• Bu konu 85 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 87)
  • Yazar
    Yazılar
  • #788100
    Anonim

      Sorunuz: s.a hocam…benim bir ateist arkadaşım var…ama ben onun gerçekten samimi olduğuna inanıyorum…bu nedenle onunla tartışmaktan çekinmiyorum…inanıyorum ki allahın inayetiyle islama dönecek…fakat bana şu soruyu sordu birgün:
      şimdi ewine biraz toprak parçası al bu toprağın içinde hiç bir ekxra koyma.yani saf toprak olsun.bunu birkaç gün sula birkaç gün daha bekle biraz daha bekle. bekle biraz daha….
      bak sayılı günler sonra o toprağın içinde solucanlar we değişik canlılar türeyecek oysa sen toprağı koyduğun zaman saftı ama belli bir süre sonra toprakta hareketlnmeler başladı değilmi. ewet işte yaratıcı burda topraktır. bunu zaten sizin okuduğunuz kitapta yazar insanlar topraktan geldi diye. haaa bana yaw toprağı kim yarattı diyeceksin eğer böyle ise bana belgelerle bunu isbatla bak ben sana topraktan canlının nasıl meydana geldiğini bariz bir şekilde açıkladım sende bana aynı şekilde toprağı tanrının yarattığını açıkla. bendemaalesef bilgim yetmediğinden cevap veremedim… siz ne uygun görürsünüz cevap olrak… teşekkürler…

      Cevap: Aleyküm Selam,
      O örnek bir yaratıcının olmadığını değil olması gerektiğini ispat ediyor. Çünkü o toprağı birisinin alıp sulamasını istiyor Örnekte bu toprağı getirip sulayan ve bilinçli bir şekilde bu sonucu almak için bekleyen kişi var. Arkadaşınız bunu ihmal ediyor. Dolayısıyla bu işi birisinin kasıt ve iradeyle yapması gerekiyor. Demekki böyle bir sonuç için birisinin bu işi bilinçli olarak yapması şart.

      Şunu da söylemek gerekir ki bu ve benzeri misaller ateistler tarafından çok kullanılmış fakat geçersiz olduğu için zamanla bırakılmıştır. Tartışmalar çok daha ileri boyutlara taşınmış fakat yine ateistlerin yenilgisi ile sonuçlanmıştır.

      Tabiat kanunları denilen ve tabiatta cari olan kanunlar vardır. Bu kanunlar kapsamında tabiatta insan aklını hayretlere düşüren canlılar teşekkül etmektedir. Tartışılan nokta bu canlıların kendiliğinden mi yoksa bir yaratıcı tarafından mı teşekkül ettiğidir.Aslında sizin örneğinize de bu şekilde bakmak gerekir. Yani o solucan teşekkülü kendi kendine mi oluyor yoksa yaratılıyor mu? Yaratma demek illa ki bir anda ortaya çıkmak demek değildir. Çünkü Dünyada hikmet gereği derece derece (safha safha )yaratılış vardır. Ahirette ise birden yaratılış vardır. Hem yaratılış demek biryerlerden el benzeri bir şeyin uzanıp o şeyi şekillendirmesi gibi bir şey değildir. Yaratılış arkasında sonsuz bir irade, görme, duyma, bilme, güç yetirme gibi sıfatlar gerektiren bir ol emridir.

      o solucanın yaratılıp yaratılmadığı anlayabilmek için çeşitli önyargılara düşmemek için öncelikle o solucanı ya da başka canlıları objektif bir şekilde masaya yatırmalıyız. Bunu yapmadan birtakım örneklerle yola çıkarak yanılgılara düşebiliriz.

      O solucan milyonlarca hücreden oluşuyor. Hücrelerin her birinin kendine ait bir sindirim sistemi var. Savunma sistemi var. Bu hücrelerin yapı ve işleyişlerini inceleyen mikrobiyoloji denilen derin bir bilim dalı var.hücrenin yapısı ve işleyişiyle ilgili yazılmış binlerce bilimsel makale var. Hücreler maddenin yapı taşı milyarlarca atomdan oluşuyor. Atomlar milyarlarca parçacıktan oluşuyor. Bu parçacıkları inceleyen ve her geçen gün yenilenen parçacık fiziği denilen derin bir fizik var.

