Anonim
Cevr ü cefa deyince hüzün kapladı içini. Az çekmemişti hayattan. Sınavlar peş peşe geliyordu. İmtihanın ardı arkası kesilmiyordu. “İmtihan, sana değil; sendendir!.. İmtihanla kendi potansiyelini görür ve sonuçlarını yaşarsın!.. Fitne yani imtihan, senin, ilminle ne derece yaşabildiğini fark etmen içindir!.. Sanma ki imtihan, başkalarının seni mükafatlandırması ya da cezalandırmasıdır!..” diyordu ehli. Tamam, kabul etmişti bu gerçeği ama dayanmak da zordu be birader… “Sabah ola hayrola” deyip uykuya çekildi.
…
Sabah uyandığında Kesret âlemine girecek, dış dünyaya katılacak, yine sorunlar yumağının içinde bulacaktı kendini… Gece maneviyata kanatlanmak güzeldi de bir de sabahı vardı işin. Her kulun kendi gerçeği vardı. Onunla yüzleşmek kolay değildi… Mevcut sorunların yine üstüne çullanışını seyrediyordu. “Hiç bitmeyecek mi?” derdi bazen. “Ya Huuu az bıraksa, az nefes alsam da sonra sürse, olmaz mı?.”.
Bu sorular gene esfele, alt boyutlara, emmareye çekiyordu. Çıkmalıydı buradan. Olana razı olmak şarttı. Ama olabiliyor muydu? Görüştüğü bir dosta halini biraz anlattıktan sonra ”OLANA RAZIYIM” dedi.. O dost cesur bir gerçeği serdi gözlerinin önüne: Kendini kandırıyorsun… Razı değilsin… Tahammül etmekle razı olmayı, katlanmakla hoş görmeyi karıştırıyorsun sen!..
Fena halde bozuldu bu sözlere. Kendinden yaşça da küçük olan biri bunları söylemişti. Mırıldandı: “Ukala şey ne olacak?.. İki kitap okuyan, üç kavram ezberleyen kendini tasavvuf uzmanı sanıyor!” Ondan ayrıldıktan sonra söylenenleri düşündü. RIZA İLE TAHAMMÜL aynı şey değildi. Tahammülde çirkin ve bela gördüğüne katlanma vardı. Katlanma olan yerde rızadan söz edilemezdi ki!?.. Gerçekten razı olsa, başında olanı dile getirmekten, “Ben de bu aralar sınavlar yaşıyorum” demekten kaçınırdı. Bunları dile dökmek; Allah’ı kula şikayet etmek gibi fena halde edepsizlik kokuyordu hem…
Kızdı, ukala dedi ama galiba delikanlı haklıydı. Nasıl geçecekti rızaya?.. Nafileler; Allah’a yakiyn vesilesiydi. Ama nedense fazlaca nafilesi yoktu. Başladığı zikirleri dahi istikrarlı biçimde sürdüremiyor, bir süre sonra bırakıyordu. Oysa duada ısrar etmek, hedefe kilitlenmek esastı. Olaya farklı bakan bir başka dosta uğradı:
– Üstüme hüzün birikti, derdim çok fazla. Belalar da akın ediyor. Ama hamdolsun diyorum. Malum belaya hamdedilir, nimete şükredilir…
Dostu bastı kahkahayı: “Şükürler olsun, demelisin. Ne mutlu ki belan var!”
Ona da kızacak oldu, kızamadı. Bu kahkaha belli bir fark ediş ve eminlik yansıtıyordu.
Dinleyecekti: “Mübarek olsun. Belan olması ne kadar güzel. Şükret, şükret!”
Devam etti:
– Dua, zikir sen ne önerirsin?..
– Öneririm de, yapamazsın sen!
Sanki damarına basıyor, yapma azmini körüklüyordu bu sözler.
– Yaparım dedi..
– Görürüz.
Ondan ayrılırken kendine sordu: “İlla birinden öneri mi lazım? Elde onca kitap ve döküman var. Kendimi disipline edemez miyim?” Kafaya koydu. Bir süre uzlet, biraz sessizlik, biraz oruç, yoğun zikir çalışması yükledi kendine. Hepsini yaptı. Geceleri hiç okumadığı kadar Kur’an okuyor, gündüzleri zikri elden bırakmıyordu. Süreç bir haftayı doldurmuşken gene aynı soruyu sordu nefsi: Noldu?… Ne değişti ki?.. Dert aynı dert, bela aynı bela!..
