• Bu konu 26 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
13 yazı görüntüleniyor - 16 ile 28 arası (toplam 28)
  • Yazar
    Yazılar
  • #793947
    Anonim

      Şİmdi gelelim “İsrâ” gecesiyle ilgili diğer bilgilere…
      Efendimiz Aleyhisselâm’ın Mekke`den Kudüs`e gittiği, “İsrâ” dediğimiz olayı gerçekleştiren araca, “Burak” tâbir ediliyor…

      Mi`râc“a çıkış olayı başlangıçta, “Mi`râc” ile…

      “Mi`râc” bizim bu günkü anlayışımıza göre, bir tür, boyut değiştirme!.. Madde boyutundan dalgasal boyuta geçerek, o boyutun yaşamını seyretme..

      Daha sonraki, “Allah`ın huzuruna çıktı” diye târif edilen olaydaki “Mi`râc” yani yükseltici de “Refref“…

      Bunu böylece öğrendikten sonra, bu günkü anlayış içinde olayı nasıl değerlendirebileceğiz?…

      * * *

      Şimdi bunun üzerinde duralım..
      Mi`râc” konusu bu güne kadar, İslâm`da, gördüğü kadar düşünebilenler için anlaşılması en zor, en çetrefilli konulardan biri olarak kalmıştır!… Çünkü buna, mevcût ilmimize göre bir izah yapılmamış.

      Böyle bir olay oluyor; Rasûlullah Aleyhisselâm bunu yaşadığını söylüyor!.
      Bize, ya O`na itimat edip, güvenip, inanıp, “tamam, madem ki O böyle bir şeyin olduğunu söylüyor, olmuştur..
      Anlayamasam da nasıl olduğunu, O`na inandığım için, kabul ederim!…”
      Demek düşüyor!..
      Ya da “bu O`nun uydurmasıdır” diyerek herşeyiyle Rasûlullah`ı reddetmek!.

      Çünkü bu olayın somut bir şekilde izah edilebilmesi için, o şeyin benzerlerinin olması lazım; ki birbirine kıyas yoluyla, olayları birbirine bağlamak yoluyla, bir açıklama getirilebilsin!.

      Durum böyle, ama gene de bu konunun üzerinde biraz durmak gerek.
      İsrâ“, denen olay, yani bir anda Mekke`den, Mescid-i Aksa`ya gitme denen olay; evliyânın yapmakta olduğu ve bizim “tayy-i mekân” diye bildiğimiz olaydır… Mesafenin kısaltılmasıdır. Bu evliyâya, Allah Rasûlü mûcizesinden mirâstır!.
      Yalnız, “tayy-i mekân“dan farklı bir yönü vardır, buradaki “İsrâ” olayının…

      Velilerin yaptığı tayy-i mekân” iki türlüdür…
      Birinci tür “tayy-i mekân“da; bir veli bedenini bırakıp, ruh olarak her hangi bir yere gider; ve orada ruh, bir madde görüntüsü verir bir hâlde görünebilir.

      Hızır Aleyhisselâm’ın günümüzdeki yaşamı bunun benzeridir.. Hızır Aleyhisselâm, madde boyutundaki biyolojik bedenden, “berzah” denilen dalgasal boyutun ışınsal beden yaşamına geçmiş olmasına rağmen; istediği zaman, bu ışınsal bedenini yani “ruh“unu, biyolojik bedene dönüştürerek dünyamızda yer almaktadır.

      Kısa bir süre sonra dünyamıza geri gelecek olan İSA Aleyhisselâm da, halen ışınsal bedeniyle dalga boyutta yaşamaktadır!. Bir süre sonra Allah`ın hükmü ve iradesiyle bu ışınsal bedeni yoğunlaşarak, biyolojik beden şekline dönüşecek ve böylece dünyamızda yerini alacaktır..

      Bunları niye anlatıyorum…
      Bilelim ki ışınsal bedenin, biyolojik bedene dönüşmesi mümkündür; Allah`ın dilediği hâllerde, dilediği kişiler için!… Mümkün olan bir şeyin de Allah`ın dilediği bu kişiler için gerçekleşmesi son derece kolaydır!.

      İkinci tür “tayy-ı mekân”da, beden, ruh gücünün oluşturduğu bir koruyucu manyetik alan içine girer, yani çevresinde koruyucu bir manyetik alan oluşur. Bu koruyucu manyetik alan, yüksek hızın getireceği zararları keser!. Çünkü aşırı hıza bu vücut, normal şartlarda dayanamaz!. Fakat O Zât, belli ruh kuvvetiyle çevresinde belli bir koruyucu alan meydana getirir ve o hız ona zarar vermeden istediği yere gider.

