• Bu konu 31 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 33)
  • Yazar
    Yazılar
  • #789012
    Anonim

      Velayeti kübra bir uç ise buna yetişme kabiliyeti her insana verilmiş kanaatindeyiz.Ancak kişininin ihlasını uhuvvetini,samimiyetini tam manasıyla ortaya koyduktan sonra cenabı hakkın kendisine bu makamı ikram etmesiyle olur.Yoksa çok çalışıp gayret göstermekle ulaşılabilecek bir makam değildir.Belki nadirattan bazı zatların maneviyat ikliminde fazla kulaç atmalarıyla kendileri bu makamı cüzi ihtiyarilerini de kullanarak ulaşmış olabilirler.Bunların dışındaki kimseler ise ancak cenabı hakkın onlara bu makamı hibe etmesiyle ulaşabilirler.Velayeti kübra makamını bir şahsi manevi olarak düşündüğümüzde tüm nur talebeleri içine girer.Sahabe efendilerimiz peygamberimizin nübüvvet yani ilim sıfatına mazhar olduklarından onlarda keşfu keramet görülmez.Çünkü velayeti kübra makamına mazhar olan sahabeler artık velayeti suğra veya velayeti vustadaki keşf kerametlere ihtiyaç duymazlar.Aynen bunun gibi Risaletinnur da peygamberimizin ilim sıfatından geldiğinden ona tam teslim olup istifade edenlerde bu makama mazhar olacaklarına kanaatimiz var.Ama dediğimiz gibi bu makamı genişçe düşündüğümüzde bu makam içerisinde en ileri seviyede olanlarında en geri derecede olanlarında bulunduğunu müşahede edebiliriz.Güneşin yansıma ve tecillisine baktığımızda bir su kabarcığına da yansıdığını görürüz.Ta bir havuz ve nehir ve okyanusada… Dolayısıyla bu yansıma en küçüğüne de en büyüğüne de olmaktadır.Herkes kendi kabına göre o güneşten istifade ettiği gibi herkes kendi ahvalene göre de velayeti kübraya mazhar olabilmektedir.İşte her şeffaf şey kendi mahiyeti ve kabiliyeti noktasından güneşin ışığını alıp haml ve hazm emektedir.Nur talebeleride islamiyete gelen taarruzları gelen sıkıntıları en evvela kendi omuzları üzerinde hissedip bu sıkıntılaraa çare buldukları veya bu sıkıntıları bertaraf etme gayretleri neticesinde bu makama ulaşabilmektedirler.Tabi bu sır belki diğer islami gruplarda da bulunmaktadır.En iyisini bilen şüphesiz Allahu taaladır.

      #789013
      Anonim

        ; velayet ı kübra vehbidir. suğra ise kesbi. peki velayet i kübrada hiç mi bir şey yapılmayacak. akrebiyetin inkişafı için neler yapılmalı?

        Cevabımız

        Değerli Kardeşimiz;

        “Saniyesneteyn ” yani ikinin ikincisi ifadesine mazhar olan ve Resulullahtan sonra ashab içerisinde ehli sünnet inancına göre en yüksek makamda olan zat olan Hz. Ebubekir (ra) buyur ki: Her gün ki imanım inkişar etmedi o günü zararda bilirim.

        Velayeti kübranın doruğunda olan bu zat böyle diyorsa; herhalde diğer sahabeler o uluhiyet makamını hakkıyla anlamak için çokça ibadet etmişler ve nev-i beşer içerisinde kesreti sucud yani çokça secde edip alınlarında sikkelerin oluşmasını ifade eden Ayeti kerime de nazara alındığında Ashabın ne derece Cenabı Haktan korktuğu ve ona yönelip, ibadet edip yakınlaştıkları vuzuh dercesinde ortaya çıkmaktadır.

        Akrebiyetin inkişafı için evvela kuranımızı ve onun manasını iyice bilmeli sünneti seniyye ile telif edip yaşantımıza aktarmanın yollarını bulmalıyız. Bir ömür boyu nefsimizle mücadele etmeli. Ayrıca sahabe hayatından tablolar okuyarak hayatımıza tatbik etme çarelerini bulmalıyız.

        #789016
        Anonim

          KURBİYET

          Yakınlık. İman, marifet, muhabbet, takva ve salih amel yoluyla Allah’a manevi yakınlık kazanmak.

          Cenab-ı Hak maddeden ve mekandan münezzeh olduğundan Ona yakın olmayı kulun kalp ve ruhundaki manevi inkişaf olarak anlamak gerekir. Nitekim, “Kulum bana en fazla farzlarla, sonra nafilelerle yaklaşır” diye başlayan hadis-i kutsî de bize bu dersi verir. Kurbiyetin zıddı bu’diyettir, uzaklıktır.

