• Bu konu 0 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
  • Yazar
    Yazılar
  • #640235
    Anonim

      Allah’ın ve Rasûlü’nün Kelâmında Takvâ

      Takva, Kur’an-ı Kerimde Allah Azze ve Celle’nin isminin geçtiği yerlerde O’na izafe edilir. Mesela;
      “Huzurunda toplanacağınız Allah’tan sakının!”(Maide 96)

      “Ey iman edenler! Allah’tan sakının. Ve her nefis yarın için ne takdim edeceğine baksın. Ve Allah’tan sakının! Zira Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdar olandır.” (Haşir 18)

      “…Allah’tan sakının ve bilin ki şüphesiz Allah, azabı çok şiddetli olandır.”(Bakara 196)

      “Allah’tan sakının! Umulur ki kurtuluşa erersiniz.”(Bakara 189)
      Bu konuda ayetler çoktur. Allah, takvayı (sakınmayı) kendisine izafe ettiği zaman kastedilen; O’nun kızmasından, gazabından sakının demektir. O sakınılacak olanların en büyüğüdür. O’nun cezalandırması dünyada da, ahirette de olabilir.

      Allah Teala buyuruyor ki; “…Allah sizi kendisinden sakındırır. Dönüş ise ancak Allah’adır.”(Al-i İmran 28)

      Zira “…Sakınılmaya layık olan da, bağışlamaya ehil olan da O’dur.”(Müddessir 56) Allah Subhanehu kullarının kalplerinde kendisinden korkulmaya, heybet duyulmaya, tazim edilmeye, ehil olandır. Ta ki, O’na ibadet ve itaat etsinler. İclal ve ikrama, Kibriya ve azamet sıfatına, kuvvetli tutuşa, şiddetli güce sahip olan O’dur. Kim O’ndan sakınırsa O’ndan başkasından korkmaz ve O’ndan başkasını ilah edinmez. O Subhanehu, günahlar bulutları dolduracak kadar dahi olsa bağışlamaya ehil olandır.

      Bunun için takva bazen Allah Teala’nın cezalandırmasına izafe edilir;

      “Yakıtı insanlar ve taşlar olan (Cehennem) ateş(in)den sakının”(Bakara 24)

      “Kafirler için hazırlanmış olan ateşten sakının.”(Al-i İmran 131)

      Bazen (bu cezalandırmanın) kıyamet günü gibi bir zamanına izafe edilir;

      “Allah’a döndürüleceğiniz, sonra da herkese hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı bir günden sakının.”(Bakara 281)

      “Ve bir günden sakının ki, o günde hiç kimse başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler.”(Bakara 123)

      Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kelamındakilere gelince; geçenlere ek olarak, sakındırılan şeylere deizafe edilmiştir. Zulme ve cimriliğe izafe edilmesi gibi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

      “Zulümden sakının! Zira şüphesiz zulm, kıyamet gününde karanlıklar olacaktır. Cimrilikten de sakının! Zira cimrilik sizden öncekileri helak etmiş, kan dökmelerine ve haramları helal saymalarına sebep olmuştur.”[1]

      Yine mazlumun duasına izafe edilmesi gibi; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Muaz r.a.’ı Yemen’e gönderirken şöyle buyurmuştur; “Mazlumun duasından sakın! Zira onunla Allah arasında perde yoktur.”[2]

      Dünya ve kadın gibi dünyevi şehvetlere izafesi; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Dünyadan ve kadınlardan sakının!”[3] aynı şekilde haramlara izafesi de böyledir; “Haramlardan sakın, insanların en abidi olursun”[4]

      Yine takva, şüpheli şeylere izafe edilmiştir; “Helal bellidir, haram bellidir. Bunların arasında insanların çoğunun bilmediği şüpheli şeyler vardır. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa dinini ve ırzını korumuş olur. Kim şüpheli şeylere dalarsa harama düşer. Tıpkı koruluğun etrafında otlatan çobanın hayvanlarının oraya girivermesi gibi. Dikkat edin! Her melikin bir koruluğu vardır. Dikkat edin! Şüphesiz Allah’ın koruluğu Allah’ın haram kıldığı şeylerdir. Dikkat edin! Şüphesiz bedende bir et parçası vardır ki o düzgün olduğu zaman bütün beden ıslah olur. O bozulduğu zaman bütün beden fesada uğrar. Uyanık olun! O et parçası kalptir!”[5]