      Ancak, burada, Efendimiz Aleyhisselâm’a has olmak üzere, orijinal bir olay var ki bu olay, tayy-i mekândan farklı kılıyor “İsrâ” hâdisesini… O da “Burak” denen nesne!. Bir taşıyıcı güç, bir melek!…

      #793948
      Anonim

        Şimdi, bunun sebebi nedir?…
        Bir veli`de mevcut olan tayy-i mekân gücünün kat be kat üstünde bir güce sahip olan Rasûlullah Aleyhisselâm, tayy-i mekân yoluyla yani, bir velideki gibi, kendisindeki üstün ruhânî kuvveti kullanmak sûreti ile değil de, bu seyahati neden “Burak“la yaptı?…

        Siz eğer, çok önemli bir misafiri ağırlayacaksanız; o size göre, çok üstün, çok değerli biri ise ne yaparsınız?. Arabanızı yollarsınız, onu evinden alıp getirirsiniz!. Bu, onun büyüklüğüne, yüceliğine, üstünlüğüne olan saygının ifadesidir.
        İşte burada “Burak”, Efendimiz Aleyhisselâm’ın yüceliğini ortaya koymak için sunulan bir araçtır!. Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm, kendisinde ki kuvvetle gidebilirdi. Fakat, O`nun şerefine, O`na “Burak” denilen bu araç tahsis olunmuş!.

        Burada birinci olay, Mekke`den Kudüs`e gitmesi…
        Oraya, “Burak” denen taşıyıcı araçla gitmiştir!…
        Orada, gelmiş geçmiş bir çok Nebiler ve Rasûller , hazır bulunuyordu.

        Onlarla beraber orada namaz kıldı.. Rasûlullah Aleyhisselâm imam oldu ve onlara namaz kıldırdı!. Bu bildiğiniz şekli bir namazdan ibaret kulluk değildi yalnızca!… Bu namaz, bilinç boyutunda yükseliş; ya da bir başka ifade ile “Hakikat”ının semâsında özüne erişi sağlayan bir “URÛC” idi!.. Bu namaz “urûc“un hazırlanışıydı!..

        Bu namaz sonrasında, “Mi`râc” denilen olay meydana geldi… Boyut değiştirdi!…

        Mi`râc“da evvela dünya semâsına çıktı.
        Öncelikle şunu iyi farkedelim ve anlayalım…

        “Mi`râc” yani yükselme ile “Berzah Âlemi” de denilen kâbir âlemindeki yani semâ katlarındaki gezinti tamamıyla BOYUTSAL bir olaydır!.. Kesinlikle fizik beden-madde boyutunda cereyan eden bir olay değildir!..

        “Dünya semâsının kapısında…” denildiği zaman, bununla, madde ötesi boyuta geçiş, yani bir başka ifade ile ervâh(ruhlar) âlemine geçiş anlatılmak istenmektedir!..

        Ölümü tadan her kişi gözünü Mi`râc ‘a dikerşeklindeki Efendimiz Aleyhisselâm’ın açıklaması da buna işarettir!

        Dünya semâsı içinde bir takım ruhların, kişilerin çektiği azapları müşahede etti ki, Berzâh Âlemi denen âlem, bu yedi kat semâyı içine alan bir âlemdir!…

        #793949
        Anonim

          Daha sonra da, Adem Aleyhisselâm’ın ruhu ile karşılaştı.
          Ölmüş kişilerin ruhlarının ne halde olduğunu orada Adem Aleyhisselâm müşahede ediyor… Rasûlullah Aleyhisselâm, Nebiler-Rasûller ve şehitler âyet hükmü ile sâbittir ki, kâbirlerinde hapis değillerdir. Onlar serbest dolaşırlar…

          Birinci kat semâ dediğimiz gök; 2. kat semâ, 3. kat semâ, yani 7 kat semâ… Güneş sistemi içindeki yedi gezegenin yörüngeleridir. Kısacası Güneş sistemidir!.

          Güneş sistemi, içinde bulunduğumuz Galaksi`de bir hiç mesabesindedir!.
          Son tespitlere, verilere göre; Samanyolu adını verdiğimiz Galaksi`de 400 milyar güneş var… “İNSAN ve SIRLARI” isimli Kitabı yazdığım zamanki -1984-, verilere göre, Samanyolu`nda 100 milyar yıldızın tespiti yapılmıştı. Şu anda (sene 1994), aldığımız verilere göre Samanyolu`nda 400 milyar güneşin var olduğu tespit edilmiş.

          Bir açıklamasında Rasûlu Ekrem şöyle diyor:
          “Dünyanız ve yedi kat semâ, Kürsi`nin içinde çöle atılmış bir yüzük halkası kadardır. Kürsi de Arş`ın içinde gene çöle atılmış bir yüzük halkası gibidir.” diyor

          Burada bahsedilen, “Kürsî” kelimesi ile ifade edilen saha, yapı, bizim Galaksi dediğimiz ve Samanyolu ismiyle tanımladığımız yapıdır; bizim tespitlerimize göre. Yani, 400 milyar güneşten, yani yıldızdan oluşan bir sistem…

          Eğer gerçekten, şöyle bir hafsalamızı genişletip de biraz düşünürsek, o 400 milyar güneşin içinde bizim güneş, çöldeki bir yüzük halkasından başka bir şey değildir.

          Ayrıca bu 400 milyar güneş benzerinin meydana getirdiği Galaksi gibi; şu andaki tespitlere göre milyarlarla Galaksi var!. 400 milyar güneşten oluşan Samanyolu Galaksisi gibi… Milyarlarla galaksi var evrende!…

          İş bu kadarla da bitmiyor!…
          Bu yıldızların, galaksilerin her birinde bizim algılayamadığımız dalgasal boyutlarında ve onun da altındaki kuantsal boyutta sonsuz sayıda âlem ve canlı-bilinçli varlık türü mevcut!..

