• Bu konu 18 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 20)
  • Yazar
    Yazılar
  • #677768
    Anonim

      ﴿
      وَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اْلانْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذِى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ فِيهَا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
      blank.gif1


      Yani, “İman eden ve iyi işler işleyen mü’minlere beşaret ver ki, altında nehirler akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden bir meyve yedikleri zaman, ‘Bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir’ derler. Biribirine benzer bir surette rızıkları getirilip verilir. Ve o Cennetlerde, onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar, o Cennetlerde de daimî bir şekilde kalacaklardır.”

      Arkadaş! Bu âyetin, evvelâ mâkabliyle olan irtibatından bahsedeceğiz. Şöyle ki:

      Bu âyetin geçen âyetlerle mütefavit çok irtibatları vardır. Yani, mezkûr cümlelere doğru bu âyetten uzanıp giden muhtelif hatlar vardır. Bakınız, Kur’ân-ı Kerimin bu âyetle işaret ettiği netice, imanla amel-i sâlihin semeresi, sûrenin başında mü’minlere yaptığı medh ü senâya bakıyor.

      Ve yine sûrenin başında, kâfir ve münafıklara yaptığı zem ve tahkirlerden sonra tuttukları yolun onları ebedî bir şekavete sevk edeceğini beyan etmiştir. Bu âyetle, tasrih ettiği saadet-i ebediyenin nurunu göstererek, onların bu büyük nimetleri kaybettiklerinden çektikleri hasretleri tezyid ve arttırmıştır.

      Ve yine يَاۤ اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا blank.gif2 ile emrettiği, bir kısım dünya lezzetlerinin terkine bâis olan ibadetten neş’et eden zahmet ve meşakkatlere karşı, bu âyetle Cennetin kapısını açarak, Cennetin lezaizini göstermekle mü’minlerin kalblerini tatmin ve temin etmiştir.

      Ve yine, teklifin esası ve imanın birinci rüknü olan tevhidi, evvelce ispat etmiştir. Bu âyette dahi tevhidin semeresini ve rahmetin ünvanını Cennet ve saadet-i ebediye ile göstermiştir.



      [NOT]Dipnot-1 Bakara Sûresi, 2:25.
      Dipnot-2 “Ey insanlar, ibadet edin.” Bakara Sûresi, 2:21.
      [/NOT]

      [TABLE]
      [TR]
      [TD]amel-i salih: Allah için yapılan iyi işler[/TD]
      [TD]beyan: açıklama, anlatma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]beşaret: müjde[/TD]
      [TD]bâis: sebep olan[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ebedî: sonu olmayan sonsuz[/TD]
      [TD]irtibat: bağ, ilişki[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan şeylerden birini inkâr eden kimse[/TD]
      [TD]lezaiz: lezzetler[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]medh ü senâ: medih ve övgü[/TD]
      [TD]mezkûr: anılan, sözü geçen[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]meşakkat: güçlük, zorluk[/TD]
      [TD]muhtelif: çeşitli, değişik[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mâkabli: öncesi[/TD]
      [TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mütefavit: farklı, ayrı ayrı[/TD]
      [TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]neş’et etme: doğan, meydana gelen[/TD]
      [TD]rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]rükün: esas, şart[/TD]
      [TD]saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]semere: meyve[/TD]
      [TD]tahkir: aşağılama, hakaret etme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tasrih etme: açıkça bildirme[/TD]
      [TD]teklif: yükümlülük[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]temin etmek: güven ve huzur vermek, emin kılmak[/TD]
      [TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tezyid: arttırma, fazlalaştırma[/TD]
      [TD]zem: kötüleme, kınama[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]şekavet: mutsuzluk, rahatsızlık[/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #805620
      Anonim


        Ve yine, yukarıda nübüvvet-i Muhammediye (a.s.m.)اِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ blank.gif1 ilâ âhir, âyetiyle işaret edilen i’câz ile ispat edilmiştir. Burada da, tebşir ve inzar gibi nübüvvet vazifelerine lisan-ı Kur’ân ile işaret edilmiştir.

        Ve yine, yukarıda i’âd ve inzar, yani tahvif ve tehditler yapılmıştır. Burada da vaadler, rağbetler, beşaretler yapılmıştır. Bunların arasındaki münasebet, tezâdî bir münasebettir.

        Ve yine, nefsin, vicdanın ve aklın hükümlerine itaatlerini devam ettiren tergib ve terhib, yani ümit ve korku hisleri lâzımdır. Bu hislerin vücut bulup devam etmeleri ancak, tergib ve terhib, yani ümitlendirmek ve korkutmakla olur. Tergib ve terhibin devamı, ancak vicdanda mevcut tahrik edici bir emrin vücuduyla olur. İşte bu âyetle, tergib hissi uyandırılmıştır. Evvelki âyetlerle de, terhib hissi tahrik edilmiştir. Bu itibarla, aralarında tezâdî bir münasebet vardır.

        Ve yine, geçen âyetlerde âhiretin bir şıkkına, yani Cehenneme işaret yapılmıştır. Bu âyette, ikinci şıkkı olan Cennetten haber verilmiştir. Bu itibarla, âhiretin her iki şıkkı da zikredilmiş bulunuyor.

        Arkadaş! Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebede doğru uzanıp giden iki daldan tezahür eden iki semeredir. Ve kâinatın teselsülen gelmekte olan silsilelerinin iki neticesidir. Ve ebede doğru akıp giden kâinat seylinin iki mahzeni ve iki havuzudur.

        Evet, Cenâb-ı Hak, gayr-ı mütenahi hikmetler için bu âlemi, imtihana sahne yaptı. Yine sonsuz hikmetler için tagayyürata, tahavvülâta, inkılâplara mahal olmasını irade etti. Ve yine, sonsuz gayeler için hayır ile şerri, nef’ ile zararı, hüsün ile kubhu, hülâsa iyilikle kötülüğü karışık bir şekilde Cennet ve Cehenneme tohum olmak üzere kâinatın şu mezraasına serpti.

        Evet, madem ki bu âlem, nev-i beşerin imtihan meydanıdır ve müsabaka yeridir.

        [NOT]Dipnot-1 “Eğer bir şüpheye düşüyorsanız..” Bakara Sûresi, 2:23.
        [/NOT]

        [TABLE]
        [TR]
        [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
        [TD]beşaret: müjdeleme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ebed: sonsuzluk[/TD]
        [TD]gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hayır: iyilik[/TD]
        [TD]hikmet: amaç, fayda, sır[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hülâsa: kısaca, özetle[/TD]
        [TD]hüsün: güzellik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ilâ âhir: sonuna kadar[/TD]
        [TD]inkılâp: değişim, dönüşüm[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]inzar: uyarma, korkutma[/TD]
        [TD]irade etme: dileme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]itaat: emre uyma, boyun eğme[/TD]
        [TD]itibar: özellik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
        [TD]i’âd: cehennem vs ceza ile korkutma, tehdit etme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kubh: çirkinlik[/TD]
        [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]lisan-ı Kur’ân: Kur’ân’ın dili[/TD]
        [TD]mahal: yer, mekân[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mahzen: depo[/TD]
        [TD]mezraa: tarla[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]münasebet: alâka, ilgi[/TD]
        [TD]müsabaka: yarışma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nefs: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet[/TD]
        [TD]nef’: fayda, yarar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nev-i beşer: insanlar[/TD]
        [TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nübüvvet-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği[/TD]
        [TD]semere: meyve, netice, sonuç[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]seyl: sel, akıntı [/TD]
        [TD]silsile: zincir[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tagayyürat: değişmeler[/TD]
        [TD]tahavvülât: dönüşmeler, hal değiştirmeler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tahrik: harekete geçirme[/TD]
        [TD]tahvif: korkutma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tebşîr: müjdeleme, müjde [/TD]
        [TD]tehdit: korkutma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tergib: isteklendirme, şevklendirme[/TD]
        [TD]terhib: korkutma, dehşete düşürme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]teselsül: zincirleme devam etme, ard arda gelme[/TD]
        [TD]tezahür: belirme, görünme, ortaya çıkma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tezâdî: çelişkili, zıt [/TD]
        [TD]vaad: cennet vs. güzel şeyleri söz verme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]vicdan: kalbe ait hislerin mazharı, aynası[/TD]
        [TD]vücut bulmak: olmak, meydana gelmek[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zikredilme: anılma, belirtilme[/TD]
        [TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]şecere-i hilkat: yaratılış ağacı[/TD]
        [TD]şer: kötülük[/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #805621
        Anonim


          İyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemeyecek derecede muhtelit ve karışık olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri tezahür etsin. İmtihan ve tecrübe zamanları bittikten sonra, kötü insanlar; 1 وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ “Ey mücrimler, bir tarafa çekiliniz!” diye olan tüy ürpertici, sâika-vâri, şiddetli emr-i İlâhîye mâruz kalacakları gibi, iyi insanlar da 2 فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ “Daimî kalmak üzere Cennete giriniz” diye olan Cenâb-ı Hakkın mün’imane, şefîkane, lütufkârâne emirlerine mazhar olacaklardır.