      Bununla takvanın hakikati açıklanmış oluyor; “Allah’tan bir nur üzere Allah’ın taati ile amel etmen, Allah’ın sevabını ümid etmen, Allah’tan bir nur üzere Allah’a isyanı terk etmen, Allah’ın cezalandırmasından korkmandır.”[6]

      Kul, bu hale ulaşınca, gönlü hassaslaşır, şuuru berraklaşır, kalbi Allah için halis olur, bütün bulanıklıklardan selamette olur, sapıklık üzere olmaktan uzaklaşır.

      Bu sebeple Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem, takvanın yerinin kalp olduğunu; “Takva işte buradadır” buyurarak üç defa göğsüne işaret etmek suretiyle belirtmiştir.[7]

      Kalp Allah korkusu ile dolunca, onu organlara taşırır, ıslah eder ve bütün beden ıslah olur. Şüphesiz kalplerin takvasının alameti, emirlere ve nehiylere riayetten kaynaklanan, Allah’ın şiarlarına tazimdir.

      Allah Teala buyuruyor ki; “Kim Allah’ın şiarlarına hürmet ederse artık şüphesiz bu kalplerin takvasındandır.”(Hacc 32)

      Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; “Şüphesiz Allah, suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, lakin kalplerinize ve amelleriniz bakar.”[8]

      O zaman kitap ve hikmet onun sırlarını ve nurlarını açar ve bu kalbe saçar. O kalp takvalı, temiz, telakkiye hazır hale gelir ve kul için Allah’tan bir delil olur. Allah Azze ve Celle buyuruyor ki; “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan sakınırsanız, size (hak ile batılı ayıracak bir) Furkan verir…”(Enfal 29)

      O anda kul, nefsi üzerine hakim, onu kontrol eden, hesaba çeken, inceleyen duruma gelir. Meymun Bin Mihran der ki; “Kul nefsini, ortağını hesaba çeker gibi, nereden yiyor, nereden giyiniyorsun? Gibi sorularla hesaba çekmedikçe takva sahibi olamaz.”[9]

      Bu hal için makamlar vardır;

      BİRİNCİ MAKAM; ANLAŞMA:

      Bil ki; tacir ortağına ticaretinde kazanç sağlaması için yardım eder ve şartlarını belirtip, onu hesaba çeker. Bunun gibi kalp de nefis ile ortak olmaya muhtaçtır. Ona vazifelerini verir, şartlar koşar, ona kurtuluş yolunu gösterir, sonra da onu kontrol etmekten gafil olmaz. Zira onun hıyanet etmeyeceğine ve sermayeyi batırmayacağına emin olunamaz. Şüphesiz o kötülüğü emredicidir; “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Zira şüphesiz nefs daima kötülüğü emredicidir.”(Yusuf 53)

      İşini bitirdikten sonra onu hesaba çekmek, ona koşulan şartlara uymasını istemek gerekir. Şüphesiz bu ticaret kulu elim azaptan kurtaracak, Firdevsul A’la makamını kazandıracaktır. Bu konudaki hesabı nefs ile beraber incelemek, pek çok dünya kazançlarını incelemekten önemlidir. Allah’a ve Ahiret gününe iman etmiş her azim sahibi nefsini hesaba çekmekten, onun hareketlerini, duruşunu, düşüncelerini sınırlamaktan gafil olamaz. Kıymetli ömür cevherinin nefeslerinden her bir nefesin telafisi yoktur. Bunun için uyanık olan, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel edendir. Aciz ise, nefsinin isteklerine uyan ve Allah’tan boş temennide bulunandır.