          Ve eğer anlayabilirsek, o milyarlarla galaksinin içinde bizim Samanyolu dediğimiz 400 milyarlık galaksi, çöldeki bir yüzük halkası gibidir…

          Nitekim bu konuda Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm şöyle buyuruyor:
          Fesubhânallah!… Semâ gıcırdıyor!.. Secde edilmedik bir karış yer yok semâda!..

          Elbette bu “semâ” tanımlamasıyla “göze” hitâbeden yapıyı değil, “berzah” denilen “âhiret” denilen evrendeki dalgasal boyutu anlayacağız..

          İşte bu milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran, kapsamına alan yapının bilinç yani dinî tâbirle “İlim Boyutu”, tasavvufî deyimiyle “Esmâ Âlemi” o günde “Arş” kelimesi ile izah ediliyor!..

          Daha evvelki konuşmalarımızda, üzerinde durduğumuz gibi, şunu hiç hatırdan çıkarmayalım:
          Efendimiz Aleyhisselâm, gördüğü, tesbit ettiği, hissettiği, aldığı, kendisine vahyolunan bilgileri; o günkü insanların anlayışını da göz önüne alarak, onların hafsalalarının alamayacağı ve inkârlara yol açacak bir biçimde, GERÇEK HÂLİYLE DEĞİL, benzetme yollu, misal yollu, teşbih yollu anlatmıştır.

          Dolayısıyla, aklımızın almadığı veya ters düşen bir şeyle karşılaştığımız zaman, ilkel bir insan gibi hemen inkâr etmeyip; evet bu böyle ifade ediliyor, ama, acaba bu anlatımla neyi anlatmak istedi, diyerek o söyleneni anlamaya çalışalım.. Bu, din konusunun en önemli, püf noktasıdır!.

          Evet!.. Bu yedi boyut semâyı aştıktan sonra, sayısız âlemleri gezdi ve bu sayısız âlemlerde çok çeşitli melekleri gördü.

          #793950
          Anonim

            Melek” dendiği zaman iki tür yapı anlayacağız;

            Birinci tür yapı; Evren`de ve içinde bulunduğumuz sistemde var olan her şeyi meydana getiren, bu günkü tanımıyla, kuantsal kökenle açığa çıkan yapıdır… “Melk” kökünden gelen melek, kuvvet, enerji yapı anlamındadır.

            Bildiğimiz gibi enerjinin yoğunlaşması ile kuantlar, mezonlar, nötrinolar, nötronlar. elektron, pozitron, atom ve atom bileşiklerinden, atom moleküllerinden oluşan maddeler…

            Evet!… Biz, her hangi bir madde, dediğimiz zaman, bu madde, beş duyu verilerine göre, maddedir!.. Yani, “görece madde“dir!.

            Bugün modern bilim tespit etmiştir ki, gerçekte madde diye bir şey yoktur!. Beş duyu dolayısıyla, biz maddenin varolduğuna hüküm veriyoruz.. Oysa gerçekte, evrende var olan her şey, çeşitli dalga boylarındaki mânâlardan ibarettir.

            Her ne kadar 1900`lerin başına kadar, koyu bir maddecilik, “madde vardır, ötesi yoktur” görüşü hâkim olsa da , dünya üzerinde, 1910`lardan, 1920`lerden, bilim dünyasında başlayarak günümüze gelen bilim seviyesi artık, madde diye bir şeyin var olmadığını, sadece, bizim beş duyumuzun maddeyi bize var gösterdiğini, esasında madde denilen her şeyin atomlardan ve atomların da ışık kuantlarından, çeşitli dalga boylarından var olduğunu gösterdi…

            İşte var olan; Dünya üzerinde ve Evrende var olan her şeyin meleklerden meydana gelmesi demek, bu dalgasal yapı ve atom altı boyutun, ışınlarından ve kuantsal enerjiden meydana gelmesi demektir…

            Yalnız, burada çok önemli bir husus var. Burayı hiç bir zaman gözden kaçırmamak gerekir…
            En azından, olaya basit bir şekilde baktığımız zaman, evrenin tüm katmanlarında, boyutlarda geçerli olan bir “sistem” görüyoruz.

            Her boyutun, her katmanın kendine has birsistemi ve düzenivar!. Kısaca, evrende kaos yok, kargaşa, karmaşa yok!. Belki, sistemin ve düzenin getirdiği, gerekçesini henüz farkedemediğimiz lokalize kaoslar var; ya da bize öyle geliyor ki gerçekte o da sistemin bir parçası!. Her şey bir sistem içinde doğuyor, büyüyor, ölüyor!. Yok olmuyor, bir başka şekle dönüşüyor!. “Yok” olmuyor, yani, yok olma diye bir şey evrende yok!. Çünkü zaten “yok“tan varolmuş ve aslı yok olan, hiç bir zaman “var” olmadı ki, “yok” olsun!. Bu da bir sistemin sonucu; sistem ise bir bilincin ifadesi…

            Maalesef, batı bilim dünyasının çok iyi bildiği bu gerçekleri, henüz Türkiye`de bilen adam sayısı parmakla gösteriliyor. Ve… Bugün ilim, artık Batı`dan geliyor… Güneş dünyaya batıdan doğuyor(!).