Bu sorularla zihni çalkalanmaya başladığı dönemde ruhsal dinginlikle alakalı bir eserdeki şu cümlelere takıldı farklı: “Kendinize dışarıdan bakın… Baskı yaşayan siz değilsiniz, özünüz değil; bedeniniz, nefsiniz… Sakın baskıyı içeri almayın, rol yapan birini seyreder gibi, gölgenize bakar gibi kendinizi dışarıdan seyredin…”
Hoppalaaaa!.. Ya Huuu ne dışarısı, basbayağı ben yaşıyorum bunu, nasıl dışarı çıkarım ki?..
“Astral seyahat”, “Ruhen uruc” gibi söylemleri bazı ruhçu disiplinlerden duymuştu. Ama yapamadığı bir şeydi bu. Denese miydi?.. Hem “Bela yaşayan özün değil, bedenin” cümlesi de aklına yatmıştı hani. İleriki günlerde öyle yaptı. Kaygı üretmeden, tedirginlik yansıtmadan gelen baskıyı ben buyum, halim bu, diyerek göğüslüyordu. Sorunlar boğuverecek sanırken hafif hafif genişlik geliyordu. Sorun aynı kalsa da acı yoktu artık. Kabul vardı sadece…8 Temmuz 2011: 12:41 #794243Anonim
Bir gün tamamen tükendiğini hissetti. İdama giden mahkûm gibiydi artık. Karar çıkmış, imzalar atılmış, iş infaza kalmıştı. Ama gene de dışarıdan bakacaktı. Ümidi, rızayı elden bırakmayacaktı. Allah’ın fazlı genişti. Dilediğine dilediği genişliği vermek Ona aitti.
İstek ve beklenti düşmüş, sadece “Yapması gerektiği için yapmak” noktasına gelmişti. Yılgınlık yoktu. Karamsarlık da. “Sana vermezzzz” diyen şeytan susmuştu. Tuhaf bir dinginlik vardı.
…
Bir sabah uyandığında “Her şey bitti artık” diyordu içinden. “Her şey bitti. Sınıra geldim, ya batış, ya da mucize bir ayağa kalkış”. Mucize de beklemiyordu aslında. İşe gitti. Az sonra telefonlar gelir, istekler, sıkıntılar, baskılar sıraya dizilirdi yine… “Başlasın ne olacak, canımı alacak değiller ya, durum bu kardeşim derim,” diyerek cesaret verdi kendine… Tükendim diyordu. Bütün kapılar kapanmış, beklediklerinden de hayır çıkmamıştı. Çıplak, çaresiz, yalnızdı. Uçsuz bucaksız bir çölde gibi… Her şeye açıktı artık. Ne olacaksa olacaktı.
Öğleye doğru gelen bir telefon, istek ya da baskı içermiyor, yeni bir çıkış kapısı öneriyordu. Üzerine birikeni hafifletecek bir öneri idi bu… Bir an tereddüt etti: “Bu ana kadar hep Allah’a dayandım. Şimdi bu teklife evet dersem acaba boyut mu düşerim, acaba dualarım boşa mı gider” diye hayıflandı.
Birlik aklına geldi. Kul, Allah’tan ayrı mıydı ki?.. Allah izin vermese bu öneri gelir miydi? Tereddütleri yendi ve evet dedi… Bir an geniş bir kapı açılmış, aylardır biriken baskı hafifleyivermişti… Şaşkındı… Ne diyeceğini bilemiyordu… İki rekât şükür namazı kıldı.
* * *
İçinde bir yerlerde bir başka soru canlandı bu defa:
– Duada hedef bu mu? Daraldım, genişledim… Bekledim, aldım. Duayı bırakacak mıyım alınca? Ya da duadan maksat; sadece genişliğe ermek mi?.. Ermesem dua etmeyecek miyim?… Sinmiyor içime… Çalıştım, kazandım der gibi.. Sanki ticaret yapar gibi.. Sanki Allah’la alış- veriş eder gibi.. Sinmiyor, başka bir yönü olmalı.. Duanın asıl ruhuna varmalıyım…
‘Dost’tan Dosta‘ kitabını incelerken karşısına çıkan vecize ile irkildi:
Halini Allah’a arz et! Şayet o senden habersiz ise!..
Bütün devreleri alt üst oldu. Düşünemez olmuştu. Allah kuldan habersiz olur muydu hiç?.. O halde dua; halini ona iletmek de değildi. “O zaman nedir bu duadaki asıl sır, Rabbim nolur yardım et, beynim çatlayacak” diye söylendi…
Sorular içini kemirse de teslimiyetle devam etti çalışmasına. Gevşeklik göstermedi. Nasılsa cevap Hakkın bir mahallinden gelirdi. Soruya iyi yoğunlaşıldığında cevabın nice suretlerle önüne geldiğini defalarca deneyimlemişti. Yine gelirdi mutlaka.