      Bundandır ki Ömer el Faruk r.a.; “Hesaba çekilmeden önce nefislerinizi hesaba çekin, kıyamet günü için hazırlanın. Zira şüphesiz ki kıyamet gününde hesabı olacak olanlar, dünyada nefislerini hesaba çekenlerdir.”[10]

      İKİNCİ MAKAM: MURAKABE(KONTROL):

      İnsan nefsine tavsiyede bulunup şart koşunca, geriye onu kontrol etmek ve gözlem altında tutmak kalır. Allah Teala’nın buyurduğu gibi; “Bilin ki Allah, gönlünüzdekileri bilir. Bu sebeple Allah’tan sakının.”(Bakara 235) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ihsanın manası sorulduğunda buyurduğu gibi; “Allah’a O’nu görür gibi ibadet etmendir. Zira şüphesiz sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.”[11] Bununla ibadet anında Allah’ın azametine ve murakabesine hazırlanmak kasdedilmiştir.

      Bu makamın sahibi, Allah’ı semaların üzerindeki Arşında görür gibi, O’nun kullarının hallerine muttali, onlara bakar halde, sözlerini işitir, zahirlerini ve batınlarını görür halde olduğunu bilmektedir.

      O kul, O’nun vahiy ile konuşmasını, kulu Cibril ile konuşmasını, dilediğini emredip, dilediğini yasaklamasını, mülkünde tedbirini, katına çıkıp inen melekleri işitir gibidir.

      O kul, O’nun razı oluşunu, gazabını, sevdiğini, buğzettiğini, verdiğini ve mani olduğunu, güldüğünü, sevindiğini, melekleri arasında dostlarını övdüğünü, düşmanlarını yerdiğini müşahede eder gibidir.

      O kul, O’nun iki kerim elini, birisiyle yedi kat gökleri, diğeriyle yedi kat yerleri tuttuğunu, yedi kat semayı sağı ile defterleri kitaplar üzerine dürer gibi dürdüğünü, müşahede eder gibidir.

      O kul, kullar arasında verilecek hükmün geldiğini, O’nun nuruyla yeryüzünü aydınlattığını, Arş’ına istiva etmiş halde, uzaktakinin yakındaki gibi işiteceği bir sesle nida ettiğini görür gibidir.

      Ve o kul, O’nun Adem’e şu nidasını işitir gibidir; “Ey Adem! Kalk ve ateşe gidecek olanları gönder!” aynı şekilde, mvkıf ehline olan nidasını adeta kulaklarıyla işitir gibidir; “Hangi peygambere uydunuz? Kime ibadet ediyordunuz?”

      Ve bilcümle kalbiyle Rabb’i müşahede eder, O’nu Kitapların ve rasullerin tanıttığı gibi tanır, O’nu rasullerin çağırdığı dinin, onların haber verdiği hakikatlerin tarif ettiği gibi bilir. O’nu görmese de beldelerden ve vakalardan tevatür ehlinin haber verdiği gibi buna kalbiyle şahit olur. Onun bu imanı, gözüyle görür gibidir. Onun dışında bir iman, körleri taklidin ta kendisidir.[12]

      Kulun, amel etmeden önce, amel ederken ve amel ettikten sonra nefsini kontrol etmesi gerekir. Amelden önce; nefsin isteğiyle mi hareket ediyor, şöhret veya riyaset mi istiyor, geçici kazanç mı istiyor, yoksa sadece Allah’ın rızasını mı istiyor? Eğer Allah için ise o amel yapılır, aksi halde terk edilir. İşte bu ihlastır.

      Amel esnasında; bu amel ile seviniyor mu, insanlara amelini süslüyor mu, onlar onu görünce övsünler diye güzelleştiriyor mu, veya insanlar onu bu halde göremeyeceklerde zemmedecekler diye endişeleniyor mu, veya bunu Allah’ın emrini yerine getiriyor, yasaklarından sakınıyor görünmek için mi yapıyor? Şayet yalnız Allah içinse, devam eder, değilse Allah’tan bağışlanma diler.