            Şu anda biz, “madde var” diyoruz!…

            Bilim dünyası diyor ki:
            “Madde diye bir şey yok, bu gözle gördüğümüz, içinde yaşadığımız her şey bizim hayâlimizden, şuurumuzun oluşturduğu hayâlden ibarettir!..”

            Bu varlıkta gördüğümüz her şey, enerjiden, enerjinin yoğunlaşması ile meydana geldiğine göre, demek ki bu varlıkta olan her şey, dinî tâbirle meleklerden meydana gelmiştir!. Her şeyin aslı melektir!…

            Cüz`i mânâda, zerresel mânâda, senin şu vücudun, trilyonlar kere trilyonlarca meleklerden meydana geldiği gibi, çeşitli katmanların yoğunlaşması ile meydana gelen ayrı melekler vardır. Bunu şöyle izah edelim:
            Sizin vücudunuz, sayısız hücrelerden meydana gelmiştir… Bu hücreler değişik terkipler şeklinde bileşimler meydana getirerek, bir karaciğeri, bir kalbi, bir mideyi, bir beyni meydana getirmiştir. Karaciğerin görevi ayrıdır, karaciğerin kendine has bir bilinci vardır. O bilincin meydana getirdiği karaciğerin bir çalışma sistemi vardır. Kalp böyle, beyin böyle, mide böyle… Her bir organın kendine has bir bilinci vardır…

            Ama, bizim beynimizde oluşan bilinç, buralardaki bu bilinç türlerini algılayamaz. Çünkü onu algılamak için, gerekli açılıma, gerekli kapasiteye sahip değildir… Bunu, basit olarak şöyle izah edelim:
            Gözünüz, şu sehpayı görür; ama şu odada, şu salonda boşluğa baktığı zaman bir şey görmez. Halbuki şu odada, şu anda belki milyonlarca ses ve milyonlarca görüntü dalgası var.

            Ancak bu odada mevcut olan milyonlarca ses ve görüntüyü, ancak o dalgaların dalga boyuna ayarlı, bir televizyon veya radyo ile tespit edebiliriz!.
            O dalga boylarını kulağımız ve gözümüz almaz!. Çünkü gözümüz, santimetrenin on binde dördü ile on binde yedisi arasındaki dalga boylarını alabilecek kapasite ile kayıtlıdır, sınırlıdır…

            Kulağımız ise, 16 ile 16.000 hertz arasındaki dalgaları alabilme kapasitesiyle sınırlı ve kayıtlıdır!…
            Bu ikisi arasında çeşitli mânâlar ihtiva eden, milyarlar ve milyarlarla dalga boyu var olmasına rağmen, biz bunlardan gâfil yaşıyoruz…
            Burada şu hususa dikkat etmeliyiz!..

            Biz, ilkel bir şartlanma sonucu olarak, sadece beş duyu verilerini var kabul edip, beş duyunun tespit edemediği verileri yok sayıyoruz!… Gözle göremediğimizi inkâr ediyoruz!..
            Bundan yüz sene öncesine kadar böyle düşünülebilirdi; ancak günümüzde bu tür fikirler geçersiz sayılmaktadır!. Çünkü, göremediğimiz bir çok şeyin varolduğunu kesinlikle biliyoruz artık…

            Kesinlikle, tutamadığımız birçok şeyin, varolduğunu biliyoruz!. Duyamadığımız pekçok şeyin mevcûdiyetinden haberimiz var; ne çare ki, bunlarla iletişim kurma imkânımız yok!.

            Din bize, 1400 sene öncesinden, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın ağzı ile bu gerçeği sanki şöyle haber veriyor: bize, 1400 sene öncesinden, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın ağzı ile bu gerçeği sanki şöyle haber veriyor:
            “Sizin, hücresel yapılı bir bedene sahip olmanız gibi; ışınsal bedenli yapıyla meydana gelmiş cinlerin var olması gib; bunun ötesinde, ışık kuantlarından, yani Nur`dan varolmuş melekler de vardır!. Ki, evrende, bünyesinde bunları barındırmayan, bunların varlığından meydana gelmemiş hiç bir nesne yoktur!.

            Evrende var olan her birim-nokta, bu ışık kuantlarından meydana gelmiştir. Yani, meleklerden meydana gelmiştir!. Ve bunlar, evrendeki mutlak bilinçten gelen bir şekilde, yapısal özelliklerine göre bilinçli birimlerdir!.
            Bu açıklama ne zaman yapılıyor?… Bundan 1400 sene evvel!. Kimlere…!?

            Bunu iyi değerlendirebilmek için, 1400 sene öncesinin şartlarının ne olduğunu araştırıp; o günkü insanların nasıl yaşadıklarını, nasıl taşları dikip karşısında tapındıklarını; ayıp olmasın diye kız çocuklarını nasıl diri diri toprağa gömdüklerini; ölen bir adamın karısını oğlunun nasıl aldığını bilmek lâzım!.