      Acaba o solucanın bir hücresi için binlerce akıl sahibi insan binlerce bilimsel makale yazıyorsa o hücre nasıl bilinçsiz tesadüf ve tabiatın eseri olabilir. Tesadüf ve kendikendine olma bilinçsizliğin ifadesidir. Acaba bilinçiszlik bilinci dize getirip milyarlarca makale mi yazdırmıştır. Bunu sağlıklı bir aklın kabul etmesi mümkün müdür?
      Misalde hata olmaz
      Bir bilgisayar animasyonu seğrediyorsunuz. Bu animasyonu yapan zahiri bir el görmediğinizden bunun kendikendine oluştuğunu ddia ediyorsunuz. Halbuki o animasyonun arkasında muazzam bir program ve programcı vardır. Zahiri bir elin görünmemesi ise mükemmelliğin ve gelişmişliğin alametidir. Yoksa kendi kendine olmanın alameti değildir.

      Şu şundan oluyor, bu bundan oluyor, en son her şey topraktan oluyor öyleyse toprağı Allah’ın yarattığını ispatla yaklaşımı sağlıklı değildir. Çünkü biz varlıkları sebeplerin yarattığını iddia etmiyoruz ki sadece ilk sebebi Allah’ın yarattığını ispatlayalım. Biz her şeyi sebebiyle birlikte Allah’ın yarattığını ifade ediyoruz. Mesela bir ağaç elma veriyor, öyleyse ağacı ne veriyor demiyoruz. Ne diyoruz. Elmayı Allah ağaçtan veriyor diyoruz ve o ağacın o elmayı netice verecek sıfatları taşımadığını ortaya koyarak ilk elden Allah’ın yaratmasını ispatlıyoruz. İşte o toprak da o solucanı netice verecek sıfatları taşımadığı için yaratılış açıkça anlaşılmaktadır.

      kaynak http://www.islamicevaplar.org

      #788993
      Anonim

        Noktadan Evrene

        Bu linke bakarak insanın evrendeki yeri,bir hiç mesafesindedir.

        İlerledikçe dünya da bir hiç,

        daha ilerledikçe güneşde bir hiç,

        daha da ilerledikçe samanyolu galaksimizde bir hiç mesafesinde….

        şimdi miraca farklı bakışla bakalım.

        insanın evrendeki yerine bakalım..

        düşünelim..

        bir de 18 bin alem değilde..sayamayacağımız kadar alemlerin var olduğunu düşünelim…

        sonra da bu büyüklük karşısında Allahu Ekber diyelim..

        #788994
        Anonim

          Şimdi bu videoyu izledikten sonra okuyalım;

          Farklı manalar açılıyor insana;

          REMİZ
          Ey insan! Senin vücudunun sahasında yapılan fiiller ve işlerden senin yed-i ihtiyarında bulunan, ancak binde bir nisbetindedir. Bâki kalan Mâlikü’l-Mülke aittir. Binaenaleyh, kendi kuvvetine göre yük al. Yoksa altında ezilirsin. Kıl kadar bir şuurla büyük taşları kaldırmak teşebbüsünde bulunma. Mâlikinin izni olmaksızın Onun mülküne el uzatma. Binaenaleyh, gafletle, kendi hesabına bir iş yaptığın zaman, haddini tecavüz etme. Eğer Mâlikin hesabına olursa, istediğin şeyi al ve yap-fakat izin ve meşiet ve emri dairesinde olmak şartıyla. İzin ve meşîetini de şeriatından öğrenirsin.

          mesnevi nuriye

          #788995
          Anonim

            İzlediğimiz video ışığında okuyalım:

            REMİZ
            Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al.
            Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ ve musibete düşersen, b506.gif “Biz Allah’ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz.” Bakara Sûresi: 2:156.
            de, o belâdan kurtul.

            #788996
            Anonim

              “Allah herşeyin yaratıcısıdır. Ve O her şey üzerinde hakkıyla görüp gözeticidir.” Zümer Sûresi: 39:62.
              “Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona aittir.” Zümer Sûresi: 39:63.
              “Şanı ne yücedir Onun ki, herşeyin hüküm ve tasarrufu elindedir.” Yasin Sûresi: 36:83″
              Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın.” Hicr Sûresi: 15:21.
              “Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın
              .” Hud Sûresi: 11:56.