          Bazı zatlar budiyeti, “insanın mümkin olan mahiyetinin Cenab-ı Hak’ın vacip olan varlığından sonsuz derece uzak olduğu” şeklinde açıklarlar. Bazıları da, “mahluk ve sınırlı olan insan aklının Allah’ın zatını ve sonsuz sıfatlarını anlamaktan çok uzak olduğu” şeklinde yorumlarlar.

          Ehl-i velayet, Allah’ın manevi yakınlığını kazanmaya çalışırlar. Bu yolda ilerlemek, çoğu kere kesbidir, çalışmaya göredir. Ehl-i nübüvvet ve onların varisleri ise, böyle bir seyr u sülûka ihtiyaç olmadan doğrudan akrebiyetin (ileri derecede yakınlığın) tecellisine mazhar olurlar. Bu ise, vehbidir, çalışmaya terettüp eden bir netice değildir.

          #789400
          Anonim

            Keşf ve keramet, Allah’ın veli kullarında meydana gelen harikulade hallerdir. Mesela, gönüllerden geçeni bilmek, su üzerinde yürümek, havada uçmak, tayy-ı mekan gibi… Kerâmet, “hayz-ı rical” olarak değerlendirilmiş, dolayısıyla izharı uygun görülmemiştir.

            Velayet için illa keşf ve keramet şart değildir. Bütün evliyalardan daha üst mertebede yer alan Resulullah’ın ashabında fazla görülmemiş olması, bunu isbat eder. Asr ı saadeti anlatan kitaplarda zikredilen kerametlerin sayısı, üç-beş tanedir. Bunlardan en meşhuru, Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Medine’de birgün hutbede iken “Ya Sariye! Dağa, dağa!” diye bağırmasıdır. Sariye, Hz. Ömer’in komutanıdır. O esnada İran’da Mecusilere karşı savaşmaktadır. Hz. Ömer’in sesini duyar. Ordunun sırtını dağa yaslar, galip gelirler.

            Kerametten daha mühimmi, istikamettir. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud, 112) ayeti, istikameti emreder. Tarîkattan gaye keramet değil, istikamet olmalıdır. Çünkü, “Bu dünya, daru’l- hikmettir, daru’l-hizmettir. Daru’lücret ve mükafat değildir.”

            Allah’ın veli kulları her devirde olmuşlardır ve kıyamete kadar da olmaya devam edeceklerdir. Veli, görüldüğünde Allah hatıra gelen kimsedir. Böyle insanlar, “dikkat edin! Allah’ın evliyası için ne bir korku vardır. Ne de onlar üzülürler” (Yunus 62) ayetinin mazharıdırlar. İç alemleri çalkantılardan uzaktır. Huzur ve itminana ermişlerdir. İç âlemlerindeki nuraniyet, dışlarına da aksetmiştir. Onları görmek, insana huzur verir, mukaddes şeyleri hatırlatır.

            Veliler rahmetin celbine, belaların def’ine vesiledirler. Birer manevi cazibe alanına sahiptirler. Ordudaki subaylardaki rütbeler misali, onların da rütbeleri vardır. İnd-i İlahide makbul insanlar olduklarından, onlara düşmanlık edenler, semâvi afetlere maruz kalırlar.
            http://www.sorularlarisaleinur.com/s…w_qna&id=11465

            #789401
            Anonim

              Senin birinci sualin ki, “Sahabeler nazar-ı velâyetle müfsitleri neden keşfedemediler? Tâ, Hulefâ-yı Râşidînin üçünün şehadetini netice verdi. Halbuki, küçük Sahabelere, büyük velîlerden daha büyük deniliyor.”

              Elcevap: Bunda iki makam var.

              Birinci Makam:
              Dakik bir sırr-ı velâyetin beyanıyla sual halledilir. Şöyle ki:
              Sahabelerin velâyeti, velâyet-i kübrâ denilen, veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarikine uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçip akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafına bakan bir velâyettir ki, o velâyet yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Harikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve keramet onda az görünür.
              Hem evliyanın kerametleri ise, ekserisi ihtiyarî değil. Ummadığı yerden, ikram-ı İlâhî olarak bir harika ondan zuhur eder. Bu keşif ve kerametlerin ekserisi de, seyr ü sülûk zamanında tarikat berzahından geçtikleri vakit, âdi beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, hilâf-ı âdet hâlâta mazhar olurlar.
              Sahabeler ise, sohbet-i nübüvvetin in’ikâsıyla ve incizâbıyla ve iksiriyle, tarikatteki seyr ü sülûk daire-i azîminin tayyına mecbur değildirler. Bir kademde ve bir sohbette, zâhirden hakikate geçebilirler. Meselâ, nasıl ki dün geceki Leyle-i Kadre ulaşmak için iki yol var:
              Biri, bir sene gezip dolaşıp tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesafeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise, ehl-i sülûkün mesleğidir ki, ehl-i tarikatin çoğu bununla gider.