            Böylesine ilkel değerlerle yaşayan bir toplumda, bugünün ilmiyle bile çözemediğimiz şifreleri veren, açıklayan bir Zât!… Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhisselâm…
            Ve bu Zât, bizim bugün bile hafsalamızın almayacağı bir takım olayları bize anlatıyor…
            Aslında bu, büyük bir müjde!…

            Çünkü, şu madde boyutundan kurtulmamızdan sonra, şayet belli çalışmalar yaparak ruhumuzu güçlendirebilirsek, nelere ulaşabileceğimizi müjdeliyor!.

            Yani, “Ben bu ruh gücüyle, buralara ulaştım, bunları gördüm, yaşadım. Böyle şeyler var ve bunlar sizin için de mümkün olabilir.” diyor…

            Mi`râc” hadisesi, bedenle mi oldu, ruhen mi oldu? Anlaşılmamış ve geçmişin bilgileri ışığında çok tartışılmış bir konu…
            Kudüs`e kadar olan kısmı biyolojik yani maddi bedenle oldu!…

            Kudüs`den sonra “Mi`râc” olayına çıkış; “Berzah” içindeki yolculuğu da ışınsal bedenle yani ruhla gerçekleşti.

            Zira bize intikal eden bilgilere göre, nice veliler var ki, onlar da benzer türden “Mi`râc” yaptılar… Bu değişik âlemlere giderek oradan bilgi topladılar.
            ahmedhulusi.org

            #793951
            Anonim

              Soru
              – Mi’râc’da Âdem A.S’ın ilk yaratıldığı gibi olduğundan bahsediliyor.
              Bu ne anlama geliyor

              Cevap: Âdem, ilk yaratılışı itibariyle bildiğiniz gibi Cennet’te yaradılmıştı…
              Yaradılışındaki orijinal haliyle… Yani kendini madde olarak, beden olarak hissetmeksizin, ”Halife” olarak demektir bunun anlamı.

              #793952
              Anonim

                Soru
                – Mi`râc Rabbi’ne; secde Allah`a cümlesi doğru mudur?
                Cevap

                Mir’âc Rabbi’ne, olur,,, Secde Allah`a olur, sonucu haşyettir!…
                Haşyet bitmeden vahdet başlamaz!…
                İrfanda haşyet, Vahdette seyr vardır!..
                Beşeri değer yargıları kalkmadan, kimse kendini, tasavvufa girmiş saymasın!…
                Kendi kendinize sorun; “Bu tamamıyla kalktı mı benden…?” diye; cevap, vicdanınızdan hayır diye geliyorsa, sakın kendinizi aldatmaya kalkmayın, sonra ilerde daha büyük hüsrâna uğrarsınız!..
                İnandığınız uğruna nelerinizden vazgeçebildiniz?…
                Her şeyden; de diyebilseniz; bilin ki hâlâ benliktesiniz; ve benlikten geçememişsiniz!..
                Kapı gibi ortada dururken benliğiniz ve onu oluşturan öğeler; nasıl özde bir olmaktan söz edebilirsiniz ki?…
                Evrende üç tür vardır…
                Özünde Allah ahlâkı tâbirinin ifade ettiği mânâ ile yaşayanlar; kendini arayanlar; varlığının gereğini yaşayanlar…
                Kendini arayanlar derken, din ya da tasavvufla hobi kabilinden ilgilenenleri kastetmiyorum elbette!…
                Kendini arayanlara ayna olarak Din tebliğ edilmiştir!..
                Kendini aramak ve tanımak gibi bir derdi olmayanları din enterese etmez!..
                Onlar , diledikleri gibi yaşarlar ve sonucuna da katlanırlar!..
                İnsan aynada kendini seyredemiyorsa, ya kördür, ya da ayna adıyla ve sanarak duvara bakıyordur!..
                Kendindeki hangi özelliği keşfederek onu kullanmak sûretiyle bir Cehennem’inden kurtulup, karşılığı olarak o Cennet’i yaşayabildin?…
                Varsa eğer böyle bir şey, o sana örnek olsun!… Daha geride hayâlinden bile geçmeyen neler var!..
                Ama bütün bunlar için gerçekten KENDİNİ TANIMAK değerli bir şey olmalı senin için!..
                Yaşamının değil, günün kaç dakikasında, karşındakine, kendine davranılıyormuş gibi davranıyorsun?…
                Karşındakinin, “sen” olduğunun; LÂKIRTISINI etmek çok kolaydır!… İki nefes yeter!.. Ya onu idrâk ile hissedip, yaşamak!?…
                Başına ne gelirse, “ALLAH”tan bilip, asla karşındakini yaşadığın o olaydan dolayı suçlamamak?!…
                Bir yandan bunlar uygulanıp yaşanacak; diğer yandan da “Ümmülkitab“ı başlayacaksın “OKU“maya ki, ALLAH ahlâkının ne olduğunu öğrenesin!…
                Ümmülkitab’ı okuyup, idrâk edemeyen, ne bilir ki “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”in Ahlâkı”nı?..