              #788997
              Anonim

                Evet, her bir ferd, sâir efrâda mümâselet ve misliyet lisânı ile der: “Kim bütün nevime mâlik ise, bana mâlik olabilir; yoksa, yok.” Her nevi, sâir nevilerle beraber yeryüzünde intişârı lisâniyle der: “Kim bütün sath-ı arza mâlik ise, bana mâlik olabilir; yoksa, yok.” Arz, sâir seyyârât ile bir güneşe irtibâtı ve semâvât ile tesânüdü lisâniyle der: “Kim bütün kâinata mâlik ise, bana mâlik o olabilir; yoksa, yok.”
                Evet, farazâ zîşuur bir elmaya biri dese, “Sen benim san’atımsın”; o elma lisân-ı hal ile ona “Sus,” diyecek. “Eğer bütün yeryüzünde bütün elmaların teşkiline muktedir olabilirsen, belki yeryüzünde münteşir bütün hemcinsimiz olan bütün meyvedarlara, belki sefinesiyle hazîne-i rahmetten gelen bütün hedâyâ-i Rahmâniyeye mutasarrıf olabilirsen, bana rubûbiyet dâvâ et.” O elma böyle diyecek ve o ahmağın ağzına bir tokat vuracak.

                Risale-i Nur Klliyat Arama Motoru

                #788998
                Anonim

                  Allah razi olsun İnŞ. Abİm.selametle ve dua İle en derİn saygilarimla….

                  #788999
                  Anonim

                    VİDEOYU İZLEDİKTEN SONRA SESLİ OKUYALIM…

                    ÇOK DEHŞETLİ OLACAK İNŞAALLAH…

                    Evet, zeminin diriltilmesinde, üç yüz bin haşrin numûnelerini, birkaç gün zarfında yapan, gösteren Kudret-i Fâtıraya, elbette insanın haşri, ona göre kolay gelir.

                    Meselâ, Gelincik Dağını ve Süphan Dağını bir işaretle kaldıran bir zât-ı mu’ciznümâya, “Şu dereden yolumuzu kapayan şu koca taşı kaldırabilir misin?” denilir mi?

                    Öyle de, gök ve dağ ve yeri altı günde icad eden ve onları vakit bevakit doldurup boşaltan bir Kadîr-i Hakîme, bir Kerîm-i Rahîme, “Ebed tarafından ihzâr edilip serilmiş, kendi ziyâfetine gidecek yolumuzu seddeden şu toprak tabakasını üstümüzden kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi ondan geçirebilir misin?”

                    İstib’âd sûretinde söylenir mi?

                    22.SÖZ

                    #789000
                    Anonim

                      Ey mülkünden başka memleket bulunmayan Zât,
                      Ey kullarının senâlarıyla Onu övmekte âciz kaldıkları Zât,
                      Ey mahlûkatı Onun yüceliğini vasfedemeyen Zât,
                      Ey künhüne vehimler bile yetişemeyen Zât, (bu cümle Cevşen’in 54. ukdesinde yer almaktadır.)
                      Ey kemâli gözle idrak edilemeyen Zât,
                      Ey sıfât-ı kudsiyesine fehimler ulaşamayan Zât,
                      Ey kibriyâsına fikirler erişemeyen Zât,
                      Ey evsâf-ı cemâliyesini insanların vasfedemediği Zât,
                      Ey hüküm ve kazâsı kullar tarafından geri çevrilemeyen Zât,
                      Ey herbir şeyde âyetleri zâhir olan Zât,
                      Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman, el-aman! Bizi azap ateşinden ve Cehennemden kurtar.

                      #789001
                      Anonim

                        video izledikten sonra okuyalım..

                        Meselâ; Allahu ekber’in bir vech-i mânâsı Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi herşeyin fevkinde büyüktür; hiçbir şey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür.

                        Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür ki, b450.gif âyetinin sarahat-i kat’iyesiyle, nev’i beşerin haşri ve neşri, birtek nefsin icadı kadar o kudrete kolay gelir. Bu mânâ itibarıyledir ki, darb-ı mesel hükmünde büyük musibetlere ve büyük maksatlara karşı, herkes “Allah büyüktür, Allah büyüktür” der, kendine tesellî ve kuvvet ve nokta-i istinat yapar.

                        #789157
                        Anonim

                          Allahın kudretini,ilmini,ekberiyetini çok güzel gösteriyor.

                          İnsan Allahın ekberiyetini görünce derinden derine haşyet duymaya başlıyor.

                          Allah kadirdir,herşeye gücü yetendir.

                          Tüm sistemi düzenleyen,koruyan,idare eden birisi vardır.

                          Hiçbir şey ustasız olmaz.

                          Hiçbir uçak pilotsuz uçmaz.

                          Yıldızların herbiri birer gemi,birer uçak gibidir.

                          Gemi kaptansız gitmez,sahile varamaz.

                          Bu yıldızlarında tabiri caizse kaptanları vardır.Kadiri Mutlak olan Allahdır.

