• Bu konu 16 yanıt içerir, 6 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 18)
  • Yazar
    Yazılar
  • #651644
    Anonim

      foruma getirdiğimiz konu bahsi için mukaddimedir,

      değerli kardeşim hüseyni’nin yapmış olduğu; açıklamalı ondokuzuncu söz çalışmasından
      almış olduğumuz feyz ve şevk ile bizde siz kardeşlerimle yine sözler kitabında bulunan onuncu söz’den
      9. suret ve 9. hakikat kısımlarını burada paylaşımlı olarak okumak niyetindeyiz.

      elbette gayemiz; bu harika eserin bu guzide kısmını tüm detaylarıyla ortaya koymaktan ziyade
      belki kendi idrak ve anlayışımız çerçevesinde aklımıza düşen vede kendi penceremizden çizeceğimiz
      resmi sizlerle paylaşmaktır.

      biricik çekincemiz kardeşlerimizin kendi idraklerinde buğulama yapmak, hakikatleri gölgelemektir.
      bu sebeble nederece farklı fikir ve idrak buraya yansıtılırsa anlatılmak istenen kavramları daha az gölgeler
      ve daha net ortaya koyabiliriz kanaatindeyim.
      ve sizlerden gelebilecek her türlü fikir ve paylaşım için şimdiden teşekkürlerimi sunarım.

      mevzumuz haşir’dir. ve tıpkı allah’ın zatına olan imanın mertebeleri gibi haşre olan imanın da mertebeleri vardır.
      bizatihi tecrübe ederek müşahede etmiş olduğum bir hususu beyan etmek isterim;

      çevremizdeki birçok eşhasda -üstadın veciz tabiriyle- bir hastalık bulunmaktadır,
      bu maraz: allah’ın varlığını kabul etmeyi ona iman etmek ile eş görmeleridir.
      evet üstadımız allahı kabul etmenin ayrı ona iman etmenin ise büsbütün ayrı şeyler olduğunu ifade buyurmuşlardır.
      bu hususiyet haşir mevzusu içinde geçerlidir ve ne yazıkki bizlerde bunu etrafımızda yakinen görmekteyiz.

      haşre iman mevzusu gerçekten hafife indirilmemesi geren bir konu olmasının yanı sıra;
      bunun mertebelerinin olduğunu iyi idrak etmek vede kendi alemimizde bunun gelişmesi,
      olgunlaşması, hatta sağlam bir hal alması için cehd göstermeliyiz.

      nasılki “evet bir allah vardır” ile “allah’a iman etmek” kavramları birbirlerinden farklı değerlendiriliyorsa,
      bizlerinde haşr ve ona iman hususunda daha fazlasını arzu etmemiz o imanı elde etmemiz,
      elde ettiysek korumamız vede sarsılmaz bir kala şeklinde kuvvetlendirmemiz gerekmektedir.

      üstad kuran-ı kerimin dört temel hakikat üzerinde çokça durduğunu ifade eder;
      bunlar tevhid, nübüvvet, haşir ve adalettir.

      bu sebeble haşir mevzusunu, belki külliyatın en güzide parçalarından biri olan onuncu söz; mantık delilleri ile
      gerçekten asrın idrakine bir ders olarak ortaya koymaktadır.

      bu risalenin sair kısımlarını başka zamanlara belki başka kardeşlere havale ederek şimdilik 9. suret ve 9. hakikat
      bölümlerini burda sizlerin değerli efkarına sunmak istiyoruz.

      izleyeceğimiz uslub; esas metnin ibrazından sonra kelime açıklamadan ziyade, kavramların üzerinde mulahaza ve konunun
      sair risaleler ile mutalaası şeklinde olacaktır.

      sunacağınız her türlü tepki -gerek soru gerekse yorum- bizi çokça sevindirecektir.

      vesselam..

      #737098
      Anonim


        Dokuzuncu Suret:

        Şimdi gel!
        Bu dairelerin ve cemaatlerin bazı rüesalarına ki, (Haşiye) her biri bizzât padişahla
        görüşecek hususî birer telefonu var.
        Hem bazı onun huzuruna çıkmışlar.
        Ne diyorlar bak:
        Bunlar ittifakla ihbar ediyorlar ki:

        O zât, mükâfat ve mücazat için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzar etmiş.
        Gayet kavî va’d ve şiddetli tehdid ediyor.
        Hem onun izzet ve celaleti hiç bir vecihle hulf-ül va’de tenezzül edip, tezellülü kabul etmez.
        Halbuki o muhbirler hem tevatür derecesinde çok,
        hem icma’ kuvvetinde bir ittifakla haber veriyorlar ki:
        Şu bazı âsârı görünen saltanat-ı azîmenin medarı ve makarrı,
        buradan uzak bir başka memlekettedir
        ve şu meydan-ı imtihanda binalar muvakkattırlar.

        Sonra daimî saraylara tebdil edilecek.
        Bu yerler değişecekler.
        Çünki eserleriyle azameti anlaşılan şu muhteşem, zevalsiz saltanat;
        böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs,
        tekemmülsüz umûrlar üzerinde kurulmaz, durulmaz…

        Demek ona lâyık, daimî, müstekar, zevalsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umûrlar üzerinde duruyor.

        Demek bir diyar-ı âher var; elbette o makarra gidilecektir…

        (Haşiye): Şu suretin isbat ettiği manalar Sekizinci Hakikat’te görünecek.
        Meselâ, dairelerin reisleri şu temsilde enbiya ve evliyaya işarettir.
        Ve telefon ise, ma’kes-i vahy ve mazhar-ı ilham olan kalbden uzanan bir nisbet-i Rabbaniyedir ki,
        kalb o telefonun başıdır ve kulağı hükmündedir.

        #737144
        Anonim
          Evet,
          Kudret-i ezeliyeye nisbetle,
          ölümden sonra haşrin gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi gibidir.

          Evet,
          nebatat gibi insanın da bir güzü, bir de baharı vardır.

          Evet,
          geçmiş zamanda vukua gelmiş olan mu’cizat-ı kudret,
          Sâniin bütün imkânat-ı istikbaliyeye kadir olduğuna
          kat’î şahit ve burhanlardır.

          Ve keza,
          bu âlemin mâliki, kendi kudretine pek kolay ve pek ehven
          ve ibâdına fevkalâde mühim ve pek şedidü’l-ihtiyaç olan haşrin
          tekrar be tekrar vaadinde bulunmuştur.

          Malûmdur ki,
          hulfül-vaad, kudretin izzetine, rububiyetin merhametine zıttır.

          Zira,
          vaadin hilâfını yapmak, cehlin veya aczin alâmetidir.

          Bu ise,
          Kadîr-i Mutlak, Hakîm-i Mutlak olan zâta muhaldir.


          Maahaza,
          insanların haşri nebatatın haşri gibidir.
          Bunu gören onu nasıl inkâr eder?