                #793970
                Anonim

                  Allah (c.c) razı olsun hocam bu kıymetli bilgiler için..

                  #793979
                  Anonim

                    Bir Seyahatin Ardından

                    Prof. Dr. Himmet Uç

                    Zübde-i kainat, kainat sahibinin onun adına sözcüsü, gözü, kulağı, yorumcusu, şarihi, tercümanı, seyredeni, muallimi, muarrifi daha çok şey.

                    Bediüzzaman Miraç isimli eserinde kendine gelinceye kadar kimsenin anlatmadığı bir boyutta yorumlamıştır Miraç olayını. İslamda kelimeler, kelamlar, ayetler, hadisler kıyamete kadar yeni yorumlara açık bir şekilde bekleyeceklerdir. Onların anlamlarını hiç kimse bitiremez, onlar o kadar geniş bir şekilde söylenmiş ve ifade edilmişlerdir. Bütün zamanların ihtiyaçlarına cevap verecek bir boyutta ve azamette söylenmişlerdir.

                    Bediüzzaman’ın Miraç risalesinde kullanılan fiiller önemlidir. En çok kullanılan fiiller gezmek, gezdirmek, irae etmek, müşahade ve temaşa fiilleridir. Bunlar Miraç olayının odağında manaların santralinde bulunurlar. Peygamberimizin bu seyahatı kısaca şöyle anlatılır: “Bu seyahat-ı cüziyede bir seyr-i umumi ve uruc-ı külli var ki, ta Sidretü’l-Müntehaya ta Kab-ı Kavseyn’e kadar meratib-i külliye-i esmaiyede gözüne kulağına tesadüf eden ayat-ı rabbaniyeyi ve a c a i b – i sanat –ı ilahiyeyi işitmiş görmüştür.” (Sözler 760) Peygamber umumi bir seyir için, kendine has bir seyir olmakla birlikte ümmeti için yapılan bir seyir, kısmi ve mevzi bir olayı değil, herkesi ilgilendiren bir seyir. Varlığın ve imkan ülkesinin bittiği noktadan, Allah ile karşılıklı iki yay gibi yakın bir düzeye gelmek şeklinde bir büyük seyahat ve seyir. Oraya gidinceye kadar Allah’ın isimlerinin bütün külli tecellilerini görerek, gözüne, kulağına rastlayan Rabbani delileri ve Allah’ın sanatının görülmemiş olanlarını işitmiş ve görmüştür.

                    İnsan dünyada beş duyusu ile varlık ve nesneler arasında bir uyum içinde yaşar. Gördükleri ile gören arasında bir şaşırma olmaz, bulut, yağmur, koyun, sinek, bu nesneler ile insanın onları gören ve değerlendiren zekası arasında bir sapma olmaz, nesneler ile beş duyu arasında uyum vardır. Ama bu bizim için tanzim edilen sahnenin dışındaki sahnenin dışı ise bizim beş duyumuza göre düzenlenmemiş, ordaki varlıklar bizim beş duyumuzun voltajını çatlatır, dayanamaz. Bu yüzden Resulullah da Cebrail’i ilk gördüğünde heyecanlanmıştır. Eşine “beni ört” diye olayın ilk intibalarını garipsemiştir. Ama vücudunda ve kalbinde yapılan voltaj yükseltme ameliyelerinden sonra semavattaki acaipleri görmeden yıkıcı anlamda etkilenmemiştir. Hz Musa’ın görüntü akabinde yere düşmesi ile Hz Hamza’nın Cebrail’i görürken düşmesi bu nesne ile duyular arasındaki uyumsuzluktan ileri gelmektedir. Resullah, “Ben miraçta gördüğümden daha güzel şeyler görmedim” der.

                    Şimdi bir vezir hükümdarının saltanatını bilmeden görmeden onun vezirliğini yapamaz, bu yüzden bu büyük vezir-i azam Allah resulü Allah’ın mülkünü tanımak için onun tarafından bir seyahata çağrılmış ve onun adına ümmeti için Allah’ın mülkünde seyahat etmiş ve daha sonra gördüklerini yeri geldiğinde ümmetine anlatmıştır.

                    Miraçta görülen şeyleri anlatırken Bediüzzaman acip ve acaib kelimelerini çok kullanır, gördüğüm kadarı ile anahtar noktalarda beş yerde kullanır. İkinci kullanışında şöyle konuşur Üstad: “Madem Sani-i Zülcelal mülk ve melekutundaki ayat-ı acibesini göstermek ve şu alemin tezgah ve menbalarını temaşa ettirmek ve amal-i beşeriyenin netaic-i uhreviyesini irae etmek istemiş” (777) Bu cümle Miracın özeti gibi. Allah görünen ve görünmeyen alemdeki alışılmadık varlık delillerini göstermek ve şu alemin hazırlandığı tezgahların bulunduğu alemleri ve bu alemin kaynaklarını temaşa ettirmek için ve kullarının amellerinin oraya nasıl yansıdığını göstermek için kuluna bunları göstermek istemiş. Temaşa görmekten farklıdır, derinlikli olarak bakmaktır. Peygamberimiz onları temaşa etmeli ta ki Resulü olduğu Allah’ın mülkünü başkalarına anlatsın. Bir peygamber peygamberi olduğu yüce bir mercinin saltanatını eserleri görmese nasıl peygamber olabilir. Büyüklüğü zihninde oluşacak ki başkalarına da anlatsın. Temaşa, acibe, iare kelimeleri Resullullahın temaşa, garip şeyleri görmek ve göstermek için çağrıldığını ifade eder.