          İnsanlar bu iki kısma ayrıldıktan sonra, kâinat da tasfiye ameliyatına uğrayacak; kötülüğü, şerri, zararı tevlid eden maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennemin; iyiliği, hayrı, nef’i doğuran maddelerin de diğer tarafa çekilmesiyle Cennetin teçhizatları ikmal edilecektir.

          endOfSection.gifendOfSection.gif


          [NOT]Dipnot-1 Yâsin Sûresi, 36:59.
          Dipnot-2 Zümer Sûresi, 39:73.
          [/NOT]
          [TABLE]
          [TR]
          [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah
          [/TD]
          [TD]ameliyât: muâmeleler, işler, operasyonlar[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]emr-i İlâhi: Allah’ın emri[/TD]
          [TD]ikmâl edilme: tamamlanma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
          [TD]lütufkârâne: lütfederek, ihsanda bulunarak[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mazhar olma: nail olma, erişme[/TD]
          [TD]muhtelit: karışık [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mâruz kalma: uğrama, tesirinde kalma[/TD]
          [TD]mücrim: günahkâr, suçlu [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mün’imane: nimet verene, ihsan edene yakışır bir şekilde[/TD]
          [TD]nef’: fayda[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]sâika-vâri: gök gürültüsü, yıldırım gibi[/TD]
          [TD]tasfiye: temizleme, arındırma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tecrübe: deneme[/TD]
          [TD]tefrik etmek: ayırt etmek, fark etmek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tevlid etme: doğurma, meydana getirme[/TD]
          [TD]tezahür etme: belirme, ortaya çıkma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]teçhizat: cihazlar, malzemeler, donanım[/TD]
          [TD]şefîkane: şefkatlice, merhametli olarak [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]şer: kötülük[/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #805622
          Anonim


            Mukaddeme


            Bu âyet, mâkabliyle beraber kıyamete, haşre işaret eder. Binaenaleyh, bu meselede nazara alınacak dört nokta vardır.

            Birincisi: Âlemin imkân-ı harabiyetiyle ölümüdür.

            İkincisi: Harabiyetin vukua gelmesidir.

            Üçüncüsü: Tamir ve ihyasıdır.

            Dördüncüsü: Tamirinin imkânı ve vukuudur.

            Evvelâ: Harabiyet-i âlem imkân dairesinde olup olmadığından bahsedeceğiz.

            Evet, âlemde tekâmül kanunu vardır. Bu kanuna tâbi olan, neşvünema kanununa dahildir. Bu kanuna dahil olanın bir ömr-ü tabiîsi vardır. Ömr-ü tabiîsi olanın, ecel-i fıtrîsi vardır; ecelin pençesinden kurtulamaz.

            Evet, kâinatın ihtiva ettiği envâın ve bu envâın ihata ettiği efradın kısm-ı ekserîsi bu kanunlara tâbidirler. Binaenaleyh, âlem-i sağîr denilen insan, ölümden ve harabiyetten kurtulamadığı gibi, insan-ı kebir denilen âlemin de ölümden necatı yoktur. Ve keza, kâinatın bir ağacı ölümden, dağılmaktan halâs olmadığı gibi, şecere-i hilkatten olan kâinat silsilesinin de harabiyetten kurtuluşu yoktur. Evet, eğer kâinat ömr-ü fıtrîsinden evvel haricî bir tahribata veya Sânii tarafından bir hedm ve kıyamete maruz kalmasa bile, fennî bir hesapla, kâinatın öyle bir günü gelecektir ki, blank.gif1 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ve blank.gif2 اِذَا السَّمَاۤءُ انْشَقَّتْ gibi âyetlere mâsadak olacaktır ve insan-ı kebir denilen koca kâinat, şu boşluğu sekeratının bağırtılarıyla dolduracaktır.

            İkinci nokta:
            Harabiyet-i âlemin vukua geleceğidir. Evet, bütün semavî dinler, âlemin harap olacağında müttefiktirler. Hem herbir fıtrat-ı selîme, âlemin öleceğine



            [NOT]Dipnot-1 “Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvîr Sûresi, 81:1.
            Dipnot-2 “Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1.
            [/NOT]

            [TABLE]
            [TR]
            [TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
            [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ecel: ölüm vakti[/TD]
            [TD]ecel-i fıtrî: Allah tarafından yaratılışta belirlenmiş ölüm anı[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]efrad: fertler[/TD]
            [TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]fennî: ilmî, bilimsel[/TD]
            [TD]fıtrat-ı selîme: bozulmamış fıtrat, sağlam karakter[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]halâs olmak: kurtulmak[/TD]
            [TD]harabiyet: yok oluş, yıkılış[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]harabiyet-i âlem: âlemin yıkılması[/TD]
            [TD]harap: yıkılma, yok olma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]haricî: dışa ait, maddî[/TD]
            [TD]haşr: insanların öldükten sonra tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hedm: yıkma, yıkım [/TD]
            [TD]ihata etme: kaplama, kuşatma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ihtivâ etme: içinde bulundurma, içine alma[/TD]
            [TD]ihya: hayat verme, diriltme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]imkân: mümkün olma, olabilirlik[/TD]
            [TD]imkân-ı harabiyet: yıkılıp yok olma ihtimalini taşıma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]insan-ı kebir: büyük insan; âlem, kâinat[/TD]
            [TD]keza: bunun gibi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
            [TD]kısm-ı ekseri: büyük bir kısmı[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları[/TD]
            [TD]mukaddeme: başlangıç, giriş, önsöz[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mâkabli: öncesi[/TD]
            [TD]mâsadak: bir söz veya hükmü doğrulayan örnek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]müttefik: ittifak etmiş, birleşmiş[/TD]
            [TD]nazara alınmak: dikkate alınmak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]necat: kurtuluş[/TD]
            [TD]neşvünemâ: büyüme ve gelişme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sekerat: ölüm sarhoşluğu, can çekişme anı[/TD]
            [TD]semâvî: vahye dayanan[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]silsile: zincir, zincirleme uzayıp giden varlıklar ve olaylar[/TD]
            [TD]tahribat: tahripler, yıkıp bozmalar[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tamir: onarma[/TD]
            [TD]tekâmül: olgunlaşma, mükemmelleşme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tâbi: bağlı[/TD]
            [TD]vuku: olma, meydana gelme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]âlem-i sağîr: küçük âlem[/TD]
            [TD]ömr-ü fıtrî: doğal yaşam süresi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ömr-ü tabiî: doğal yaşam süresi[/TD]
            [TD]şecere-i hilkat: yaratılış ağacı, kâinat ağacı[/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #805623
            Anonim


              şehadet eder. Ve kâinatta gözle görünen şu kadar nev’î, ferdî, yevmî, şehrî, senevî tagayyürat, tahavvülât, inkılâpların yalnız işaretleriyle değil, sarahatleriyle, kıyametin geleceği sabittir. Eğer bu icmal ile kanaat hasıl edemediysen, bir parça izahat verelim.

              Arkadaş! Kâinat dediğimiz şu apartman-ı İlâhî öyle ulvî, yüksek, derin, ince nizamlara tâbi ve öyle acip, garip rabıtalara bağlıdır ki, eğer bir duvarı veya bir taşı “Yerinden çık!” emrine hedef olsa, derhal âlem, ölüm hastalığına düşer, sekerata başlar; yıldızlar arasında müsademeler, ecram arasında muharebeler vukua gelir. Şu gayr-ı mütenahi boşluk, pek şiddetli sayhalar, pek dehşetli sâikalar, pek korkunç sesler, sadâlar, gürültüler ve gümbürtülerle dolar.