          Haşrin icadına olan vaadi ise, bütün enbiyanın tevatürüyle
          ve büyük insanların icmâıyla sabit olduğu gibi
          Kur’ân-ı Kerîmin lisanıyla da sabittir.

          Mesnevi-i Nuriye-Lasiyyemalar

          Allah’ın vaadinden dönmeyeceğine ve Allah’ın vadinin gerçekliğine (ahirette dirilmenin olacağına, orada inananların ödüllendirileceğine ve inançsızların cezalandırılacağına) dair Kur’an’da pek çok ayet vardır. Bunlardan bir kaçını paylaşmak istiyorum.

          Âl-i Imran; 194:
          Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin.

          Ra’d; 31:
          Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı (yine bu Kur’an olurdu). Hayır, emrin tümü Allah’ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu. İnkâr edenler, Allah’ın vaadi gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir belâ çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah verdiği sözden dönmez / miadını şaşırmaz.

          Hacc; 47:
          Ve senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Hâlbuki Allah sözünden asla caymayacaktır. Bununla beraber Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir.

          Rum; 6:
          Allah’ın vaadi. Allah, vaadinden dönmez. Ama insanların çoğu bilmezler.

          Zümer; 20:
          Lâkin o, Rabblerine takvalı davrananlar için Allah’ın vaadi olarak altlarından ırmaklar akan, gurfe üstüne yapılmış gurfeler (köşk üstünde köşkler) vardır. Allah vaadinden caymaz.

          (Alıntıdır.)



          #737794
          Anonim

            dokuzuncu hakikatın temeli olan bu dokuzuncu surette
            ifade olunan bu temsilden kısaca bahsedecek olursak:

            peygamberlerin ve evliyaların;
            vahiy ve ilham yolu ile bir hakikatı öğrenip bizlere haber verdiklerini,
            bu haberlerde bir “azab” ve “mukafat” yerinin hazırlandığına değinilmektedir.

            burda üstadın altını çizerek bahsetmiş olduğu bir noktada bu haberi bizlere
            bildiren kişilerin birbirlerinden ayrı ayrı zamanlarda aynı hakikatı -birbirlerini tasdik edercesine-
            aynı şekilde ve suretde dile getirmiş olmalarıdır.

            bu dünyayı bir sanat bahçesine döndüren, herşeyi birşey gibi ve engüzel suret ile
            yaratan rabbimizin kendi zatının yüceliğine kusur getirecek olan
            bu dünyadaki adaletsizlik;
            suç işleyenlerin suçlarının karşılığını görmemeleri,
            mazlumların haklarının verilmemesi,
            elbette bu zatın adaleti sağlayacağı bir yeri kuracağını ve bu adaleti;
            kendisine yakışır bir şekilde en güzel suret ile gerçekleştireceğini anlıyoruz.

            bizler çevremizdeki bu hayat sahnesinde öyle bir saltanatın izlerini görüyoruzki;
            bunun elbette başka bir yerde tamamlanması ve elbette ebedi olarak inşa edilmesi
            lazımdır, elzemdir.
            çünki eserleriyle büyüklüğü anlaşılan şu muhteşem sonsuz saltanat;
            böyle geçici, devamsız, kararsız, ehemmiyetsiz, değişken, kusurlu
            bir tarz üzerine kurulmaz vede durulmaz…

            demekki numunelerini görmekte olduğumuz bu muhteşem sanatkarın
            eserlerinin; asıllarını, en kemal ve en güzel şekillerini,
            onlara layık en güzel bir diyarda vede en güzel bir suret ile inşaa edilecekleri anlaşılmaktadır.

            o zatın,
            vermiş olduğu bu sözünden dönmeyeceği gerçeği ise;
            dokuzuncu hakikat kısmında güzelce izah edilmiştir.

            #737797
            Anonim

              Dokuzuncu Hakikat:

              Bâb-ı ihya ve imatedir.
              İsm-i HayyKayyum‘un, Muhyî ve Mümit‘in cilvesidir.

              Hiç mümkün müdür ki:

              Ölmüş, kurumuş koca Arzı ihya eden ve o ihya içinde herbiri beşer haşri gibi acib, üçyüz binden ziyade enva’-ı mahlukatı haşr ü neşredip kudretini gösteren
              ve o haşr ü neşr içinde nihayet derecede karışık ve ihtilat içinde,
              nihayet derecede imtiyaz ve tefrik ile ihata-i ilmiyesini gösteren
              ve bütün semavî fermanlarıyla beşerin haşrini va’detmekle bütün ibadının enzarını saadet-i ebediyeye çeviren
              ve bütün mevcudatı başbaşa, omuz omuza,
              elele verdirip emir ve iradesi dairesinde döndürüp birbirine yardımcı ve müsahhar kılmakla
              azamet-i rububiyetini gösteren ve beşeri,
              şecere-i kâinatın en câmi’ ve en nazik ve en nazenin,
              en nazdar, en niyazdar bir meyvesi yaratıp,
              kendine muhatab ittihaz ederek herşeyi ona müsahhar kılmakla,
              insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm,
              bir Alîm-i Hakîm, kıyameti getirmesin?
              Haşri yapmasın ve yapamasın?
              Beşeri ihya etmesin veya edemesin?
              Mahkeme-i Kübrayı açamasın?
              Cennet ve Cehennem’i yaratamasın?
              Hâşâ ve kellâ!..

              Evet şu âlemin Mutasarrıf-ı Zîşan’ı her asırda,
              her senede, her günde bu dar, muvakkat rûy-i zeminde
              haşr-i ekberin ve meydan-ı kıyametin pek çok emsalini ve nümunelerini ve işaratını icad ediyor.

              Ezcümle:

              Haşr-i baharîde görüyoruz ki:
              Beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebatattan üçyüz binden ziyade enva’ı haşredip neşrediyor.
              Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihya edip iade ediyor.
              Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet suretinde icad ediyor.
              Halbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar o kadar karışmışken,
              kemal-i imtiyaz ve teşhis ile o kadar sür’at ve vüs’at ve sühulet içinde kemal-i intizam ve mizan ile
              altı gün veya altı hafta zarfında ihya ediliyor.
              Hiç kabil midir ki:
              Bu işleri yapan Zâta bir şey ağır gelebilsin,
              semavat ve arzı altı günde halkedemesin,
              insanı bir sayha ile haşredemesin?
              Hâşâ!

              Acaba mu’ciznüma bir kâtib bulunsa;
              hurufları ya bozulmuş veya mahvolmuş üçyüz bin kitabı tek bir sahifede karıştırmaksızın,
              galatsız, sehivsiz, noksansız, hepsini beraber, gayet güzel bir surette bir saatte yazarsa;
              birisi sana dese:
              “Şu kâtib kendi te’lif ettiği senin suya düşmüş olan kitabını, yeniden bir dakika zarfında hâfızasından yazacak.”
              Sen diyebilir misin ki,
              “Yapamaz ve inanmam.”