                    Göstermekle acib kelimesi bir başka cümlede kullanılır. “O acib sanatının makinelerini ve tezgahlarını ve aşağıdan gelen mahsulatın mahzenlerini göstere göstere ta daire-i hususiyesine kadar getirir. Bütün o kemalatın madeni olan mübarek Zatını ona göstermekle ve huzuruyla O’nu müşerref eder. Kasrın hakaikini ve kemalatını ona bildirir.” (783) Göstere göstere getirmek, hususi dairesine getirmek, Zat’ını ona göstermek, huzuru ile müşerref etmek, kasrın hakaikini yani şu alemin hakikatlarını ve kemalatlarını ona bildirmek. Miracın özeti bir cümle. Resülünü bütün mülkünde dolaşrırır, özel dairesine getirir, alemin hakikatlerini ona gösterir, sonra gönderir.

                    Şu kainatı enva-i acaib ile süslemiştir Allah. Bu görülmedik şeylerin Resulü tarafından görülmesi gerekir. Kainatı hazine-i gaybiyelerle donatmıştır, O hazineleri Resulün görmesi gerekir. İşte Miraç bu yüzden ona mahsusdur.

                    Mirac’ın meyvelerini anlatırken şöyler der: “İşte Zat-ı Ahmediye öyle bir Zat-ı Zülcelalin şuunatını ve acaib-i sanatını ve alem-i bekada hazain-ı rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş.” (796)

                    Mirac’ın odağında Allah’ın sanatının en görülmediklerini, şu alemin tezgahlarını, makinelerini görmek ve gelerek ümmetine anlatmaktır. Bu yüzden Allah Resulu, “Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, çok ağlar az gülerdiniz.” der.

                    Miraç hadisesinin anlatımında Bediüzzaman temaşa, gezmek, gezdirmek, görmek, irae etmek, müşahade kelimeleri ile seyahatın odak noktalarına vurgu yapar. Beş yüz yıldır Shakespeare’in Hamlet’i yorumlanır, birisi onun için, “Hamlet keşfedilmeyi bekliyor” diyor. Miraç risalesi daha büyük nitelikli bir eser, çok keşfedilmeyi bekliyor, Allah kaşifleri artırsın.

                    risaleakademi

                    #793983
                    Anonim

                      @tebliğ 255640 wrote:

                      Bu MUBAREK buluşmada biz müslümanlar bir hakikati daha öğrendik;

                      Kab-ı kavseyn

                      evet kıymetli Müslümanlar

                      Kab-ı kavseyn ne demektir ?*

                      Kab-ı Kavseyn, miraç mucizesinin en son ve en ileri safhasında, Peygamber Efendimizin(asm.) rüyete mazhar olduğu manevî makamın ismidir. Kavseyn iki yay demektir. Bu ifade mecazîdir. Nur Külliyatında, Kab-ı Kavseyn için, “imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan makam,” denilmektedir.

                      Buna göre söz konusu teşbihteki yaylardan birisi imkan diğeri ise vücub olmaktadır. İmkân, bütün mahlukat âlemini, vücub ise, zât, şuunat, sıfat, efal ve esmânın tümünü ifade eder.

                      Mahlukatın varlığı “mümkin,” Allah’ın varlığı ise vaciptir. Mümkin, “olup olmaması eşit bulunan” şeklinde tarif edilir. Bütün mahlukat bu gruba girer. Yaratılan her mahlukun, var olması yoklukta kalmasına tercih edilmiş demektir.

                      Allah’ın varlığı ise vaciptir, yani varlığı zâtındandır ve olmaması muhaldir. İşte miraç hadisesinde, Vacibü’l Vücut olan Allah, mümkinat âleminin sultanını (a.s.m) rüyetine ve sohbetine müşerref kılmıştır.

                      #793984
                      Anonim

                        [BILGI]Bir abdini bir seyahatte huzuruna davet edip, bir vazife ile tavzif etmek için, Mescid-i Haramdan mecma-ı enbiya olan Mescid-i Aksâya gönderip, enbiyalarla görüştürüp, bütün enbiyaların usul-ü dinlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Sidretü’l-Müntehâya, tâ Kab-ı Kavseyne kadar mülk ve melekûtunda gezdirdi.1

                        İşte, çendan o bir abddir ve o seyahat bir mirac-ı cüz’îdir. Fakat bu abdin, bütün kâinata taallûk eden bir emanet beraberindedir. Hem şu kâinatın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb-ı Hak kendini “bütün eşyayı işitir ve görür”2 sıfatıyla tavsif eder tâ, o emanet, o nur, o anahtarın cihanşümul ve muhit ve umum kâinata âmm ve bütün mahlûkata şamil hikmetlerini göstersin.3

                        [/BILGI]

                        1. Mirac mucizesi gerceklesirken Efendimiz Mescid-i Haramda iken , Mescid-i Aksaya götürülüyor . Aceba Mescid-i Aksadan yükselmesinin sirri azimesi ne olabilir ?