O akşam Kur’anı açtı rast gele. Bunu zaman zaman yapar, her seferinde o an içinde bulunduğu halin cevabını bulurdu ayetlerde… Kur’anın 4. büyük suresi; Nisa Suresinin 103. ayeti geldi önüne: İnnessalate kanet alel mu’mınıyne kitâben mevkûtâ…
Ayeti bugüne kadar hep şöyle çevirmişlerdi: NAMAZ; VAKİTLERLE YAZILMIŞ, VAKİTLERLE GEÇERLİ BİR FARZDIR… Ama asıl ifade SALAT idi… Salat ise sadece namaz değil, duadan namaza tüm ibadetleri içine alan bir haldi. Yeniden tercümeler, tefsirler karıştırdı. Ve şu cümleye vardı: SALAT-DUA; VAKİTLERLE GEÇERLİ, VAKİTLERE BAĞLI BİR FARZDIR.8 Temmuz 2011: 12:41 #794244Anonim
Tamam ama bu ne demekti?.. Nicedir görüşmediği bir zata uğrasa ondan mutlaka bir cevap çıkardı. O randevularını namaza endeksler, cep telefonu kullanmaz, “Beni arayan vakit namazlarında mahalle camiinde bulur” derdi. Öğle namazında yetişti camiye. Namaz sonrası elini öptü. Hal hatırdan sonra ayaküstü açtı durumu. O zat;
– Ateş almaya mı geldin?.. Dur hele bir çorbamızı iç, dedi.
Acelesi vardı ama davet büyükten gelmişse icabet mutlaka şarttı. Mazeret öne sürmek de edepsizlik olurdu şimdi. Birlikte lokantaya geçtiler. Orada açtı soruyu:
– “Salat; vakitlerle geçerli bir farzdır, vakitlere bağlıdır” ayetini düşündüm de çözemedim. Duanın vakte bağlı olmasında apayrı bir sır var gibi ama ne?..
O zat böylesi derin soruları basitleştirir, tereyağından kıl çeker gibi açıklardı:
– Salatı en basit anlamı ile namaz diye düşün…
– Evet!
– Öğle vakti gelmeden, ezan okunmadan, öğle namazı kılabilir misin?..
– Kılamam, olmaz ki!
– Dua da vakitle geçerli!
– Tamam da bu ne demek?
Çorbasından birkaç yudum alan zat acele etmeksizin devam etti:
– Kaç aylıksın sen, eminim dokuz ay beklememişsindir, yedi aylıksındır!
Acelesi yüzüne vurulsa da espri iyi gitmişti hani… Sustu… Zat devam etti.
– Ezan okundu öğleyi kıldık. Menfaat bekleyerek mi camiye gittik?
– Haaa şaaa.
– Niye kıldık?..
– Vakti geldi kıldık. Beklentimiz yok, kulluğumuzu yaptık…
– Güzel… Şimdi bunu duaya uyarla!..
– Nasıl yani?..
– Namazı nasıl vakti geldiği için kılıyorsan; duanı da vakti geldiği için yapacaksın!!!
– İyi de burada ne mesaj var?..
– Lafın hepsi aptala söylenirmiş..
– Öyle değil, abdala söylenir. Kul olana söylenir..
– Tamam kızma, anlatalım… Çaylar gelsin hele…
Çaylar geldiğinde vakit konusu açılıyordu.
– Bak şimdi… Nasıl ki namazı sadece vakti geldiği için kılıyorsan, kulluğunu icradan başka gayen yoksa, duan da öyle olacak!
– Yok zaten…
– Var, kandırma kendini. İstekler var, şuur altında arzular var, acı görüp beladan çıkış isteği var. Hatta gizli şikayetlenme bile var…Var oğlu varrrrrr.
– Evet duada gizli şikayet gibi tehlikeli bir girdabı M. Irmak’ın yazısı ile öğrenmiştim.
– Gizli şikayetle kalsa gene iyi, bazı dualarda halimizi kabullenememe, hatta isyan var, isyan!
– Aboooo! Haksız değilsiniz, evet var. “Vakte bağlı” konusuna dönersek?
– Dönelim… Yağmur Duası niçin yapılır?
– Yağmur istemek için..
– Avamın bakışı o… Avam ister… Ayeti hatırlayarak cevap ver.
– Kuraklık olur, vakti gelir, yağmur duasına çıkılır.
– Öyleyse şunu anladık; yağmur duası; yağmur istemek için yapılmaz, kuraklık vakti girdiği için, tıpkı ezanla vakti giren namaza durur gibi yağmur duasına çıkılır!