              Evet, insan-ı kebirin ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerata başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından husule gelen fırtınanın, ne tasavvuru ve ne tarifi ve ne de görülmesi imkân dairesinde değildir.

              İşte bu şiddetli ölümle hilkat bayılır, kâinat yayılır, hilkatin yağı ayranı biribirinden ayrılır; Cehennem, maddesiyle, aşîretiyle bir tarafa çekilir; Cennet de letafetiyle, lezaiziyle ve bütün güzel unsurlarıyla tecellî ve incilâ eder.

              S – Kâinat, ilk yaratılışında ebede elverişli olarak sabit bir şekilde yaratılsaydı; böyle tagayyüratlı, inkılâplı, mâil-i inhidam bir sûrette yaratılıp, bilâhare tahripten sonra ebediyete kàbil, metin bir şekilde yapılmasından daha iyi ve daha kısa olmaz mıydı?

              C – Vakta ki Cenâb-ı Hak, hikmet-i ezeliye ile inâyet-i ezeliyenin iktizasınca, insanların kabiliyetlerinin tezahürünü ve istidatlarının neşvünemasını irade etmekle, nev-i beşeri imtihan ve tecrübeye tâbi tuttu, zararları menfaatlere kattı,



              [TABLE]
              [TR]
              [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
              [TD]acip: acaip, tuhaf[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]apartman-ı İlâhî: Allah’ın bir apartman gibi birbirini tamamlayıcı çeşitli sistemler tarzında yarattığı kâinat[/TD]
              [TD]bilâhare: daha sonra[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ebed: sonsuzluk[/TD]
              [TD]ebediyet: sonsuzluk[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ecram: gök cisimleri, gezegenler[/TD]
              [TD]ferdî: bireysel, kişisel, bireylerle ilgili[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz[/TD]
              [TD]hikmet-i ezeliye: Allah’ın ezelî hikmeti, herşeyi yerli yerinde ve bir gaye ve faydaya yönelik yapması[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hilkat: yaratılış[/TD]
              [TD]husule gelme: oluşma, meydana gelme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]icmal: özet; özetleme[/TD]
              [TD]iktizasınca: gereğince[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]imkân: olabilirlik, mümkün olma[/TD]
              [TD]inayet-i ezeliye: Ezelî olan Allah’ın kâinata koyduğu düzen ve düzenlilik[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]incilâ etmek: ortaya çıkmak, açılmak[/TD]
              [TD]inkılâp: değişim, dönüşüm[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]insan-ı kebir: büyük insan, kâinat[/TD]
              [TD]istidat: konuşma, yazma gibi ruhî özellikler, yetenekler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]izahat: izahlar, açıklamalar[/TD]
              [TD]kanaat: görüş, fikir[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]kàbil: kabiliyetli, yetenekli[/TD]
              [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları[/TD]
              [TD]letafet: güzellik, hoşluk[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]lezaiz: lezzetler[/TD]
              [TD]menfaat: fayda, yarar[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]muharebe: harp, savaş[/TD]
              [TD]mâil-i inhidam: yıkılmaya meyilli, yıkılmaya uygun, müsait[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]müsademe: çarpışma[/TD]
              [TD]nev-i beşer: insanlar[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nev’î: türlere ait, türlerle ilgili[/TD]
              [TD]neşvünema: büyüyüp gelişme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nizam: düzen, kanun, sistem[/TD]
              [TD]rabıta: bağ[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]sabit: kesin, şüphesiz[/TD]
              [TD]sadâ: ses[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]saika: gök gürültüsü, yıldırım[/TD]
              [TD]sarahat: açıklık[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]sayha: ses, bağırışma, çığlık[/TD]
              [TD]sekerat: ölüm sarhoşluğu, can çekişme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]senevî: yıllık[/TD]
              [TD]tagayyürat: değişimler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tahavvülât: başkalaşmalar, hal değişiklikleri[/TD]
              [TD]tahrip: bozma, yok etme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tasavvur: düşünme, hayal[/TD]
              [TD]tecellî: açığa çıkma, görünme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tezahür: ortaya çıkma[/TD]
              [TD]tâbi: bağlı olma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ulvî: yüksek, yüce[/TD]
              [TD]vakta ki: ne zaman ki[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]vukua gelmek: meydana gelmek[/TD]
              [TD]yevmî: günlük[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]şehadet: şahidlik, tanıklık[/TD]
              [TD]şehrî: aylık[/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #805624
              Anonim


                şerleri hayırların içine attı, güzellikleri çirkinliklerle cem etti. Hepsini birbirine karıştırarak kâinatın hamuruyla beraber yaratılış teknesinde yoğurduktan sonra, kâinatı tagayyür, tebeddül, tekâmül kanunlarına tâbi tuttu.

                Vakta ki imtihan perdesi kapanır ve tecrübe zamanı nihayet bulur ve kâinat tarlasının vakt-i hasadı hulûl eder. Sâni-i Hakîm, inâyetiyle, birbiriyle karışık yoğurduğu zıtları tasfiye eder, içlerinden tagayyürü doğuran esbabı ayırır ve ihtilâf maddelerini tefrik eder. Sonra Cehennem, ebede elverişli olarak metin ve kavî bir cisimle teşekkül ederek, وَامْتَازُوا blank.gif1 hitabına hedef olur. Cennet ise, esasatıyla beraber ebedî ve muhkem bir şekilde tecellî eder ve müncelî olur.

                Evet, gerek Cehennemi, gerek Cenneti teşkil eden ecza ve maddeler arasında münasebet vardır, zıddiyet yoktur. Münasebet, intizamın şartıdır; nizam da, devama sebeptir. Ve keza, bu iki menzilin halkı da ebedî oldukları için, vücutlarını teşkil eden ecza, tagayyüre maruz değildir. Çünkü, dünyadaki cisimlerinin terkip ve tahlilleri arasında muvazene yoktur. Yani cisim bünyelerine girenlerin, çıkanların arasında nisbet yoktur. Onun için inhilâle yüz tutarlar. Fakat âhiretteki cisimlerin yapılışı öyle değildir. Eczaları arasında tam mânâsıyla muvazene vardır ki, inhilâle mahal kalmaz.

                Üçüncü ve dördüncü noktalar: Yani dünyanın ikinci tamiriyle haşrin vukuudur.

                Evet, tevhid ve nübüvvetin ispatları, yalnız delil-i naklî ile sahih değildir. Çünkü devir lâzım gelir.

                Evet, Kur’ân ve Hadîsten ibaret olan naklî delillerin sıhhati, nübüvvetin sıhhat

                [NOT]
                Dipnot-1 “Bir kenara çekiliniz.” Yâsin Sûresi, 36:59.
                [/NOT]

                [TABLE]
                [TR]
                [TD]Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
                [TD]cem etme: toplama, bir araya getirme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]delil-i naklî: Kur’ân ve hadîs gibi nakle dayanan delil[/TD]
                [TD]devir: kısır döngü; tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıktı gibi sürüp giden sonuçsuz iddialar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ebed: sonsuzluk[/TD]
                [TD]ebedî: sonsuz, sonu olmayan[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ecza: cüzler, parçalar, kısımlar[/TD]
                [TD]esasat: esaslar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]esbab: sebepler[/TD]
                [TD]hadîs: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]haşir: öldükten sonra âhiret âleminde tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma[/TD]
                [TD]hitab: seslenme, sesleniş[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hulûl etmek: girmek[/TD]
                [TD]ihtilâf: uyuşmazlık[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]inayet: yardım, ikram; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik[/TD]
                [TD]inhilâl: bozulma, dağılma, çözülme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]intizam: disiplin, düzen[/TD]
                [TD]kavî: güçlü, kuvvetli[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mahal: yer [/TD]
                [TD]maruz olmak: tesiri altında kalmak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]menzil: durak, yer[/TD]
                [TD]muhkem: sağlam, kuvvetli[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]muvazene: ölçü, denge[/TD]
                [TD]münasebet: bağlantı, ilgi[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]müncelî olmak: ortaya çıkmak[/TD]
                [TD]naklî delil: Kur’ân ve hadis gibi nakle, haberlere dayanan delil[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nihayet bulma: sona erme[/TD]
                [TD]nisbet: kıyas, oran[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nizam: kanun, sistem, düzen[/TD]
                [TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sahih: doğru, güvenilir[/TD]
                [TD]sıhhat: sağlamlık, doğruluk[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tagayyür: başkalaşma, değişme[/TD]
                [TD]tahlil: çözümleme, çözülüm, analiz[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tasfiye: arıtma, temizleme[/TD]
                [TD]tebeddül: başkalaşma, değişme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tecellî etmek: aksetmek, görünmek[/TD]
                [TD]tecrübe: deneme, imtihan[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tefrik etmek: ayırmak[/TD]
                [TD]tekâmül: olgunlaşma, mükemmelleşme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]terkip: oluşum, birleşim, sentez[/TD]
                [TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]teşekkül etmek: oluşmak[/TD]
                [TD]teşkil etme: meydana getirme, oluşturma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tâbi tutma: bağlı tutma[/TD]
                [TD]vakt-i hasat: hasat vakti; mahsül ve ürün toplama zamanı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]vakta ki: ne vakit ki, ne zaman ki[/TD]
                [TD]vuku: meydana gelme, olma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]vücut: beden, cisim[/TD]
                [TD]zıddiyet: zıtlık, karşıtlık[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #805625
                Anonim


