- Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
16 Ekim 2009: 18:37 #657344
Anonim
Risale-i Nur da bahsi geçen Tarihi hakikatler
Risâle–i Nur’dan “…(Said Nursî)
Nadir konuşuyordu. Kürtlerin edib dâhîlerinden Molla Ahmed Hani Hazretlerinin gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe-i saadetine (türbesine) kapanır (1889), bazan geceleyin de orada kalırdı. Bundan dolayı ahâli Bediüzzaman’a, ‘Ahmed Hani Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur’ diyordu.”
(Tarihçe–i Hayat, s. 32)
* * *“Üstadımıza hürmet dahi mânevî bir hediye gibi olduğundan, şiddetle nâsın hürmetinden ve elini öpmesinden kaçıyordu. Tarihçe-i Hayatının ve İhtiyarlar Lem’asının şehadetiyle, gençliğinde emsallerinin fevkinde olarak, Siirt’in Tillo kasabasında inzivaya girmişti. Ağrı vilâyetinde (Doğubeyazıt’ta) Şeyh Ahmed Hânî Hazretlerinin türbesine kapandı….”
(Emirdağ Lâhikası s. 442)
Mem û Zîn, bir aşk ve adâlet destânıdır
En çok meşhûr olmuş “Mem û Zîn” isimli eserini orada kaleme aldığı için, her ne kadar Cizreli olarak biliniyorsa da, Ahmed Hanî (Ahmedè Xanî) Hazretleri, aslen Hakkârilidir.Bu büyük âlim ve edib şahsiyet, 1651’de Çukurca ilçesinin Han köyünde doğdu. Tahminen altmış yıllık ömründe, lisân–ı Kürdî ile dinî, ilmî ve edebî sahada çığır açan eserlere imza attı.
Vefat tarihi kesin olmamakla birlikte, onun 1700’lü yılların başlarında şu fânî hayata vedâ ettiği tahmin ediliyor. Mezarı, bugün bir ziyaretgâh olup Doğubeyazıt’a (Ağrı) 8 kilometre mesafedeki İshak Paşa Sarayı’nın üst kısmında yer alıyor.
Ahmed Hanî Hazretleri’nin kaç sene ömür sürdüğü de önemli şüphesiz. Ancak, asıl mühim olan, yaşadığı bölgede hem hoca, hem şeyh, hem de “Hanî Baba” olarak bilinen bu âlim şahsiyetin ortaya koymuş olduğu harikulâde eserlerdir.
Ki, biz de daha ziyade bunları nazara vermek arzusundayız.
Şimdiye kadar yapılan araştırmaların ortaya çıkardığı neticeye göre, Kürt edebiyat ve mâneviyat üstadlarından Ahmed Hanî Hazretlerinin eserleri şunlardır:1) Mem û Zîn: Kürtçe aşk romanı. Ayrıca, Kürtlerin sosyo–kültürel hayatını tasvir eden bir eser.
2) Nûbara Bıçûkan: İlköğretim seviyesindeki çocuklar için alfabe, Arapça–Kürtçe sözlük, gramer ve temel lisan ve eğitim bilgilerini ihtiva eden eser.
3) Eqîdaya Îmanê: Temel iman esaslarını ders veren eser.
4) Eqîdeya Îslamê: İslâmın esaslarını anlatan eser.
5) Fî Beyân–ı Erkân–ı Îslâm: Ehl–i Sünnet itikadına göre temel İslâm bilimleri sahasında yazılmış bir eser.
6) Çârkûşe: Şiir kitabı. Şiirlerin her bir mısrası Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe olarak yazılmış. Bu mısralarda daha ziyade aşk, ayrılık, hasret, vefa ve visâl temaları işlenmiş.
* * *
Ahmed Hanî Hazretleri’nin dinî/imânî muhtevalı eserleri, Kürt medreselerinde uzun yıllar ders kitabı niteliğinde okutuldu. Ne var ki, bu okumalar zaman içinde büyük ihmale uğradı. Medreselerin kapatılmasından sonra (3 Mart 1924) sonra ise, dinî tedrisat tümüyle yasaklandı. Bu yasaktan, haliyle hazretin kitapları da nasibini aldı.
Cumhuriyetin ilk devresinde, ülke genelinde dinî kitapların yazılması, basılması ve okunması yasaklandığı gibi, ayrıca dinî olsun olmasın Kürtçe yazılmış eserlerin tamamı yasaklandı. Hatta, pekçok yerde Kürtçe’nin konuşulmasına dahi yasak getirildi.
İşte, bu yasakçı ve jakoben zihniyettir ki, Türkleri olduğu gibi—daha ziyade olmak üzere—Kürtleri de ilimden, fikirden, lisandan, kültürden, medeniyetten mahrûm bıraktı. Bu da, haliyle cehaleti, vahşeti, keşmekeşi, terör ve anarşiyi netice verdi.
* * *
Ahmed Hanî Hazretleri’nin eserleri, geçen bunca zaman içinde şükür ki yine de unutulmadı. Yıllardır yaşanan acı ve ıztıraplar, onun kıymetini ve eserlerinin ehemmiyetini yeniden hatırlatıp gündeme taşınmasına vesile oldu.
Ne var ki, “Hani Baba”nın iman rükûnleri ve İslâmın şartlarına dair eserleri halen de çok az bilinmesine mukabil, onun Mem û Zîn isimli aşk ve adâlet temâlı manzum eseri, nisbeten daha fazla şöhrete kavuşmuş durumda.