              Veyahut bir sultan-ı mu’cizekâr,
              kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işaretle dağları kaldırır,
              memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün halde sonra görsen ki;
              büyük bir taş dereye yuvarlanmış,
              o zâtın kendi ziyafetine davet ettiği misafirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar.
              Biri sana dese:
              “O zât, bir işaretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak.
              Misafirlerini yolda bırakmayacak.”
              Sen desen ki:
              “Kaldırmaz veya kaldıramaz.”

              Veyahut bir zât bir günde,
              yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde
              biri dese:
              “O zât bir boru sesiyle, efradı istirahat için dağılmış olan taburları toplar.
              Taburlar, nizamı altına girerler.”
              Sen desen ki:
              “İnanmam!”
              Ne kadar divanece hareket ettiğini anlarsın…

              İşte şu üç temsili fehmettin ise, bak:

              Nakkaş-ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip,
              bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp,
              rûy-i arzın sahifesinde üçyüz binden ziyade enva’ı, kudret ve kader kalemiyle ahsen-i suret üzere yazar.
              Birbiri içinde birbirine karışmaz;
              beraber yazar, birbirine mani olmaz.
              Teşkilce, suretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz, yanlış yazmaz.

              Evet en büyük bir ağacın ruh proğramını bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip,
              muhafaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz;
              vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder denilir mi?

              Ve Küre-i Arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât-ı Kadîr;
              âhirete giden misafirlerinin yolunda nasıl bu Arzı kaldıracak veya dağıtacak, denilir mi?

              Hem hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını
              bütün cesedlerinin taburlarında kemal-i intizamla zerratı Emr-i كُنْ فَيَكُونُ ile kaydedip yerleştiren,
              ordular icad eden Zât-ı Zülcelal;
              tabur-misal cesedin nizamı altına girmekle,
              birbiriyle tanışan zerrat-ı esasiye ve ecza-yı asliyesini bir sayha ile
              nasıl toplayabilir denilir mi?

              Hem bu bahar haşrine benzeyen,
              ünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece gündüzün tebdilinde
              hattâ cevv-i havada bulutların icad u ifnasında haşre nümune
              ve misal ve emare olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun.

              Hattâ eğer hayalen bin sene evvel kendini farzetsen,
              sonra zamanın iki cenahı olan mazi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan;
              asırlar, günler adedince misal-i haşir ve kıyametin nümunelerini göreceksin.
              Sonra bu kadar nümune ve misalleri müşahede ettiğin halde,
              haşr-i cismanîyi akıldan uzak görüp istib’ad etmekle inkâr etsen;
              ne kadar divanelik olduğunu sen de anlarsın.

              Bak Ferman-ı A’zam, bahsettiğimiz hakikata dair ne diyor:
              فَانْظُرْ اِلَى اۤثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ


              Elhasıl:

              Haşre mani’ hiçbir şey yoktur.
              Muktezi ise her şeydir.
              Evet mahşer-i acaib olan şu koca Arzı,
              âdi bir hayvan gibi imate ve ihya eden
              ve beşer ve hayvana hoş bir beşik,
              güzel bir gemi yapan ve Güneş’i onlara şu misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden,
              seyyaratı meleklerine tayyare yapan bir zâtın,
              bu derece muhteşem ve sermedî rububiyeti
              ve bu derece muazzam ve muhit hâkimiyeti;
              elbette yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs,
              tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.

              Demek ona şayeste, daimî, berkarar, zevalsiz, muhteşem bir diyar-ı âher var.
              Başka bâki bir memleketi vardır.
              Bizi onun için çalıştırır.
              Oraya davet eder ve oraya nakledeceğine;
              zahirden hakikate geçen ve kurb-u huzuruna müşerref olan bütün ervah-ı neyyire ashabı,
              bütün kulûb-u münevvere aktabı,
              bütün ukûl-ü nuraniye erbabı şehadet ediyorlar
              ve bir mükâfat ve mücazat ihzar ettiğini müttefikan haber veriyorlar
              ve mükerreren pek kuvvetli va’d ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.

              Hulf-ül va’d ise hem zillet, hem tezellüldür.
              Hiç bir cihetle celal-i kudsiyetine yanaşamaz.
              Hulf-ül vaîd ise ya afvdan, ya acizden gelir.
              Halbuki küfür; cinayet-i mutlakadır (Haşiye), afva kabil değil.
              Kadîr-i Mutlak ise, acizden münezzeh ve mukaddestir.
              Şahidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde,
              mezheblerinde muhtelif oldukları halde kemal-i ittifak ile şu mes’elenin esasında müttehiddirler.
              Kesretçe tevatür derecesindedirler, keyfiyetçe icma’ kuvvetindedirler.
              Mevkice herbiri nev’-i beşerin bir yıldızı, bir taifenin gözü, bir milletin azizidirler.
              Ehemmiyetçe şu mes’elede hem ehl-i ihtisas, hem ehl-i isbattırlar.
              Halbuki bir fende veya bir san’atta iki ehl-i ihtisas, binler başkalardan müreccahtırlar ve ihbarda iki müsbit, binler nâfîlere tercih edilir.

              Meselâ Ramazan hilâlinin sübutunu ihbar eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.

              Elhasıl:

              Dünyada bundan daha doğru bir haber,
              daha sağlam bir dava,
              daha zahir bir hakikat olamaz.

              Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır.
              Mahşer ise bir beyderdir, harmandır.
              Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.


              (Haşiye): Evet küfür, mevcudatın kıymetini iskat ve manasızlıkla ittiham ettiğinden,
              bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudat âyinelerinde cilve-i esmayı inkâr olduğundan
              bütün esma-i İlahiyeye karşı bir tezyif ve mevcudatın vahdaniyete olan şehadetlerini reddettiğinden
              bütün mahlukata karşı bir tekzib olduğundan;
              istidad-ı insanîyi öyle ifsad eder ki, salah ve hayrı kabule liyakatı kalmaz.

              Hem bir zulm-ü azîmdir ki, umum mahlukatın ve bütün esma-i İlahiyenin hukukuna bir tecavüzdür.
              İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği,
              küfrün adem-i afvını iktiza eder.
              اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ şu manayı ifade eder.


              #738423
              Anonim

                Hulf-ül va’d ise hem zillet, hem tezellüldür.
                Hiç bir cihetle celal-i kudsiyetine yanaşamaz.
                Hulf-ül vaîd ise ya afvdan, ya acizden gelir.
                Halbuki küfür; cinayet-i mutlakadır (Haşiye), afva kabil değil.