                  ve sıdkına bağlıdır. Eğer nübüvvet de delil-i naklî ile ispat edilirse, muhal lâzım gelir. Bunun için, Kur’ân-ı Kerim, tevhid ile nübüvveti delâil-i akliye ile ispat etmiştir. Amma haşir meselesinin hem aklî, hem naklî delillerle ispatı sahihtir.

                  Delil-i aklî ile ispatı, blank.gif1 وَبِاْلاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ âyet-i kerimesinin bahsinde beyan edilmiştir. Hülâsası: Vücutlarında şek ve şüphe olmayan nizam, rahmet ve nimet, ancak ve ancak haşrin gelmesiyle ve ikinci bir hayatın tahakkuku ile nizam, rahmet, nimet olabilirler. Eğer haşir gelmezse ve ikinci bir hayat tahakkuk etmezse, bunları esmâü’l-ezdaddan addetmek lâzım gelir.

                  Delil-i naklî ise: Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ile bütün enbiya, haşrin geleceğine ittifak etmişlerdir.

                  Aklî ve naklî deliller ise: Fahreddinü’r-Râzî’nin tefsirinde, bu kabil delilleri bildiren âyetler beyan edilmiştir. Hülâsa, bilhassa hayvanat ve nebatatta dâima vukua gelen haşirlere dikkat edip teemmül eden adam, elde edeceği müteferrik emarelerle haşrin vukuuna, hads ile, yani bir sür’at-i intikal ile hükmedecektir.

                  Şimdi bu âyetin cümlelerini biribirine bağlayan münasebetlere gelelim.

                  Evet, bu âyetin cevherlerini nazmeden ve cümlelerinin silsilesine medar-ı bahis olan nokta, “saadet”tir. Şöyle ki:Saadet-i ebediye, iki kısımdır.

                  Birinci ve en birinci kısmı: Allah’ın rızasına, lütfuna, tecellîsine, kurbiyetine mazhar olmaktır.


                  [NOT]Dipnot-1 “Onlar, âhirete de kesin olarak imân etmiş kimselerdir.” Bakara Sûresi, 2:4.
                  [/NOT]

                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD]Fahreddinü’r-Râzî: (bk. bilgiler)[/TD]
                  [TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: ifade, üslûp ve açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]addetme: sayma, kabul etme[/TD]
                  [TD]aklî: akılla ilgili, akla ve mantığa uygun[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]aklî ve naklî deliller: Kur’ân ve hadis gibi nakle dayanan deliller ve akla uygun mantıkî deliller[/TD]
                  [TD]beyan: açıklama, anlatım[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]bilhassa: özellikle[/TD]
                  [TD]delil-i naklî: Kur’ân ve hadis gibi nakle dayanan delil[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]delâil-i akliye: aklî ve mantıkî deliller[/TD]
                  [TD]emare: belirti, işaret[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
                  [TD]esmâü’l-ezdad: zıt isimler, çelişkili isimler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hads: güçlü sezgi, seziş, süratli kavrayış[/TD]
                  [TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]haşir: öldükten sonra âhiret âleminde tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma[/TD]
                  [TD]hülâsa: kısaca, özetle[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ittifak: birleşme, fikir birliği[/TD]
                  [TD]kabil: gibi, tür, çeşit [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kurbiyet: yakınlık, kulun Allah’a yakınlığı[/TD]
                  [TD]lütuf: iyilik, ikram, bağış[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mazhar olmak: ayna olmak[/TD]
                  [TD]medar-ı bahs: söz konusu, araştırma sebebi [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muhal: imkânsız[/TD]
                  [TD]münasebet: alâka, ilgi[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]müteferrik: farklı, çeşitli, dağınık[/TD]
                  [TD]naklî: nakille ilgili[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nazmetme: dizme, tertip etme[/TD]
                  [TD]nebatat: bitkiler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nizam: düzen, sistem, kanun[/TD]
                  [TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet[/TD]
                  [TD]rıza: memnuniyet[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]saadet: mutluluk[/TD]
                  [TD]saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]sahih: doğru, güvenilir[/TD]
                  [TD]silsile: sıra, dizi[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]sür’at-i intikal: çabuk anlama ve kavrama[/TD]
                  [TD]sıdk: doğruluk[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tahakkuk: gerçekleşme[/TD]
                  [TD]tecelli: görünme, yansıma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]teemmül etme: düşünme, inceden inceye araştırma[/TD]
                  [TD]tefsir: açıklama, yorum; Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından açıklayan, yorumlayan kitap[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
                  [TD]vuku: meydana gelme, olma [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]vücut: varlık[/TD]
                  [TD]şek: şüphe, tereddüt[/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #805631
                  Anonim


                    İkinci kısmı ise, saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre, saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünkü saadet devam etmezse, zıddına inkılâp eder.

                    Birinci kısım saadetin aksamı, tafsilden müstağnîdir veya gayr-ı kabildir.

                    İkinci kısım saadetin aksamı ise: Evet, meskenin en lâtifi, en cazibedar şekli, etraf-ı erbaası türlü türlü gül ve çiçeklerle müzeyyen, bağ ve bahçelerle muhat, altında sular, nehirler akan kasır ve köşklerdir. Evet, camid kalbleri aşk ve şevkle ihya eden, sönmüş olan ruhları şen ve şad eden, şairlere sermaye olarak şairâne teşbihleri, temsilleri, üslûpları ilham eden, sular ile hazravat ve nebatattır.

                    Saadetin ikinci esası olan ekl ise: Me’kûlât (yiyecek) kuvvet verdiği cihetle, en iyisi, en lezizi, me’lûf olan kısımdır. Yani, insana garip, vahşî olmayan şeylerdir. Çünkü ülfetle, o nimetin derece-i kıymeti bilinir. Lezzet verdiği cihetle de lezzetin en büyük lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir. Ve keza, ekl lezzetini ikmal eden esbabdan biri de, o rızkın, kendi amelinin ücreti olduğunu bilmektir. İkinci bir sebep de, o rızkın menbaının daima göz önünde hazır bulunmasıdır ki, kalbi mutmain olsun, rızık için telâş etmesin.

                    Saadetin esaslarından nikâh ise: Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.