– Muhteşem bir şey buuuu, dedi…
Zatın nûrâni çehresine değişik bir ışık ve gülümseme yayıldı.
– Şimdi çöz, duada olmamız gereken hali. Bak ipucunu verdim yağmurla.
Bir an düşündü. İçi titriyordu. Bugüne kadar öğrendiklerinin haricinde, duanın yeni bir boyutu ile tanışmanın ürpertisi kaplamıştı her yanını. Sesi titreyerek konuştu:
– Derdim olduğunda çare talebi ile dua etmeyeceğim. Çare Duasının vakti geldiği için dua edeceğim. Borcum olduğunda ödeme talebi ile dua etmeyeceğim, borç duasının vakti geldiği için dua edeceğim. Sıkıntıdan çıkmak diye bir beklentim olmayacak, sıkıntı vakti; onun duasının geldiği vakit diye dua edeceğim..
– Güzel… Çözdün ama bir sır daha kaldı..
– O ne?..
– Ayette düğümlü o sır… Kitâben ve Kânet kelimelerinde… Düşün, bulacaksın…
– İNNESSALATA ( Şüphesiz Salat) KÂNET ( Oluşur, Farz olur, Zuhura çıkar) ALEL MU’MINIYNE (İman edenlere) KİTABEN MEVKUTA (Yazılmış, çizilmiş vakitler olarak)
– KÂNET fiili; KEVN-TEKVİN kelimelerinin kökü. Kevn; Yaratma! Kün fe yekun de KANE den aslında…Daha fazla söylemeyeyim, sen devam et.
Haşyet mi denirdi, korku mu denirdi, cezbe mi denirdi bilinmez ama başka bir dünyada idi şu an… Ağır ağır, düşüne düşüne yöneldi ayetteki asıl sırra:
– Kitâben; Yazılmış demek… Kaderin yazılması gibi… Hükmün icraya geçişi gibi… Kânet; dediğiniz gibi sadece farz olur anlamına değil, oluşur, yaratılır anlamına… Sırrı bulayım bir saniye…
-……………..
– Aaaaaa buldum galibaaaaa!…. Sadece vakte kilitlenirsem, beklentisiz, talepsiz sadece vakti geldiğinde yapmam gereken duanın hakkını verirsemmmm….
– Susssss… Tamam susss…
– Cümlem bitmedi…
– Sussss… Kalk git… İşine bak…
-…..
Lokantadan ayrılırken bulduğu şeyle hala titriyordu. Dile dökemedi. Gönle yerleşmişti ya, dile gelmese ne olurdu ki? Sustu. Eve dönerken mırıldanıyordu şiir okuyan çocuk neşesiyle:
Kitâben mevkutâaaaa! Binlerce şükür sanaaaaa!
Kitaben mevkûtaaaaa! Abd-i aciz hayran sanaa!
(Bu seyri paylaşan, isminin saklı tutulmasını isteyen kardeşimize teşekkür ederiz)mehmet doğramacı8 Temmuz 2011: 12:55 #794245Anonim
@tebliğ 256274 wrote:
Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi Aleyh Kıymetli Müslümanlar;
Duanın ehemmiyeti nedir ?
Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve beraketühü..
Allah razı olsun kardeşim. Ubudiyetin ruhu olan duanın azim hikmetlerini ve sırlarını beraber keşfetmeyi Cenab-ı Hak nasip eylesin. 23. Söz’le duanın ehemmiyetine dair kısa bir giriş yapalım inş.
Hem insan,
nihayetsiz acziyle
nihayetsiz beliyyata maruz
ve hadsiz a’danın hücumuna mübtelâ
ve nihayetsiz fakrıyla beraber
nihayetsiz hâcâta giriftar
ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan,
vazife-i asliye-i fıtriyesi, îmândan sonra « dua » dır.Evet insan yaratılış itibariyle hem nihayetsiz aciz, hem nihayetsiz belalara, musibetlere maruz, hem sonsuz düşmanları var, hem nihayetsiz fakir, hem bitmez tükenmez ihtiyaçlara ve isteklere muhtaç olduğundan ve bütün bu hacatlara karşılık kendisinin ancak binden birine bile eli yetişemediği için Cenab-ı Hakk’a yalvarıp, dergah-ı ilahiyye’nin kapısını acz ve fakriyle çalması gerekir. Dua ubudiyetin ruhu ve esasıdır. Ancak insan aczini ve fakrını kabul ederek, kulluğunun şuuruna vardığı vakir ala-yı illyyine uçabilir. Yoksa dese benim herşeye gücüm yeter, ben istemekle bütün herşeyi kendime itaat ettiririm…. ne kadar hilaf-ı akıl eder.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.