                          Allahu Ekber diyelim..derinden derine…

                          #789158
                          Anonim

                            Yirmi İkinci Pencere

                            b824.gif -1- Yeryüzünü bir döşek, • dağları birer kazık yapmadık mı? • Sizi de çift çift yarattık. (Nebe’ Sûresi: 6-8.)

                            b825.gif –2- Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. (Rum Sûresi: 50.)

                            Küre-i arz bir kafadır ki, yüz bin ağzı vardır. Her bir ağzında yüz bin lisânı vardır. Her lisânında yüz bin bürhanı var ki, her biri çok cihetle Vâcibü’l-Vücud, Vâhid-i Ehad, herşeye kadîr, herşeye alîm bir Zât-ı Zülcelâlin vücûb-u vücuduna ve vahdetine ve evsâf-ı kudsiyesine ve Esmâ-i Hüsnâsına şehâdet ederler.
                            Evet, arzın evvel-i hilkatine bakıyoruz ki, mâyi haline gelen bir madde-i seyyâleden taş ve taştan toprak halk edilmiş. Mâyi kalsaydı, kâbil-i süknâ olmazdı. O mâyi taş olduktan sonra demir gibi sert olsa idi, kâbil-i istifade olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin hâcetlerini gören bir Sâni-i Hakîmin hikmetidir.
                            Sonra, tabaka-i türâbiye, dağlar direği üzerine atılmış; tâ içindeki dahilî inkılâblardan gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs edip, zemini hareketinden ve vazifesinden şaşırtmasın, hem denizin istilâsından toprağı kurtarsın, hem zîhayatların levâzımât-ı hayatiyesine birer hazîne olsun, hem havayı tarasın, gazât-ı muzırradan tasfiye etsin-tâ teneffüse kâbil olsun-hem suları biriktirip iddihar etsin, hem zîhayata lâzım olan sâir mâdenlere menşe’ ve medâr olsun.
                            İşte, bu vaziyet bir Kadîr-i Mutlak ve bir Hakîm-i Rahîmin vücûb-u vücuduna ve vahdetine gayet katî ve kuvvetli şehâdet eder.

                            #789159
                            Anonim

                              Ey coğrafyacı efendi! Bunu ne ile izah edersin? Hangi tesadüf şu acâib-i masnuât ile dolu sefine-i Rabbâniyeyi bir meşher-i acâib yaparak, yirmi dört bin sene bir mesafede bir senede süratle çevirip, onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin?
                              Hem, zemin yüzündeki acîb san’atlara bak; anâsırlar ne derece hikmetle tavzif edilmişler, bir Kadîr-i Hakîmin emriyle zemin yüzündeki Rahmân misafirlerine nasıl güzel bakıyorlar, hizmetlerine koşuyorlar.
                              Hem, acîb ve garip san’atlar içinde rengârenk acîb hikmetli zemin yüzünün sîmâsındaki bu nakışlı çizgilere bak; nasıl sekenelerine enhâr ve çayları, deniz ve ırmakları, dağ ve tepeleri ayrı ayrı mahlûklarına ve ibâdına lâyık birer mesken ve vesâit-i nakliye yapmış. Sonra, yüz binler ecnâs-ı nebâtât ve enva-ı hayvanâtı ile kemâl-i hikmet ve intizam ile doldurup, hayat vererek şenlendirmek, vakit bevakit muntazaman mevt ile terhis ederek boşaltıp yine muntazaman ba’sü ba’de’l-mevt sûretinde doldurmak, bir Kadîr-i Zülcelâlin ve bir Hakîm-i Zülkemâlin vücûb-u vücuduna ve vahdetine yüz binler lisânlarla şehâdet ederler.
                              Elhâsıl, yüzü acâib-i san’ata bir meşher ve garâib-i mahlûkata bir mahşer ve kafile-i mevcudâta bir memerr ve sufûf-u ibâdına bir mescid ve makarr olan zemin bütün kâinatın kalbi hükmünde olduğundan, kâinat kadar nur-u vahdâniyeti gösterir.
                              İşte ey coğrafyacı efendi! Bu zemin kafası, yüz bin ağız, herbirinde yüz bin lisân ile Allah’ı tanıttırsa ve sen Onu tanımazsan, başını tabiat bataklığına soksan, derece-i kabahatini düşün. Ne derece dehşetli bir cezaya seni müstehak eder; bil, ayıl ve başını bataklıktan çıkar, b826.gif -Her şeyin hüküm ve tasarrufu elinde olan (Yâsin Sûresi: 83.) Allah’a İmân ettim.- de.