                    Evet, bir işte mütehayyir kalan veya birşeye dalarak tefekkür eden adam, velev zihnen olsun, ister ki, birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en lâtifi, en şefiki, “kısm-ı sâni” ile tâbir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhî imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmam



                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD]aksâm: kısımlar, bölümler[/TD]
                    [TD]camid: katı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]cazibedar: cazibeli, çekici[/TD]
                    [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]derece-i kıymet: kıymet derecesi[/TD]
                    [TD]ekl: yeme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]esbab: sebepler[/TD]
                    [TD]etraf-ı erbaa: dört taraf, yön[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]gayr-ı kabil: mümkün olmayan[/TD]
                    [TD]hazravat: yeşillikler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hulûd: devamlılık, sonsuzluk[/TD]
                    [TD]ihya eden: dirilten[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ikmâl: mükemmele ulaştırma, tamamlama[/TD]
                    [TD]ilham: kalbe gelme, gönüle doğma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]inkılâp etme: dönüşme[/TD]
                    [TD]itmam etme: tamamlama[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kasır: köşk, saray[/TD]
                    [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kısm-ı sâni: ikinci kısım, ikinci taraf[/TD]
                    [TD]lezaiz: lezzetler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]leziz: lezzetli, tatlı[/TD]
                    [TD]lâtif: ince, güzel, hoş[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]menba: kaynak[/TD]
                    [TD]mesken: oturulacak yer, ev[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mevcut bulunma: var olma[/TD]
                    [TD]me’kûlât: yiyecekler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]me’lûf: alışılmış, ülfet edilmiş [/TD]
                    [TD]muavin: yardımcı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]muhat: etrafı çevrili, kuşatılmış[/TD]
                    [TD]mukabil: karşılık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mutmain: gönlü hoş, içi rahat[/TD]
                    [TD]mübadele: değiş tokuş, karşılık verme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]müstağnî: ihtiyaç duymayan[/TD]
                    [TD]mütehayyir kalma: hayrete düşme, şaşırma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]müzeyyen: süslenmiş, süslü[/TD]
                    [TD]nebâtât: bitkiler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nikâh: evlenmek, evlilik[/TD]
                    [TD]ruhî imtizac: ruhen kaynaşma, uyuşma, geçinme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler[/TD]
                    [TD]saadet: mutluluk[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]saadet-i cismâniye: maddî mutluluk, bedenle alınan mutluluk [/TD]
                    [TD]sermaye: ana mal, servet [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tabir edilme: ifade edilme[/TD]
                    [TD]tafsil: ayrıntı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tebeddül: değişme[/TD]
                    [TD]teceddüd: yenilenme, tazelenme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme[/TD]
                    [TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]teşbih: benzetme[/TD]
                    [TD]velev: şayet, ..olsa, olsa bile[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]yekdiğerine: herbiri diğerine[/TD]
                    [TD]ülfet: alışkanlık, yakınlık[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ünsiyet: dostluk, yakınlık[/TD]
                    [TD]üslûp: ifade tarzı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]şad etme: neşelendirme, sevinç, huzur verme[/TD]
                    [TD]şairâne: şairce[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]şefik: çok şefkatli[/TD]
                    [TD]şevk: çok arzu, şiddetli istek[/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #805632
                    Anonim


                      eden, sûrî ve zahiri olan arkadaşlığı samimileştiren, kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin ârızalardan hâli olmasıdır.

                      S – Yiyecek, içecek, şahsî vücudu ibka etmek içindir. Çünkü vücuddan eriyip ayrılan şeylerin yerini doldurup tamir etmek yemek ve gıda ile olur. Nikâh da, nev’in bekası içindir. Halbuki âhirette eşhas ebedî olduğundan, vücutlarında eriyip ayrılan birşey yoktur ki gıdaya ihtiyaç olsun. Ve âhirette tenasül yoktur ki nikâha lüzum olsun.blank.gif1

                      C – Yemek, içmek ve nikâhın faideleri, yalnız bekaya ve tenasüle münhasır değildir. Evet, şu elemli, kederli âlemde onlarda pek büyük lezzet ve faideler olsun da, lezzetler yeri olan âlem-i saadette niçin daha nezih lezzet ve faideleri olmasın?

                      S – Bu âlemde lezzet, elemin def’inden hasıl olur. Halbuki âhirette elem yoktur?

                      C – Elemin def’i, lezzetin sebeplerinden biridir. Yoksa lezzet, ona münhasır değildir.

                      Ve keza, âlem-i ebedînin bu âleme benzetilmesi, kıyas-ı maalfârıktır. Yani, aralarında çok farklar bulunduğundan, birbirine benzemez. Cennet ile Horhor bahçesinin HAŞİYE-1 arasında ne nisbet varsa, Cennetin lezzetleriyle dünyanın lezzetleri arasında da aynı o nisbet vardır. Cennetin, Horhor bahçesinden dereceleri ne kadar çok yüksek ise, uhrevî lezzetler de dünya lezzetlerine göre öyledir. Her iki âlem arasında bu büyük tefavüte, İbn-i Abbas, لَيْسَ فِى الْجَنَّةِ اِلاَّ اَسْمَاۤئُهَا cümlesiyle işaret etmiştir. Yani: “Cennette, dünya meyvelerinin yalnız isimleri vardır.”blank.gif2 Yani isimleri birdir, fakat lezzetleri ayrıdır.

                      Cennette lezzetin devamı meselesi ise: Evet, lezzetin hakikî lezzet olması, zeval görmeyip devam etmesindendir. Zira elemin zevali lezzet olduğu gibi, lezzetin zevali de elemdir, hattâ zevalinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecazî âşıkların enînleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir ve bütün dîvanlarıyla


                      [NOT]Dipnot-1 Bu mesele Cennet bahsi olan Yirmi Sekizinci Sözde daha geniş bir şekilde açıklanmıştır.
                      Haşiye-1 Horhor, Van’da Müellifin medresesinin adıdır.
                      Dipnot-2 İbni Kesîr, 1:63, Kurtubî, 1:240; Taberî, 1:135, Fethu’l-Kadîr, 1:55; İbni Hacer, Metâlibü’l-Âliye.
                      [/NOT]

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD]Horhor / Horhor bahçesi: (bk. bilgiler – Horhor Medresesi)[/TD]
                      [TD]Van: (bk. bilgiler)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ahlâk-ı seyyie: kötü ahlâk[/TD]
                      [TD]bekà: devamlılık ve kalıcılık[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]def’: ortadan kaldırma, savma[/TD]
                      [TD]ebedî: sonu olmayan sonsuz[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]elem: acı, keder, sıkıntı[/TD]
                      [TD]enin: inilti[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]eşhas: şahıslar[/TD]
                      [TD]hakiki: gerçek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
                      [TD]hâli: uzak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ibka etmek: devam ettirmek, kalıcı hale getirmek[/TD]
                      [TD]iffet: namus; harama iştah duymayıp helâline duyma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]itmâm etme: tamamlama[/TD]
                      [TD]keder: sıkıntılı, üzüntülü[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                      [TD]kıyas-ı maalfârık: birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan geçersiz kıyas[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mecazî âşık: fânî dünyanın sevgililerine âşık olan[/TD]
                      [TD]medrese: okul, mektep[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]müellif: telif eden, yazar[/TD]
                      [TD]münhasır: ait, mahsus[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nev’: tür, çeşit[/TD]
                      [TD]nezih: temiz, hoş[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nisbet: bağ, ilişki[/TD]
                      [TD]pâk: temiz[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]sûrî: görünüşte[/TD]
                      [TD]tasavvur: düşünme, hayal[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tefavüt: farklılık[/TD]
                      [TD]tenasül: üreme, çoğalma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]uhrevî: âhirete ait[/TD]
                      [TD]vücut: beden[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]zahiri: görünürde[/TD]
                      [TD]zeval: geçip gitme, yok olma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]zira: çünkü[/TD]
                      [TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]âlem-i ebedî: sonsuz âhiret âlemi[/TD]
                      [TD]âlem-i saadet: mutluluk âlemi[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ârıza: hata, noksanlık[/TD]
                      [TD]İbn-i Abbas: [bk. bilgiler – Abdullah İbni Abbas (r.a.)][/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #805633
                      Anonim


                        yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar, hep mahbupların firak ve zevallerinin tasavvurundan neş’et eden elemdendir.

                        Evet, pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevalleri dâimî elemleri intaç ettiği gibi; çok elemlerin zevali de, leziz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve nimet ise, devam etmek şartıyla lezzet ve nimet sayılabilir.

                        Hülâsa: İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakikî lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umur-u ebediyededir.

                        Bu âyetin cümleleri arasındaki rabıtaları gördük. Şimdi, cümlelerinin işgal ettikleri yerler ile münasebetlerine bakacağız.

                        Evet,
                        وَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ blank.gif1 ﴿ Bu cümlenin, bu mevki ile münasebeti:

                        Evet, Cenâb-ı Hak, ibadeti teklif etti ve nübüvveti ispat etti ve Peygamberimizi (a.s.m.) tebliğ-i umura memur yaptı. Ve dünyevî bazı lezzetlere cevaz vermeyen ve meşakkatleri tazammun eden ibadete mü’minlerin imtisallerini temin etmek için, mü’minlere vaad buyrulan tebşirleri tebliğ etmeyi Resul-i Ekreme (a.s.m.) emretti. Çünkü o Hazret (a.s.m.) inzar ve tahvife (korkutma) memur olduğu gibi, Allah’ın rızasını, lütfunu, kurbiyetini ve saadet-i ebediye gibi tebşiratını da tebliğe memurdur.