                        2. Mirac hadisesinde gecen nur, anahtar kelimelrinden kasd nedir ?

                        3. Kainata taalluk eden emanet nedir ?

                        #793991
                        Anonim

                          Kab-ı kavseyn ne demektir ?*

                          Peygamberimizin bu seyahatı kısaca şöyle anlatılır: “Bu seyahat-ı cüziyede bir seyr-i umumi ve uruc-ı külli var ki, ta Sidretü’l-Müntehaya ta Kab-ı Kavseyn’e kadar meratib-i külliye-i esmaiyede gözüne kulağına tesadüf eden ayat-ı rabbaniyeyi ve a c a i b – i sanat –ı ilahiyeyi işitmiş görmüştür.” (Sözler 760) Peygamber umumi bir seyir için, kendine has bir seyir olmakla birlikte ümmeti için yapılan bir seyir, kısmi ve mevzi bir olayı değil, herkesi ilgilendiren bir seyir. Varlığın ve imkan ülkesinin bittiği noktadan, Allah ile karşılıklı iki yay gibi yakın bir düzeye gelmek şeklinde bir büyük seyahat ve seyir. Oraya gidinceye kadar Allah’ın isimlerinin bütün külli tecellilerini görerek, gözüne, kulağına rastlayan Rabbani delileri ve Allah’ın sanatının görülmemiş olanlarını işitmiş ve görmüştür.

                          #794015
                          Anonim

                            @heysem 255770 wrote:

                            1. Mirac mucizesi gerceklesirken Efendimiz Mescid-i Haramda iken , Mescid-i Aksaya götürülüyor . Aceba Mescid-i Aksadan yükselmesinin sirri azimesi ne olabilir ?

                            Mescid-i Aksa’dan bahs eden İsra suresinin birinci ayeti şöyledir:

                            “(Her türlü noksanlıktan) münezzehtir O (Allah) ki, kulunu (Muhammedi), kendisine Ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, bir gece Mescid-i Haramdan, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya götürdü. Şüphe yok ki (her şeyi) işiten ve gören ancak O’dur.”

                            Tefsirler, Mescid-i Aksanın etrafının mübarek kılınmasını, din ve dünya bereketleri olarak açıklamışlardır. Din bereketi, peygamberlerin bulunduğu yer olmasıdır.

                            Hz. Musa’dan peygamberimize gelinceye kadar pek çok peygamberler ve salih insanlar orada yaşamışlar ve oraya defin edilmişlerdir. Peygamberimiz (sav) orada bütün peygamberlerin ruhaniyetlerine imam olmuş, namaz kıldırmıştır.

                            Dünyevi bereketlerden kastedilen ise, çevresinin dünyevî hayır ve mahsullerle kuşatılmasıdır. Çünkü orada akarsular, ağaçlar ve meyveler bulunmaktadır ki bunlar da çeşitli maişet ve gıdaların bol bol bulunmasına sebeptir.

                            Buradan cikan sonuca göre Efendimizin ( s.a.v ) bütün dinlerin asillarinin mirascisi oldugunun gösterilmesi icin Mescid-i Aksaya götürülüp oradan yükselmesi gayet hikmetlidir.

                            Ve binaenaleyh Mescid-i Aksa Mirac yükselisinin baslangici olmaya layik ve mübarek bir makamdir.

                            #794071
                            Anonim

                              2. Mirac hadisesinde gecen nur, anahtar kelimelrinden kasd nedir ?

                              Kainatin rengini degistirecek bir nurdan kasd bütün alemde dönen ve gerceklesen harika sanatlardaki ince ve nazenin hikmetleri fehmedebilmek ve yasadigimiz sürece karsilastigimiz vakalara , hadiselere bakis acimiz ancak ve ancak inanc ve ibadetlerimiz sayesinde farklik gösterir, ve her seyde hikmet vardir diyebilmek iman ve ibadet suuruna baglidir. iman ve ibadet suuru ile Rabbine yönelen kul her halukarda herseyden lezzet almasini bilir ona tevvekkül eder dünyasinda da ahiretindede saadete gark olur.

                              Misalen ölüm hakikati görünüste elemli bir firkatli gibi görünürken iman ve ibadet nuru ile ebedi bir aleme terhis bir tebdili mekan degistirme bir vuslat olarak asil vatanimiza yapilan bir yolculuktur. Yani karanlik gibi görünen ölümün beyaz yüzünü gösteren imandir ibadettir.

                              Anahtardan kasd ise cogu seyin kapisini acan dualardir namazlardir.. Dualariniz olmasa ne ehemmiyetiniz olurdu gbi ayeti celiller buna misaldir. Yer ve gök dua ile isteyinki vereyim diyor Rabbimiz . Dua bir anahtarin disleri gibi ve namazlada bütünlesince acilmaz kapilari acan bir lutuftur nurdur.

                            13 yazı görüntüleniyor - 16 ile 28 arası (toplam 28)
                            • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.