                              #789160
                              Anonim

                                Yirmi Birinci Pencere

                                b823.gifGüneş de onlar içinde bir delildir ki, kendisine tayin edilmiş bir yere doğru akıp gider. Bu, kudreti her şeye galip ve ilmi herşeyi kuşatan Allah’ın taktiridir. (Yasin Sûresi: 38.)

                                Şu kâinatın lâmbası olan güneş, kâinat Sâniinin vücuduna ve vahdâniyetine güneş gibi parlak ve nurânî bir penceredir.
                                Evet, Manzume-i Şemsiye denilen küremizle beraber on iki seyyâre, cirmleri küçüklük büyüklük itibâriyle pekçok muhtelif ve mevkîleri uzaklık-yakınlık noktasında pekçok mütefâvit ve sürat-i hareketleri çok mütenevvi’ olduğu halde, kemâl-i intizam ve hikmet ile ve kemâl-i mîzan ile ve bir sâniye kadar şaşırmayarak, hareketleri ve deveranları ve güneşle câzibe kanunu tâbir edilen bir kanun-u İlâhî ile bağlanmaları, yani onlar imamlarına iktidâları, büyük bir mikyasta, bir azamet-i kudret-i İlâhiyeyi ve vahdâniyet-i Rabbâniyeyi gösterir.

                                Çünkü, o câmid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri nihayet derecede intizam ve mîzan-ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde, muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti ispat ettiğini kıyas et.

                                Bu büyük ve ağır işe zerre miktar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak. Çünkü, bir dakika tesadüf, birisini tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsâdeme etmesine yol açar. Küre-i arzdan bin defa büyük cirmlerle müsâdemenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.

                                Manzume-i Şemsiyenin, yani şemsin, me’mûmları ve meyveleri olan on iki seyyârenin acâibini ilm-i muhît-i İlâhîye havale edip, yalnız gözümüzün önünde seyyâremiz bulunan arza bakıyoruz, görüyoruz ki; bu seyyâremiz bir azamet-i şevket-i Rubûbiyeti ve haşmet-i saltanat-ı Ulûhiyeti ve kemâl-i rahmeti ve hikmeti gösterir bir sûrette, güneşin etrafında emr-i Rabbânî ile, Üçüncü Mektubda beyân edildiği gibi, pek büyük bir hizmet için, bir uzun seyr ü seyahat ona ettiriliyor.

                                Bir sefine-i Rabbâniye olarak, acâib-i masnuât-ı İlâhiye ile doldurulmuş ve zîşuur ibâdullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. Ve evkât ve hesâbı bildirecek saat akrebi gibi, kamer dahi dakîk hesablarla azîm hikmetlerle ona takılmış; ve o kamere, başka menzillerde, ayrı seyr ü seyahat verilmiş.
                                İşte bu mübârek seyyâremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde bir şehâdetle, bir Kadîr-i Mutlakın vücûb-u vücudunu ve vahdetini ispat eder. Mâdem şu seyyâremiz böyledir; Manzume-i Şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin.

                                #789161
                                Anonim

                                  Hem şemse, kendi mihveri üstünde, câzibe denilen mânevî ipleri yumak yaptırmak için, dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi bir Kadîr-i Zülcelâlin emriyle döndürüp, o seyyârâtı o mânevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyârâtı (gezegenleri) ile, saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir süratle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya Şemsü’ş-Şümûs cânibine sevk etmek, elbette Ezel ve Ebed Sultanı olan Zât-ı Zülcelâlin kudretiyle ve emriyledir. Güyâ, haşmet-i rubûbiyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan Manzume-i Şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır.

                                  Ey kozmoğrafyacı efendi!

                                  Hangi tesadüf bu işlere karışabilir?

                                  Hangi esbâbın eli buna ulaşabilir?

                                  Hangi kuvvet buna yanaşabilir?

                                  Haydi sen söyle!

                                  Hiç böyle bir Sultan-ı Zülcelâl, aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı?

                                  Bâhusus kâinatın meyvesi, neticesi, gâyesi, hulâsası olan zîhayatları başka ellere verir mi?

                                  Başkasını müdâhale ettirir mi’?

                                  Bâhusus o meyvelerin en câmii ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halîfesi ve o sultanın âyinedar bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı?

                                  Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip, haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi, kemâl-i hikmetini sukut ettirir mi? 33.söz

                                15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 87)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.