                Allah vadinden dönmez…Amenna…
                fakat küfür olmadıktan sonra her türlü günahın affı mümkündür…geri dönüş kapısı açıktır..
                insanın kendi kendini öldürmesidir yani küfür…
                benim acizane anladığım budur yukarıdaki metinden…

                peki küfrün affı tevbeye mukabil mümkün değil midir..?
                son cümle mümkünatsızlık ifade ediyor sanki…

                #738442
                Anonim
                  ebrar172;117501 wrote:
                  Hulf-ül va’d ise hem zillet, hem tezellüldür.
                  Hiç bir cihetle celal-i kudsiyetine yanaşamaz.
                  Hulf-ül vaîd ise ya afvdan, ya acizden gelir.
                  Halbuki küfür; cinayet-i mutlakadır (Haşiye), afva kabil değil.

                  peki küfrün affı tevbeye mukabil mümkün değil midir..?
                  son cümle mümkünatsızlık ifade ediyor sanki…

                  Küfür devam ettiği sürece affı yoktur elbet. İslam’ın ilk şartı Kelime-i Şehadet’tir. Kim Şehadet getirmişse o müslümandır, kafirse küfürden çıkmıştır. Hz. Ömer’in r.a. hayatına baktığımızda bunu daha net bi şekilde anlıyabiliriz sanırım. Burada küfrün mahiyeti anlatılıyor olsa gerek…

                  #739883
                  Anonim
                    Dokuzuncu Hakikat:

                    Bâb-ı ihya ve imatedir.
                    İsm-i HayyKayyum‘un, Muhyî ve Mümit‘in cilvesidir.

                    Hiç mümkün müdür ki:

                    Ölmüş, kurumuş koca Arzı ihya eden ve o ihya içinde herbiri beşer haşri gibi acib, üçyüz binden ziyade enva’-ı mahlukatı haşr ü neşredip kudretini gösteren
                    ve o haşr ü neşr içinde nihayet derecede karışık ve ihtilat içinde,
                    nihayet derecede imtiyaz ve tefrik ile ihata-i ilmiyesini gösteren
                    ve bütün semavî fermanlarıyla beşerin haşrini va’detmekle bütün ibadının enzarını saadet-i ebediyeye çeviren
                    ve bütün mevcudatı başbaşa, omuz omuza,
                    elele verdirip emir ve iradesi dairesinde döndürüp birbirine yardımcı ve müsahhar kılmakla
                    azamet-i rububiyetini gösteren ve beşeri,
                    şecere-i kâinatın en câmi’ ve en nazik ve en nazenin,
                    en nazdar, en niyazdar bir meyvesi yaratıp,
                    kendine muhatab ittihaz ederek herşeyi ona müsahhar kılmakla,
                    insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm,
                    bir Alîm-i Hakîm, kıyameti getirmesin?
                    Haşri yapmasın ve yapamasın?
                    Beşeri ihya etmesin veya edemesin?
                    Mahkeme-i Kübrayı açamasın?
                    Cennet ve Cehennem’i yaratamasın?

                    Hâşâ ve kellâ!..


                    Dokuzuncu Hakikat; Allah’ın cc. öldürme ve diriltme sıfatlarının
                    dünyadaki numunelerinin, ahirete delil olması hakkındadır.
                    Allah’ın cc. Muhyi (Dirilten, hayat veren Allah.) ve Mumit ( Her
                    varlığa ölümü tattıran Cenab-ı Hak.) isimlerinin tecellileridir.

                    Allah cc. sonbaharda kupkuru olan toprağı, baharın gelmesiyle
                    üçyüzbinden fazla mahlukatıyla tekrar toplayıp dünya üzerine
                    yaymaktadır ve onlara hayat vermektedir. Bu diriltme, yeniden
                    hayat verme, onları geri getirip dünya üzerine yayma; insanın
                    ahiret yolculuğundaki haşir ve neşriyle benzerdir. Dünyadaki bu
                    faaliyetiyle bizlere kudretinin sonsuzluğunu göstermektedir.

                    Ve bu haşir ve neşir faaliyetiyle, herşey birbirine karışmış
                    haldeyken; baharın gelmesiyle, nihayet derecede, birbirinden
                    ayrılıp seçilebilecek tarzda bizlere sunar. İlminin genişliğini
                    ve kuşatıcılığını bizlere gösterir.

                    Ve Allah cc. bütün semavi kitaplarında, fermanlarında, insanların
                    yeniden dirilişini, haşrini çok defalar zikredip, vaatte bulunarak,
                    insanların dikkatlerini ebedi saadete çekmektedir.

                    Bütün yarattığı varlıklar, adeta şuurlu bir şekilde, birbirini
                    tanıyormuşcasına birbirine yardımda bulunurlar, itaatkar bir
                    şekle bürünürler. Örnek vermek gerekirse; Güneş, bir otun
                    yetişmesinde etkendir, dolayısıyla ona yardımcıdır ve itaatkardır.
                    Bir ot, bir hayvanın besin kaynağıdır, o da o hayvana musahhardır.
                    Ve bir hayvan etiyle, sütüyle, derisiyle vs. insanın ve daha bir çok
                    canlının ihtiyacıdır. O da insana ve diğer birçok canlıya yardımcı
                    ve itaatkardır. Allah cc. bu faaliyetleri emir ve iradesi dairesinde
                    gerçekleştirir. Mevcudatı birbirinin yardımına koşturmakla bizlere,
                    terbiye ve idare ediciliğinin büyüklüğünü göstermektedir.

                    Ve insanı bu kainatın her yönden câmi’ (Kapsayıcı;birçok şeyle
                    alâkalı olan; toplayan ve ihtivâ eden.) ve en nâzik ve en nâzenin
                    (İnce, nâzik, latîf, nazlı.), en nazdar, en niyazdar (Yalvarıp yakaran.
                    Dua eden. İhtiyacı olan.) bir meyvesi olarak yaratmıştır. Kendine
                    muhatap edinmiştir. Ve kainattaki her şey insanın ihtiyaçlarına
                    yöneliktir, insan merkezlidir. Allah tüm bu faaliyetleriyle Kudretini
                    gösterir ve herşeyi insana musahhar etmesiyle de sonsuz şefkatini
                    bizlere bildirir. O herşeyi bilerek ve hikmetle yapan Alîm-i Hakîm’dir.

                    İnsana bu derece ehemmiyet veren, dünyada yapmış olduğu haşir ve
                    neşirlerle kudretinin, ilminin sonsuzluğunu gösteren Allah’ın cc.
                    kıyameti getirememesi, haşri yapmaması veya yapamaması, insanı ihya
                    etmemesi veya edememesi, büyük mahkemeyi, hesabı açamaması,
                    Cennet ve Cehennemi yaratamaması hiç mümkün müdür, olabilir mi,
                    ihtimal var mıdır? Hâşâ ve kellâ!