                        اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى blank.gif2 ﴿ İnsanın ihtiyâcât-ı zaruriyesi içinde en evvel lâzım olan, mekân ve meskendir.

                        Mekânın en güzeli, nebatat ve eşcara müştemil olan yerlerdir. Ve en lâtifi, nebatları arasında suların mecrası olan bahçelerdir. Ve en kâmil kısmı, ağaçlarının


                        [NOT]Dipnot-1 “İman eden ve iyi işler işleyen mü’minleri müjdele!” Bakara Sûresi, 2:25.
                        Dipnot-2 “Ki (altında nehirler) akan Cennetler onlar için vardır.” Bakara Sûresi, 2:25.
                        [/NOT]

                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
                        [TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]bâis olmak: sebep olmak[/TD]
                        [TD]divan: şiir ya da manzume kitabı; klasik Türk edebiyatı şairlerinin şiirlerinin toplandığı kitap[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]dünyevî: dünya ile ilgili[/TD]
                        [TD]ebed: sonsuzluk[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]elem: acı, keder, sıkıntı[/TD]
                        [TD]eşcar: ağaçlar[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]firak: ayrılık[/TD]
                        [TD]hakiki: gerçek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hülâsa: kısaca, özetle[/TD]
                        [TD]ihtiyâcât-ı zaruriye: zorunlu ihtiyaçlar[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]imtisal: emre uyma, boyun eğme[/TD]
                        [TD]intaç etme: netice verme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]inzar: uyarma, korkutma [/TD]
                        [TD]işgal etme: kaplama, yer tutma [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]kurbiyet: yakınlık; kulun Cenâb-ı Hakka yakınlığı[/TD]
                        [TD]kâmil: mükemmel[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]lâtif: ince, güzel, hoş[/TD]
                        [TD]lütf: iyilik, ihsan[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mahbup: sevgili[/TD]
                        [TD]marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mecra: suyun akış yeri, su yolu[/TD]
                        [TD]memur: görevli[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mevki: yer, konum[/TD]
                        [TD]meşakkat: güçlük, zorluk[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]muhabbetullah: Allah sevgisi[/TD]
                        [TD]muvakkat: geçici[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]münasebet: alâka, ilgi[/TD]
                        [TD]müştemil: içine alan, kapsayan[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
                        [TD]nebat: bitki[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nebatat: bitkiler[/TD]
                        [TD]neş’et etme: doğma, meydana gelme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
                        [TD]rabıta: bağ[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk[/TD]
                        [TD]tahvif: korkutma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tasavvur: düşünme, hayal etme[/TD]
                        [TD]tazammun: içerme, içine alma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tebliğ: bildirme, ulaştırma[/TD]
                        [TD]tebliğ-i umur: Allah’ın emirlerini başkalarına ulaştırma, bildirme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tebşirat: müjdeler[/TD]
                        [TD]tebşîr: müjdeleme, müjde [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]teklif etme: sorumluluk yükleme, yükümlü tutma[/TD]
                        [TD]temin etmek: sağlamak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]umûr-u ebediye: ebediyete ait işler, âhiret işleri[/TD]
                        [TD]vaad etme: söz verme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]vaveylâ: feryat[/TD]
                        [TD]zevâl: gelip geçicilik[/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #805634
                        Anonim

                          arasından akan nehirlerinin çoklukla bulunmasıdır. Kur’ân-ı Kerim, bu kısma تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اْلانْهَارُ blank.gif1 ﴿ cümlesiyle işaret etmiştir.

                          Meskenden sonra insanın en fazla muhtaç olduğu, cismanî lezzetlerden yiyecek, içecektir. Bu kısma da جَنَّةٌ blank.gif2, نَهْرٌ kelimeleriyle işaret edilmiştir.

                          Sonra rızkın en ekmeli, me’lûf olan kısımdır ki, derece-i kıymeti bilinsin. Meyvelerin lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir; lezzetin en sâfisi, hazır ve yakın olanıdır; ve en lezizi, amelinin ücreti olduğunu bilmektir. Kur’ân-ı Kerim, bu kısma da ﴿ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذِى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ blank.gif3 cümlesiyle işaret etmiştir.

                          مِنْ قَبْلُ Yani, “Bundan önce yediğimiz meyvelerdir veya dünyada yediğimiz meyvelerdir.” Çünkü Cennetin meyveleri, birbirine benzediği gibi, dünya meyvelerine de zahiren benzerler.

                          وَاُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا Yani, “Rızıkları birbirine müteşabih olarak getirilir.” Hadîste de vârid olduğuna göre, Cennetin meyveleri suretçe birdir, ama tatları, taamları bir değildir. Bu cümlede meçhul sigasıyla zikredilenاُتُوا blank.gif4 kelimesinden anlaşıldığı gibi, rızkın insana götürülmesi, büyük bir şeref ve keramete delâlet ettiğinden, büyük bir lezzeti intac ediyor.

                          وَلَهُمْ فِيهَا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ blank.gif5 ﴿ Mesken ve me’kelden sonra insanın en ziyade muhtaç olduğu, eşidir. Bu ihtiyacının Cennette temin edilmiş olduğuna, bu cümle ile işaret edilmiştir. Evet insan, bir refikaya veya bir refîke muhtaçtır ki,


                          [NOT]Dipnot-1 “Altında nehirler akar.” Bakara Sûresi, 2:25.
                          Dipnot-2 Bir nehir, bir Cennet.
                          Dipnot-3 “O Cennetlerden herhangi bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikleri vakit, ‘Bu, bundan evvel bize (dünyada) verilenlerdendir’ derler.” Bakara Sûresi, 2:25.
                          Dipnot-4 Getirilir.
                          Dipnot-5 “Ve onlar için cennette tertemiz eşler vardır.” Bakara Sûresi, 2:25.
                          [/NOT]

                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD]cismanî: bedenle ilgili
                          [/TD]
                          [TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]derece-i kıymet: kıymet derecesi[/TD]
                          [TD]ekmel: en mükemmel[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hadîs: Peygamberimize ait söz, fiil, davranış veya onun onayladığı başkasına ait söz, fiil ve davranışlar[/TD]
                          [TD]intac: netice verme, doğurma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]keramet: şeref, yücelik[/TD]
                          [TD]leziz: lezzetli, tatlı [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mesken: ev, barınak[/TD]
                          [TD]meçhul: bilinmeyen[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]me’kel: yemek; yemek yenilecek yer[/TD]
                          [TD]me’lûf: alışılmış, ülfet edilmiş [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]müteşâbih: birbirine benzer[/TD]
                          [TD]refik: koca, eş[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]refika: kadın, eş[/TD]
                          [TD]rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]siga: kip, kalıp[/TD]
                          [TD]sâfi: arınmış, temiz[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]taam: gıda, yiyecek[/TD]
                          [TD]tebeddül: başkalaşma, değişme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]teceddüt: yenilenme, tazelenme[/TD]
                          [TD]varid olma: gelme, bahsi geçme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]zahiren: dış görünüş itibariyle[/TD]
                          [TD]ziyade: çok[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]şeref: yücelik, büyüklük [/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #805635
                          Anonim


                            tarafeyn, aralarında, hayatlarına lâzım olan şeyleri muavenet suretiyle yapabilsinler. Ve rahmetten neş’et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler. Ve gamlı, kederli zamanlarını, ferah ve sürura tebdil edebilsinler. Zaten dünyada insanların tam ünsiyeti, ancak refikasıyla olur.

                            وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ blank.gif1 ﴿ İnsan bir nimete veya bir lezzete mazhar olduğu zaman, en evvel fikrini bozan, vesvese veren, o nimetin veya o lezzetin devam edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli düşünceye mahal kalmamak üzere, Kur’ân-ı Kerim, bu cümle ile onların ezvacıyla, lezaiziyle beraber Cennette aleddevam kalacaklarını tebşir etmekle, o kederli düşünceden kurtarmıştır.

                            Bu âyetteki cümlelerin sadeflerinde bulunan cevherleri göstereceğiz.

                            وَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ blank.gif2 ﴿ cümlesinin başında bulunan وَ harf-i atıftır. Atfın her iki tarafı arasında münasebet lâzımdır. Halbuki burada tebşir ile mâkabli arasında münasebet görünmüyor. Ancak mâkablinde inzar vardır. Öyleyse bu tebşir, o mâkablinden tereşşuh eden inzara atıftır.