Sebebi şu: Mem û Zîn, şiir diliyle anlatılmış destansı bir hikâyenin adını taşıyor. Aşkla olduğu kadar, sosyal hayatla da doğrudan bağlantısı olan bu eser, ayrıca değişik dillere de (Türkçe, Arapça, Farsça, Rusça, Fransızca) tercüme edilerek yayınlandı. Ayrıca, bir aşk filmi tarzında beyaz perdeye de uyarlandı.
Mem û Zîn, bu yönü itibariyle Kürtler arasında dilden dile dolaşarak destanlaşmış durumda. Yaşlı bazı kimseler, bu eserin hikâyesini heyecan içinde anlattığı gibi, bazıları eserin mısralarını dahi yer yer ezbere şekilde okur.
Yaşanmış hikâyeye göre Mem, Memoalan isimli bir delikanlıdır. Zîn ise, genç Cizre emirinin kızkardeşidir.
İki genç, birbirine ölesiye aşık olmuşlardır. Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Romeo ile Julyet ayarında yakıcı bir aşk ve sevdâ pervanesine yakalanmışlardır. Bu iki aşığın arasına bir dizi “muzır mani” girmiştir. Muzırlığın başını çekenin ismi ise “Bekir”den bozma Beko’dur.Beko, Cizre emiririn yalakası ve dalkavuğudur. Hikâyede, bütün kötülüklerin, uğursuzlukların, fitne fesat hareketlerinin sembolü ve temsilcisidir Beko. Genç emir, gariptir ki daha çok Beko’yu dinler ve onun söylediklerinin tesiri altında hareket eder. Bu da, haliyle genç aşıkların kavuşmasını zorlaştırıyor, hatta imkânsız hale getiriyor.
Bu hikâye çok uzundur. Özetlenerek dahi anlatılacak gibi değil. Ancak, biz nümune kabilinden olarak, hikâyenin şiir diliyle tasvir eden bazı tablolarını nazara vermekle iktifa edelim:
Zîn’in abisi olan Cizre Beyinin ava çıktığı günlerden bir gün, Mem onu görmek için evlerinin bahçesine gelir. Mem’i gören Zin ise, heyecandan bayılarak yere düşer. Düştüğü için de, Mem onu göremez. Gördükleri ise, bahçedeki güller, çiçekler, reyhanlar olur. Genç âşık, onlara seslenerek hasretini dindirmeye çalışır.
Kürtçe “Ey gul! Eger tu nazenînî” diye başlayan bu bölümdeki mısraların Türkçesini, Cizreli araştırmacı–yazar Abdullah Yaşin “Bütün Yönleriyle Cizre” isimli kitabında şu şekilde yayınlamış (1983 baskısı, sayfa 169):
Ey gül! Gerçi sen de nazeninsin,
Sen nerede, Zîn’in yüzünün rengi nerede?
Ey sünbül! Gerçi senin güzel kokun var,
Reyhan da senin için kara yüzlü olmuş.
Fakat siz yârimin zülfüne benzemezsiniz.
İkiniz de arsız ve herzecisiniz.
Ey bülbül! Gerçi sen de aşk adamısın,
Kırmızı gül mumunun pervanesisin.
Benim Zîn’im ise, senin kırmızı gülünden daha şendir.
Benim bahtım da senin tâlihinden daha kara…
Dalkavuk Beko, Zîn’in aşkıyla tutuşup yanan Mem’i oyuna getirerek, onu bertaraf etmeyi kafasına koyar. Bir gün, Mem ile Mîr’i satrançta karşı karşıya getirir. Mem, ilk üç oyunda galip gelir. Telâşa kapılan Beko, Mem’in yüzünü Zîn’e çevirerek oyunun devamını sağlar. Zîn’i görünce duygulanan ve hayallere dalan Mem, Bey’e yenilir. Kızkardeşi Zîn’e aşık olduğunu öğrenen Mir/Bey ise, Mem’i zindana atar.
Mem, zindanda bir sene kadar kalır. Burada Zîn’in hasretine daha fazla dayanamayarak Hakk’ın rahmetine kavuşur. Aynı duygular içinde yanıp tutuşan Zîn ise, bir gün Mem’in mezarının başına gider ve yanayakıla şu mısraları mırıldar:
Ey canımın, bedenimin sahibi,
Ben bahçeyim, sen de bahçıvan.
Senin bahçen sahipsiz kaldı.
Sen olmazsan, onlar neye yarar?
Kaşlar, gözler, zülüfler neyedir?
Dilersen zülfümü tel tel çekeyim.
Sonra yârim, sen beni belki farklı görürsün.
İyisi mi, bunların hepsi yerinde kalsın da,
Ben Hudâ’ya can emanetini teslim edeyim.
Ders ve ibret dolu bu dramatik hikâyenin sonu, işte bu son mısrada anlatıldığı gibi olur. Zîn, Mem’in mezarı başında ruhunu Rahman’a teslim ederek, göçüp gider bu dünyadan.Geride kalanlar ise, kıssada hisse kabilinden, önce aşka hürmet; bâ’dehu, zulme, dalkavukluğa, dedikoduya, iftiraya ve bilhassa fitne–fesat çıkaranlara lânet okumaya devam etti.
M. Latif SALİHOĞLU
Elif – Yeniasya
16.10.2009 -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.