                    #740282
                    Anonim

                      Evet şu âlemin Mutasarrıf-ı Zîşan’ı her asırda,
                      her senede, her günde bu dar, muvakkat rûy-i zeminde
                      haşr-i ekberin ve meydan-ı kıyametin pek çok emsalini ve nümunelerini ve işaratını icad ediyor.


                      Bu alemde tasarruf etme şerefi kendinde bulunan Allah cc.
                      her asırda, her senede, her günde bu dar ve geçici olan
                      yeryüzünde büyük haşrin ve kıyamet meydanının çok numune
                      ve emsal ve işaretlerini biz kullarına gösteriyor.

                      Dünyanın her bir asrı, kendinden sonra gelen asra göre ölmüş ve
                      sonrasında yeni bir asır dirilmiştir. Her yıl ve gün kendinden
                      sonra gelenlere göre ölü hükmündedir. Güneşin batışı ve doğuşu
                      haşrin bir numunesidir. Hatta her alıp verilen nefes haşre bir
                      delildir denebilir.

                      Lavlar cehennemin bir numunesi olduğu gibi, tüm güzellikler de cennetin bir numunesidir.

                      Mumessil

                      Ezcümle:

                      Haşr-i baharîde görüyoruz ki:
                      Beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebatattan üçyüz binden ziyade enva’ı haşredip neşrediyor.
                      Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihya edip iade ediyor.
                      Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet suretinde icad ediyor.
                      Halbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar o kadar karışmışken,
                      kemal-i imtiyaz ve teşhis ile o kadar sür’at ve vüs’at ve sühulet içinde kemal-i intizam ve mizan ile
                      altı gün veya altı hafta zarfında ihya ediliyor.
                      Hiç kabil midir ki:
                      Bu işleri yapan Zâta bir şey ağır gelebilsin,
                      semavat ve arzı altı günde halkedemesin,
                      insanı bir sayha ile haşredemesin?
                      Hâşâ!

                      Bahar ayı geldiğinde beş altı gün gibi çok kısa bir süre içerisinde
                      yüzbinlerce bitki ve hayvan türlerinin yeryüzüne serilip yeniden
                      dirildiklerini müşahede ediyoruz. Ve bir önceki bahara baktığımızda
                      neredeyse tıpatıp bir manzara çıkıyor karşımıza. Bu yıl da tüm
                      hayvanlar ve bitkiler en uygun yerlere; geçen yıla benzer bir şekilde
                      yerleştiriliyor.

                      Maddeten birbirinden pek farklı olmayan tohumların ve çeşitli hayvan
                      türlerinin sonbaharda tamamen birbirine karıştığını ve kışın bu
                      manzaranın üzerine beyaz bir sayfanın çekildiğini biliyoruz, görüyoruz.

                      Ve yine görüyoruz ki; bu karmakarışık olan tohumlar ve hayvan
                      türleri baharın gelmesiyle hususi va ayrıcalıklı olarak, hızlı bir
                      şekilde, genişlik içinde, hiç zorlanmadan ve kolay bir tarzda,
                      mükemmel bir düzen ve ölçülü bir şekilde kısa bir süre içerisinde
                      ihya ediliyorlar.

                      Acaba, şahit olduğumuz bu numuneleri, mevt ve ihyaları, bu
                      faaliyetleri her daim gözümüzün önünde gerçekleştiren Zat olan
                      Yüce Allah’ın cc. gökleri ve yerleri altı günde yaratması, insanları
                      bir surun üflenmesiyle, bir araya toplayıp yeniden diriltmesi zor
                      mudur, O’na ağır gelir mi? Haşa, zor değildir ve ağır gelmez.



                      #740665
                      Anonim

                        Acaba mu’ciznüma bir kâtib bulunsa;
                        hurufları ya bozulmuş veya mahvolmuş üçyüz bin kitabı tek bir sahifede karıştırmaksızın,
                        galatsız, sehivsiz, noksansız, hepsini beraber, gayet güzel bir surette bir saatte yazarsa;
                        birisi sana dese:
                        “Şu kâtib kendi te’lif ettiği senin suya düşmüş olan kitabını, yeniden bir dakika zarfında hâfızasından yazacak.”
                        Sen diyebilir misin ki,
                        “Yapamaz ve inanmam.”

                        Yazılarıyla mucize gösteren bir katip bulunsa,
                        harfleri birbirine karışmış, mahvolmuş üçyüzbin kitabı, tek bir sayfada, birbirine
                        karıştırmadan, yanlışsız ve eksiksiz bir şekilde, bir saat kadar
                        bir süre zarfında hepsini aynı anda, beraber yazsa; Biri sana dese:

                        “Şu katib senin suya düşen, kendi telif ettiği eserini,
                        yeniden bir dakika kadar bir sürede hafızasından yazacak.”

                        Sen ona “Yapamaz ve inanmam.” diyemezsin çünkü;
                        üçyüzbin kitabı bir saatte, karıştırmadan, aynı anda ve
                        eksiksiz ve hatasız olarak yazmak; bir kitabı, bir dakikada
                        yazmaktan kat be kat daha zordur.

                        #741186
                        Anonim

                          Veyahut bir sultan-ı mu’cizekâr,
                          kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işaretle dağları kaldırır,
                          memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün halde sonra görsen ki;
                          büyük bir taş dereye yuvarlanmış,
                          o zâtın kendi ziyafetine davet ettiği misafirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar.
                          Biri sana dese:
                          “O zât, bir işaretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak.
                          Misafirlerini yolda bırakmayacak.”
                          Sen desen ki:
                          “Kaldırmaz veya kaldıramaz.”

                          Veyahut bir zât bir günde,
                          yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde
                          biri dese:
                          “O zât bir boru sesiyle, efradı istirahat için dağılmış olan taburları toplar.
                          Taburlar, nizamı altına girerler.”
                          Sen desen ki:
                          “İnanmam!”
                          Ne kadar divanece hareket ettiğini anlarsın…

                          İşte şu üç temsili fehmettin ise, bak:

                          Nakkaş-ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip,
                          bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp,
                          rûy-i arzın sahifesinde üçyüz binden ziyade enva’ı, kudret ve kader kalemiyle ahsen-i suret üzere yazar.
                          Birbiri içinde birbirine karışmaz;
                          beraber yazar, birbirine mani olmaz.
                          Teşkilce, suretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz, yanlış yazmaz.

                          Yukarıdaki üç temsil meselemizi daha anlaşılır hale getirmek için
                          verilmiştir. Genel olarak çoğu yapabilenin veya zor olanı
                          yapabilenin, daha az ve basit olan şeylerde zorlanmasının,
                          akla uygun gelmiyeceği vurgulanmaktadır.

                          Şimdi bu üç temsili fehmettikten sonra Nakkaş-ı Ezeli olan
                          Allah’ın cc. faaliyetlerine nazarlarımızı çeviriyoruz.