                            بَشِّرْBeşaret tâbiri, Cennetin, Cenâb-ı Hakkın fazl-ı kereminden bir hediye-i İlâhîye olup, amelin ücreti mukabilinde vâcip bir hak olmadığına işarettir. Çünkü hak ve ücretin verilmesi, beşaretle tâbir edilemez. Buna binaen, yapılan ibadet, Cennet için olmamalıdır.Tebşirin siga-i emir kıyafetiyle zikri, tebliğin takdirine işarettir. Çünkü Resul‑i Ekrem (a.s.m.) tebliğe memurdur, tebşire mükellef değildir. Takdir-i kelâm, “Müjdeleyerek tebliğ et” demektir.

                            [NOT]Dipnot-1 “Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.” Bakara Sûresi, 2:25.
                            Dipnot-2 “İman eden ve iyi işler işleyen mü’minleri müjdele!” Bakara Sûresi, 2:25.
                            [/NOT]

                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
                            [TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]aleddevam: devamlı olarak, sürekli[/TD]
                            [TD]atıf: (Ar. gr.) kelime veya cümle grubu arasındaki mânâ bütünlüğünü gösteren irtibat ve bağlılığa göndermede bulunma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]beşaret: müjdeleme, müjde[/TD]
                            [TD]binaen: -dayanarak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]cevher: asıl, öz[/TD]
                            [TD]ezvâc: karı-koca olan eşler[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]fazl-ı kerem: ihsan ve iyilik, lütuf ve nimet[/TD]
                            [TD]ferah: sevinç, rahat, huzur [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]gam: üzüntü, tasa[/TD]
                            [TD]harf-i atıf: atıf harfi, bağlaç; (Ar. gr.) bir mânâ bütünlüğünü korumak için, kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı sağlayan harf, “vav” gibi[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hediye-i İlâhiye: Allah’ın bağışı, hediyesi[/TD]
                            [TD]iktiza: gerektirme[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]inzar: uyarma, korkutma[/TD]
                            [TD]keder: sıkıntı, üzüntü[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]lezaiz: lezzetler[/TD]
                            [TD]mahal: yer, mekan[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mazhar olma: erişme, nail olma[/TD]
                            [TD]memur: görevli, vazifeli[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]muavenet: yardımlaşma[/TD]
                            [TD]muhabbet: sevgi[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mukabil: karşılık[/TD]
                            [TD]mâkabli: öncesi[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mükellef: sorumlu, yükümlü[/TD]
                            [TD]münasebet: alâka, ilgi[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]neş’et etme: doğma, meydana gelme[/TD]
                            [TD]rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]refika: kadın eş[/TD]
                            [TD]sadef: sedef; içinde inci bulunan kabuk[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]siga-i emir: emir kipi, kalıbı[/TD]
                            [TD]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]tabir: ifade, deyim[/TD]
                            [TD]tahfif etmek: hafifletmek[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]takdir: bir şeyin konumunu tayin ve tesbit etme; metinde söylenmeyen gizli lâfzın belirtmesi[/TD]
                            [TD]takdir-i kelâm: sözün gelişi; lâfız olarak zikredilmediği halde, görünen lâfzın altında kapalı olarak bulunan söz, mânâ[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]tarafeyn: iki taraf; karı-koca [/TD]
                            [TD]tebdil: değiştirme[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]tebliğ: bildirme, ulaştırma[/TD]
                            [TD]tebşîr: müjdeleme [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]tereşşuh etme: sızma[/TD]
                            [TD]vesvese: kuruntu, şüphe[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]vâcip: zorunlu, gerekli[/TD]
                            [TD]yekdiğerinin: herbiri diğerinin[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ünsiyet: alışkanlık, âşinalık[/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #805636
                            Anonim


                              S –اَلَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا blank.gif1 Bu sıla ve mevsule tâbiri, ism-i fâil sigası olan اَلْمُؤْمِنِينَ blank.gif2 ’den daha uzun olduğu halde neye işarettir?

                              C – Sûrenin başında tafsilen zikredilen اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ blank.gif3 ilâahir, olan sıla ve mevsule işarettir ki, orada yapılan tafsil, burada yapılan icmâle beyan olsun.

                              S – Sûrenin başında اَلَّذِينَ ’nin sıla denilen dahil olduğu cümle, muzâri sigasıyla zikredildiği halde, burada mâzi sigasıyla zikredilmiştir. Esbabı nedir?

                              C – Orada makam, iman ve amele teşvik ve medih makamıdır. Buna münasip, muzâri sigasıdır. Burada makam, mükâfat ve ücreti vermek makamıdır. Buna da münasip, mâzi sigasıdır. Çünkü ücret, hizmetten sonra verilir.

                              وَعَمِلُوا blank.gif4 Bu وَ harf-i atıftır. Atfın tarafeyni arasında münasebet lâzım olduğu gibi, mugayeret de lâzımdır. Burada aralarında bulunan mugayeret, mezheb-i İtizâlin hilâfına, amelin imana dahil olmadığına ve amelsiz imanın da kâfi gelmediğine delâlet ettiği gibi; عَمَلْ blank.gif5 tâbiri de, tebşir edilenin ücret gibi olduğuna işarettir.

                              اَلصَّالِحَاتِ blank.gif6 Bu kelime, birşey ile takyid ve tahsis edilmeyerek, mutlak ve

                              [NOT]Dipnot-1 İman eden ve iyi işler işleyen mü’minler.
                              Dipnot-2 Mü’minler.
                              Dipnot-3 İman edenler.
                              Dipnot-4 Amel edenler.
                              Dipnot-5 İş, davranış.
                              Dipnot-6 Salih ameller.[/NOT]


                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD]amel: yapma, uygulama; dinin emirlerini yerine getirme[/TD]
                              [TD]beyan: açıklama, izah[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]delâlet etme: delil olma, gösterme[/TD]
                              [TD]esbab: sebepler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]harf-i atıf: atıf harfi, bağlaç; (Ar. gr.) bir mânâ bütünlüğünü korumak için, kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı sağlayan harf, “vav” gibi[/TD]
                              [TD]hilâfına: aksine, tersine[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]icmâl: özet[/TD]
                              [TD]ilâahir: sonuna kadar[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ism-i fâil: gr. masdarın ifade ettiği iş, oluş veya durumu yapan, yahut taşıyan şahsı bildiren kelimedir, meselâ; kâtip[/TD]
                              [TD]kâfi: yeterli [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]medih: övgü[/TD]
                              [TD]mevsûl (ism-i mevsul): mânâsı kendisinden sonra gelen cümle içinde açıklanan ve bu cümleyi kendinden sonra gelen cümleye bağlayan kelimedir, ellezî gibi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mezheb-i İtizâl: (bk. bilgiler – Mûtezile)[/TD]
                              [TD]mugayeret: farklılık, değişiklik[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mutlak: kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi[/TD]
                              [TD]muzârî sigası: gr. Arapçada şimdiki, geniş ve yakın gelecek zamanı birden ifade eden fiil kipi, kalıbı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mâzi sigası: gr. geçmiş zaman kalıbı, kipi[/TD]
                              [TD]mükâfat: ödül[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]münasebet: alâka, ilgi[/TD]
                              [TD]münâsip: uygun, denk[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]siga: gr. kip, kalıp[/TD]
                              [TD]sıla: gr. sıla cümlesi; Arapça’da “ellezî=öyleki” gibi müphem isimlerle bir önceki cümleye bağlanan ve o cümleyi açıklayıcı olarak gelen cümle[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tabir: ifade, anlatım[/TD]
                              [TD]tafsil: ayrıntı, detay[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
                              [TD]tahsis: hâs kılma, özelleştirme; genel bir mânâ ve hüküm ifade eden bir sözü, belirli bir hükme mahsus kılma, belirli bir mânâda kullanma[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]takyid: sınırsız, genel bir mânâ ifade eden bir sözü, nitelik, durum, gaye bakımından belirli şartlara bağlı olarak bir mânâya gelecek şekilde sınırlama[/TD]
                              [TD]tarafeyn: iki taraf [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tebşîr: müjdeleme [/TD]
                              [TD]zikredilme: belirtilme, anılma[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]اَلَّذِينَ: (bk. n-ḥ-v[/TD]
                              [TD]وَ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #805637
                              Anonim

                                müphem bırakılmıştır. Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh’un telâkkisine göre: “İyi şeyler mânâsında olan صَالِحَاتِ blank.gif1 kelimesi, beynennâs meşhur ve malûm olduğundan, mutlak bırakılmıştır.”