              http://www.risaleara.com/oku.asp?id=758

              #789402
              Anonim

                İkincisi, zamanla mukayyet olan cism-i maddî gılâfından sıyrılıp tecerrüdle ruhen yükselip, dün geceki Leyle-i Kadri öbür gün leyle-i îd ile beraber, bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü ruh zamanla mukayyet değil. Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir; başkalarına nisbeten mazi ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir.
                İşte bu temsile göre, dün geceki Leyle-i Kadre geçmek için, mertebe-i ruha çıkıp maziyi hazır derecesinde görmektir. Şu sırr-ı gamızın esası, akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafıdır. Meselâ, güneş bize yakındır; çünkü ziyası, harareti ve misali aynamızda ve elimizdedir. Fakat biz ondan uzağız. Eğer biz nuraniyet noktasında onun akrebiyetini hissetsek, aynamızdaki misalî olan timsaline münasebetimizi anlasak, o vasıtayla onu tanısak; ziyası, harareti, heyeti ne olduğunu bilsek, onun akrebiyeti bize inkişaf eder ve yakınımızda onu tanıyıp münasebettar oluruz. Eğer biz bu’diyetimiz nokta-i nazarından ona yakınlaşmak ve tanımak istesek, pek çok seyr-i fikrîye ve sülûk-u aklîye mecbur oluruz ki, kavânin-i fenniye ile fikren semâvâta çıkıp semâdaki güneşi tasavvur ederek, sonra mahiyetindeki ziya ve harareti ve ziyasındaki elvân-ı seb’ayı uzun uzadıya tetkikat-ı fenniye ile anladıktan sonra, birinci adamın kendi aynasında az bir tefekkürle elde ettiği kurbiyet-i mâneviyeyi ancak elde edebiliriz.
                İşte şu temsil gibi, nübüvvet ve veraset-i nübüvvetteki velâyet, sırr-ı akrebiyetin inkişafına bakar. Velâyet-i saire ise, ekseri kurbiyet esası üzerine gider, birçok merâtipte seyr ü sülûke mecbur olur.

                http://www.risaleara.com/oku.asp?id=759

                #789403
                Anonim

                  Eğer denilse: “Hazret-i Ömer’in (r.a.) minber üstünde, bir aylık mesafede bulunan Sâriye namındaki bir kumandanına, b192.gif deyip, Sâriye’ye işittirip, sevkülceyş noktasından zaferine sebebiyet veren kerâmetkârâne kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği halde, neden yanındaki katili Firuz’u o keskin nazar-ı velâyetiyle görmedi?”

                  Elcevap: Hazret-i Yâkup Aleyhisselâmın verdiği cevapla cevap veririz. Haşiye
                  Yani, Hazret-i Yâkup’tan sorulmuş ki, “Niçin Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Kenan kuyusundaki Yusuf’u görmedin?” Cevaben demiş ki:
                  “Bizim halimiz şimşekler gibidir; Bazen görünür, Bazen saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.”

                  http://www.risaleara.com/oku.asp?id=760

                  #789404
                  Anonim

                    Bu hakikatlardan sonra devam ediyor Hz.İmam Rabbani(ra)

                    Hem demiş ki: “Tarik-i Nakşîde iki kanatla sülûk edilir.

                    Yani, hakaik-i imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek

                    ve ferâiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur.

                    Bu iki cenahta kusur varsa o yolda gidilmez.”

                    Demekki..imanda tahkikiye ermeden ve dinin farzlarına uymadan tariki nakşide gidilmez..

                    #789405
                    Anonim

                      Öyleyse, tarik-i Nakşînin üç perdesi var:
                      Birisi ve en birincisi
                      ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye (iman hakikatlarına) hizmettir ki, İmam-ı Rabbânî de (r.a.) âhir(son) zamanında ona sülûk etmiştir. (imana hizmet yolunu tutmuştur)
                      İkincisi: Ferâiz-i diniyeye(dinin farzlarına) ve Sünnet-i Seniyyeye tarikat perdesi altında hizmettir.
                      Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin (kalbi hastalıkların) izalesine( çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir.

                      Birincisi farz,

                      ikincisi vacip,

                      bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.

                      #789406
                      Anonim

                        Madem hakikat böyledir.
                        Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkadir Geylânî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar,

                        bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi.

                        Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir.

                        İmansız Cennete gidemez;

                        fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur.

                        Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir.

                        Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır.

                        Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi.

                        Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil.

                        İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.