                          Gözümüzün önünde dört mevsimi bir kitabın sayfaları kadar
                          kolay bir şekilde çevirdiğine, nakış nakış işlediğine şahit oluyoruz.
                          Sonra yeryüzünde üçyüzbinden fazla türü, sonsuz kudretiyle
                          ve kader kalemiyle en güzel bir surette yazdığını görüyoruz.
                          Ve bunları birbiri içinde karıştırmadan, aynı anda,
                          biri diğerine mani olmadan, meydana gelişleri ve şekilleri
                          birbirinden farklı şekilde, hiç şaşırmadan ve hatasız yaptığına
                          şahit oluyoruz.

                          Evet en büyük bir ağacın ruh proğramını bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip,
                          muhafaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz;
                          vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder denilir mi?

                          Evet, Zât-ı Hakîm-i Hafîz olan Allah cc. koca bir ağacın
                          ruh programını
                          küçücük çekirdeğinde saklıyor ve muhafaza ediyor.
                          Elbette vefat edenlerin ruhlarını muhafaza edemeyeceği söylenemez.

                          Ve Küre-i Arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât-ı Kadîr;
                          âhirete giden misafirlerinin yolunda nasıl bu Arzı kaldıracak veya dağıtacak, denilir mi?

                          Ve dünyamızı yaklaşık 1300 km. hızla, her an çeviren
                          Allah cc. için; ahirette tekrar bu dünyayı inşa edemeyeceği
                          söylenemez.

                          Hem hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını
                          bütün cesedlerinin taburlarında kemal-i intizamla zerratı Emr-i
                          كُنْ فَيَكُونُ ile kaydedip yerleştiren,
                          ordular icad eden Zât-ı Zülcelal;
                          tabur-misal cesedin nizamı altına girmekle,
                          birbiriyle tanışan zerrat-ı esasiye ve ecza-yı asliyesini bir sayha ile
                          nasıl toplayabilir denilir mi?

                          Ve hiç yoktan, kusursuz bir düzenle, gözümüz önündeki
                          hayat sahibi orduları tek bir emirle oluşturan, yerlerini
                          belirleyen Allah cc. için; istirahate dağılmış aynı orduyu
                          ve zerreleri birbirine ünsiyet peyda etmiş olan aynı orduyu,
                          bir işaret ya da uyarıyla tekrar bir araya toplayamayacağı
                          söylenemez ve iddia edilemez. İnsan yoktan varedilmiştir
                          ve ölen her insan ya da canlıyı, zerrelerden oluşan, istirahate çekilmiş
                          bir ordu gibi düşünebiliriz. Zamanı geldiğinde, istirahat bittiğinde, bir uyarıyla,
                          yeniden tüm zerreleriyle bir araya gelecektir.

                          Yukarıdaki üç temsilde olduğu gibi, bunlarında zıddını iddia etmek
                          akıl dışı bir olaydır. Gözü önündekini inkar etmektir.

                          #741675
                          Anonim

                            Hem bu bahar haşrine benzeyen,
                            dünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece gündüzün tebdilinde
                            hattâ cevv-i havada bulutların icad u ifnasında haşre nümune
                            ve misal ve emare olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun.
                            Hattâ eğer hayalen bin sene evvel kendini farzetsen,
                            sonra zamanın iki cenahı olan mazi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan;
                            asırlar, günler adedince misal-i haşir ve kıyametin nümunelerini göreceksin.
                            Sonra bu kadar nümune ve misalleri müşahede ettiğin halde,
                            haşr-i cismanîyi akıldan uzak görüp istib’ad etmekle inkâr etsen;
                            ne kadar divanelik olduğunu sen de anlarsın.

                            Evet, şu âlemin kudretli sahibi, her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat yeryüzünde En büyük Haşrin ve kıyamet Meydanının pek çok emsalini, nümunelerini ve işaretlerini icâd edip durmaktadır. Bu cümleden olarak:

                            Bahar haşrinde görüyoruz ki; beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanlardan ve nebatlardan üçyüz binden ziyade nevileri haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen diriltip hayatlandırarak iade ediyor. Bir kısmının da benzer suretlerini yaratıyor. Halbuki, maddeten farkları pek az olan tohumcuklar o kadar karışmışken tam bir ayırıp seçme ile o kadar sürat, genişlik ve kolaylıkla mükemmel bir intizam ve ölçü ile altı gün veya altı hafta zarfında diriltip hayatlandırıyor. Hiç kabil midir ki: Bu işleri yapan Zata birşey ağır gelebilsin; Gökleri ve Yeri altı günde yaratamasın, insanı bir emirle haşredemesin! İmkanı var mıdır?
                            Her gün, gece ile öldürülür ve ertesi sabah tekrar yaratılır.Bulutlar semada toplanır, sonra dağıtılır ve sonra tekrar bir araya getirilerek haşrin numuneleri gösterilir. Hatta eğer hayalen bin sene evvele gitsek, sonra o zamanla bu zaman arası olan olayları kıyaslasak, göreceğiz ki ilk günden beri bu devir dönmekte, asırlar, günler adedince haşrin ve kıyametin misallerini ve numuneleri bulunmakta. Acaba bu kadar numune ve misalleri müşahede ettiğimiz hâlde, insanın diriltilmesini akıldan uzak görüp inkâr etsek, ne kadar divanelik olduğu anlaşılmaz mı?

                            Bak Ferman-ı A’zam, bahsettiğimiz hakikata dair ne diyor:
                            فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۤ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
                            “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine! Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O her şeye hakkıyla kadirdir.”(Rum Suresi 50)

                            Haşri aklına sığıştıramayan kimse, şu âleme dikkat ile baksa görür ki, beşerin haşrinden daha acayip haşir ve neşirler her vakit göz önünde cereyan ediyor. Bir kısım misalleri daha önce zikredildiğinden tekrara gerek duymuyoruz.


                            -alıntıdır-
                            #741844
                            Anonim
                              nuktepira;124610 wrote:
                              Bak Ferman-ı A’zam, bahsettiğimiz hakikata dair ne diyor:
                              فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۤ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
                              “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine! Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O her şeye hakkıyla kadirdir.”(Rum Suresi 50)

                              Üstadımızın haşirle ilgili değişik yerlerde nazara verdiği Rum Suresinin 50. ayeti hakkında biraz açıklama yapar mısınız?

                              Rum Suresinin 50. ayetinin meali şöyledir:

                              “Şimdi Allah’ın şu rahmet eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl hayata kavuşturuyor (diriltiyor). Şüphe yok ki, O, ölüleri elbette ihya edicidir (diriltecektir). Ve O, her şeye (her şey üzerine ziyadesiyle) kadirdir.” Rum Sûresi, 50

                              Gaybî bir hadise olan ve dünya hayatının son bulmasından sonra gerçekleşecek ba’s ve haşir (yani, dirilme ve mahşer meydanında toplanma) hadisesini akıllara yaklaştırmak için, bu ayet-i kerimede yeryüzünün kışın ölüp baharda dirilmesi gibi herkesin görüp bildiği bir değişim nazar veriliyor.