                                Ben de diyorum ki: sûrenin başına itimaden burada müphem bırakılmıştır. Çünkü, sûre başında zikredilen blank.gif2 وَيُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ âyeti buradaki صَالِحَاتِ ’yi beyandır.

                                اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اْلانْهَارُ blank.gif3 ﴿ Bu âyetten maksat, mükâfattan neş’et eden neş’eli lezzet ve sürurdur. Bu maksadın takviyesine işaret eden kayıtlar:

                                1. اَنَّ ’nin tekidi.

                                2. ل ’nin ihtisası.

                                3. لَهُمْ ’ün takdimi.

                                4. Cennet’in cem’iyle tenkiri.

                                5. Cereyan’ın zikri.

                                6. تَحْتَ blank.gif4 ile beraberمِنْ ’in zikri.

                                7. Nehir tâbiriyle tarifidir.

                                Bu kayıtların, o maksadın tahakkukuna çalıştıklarına bir parça izahat vereceğiz. Şöyle ki:

                                [NOT]Dipnot-1 Salih ameller.
                                Dipnot-2 “Namazı dos doğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda bağışta bulunurlar.” Bakara Sûresi, 2:3.
                                Dipnot-3 “Altında nehirler akan Cennetler onlar için vardır.” Bakara Sûresi, 2:25.
                                Dipnot-4 Altında.[/NOT]

                                [TABLE]
                                [TR]
                                [TD]beyan: açıklama, anlatma[/TD]
                                [TD]beynennâs: insanlar arasında[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]cennetin cem’i: cennet kelimesinin çoğul yapılması, çoğul (cennâtin) olarak getirilmesi[/TD]
                                [TD]cereyanın zikri: akan, akıyor anlamına gelen “tecrî” kelimesinin gelmesi[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ihtisas (lâmu’t-Tahsîs): ait olma, özgü ve has olma bildiren lâm, Meselâ; “Elhamdü lillâh” “Hamd Allah’a mahsustur” gibi[/TD]
                                [TD]itimaden: dayanayarak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]izahat: izahlar, açıklamalar[/TD]
                                [TD]malûm: bilinen, belli[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mutlak: kayıtsız, sınırsız; teklik, çokluk veya nitelik gibi şeylere bakılmaksızın kullanıldığı mânâya delâlet eden lâfız; kitap kelimesi gibi[/TD]
                                [TD]mükâfat: ödül[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]müphem: belirsiz, kapalı[/TD]
                                [TD]neş’et etme: doğma, meydana gelme[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
                                [TD]tabir: ifade
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tahakkuk: gerçekleşme[/TD]
                                [TD]takdim: öne geçirme, öne alma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]takviye: güçlendirme, kuvvetlendirme[/TD]
                                [TD]tekid: pekiştirme, kuvvetlendirme[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]telâkki: anlayış, kabul etme[/TD]
                                [TD]tenkir: gr. belirsiz kılma; bir kelimenin sonunu iki üstün, iki esre, iki ötre olarak nekre yapmak suretiyle mânâyı kapalı, belirsiz yapma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]zikredilen: belirtilen, anılan[/TD]
                                [TD]Şeyh Muhammed Abduh: (bk. bilgiler – Muhammed Abduh)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]اَنَّ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                                [TD]ل: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]مِنْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #805639
                                Anonim


                                  Pek büyük birşey tebşir edildiği zaman, akıl tereddüt eder, inanamaz, inandırmak için tekide ihtiyaç olur. Ve keza, neş’e ve sürur makamları, evhamdan hâli olmalıdır. Çünkü ednâ bir vehimle, sürur zâil olur. Buna binaen, burada o büyük tebşirat, اَنَّ ile tekit edilmiştir ki, hem akıl inansın, hem o süruru izale edecek hiçbir evham kalmasın. Ve keza, bu tebşiratın yalnız bir vaadden ibaret olmayıp, bir hakikat olduğuna işarettir.

                                  İhtisası ifade eden لَهُمْ ’deki ل tebşir edilen şeyin onlara mahsus ve onların mülkü ve onların fazlı, istihkakları olduğuna delâlet eder ki, lezzetleri tamam, sürurları müzdad olsun. Ve illâ, bir padişah, bir fakiri misafir ederse, madem o misafirlik ve o sohbet ebedî değildir, kıymeti yoktur.

                                  لَهُمْ ’ün takdimi hasrı ifade ettiğinden, beynennâs, Cennetin onlara tahsis kılındığına ve dolayısıyla ehl-i nârın da perişan hallerini onların gözleri önüne götürmeye sebep olduğuna delâlet eder. Ve bu itibarla Cennetin lezzeti artar ve kıymeti tezahür eder.

                                  Cennet’in cem’i, Cennetlerin taaddüdüne ve amellere göre Cennetin mertebelerine işarettir.

                                  Ve keza, Cennetin her bir cüz’ü, Cennet gibi bir Cennet olduğuna ve herbir mü’mine düşen kısım, büyüklüğüne nazaran tam bir Cennet gibi göründüğüne işarettir.

                                  Cennetin tenkîri ise, güzelliğinin kabil-i târif ve tavsif blank.gif1 olmadığına veya sâmilerin iştiha ve istihsanlarının fevkalâdeliğine işarettir.

                                  [NOT]Dipnot-1 “Salih kullarım için öyle ikramlar hazırladım ki, ne göz gördü, ne kulak işitti, ne de bir beşerin kalbinden geçti.” Buhârî, Yaratılış: 8, Tevhîd: 35, Müslim, İman 312, Cennet: 2, 5; İbn Mâce, Zühd 39; Müsned, 5:334.
                                  [/NOT]

                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD]amel: yapma, uygulama; dinin emirlerini yerine getirme[/TD]
                                  [TD]beynennâs: insanlar arasında[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]binaen: -dayanarak [/TD]
                                  [TD]cem’: çoğul; “Cennet” kelimesinin çoğul yapılması[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]cüz: bölüm, kısım[/TD]
                                  [TD]delâlet etme: delil olma, işaret etme[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ebedî: sonu olmayan sonsuz[/TD]
                                  [TD]ednâ: en basit, en küçük[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ehl-i nâr: Cehennemlik olanlar[/TD]
                                  [TD]evham: vehimler; kuruntular, şüpheler[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]fazl: fazilet, üstünlük, erdem[/TD]
                                  [TD]fevkalâdelik: olağanüstülük [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hasr: sınırlandırma, ait kılma; bir hükmün yalnızca bir şeye veya bir şahsa verilmesi[/TD]
                                  [TD]hâli: uzak [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ihtisas: herhangi bir şeyi belli bir şeye mahsus kılma, ait, özel yapma[/TD]
                                  [TD]istihkak: hak olarak kazanma, ücret[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]istihsan: beğenme, güzel bulma[/TD]
                                  [TD]itibar: özellik[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]izale etme: giderme, ortadan kaldırma[/TD]
                                  [TD]iştah: istek, arzu[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]kabil-i târif: tarifi mümkün, tarif edilebilir[/TD]
                                  [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mahsus: has, özel[/TD]
                                  [TD]müzdâd: arttırılmış, çoğaltılmış [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
                                  [TD]nazaran: –göre[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]sâmi’: dinleyen, işiten[/TD]
                                  [TD]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]taaddüd: çokluk, birden fazla olma[/TD]
                                  [TD]tahsis: üstün tutup tercih etme, mahsus kılma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]takdim: öne alma, öne geçirme[/TD]
                                  [TD]tavsif: vasıflandırma, nitelendirme, özelliklerini anlatma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tebşirat: müjdeler[/TD]
                                  [TD]tebşîr: müjdeleme [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tekid: pekiştirme, kuvvetlendirme[/TD]
                                  [TD]tenkir: gr. belirsiz kılma; bir kelimeyi nekre yapıp mânâyı kapalı, belirsiz yapma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tezahür: ortaya çıkma[/TD]
                                  [TD]vaad: söz verme[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]vehim: kuruntu, şüphe[/TD]
                                  [TD]zâil olmak: yok olmak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]اَنَّ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                                  [TD]ل: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 20)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.