                        #789407
                        Anonim

                          Madem hakikat budur.

                          Esrar-ı Kur’âniyeye ait yazılan Sözler,

                          şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç,

                          bir merhem

                          ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi bir nur

                          ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu

                          itikadındayım.

                          Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi kolaydır.

                          Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür.

                          Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi. Çünkü, öyleler kendilerini beğeniyorlar.

                          Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar.

                          Cenâb-ı Hak şu zamanda, i’câz-ı Kur’ân’ın mânevî lemeâtından olan malûm Sözleri, şu dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.
                          b126.gif
                          Said Nursî

                          #789720
                          Anonim

                            Bu asırda ikinci dehşetli hal:

                            Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalaletler ve küfr-ü inadiden gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek az idi.

                            Onun için, eski İslam muhakkiklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kafı olurdu. Küfr-ü meşkuku çabuk izale ederlerdi.

                            Allah’a İmân umumi olduğundan, Allah’ı tanıttırmakla ve Cehennem azabını ihtar etmekle çokları sefahetlerden, dalaletlerden vazgeçebilirlerdi.

                            Şimdi ise, eski zamanda bir memlekette bir kafır-i mutlak yerine,

                            şimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir.

                            Eskide, fen ve ilimle dalalete girip inat ve temerrüdle hakaik-i imana karşı çıkana nisbeten şimdi yüz derece ziyade olmuş.

                            Bu mütemerrid inatçılar, firavunluk derecesinde bir gururla ve dehşetli dalaletleriyle hakaik-ı imaniyeye karşı muaraza ettiklerinden, elbette bunlara karşı atom bombası gibi bu dünyada onların temellerini parça parça edecek bir hakikat-i kudsiye lazımdır ki, onların tecavüzatını durdursun ve bir kısmını imana getirsin.

                            http://www.risaleara.com/oku.asp?id=2222

                            #789721
                            Anonim

                              İşte, Cenab-ı Hakka hadsiz şükürler olsun ki,

                              bu zamanın tam yarasına bir tiryak olarak Kur’an-ı Mucizü’l-Beyanın bir mu’cize-i maneviyesi ve lemeatı bulunan Risale-i Nur,

                              pekçok muvazenelerle, en dehşetli muannid, mütemerridleri, Kur’anın elmas kılıncı ile kırıyor.
                              Ve kainat zerreleri adedince vahdaniyet-i İlahiyeye ve imanın hakikatlerine hüccetleri, delilleri gösteriyor ki; yirmi beş seneden beri en şiddetli hücumlara karşı mağlup olmayıp galebe etmiş ve ediyor.

                              #789722
                              Anonim

                                Ezcümle: Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın altı aylık hilafetiyle beraber Risale-i Nur’un Cevşenü l-Kebirden ve Celcelutiyeden aldığı bir kuvvet ve feyizle vazife-i hilafetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakaik-i imaniye noktasında Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın kısacık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halife nazarıyla bakabiliriz. Çünkü, adalet-i hakikiye ile bu asırda insanları mes ud edebilir bir istidatta bulunan, Risale-i Nur dur ve onun şahs-ı manevisi, Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın bir muavini, bir mütemmimi, bir manevi veledi hükmündedir. Emr. Lahk.

                                #789723
                                Anonim

                                  Evet, Risale-i Nur İmân ve küfür muvazeneleri ve hidayet ve dalalet mukayeseleri, bu mezkur hakikatleri bilmüşahede ispat ediyor. Mesela, Yirmi İkinci Sözün iki makamının bürhanlarına ve lem’alarına ve Otuz İkinci Sözün Birinci Mevkıfına ve Otuz Üçüncü Mektubun pencerelerine ve Asa-yı Musanın on bir hüccetine, sair muvazeneler kıyas edilse ve dikkat edilse, anlaşılır ki, bu zamanda küfr-ü mutlakı ve mütemerrid dalaletin inadını kıracak, parçalayacak, Risale-i Nurda tecelli eden hakikat-i Kur’aniyedir.
                                  İnşaallah, nasıl Tılsımlar Mecmuasında, dinin mühim tılsımlarını ve hilkat-i alemin muammalarını keşf eden parçalar, o mecmuada toplanmış; aynen öyle de, ehl-i dalaletin dünyada dahi cehennemlerini ve ehl-i hidayetin dünyada lezaiz-i cennetlerini gösteren ve İmân Cennetin bir manevi çekirdeği ve küfür ise Cehennem zakkumunun bir tohumu olduğunu gösteren Nur’un o gibi parçaları, kısacık bir tarzda, bir mecmuacık olarak yazılacak, inşaallah neşredilecek.
                                  Said Nursi
                                  http://www.risaleara.com/oku.asp?id=2223

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 33)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.