                              Ayetin başında Allah’ın rahmet eserlerine bakmamız emrediliyor Ve akabinde yeryüzünün ölümden sonra dirilmesinin insanlar için ne büyük bir rahmet olduğu nazara veriliyor.

                              İnsan hayata iken kendi iradesiyle bir takım işler yapar ama ölmüş bir kimseden hiçbir iş sudur etmez. Eğer etse bu, Allah’ın bir mucizesi ve bir rahmet tecellisi olur; Hz. İsa’nın ölüleri diriltme mucizesi gibi.

                              Kış mevsiminde aynen bir ölü gibi iradeden yoksun, yine bir ölü gibi kendinden habersiz ve bir ölü gibi donuk ve hissiz olan yeryüzü, bahar mevsiminin gelmesiyle yeniden hayata kavuşuyor. Bahar, yeryüzünün “ba’s” yani dirilme mevsimidir. O mevsimin gelmesi için yer kürenin aylarca güneş etrafında dönmesi gerekiyor. Bu ise ancak Allah’ın kudretiyle ve takdiriyle gerçekleşen çok büyük bir hadise ve yine çok büyük bir rahmettir.

                              Yeryüzünü dirilten bir rahmet ve kudret, onda serilmiş olan bitkilerde de kendini gösteriyor. Bediüzzaman hazretleri, bir ağaçta yaprakları, çiçekleri ve meyveleri cihetiyle üç çeşit haşir numunesinin sergilendiğini nazara veriyor. Güz mevsiminde dökülen yapraklar bahar mevsiminde yeniden yaratılıyorlar. Yine bir önceki yılın çiçekleri ve meyveleri de ağaçtan kopup gittikleri halde yerlerine yeni çiçekler açıyor ve başka meyveler boy gösteriyor. İşte bir bahar mevsiminde haşrin ve dirilmenin böyle sayısız denecek kadar çok örneklerini yeryüzünde sergileyen bir kudret, kâinatın meyvesi olan insanları da ölümlerinden sonra diriltecektir. Meyvelerin dirilmeleri kendi kadret ve iradeleriyle değil sadece Allah’ın rahmet ve inayetiyle olduğu gibi insanın da bu dünyadan göçtükten sonra kıyamet ve haşirle yeniden dirilmesi yine Allah’ın rahmetiyle olacaktır. İnsan, sanki kendi gücü ve kuvvetiyle dirilecekmiş gibi bu büyük hadiseyi aklına sığıştıramayıp inkâra sapmasın. Çünkü onu yoktan yaratan rahmet sahibi Rabbi, öldükten sonra da yine rahmetiyle onu yeni bir âlemde hayat sahibi yapacaktır. İşte ayetin başında rahmete nazar etmemizin emredilmesi bu gibi manalar ve hikmetler içindir.

                              Allah’ın esmâ-i hüsnasıdan birisi de “Muhyi”dir ve “hayat verici, diriltici” manasına gelir.

                              Ayetin devamında, “Şüphe yok ki, O, ölüleri elbette ihya edicidir (diriltecektir). Ve O, her şeye (her şey üzerine ziyadesiyle) kadirdir.” buyruluyor.

                              Cenâb-ı Hak, ihya edici, hayat verici ismini ruhta tecelli ettirdi ve onu hayat sahibi yaptı. Aynı ismi Adem babamızın, balçıktan yaratılan bedeninde de tecelli ettirerek o balçığa bitki hayatına benzer bir hayat lutfetti. Sonra, o bedene ruh vermek suretiyle onu insan hayatına kavuşturdu.
                              Benzer bir ircaat da bizde de sergilendi. Ana rahminde dört aya yakın bir zaman bitki hayatı gibi bir hayat sürüldükten sonra o bedene ruh ilka edildi. Böylece Muhyi ismi “o bedene hayat verme” şeklinde tecelli etmiş oldu. Ölümle ruh bedenden ayrılacak, beden ölümü tadarak toprağa, elementlere inkılap edecek, ruh ise hayat sahibi olmaya, kabir âleminde de, devam edecektir.

                              Haşirde bedenler ruh sahibi olarak yeniden ve bir anda yaratılacaklardır. Her şeye kadir olan Allah buna da kadirdir. Ve ayet bu gerçeği zihinlerde yerleştirerek son bulur.

                              #742069
                              Anonim

                                Elhasıl:

                                Haşre mani’ hiçbir şey yoktur.
                                Muktezi ise her şeydir.
                                Evet mahşer-i acaib olan şu koca Arzı,
                                âdi bir hayvan gibi imate ve ihya eden
                                ve beşer ve hayvana hoş bir beşik,
                                güzel bir gemi yapan ve Güneş’i onlara şu misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden,
                                seyyaratı meleklerine tayyare yapan bir zâtın,
                                bu derece muhteşem ve sermedî rububiyeti
                                ve bu derece muazzam ve muhit hâkimiyeti;
                                elbette yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs,
                                tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.

                                Allah’ın cc. haşri, yeniden dirilişi meydana getirmesinde
                                hiç bir mani yoktur. Bu mesele; İşaratü’l İcaz adlı eserin,
                                Kıyamet ve Ahirete İman
                                bölümünde imkanat ve vukuat
                                ihtimalleri üzerinde durularak, detaylı bir şekilde izah edilmiştir.

                                Allah’ın isimleri ise sonsuzdur. Ve isimleri adedince haşre
                                sebep vardır. Öyle ise haşre sebepte sonsuzdur diyebiliriz.
                                Yüce Rabbimiz’in Güzel İsimlerinden yola çıkarak, Üstadımızın’da
                                sık verdiği bir misal vericek olursak; Allah’ın Adl ismi haşri
                                gerektiren sebeplerden sadece bir tanesidir. Onuncu Söz’ün
                                Üçüncü Hakikati’ndeki şu kısım meselemize ışık tutmaktadır.

                                “Halbuki, şu fânî dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir
                                adâletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i
                                kübrâya bırakılıyor. Zîrâ, hakiki adâlet ister ki, şu küçücük insan,
                                şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinâyetinin büyüklüğü, mahiyetinin
                                ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücâzât
                                görsün. Mâdem, şu fânî, geçici dünya, ebed için halk olunan insan
                                hususunda öyle bir adâlet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır;
                                elbette, Âdil olan o Zât-ı Celîl-i Zülcemâlin ve Hakîm olan o Zât-ı
                                Cemîl-i Zülcelâlin dâimî bir Cehennemi ve ebedî bir Cenneti bulunacaktır.”

                                Evet, hayrete değer bir şekilde dünyamız, her an içindeki varlıklarla
                                birlikte (daha önceki misallerde de değindiğimiz gibi) öldürülüp
                                diriltiliyor. Ve süreklilik halinde bulunan bu numune-i haşr, büyük
                                haşri anlama yolunda bir numune, bir misal teşkil ediyor.

                                Bu dünyayı biz insanlara ve hayvanlara, adeta bir beşik ve üzerinde
                                seyahat ettiğimiz, tam donanımlı bir gemi yapan Rabbimiz
                                ; Güneşi de
                                hem ısınmamız, hem de aydınlanabilmemiz için, bir lamba ve bir soba
                                suretinde istifademize sunmuştur.

                                Allah dünyayı kendine has sakinleriyle yarattığı gibi gezegenleri,
                                galaksileri kısacası semavatı da kendine has sekeneleriyle donatmıştır.
                                Şu ayetle Kur’an-ı Kerim bu meseleye işaret etmektedir. “And
                                olsun ki dünya semâsını Biz kandillerle süsledik. Şeytanlar için
                                o kandilleri birer taş yaptık.”
                                (Mülk Sûresi: 5.) Detaylı bilgi
                                için Onbeşinci Söz‘den istifade edebilirsiniz.

                                Yüce Allah’ın cc. bu derece muhteşem ve sürekliliği olan terbiye
                                ve idare ediciliği, bu derece varlıklar üzerindeki büyük ve kapsamlı,
                                sınırsız hakimiyeti; elbette geçici ve fani olan, kararsız, önem
                                arzetmeyen, bitişe mahkum, eksikleri olan, tam ve mükemmel bir
                                düzeyde olmayan dünya işleri üzerinde kurulmaz ve durmaz, sadece
                                bu dünyayla sınırlı kalamaz.

                                Demek ona şayeste, daimî, berkarar, zevalsiz, muhteşem bir diyar-ı âher var.
                                Başka bâki bir memleketi vardır.
                                Bizi onun için çalıştırır.
                                Oraya davet eder ve oraya nakledeceğine;
                                zahirden hakikate geçen ve kurb-u huzuruna müşerref olan bütün ervah-ı neyyire ashabı,
                                bütün kulûb-u münevvere aktabı,
                                bütün ukûl-ü nuraniye erbabı şehadet ediyorlar
                                ve bir mükâfat ve mücazat ihzar ettiğini müttefikan haber veriyorlar
                                ve mükerreren pek kuvvetli va’d ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.

                                Allah’ın cc. bu derece kapsamlı ve ihatalı terbiye ve idare ediciliği,
                                azim ve sınırsız hakimiyeti, bu rububiyete ve bu hakimiyete yakışır;
                                daimi, kararlı ve devamlı, yok olmaya mahkum olmayan, muhteşem ve
                                kusursuz, başka bir memleketin (ahiretin) olduğuna delil teşkil eder.
                                Bu dünyadaki akıl sahiplerini o daimi memleketi için çalıştırır, oraya
                                davet eder.

                                Hadde ve hesaba gelmeyen Peygamberler, Evliyalar, bu konu üzerinde
                                ihtisas yapmış muhakkik alimler; insanoğlunun ebedi bir yolculuğunun
                                olduğuna, bu dünyadan ahiret hayatına geçeceğine, oraya nakledileceğimize
                                dair, görüş ve fikir birliği içindedirler. Yani bu iddiamızı, yüzmilyonlarca
                                belki de milyarlarca ehil kişi doğrulamaktadır. Ve bu meselede
                                bizlere tekrar be tekrar vaadde bulunup, pek şiddetli bir şekilde
                                tehdit ederler.

                                #742327
                                Anonim

                                  Elhasıl:

                                  Haşre mani’ hiçbir şey yoktur.
                                  Muktezi ise her şeydir.
                                  Evet mahşer-i acaib olan şu koca Arzı,
                                  âdi bir hayvan gibi imate ve ihya eden
                                  ve beşer ve hayvana hoş bir beşik,
                                  güzel bir gemi yapan ve Güneş’i onlara şu misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden,
                                  seyyaratı meleklerine tayyare yapan bir zâtın,
                                  bu derece muhteşem ve sermedî rububiyeti
                                  ve bu derece muazzam ve muhit hâkimiyeti;
                                  elbette yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs,
                                  tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.

                                  Bir soru: Bu cümlede geçen Allah’ın seyyaratı meleklerine
                                  tayyare yapmasının, haşirle ne gibi bir bağlantısı vardır?
                                  Bu cümleyi izah eder misiniz?

                                  Burada Allah’ın Rububiyet ve Hakimiyetinin, ahiret aleminin
                                  kurulmasında bir gerekçe, bir sebeb olduğu izah ediliyor. Yani;
                                  Allah’ın sonsuz Rububiyet ve Hakimiyeti, ahiret alemini
                                  gerekli kılan önemli iki gerekçedir. Şu geçici dünyada ve
                                  kainatta böyle mükemmel bir eseri ve tecellisi görünen Rububiyet
                                  ve Hakimiyet, elbette daimi ve ebedi bir şekilde tecelli etmek
                                  ve kendisini ebedi olarak sergilemek ister, bunun yolu da daimi
                                  bir alemin kurulması ile mümkündür ki; bu ahiret alemidir.

                                  Allah’ın Rububiyet ve Hakimiyeti nasıl ahretin kurulmasını ve
                                  gelmesini gerektiriyor ve ispat ediyor ise; kainattaki eserler ve
                                  sanatlar da Allah’ın Rububiyet ve Hakimiyetini gösterip ispat
                                  ediyor. İşte Üstad, önce Allah’ın Rububiyet ve Hakimiyetini
                                  kainatta eserlerini ve sanatlarını göstererek ispat ediyor, sonra
                                  da sabit olan Rububiyet ve Hakimiyet ile de ahireti ispat ediyor.

                                  Allah’ın o koca gezegen ve galaksileri meleklere binek ve
                                  tayyare yapması ise; Rububiyet ve Hakimiyetin bir tecellisi,
                                  bir eseri, bir sanatıdır. Yani Rububiyet ve Hakimiyetin ispatında
                                  kullanılan bir malzeme, bir metadır, meleklerin gezegenlere binmesi.

                                  Dünyamızdan milyonlarca kat daha büyük olan gezegenler, meleklere
                                  basit bir binek oluyor ise; burada Allah’ın Rububiyet ve Hakimiyetin
                                  ne kadar azametli ve haşmetli olduğu sabit oluyor. Böyle bir
                                  Rububiyet ve Hakimiyet elbette geçici dünya ile iktifa etmez,
                                  daimi ve ebedi bir alemin vücudunu gerektirir. Meleklerin
                                  gezegenlere binmesi, dolaylı olarak Ahiret alemini ispat eder.

                                  Selam ve dua ile…
                                  Sorularla Risale-i Nur Editör

                                  13-Mayıs-2009

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 18)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.