      Amelden sonra kontrole gelince; yaptığından dolayı sevinip övünüyor mu, bunu insanlara açıkça veya ima ile bildirmek istiyor mu? Kim böyle yapmazsa, nefsine eziyet vermeye çalışıyor demektir. Böylesinden aslandan kaçar gibi kaçmalısın. Onun haline halkını muttali kılacak olan ancak Allah’tır. Kul ise, başkalarının amellerine muttali olmalarını istemez. Onu Allah’ın kolaylaştırması ve O’nun fazlı ile yapabilmiştir. Ameliyle değil, Allah’a itaat ediyor olmasıyla sevinir. Allah Teala’nın buyurduğu gibi; “De ki; Ancak Allah’ın fazlıyla ve rahmetiyle, evet yalnız bununla sevinsinler! Bu onların toplamakta olduklarından hayırlıdır.”(Yunus 58)

      Ebu Zerr radıyallahu anh rivayet ediyor; o, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e; “Ey Allah’ın rasulü! Kişi hayırlı bir amel işleyince insanlar onu övüyorlar. Buna ne buyurursunuz?” deyince buyurur ki; “Bu, mü’min için peşin müjdedir.”[13]

      Bu, kulun, nefsi taatinde ihlaslı olsun diye onu murakabe etmesidir. Nefsin isyanda murakabesi; tevbe, pişmanlık ve ondan vazgeçmektir. Mübahta murakabesi; edebi gözetmesi, nimetlere şükretmesidir. Zira şüphesiz nimetlenilmedik bir an bulunmaz ve ona şükretmek kaçınılmazdır. Beladan da boş kalınmaz ve ona da sabretmek gerekir. Bütün bunlar murakabeye dahildir.

      Kul, bu murakabeye devam ederek, Allah’ın, kendisinin zahirine ve batınına muttali olduğunu yakin ile bilir ve bu ilim ile yakinin devam etmesi murakabedir. Bu Allah’ın kendisini murakabe ettiğini bilmesinin bir meyvesidir. Allah’ın kendisine baktığını, sözünü işittiğini, yaptıklarına her an, her nefes, her göz kırpmasında, gönlünden geçenlere muttali olduğunu bilir. Bunun için Rasulullah sallallahu aleyhi ve selem, Muaz r.a.’e; “Nerede olursan ol Allah’tan sakın.”[14] Buyurarak tavsiyede bulunmuştur. Bundan gafil olan, takva sahiplerinin halinden uzaklaşmıştır.

      Böylece murakabe, Allah’ın; er Rakib(gözeten), el Hafiz(himaye eden),el Aliym(her şeyi bilen), es Semi’(işiten), el Basir(gören) isimleriyle kulluktur. Kim onları sayarsa, ezberlerse, düşünürse ve gerektirdiği ile ibadet ederse murakabeye ulaşır.

      ÜÇÜNCÜ MAKAM; MÜCAHEDE:

      Allah Teala buyuruyor ki; “Bizim uğrumuzda cihad edenlere gelince, onları mutlaka yollarımıza eriştireceğiz. Şüphesiz ki Allah elbette iyilik edenlerle beraberdir.”(Ankebut 69)

      Bu cihad, Allah’ın dini, O’nun rızasını istemek gibi geneldir. Nefislerle mücahede ve insanı şeytanın vereceği gafletten ayırmak için murabıta da buna dahildir. Bu makam, Al-i İmran suresinin son ayetlerindeki “ribat edin; cihada hazırlanın” kavli ile kastedilen şeydir;

      “Ey iman edenler! Sabredin, sabırda üstün gelin. (her an cihada) hazırlıklı olun ve Allah’tan sakının! Umulur ki kurtuluşa erersiniz.”(Al-i İmran 200)

      DÖRDÜNCÜ MAKAM; TESLİM:

      Allah Teala buyuruyor ki; “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”(Nisa 65)

      Burada üç mertebe vardır; hüküm verme, hiçbir sıkıntı duymadan göğüs genişliği ve teslimiyet. Hüküm vermeye gelince; şart koşma ve kontrole ek olarak nefsin Allah ve Rasulünün emrine uygun hareket etmesidir.

      Sıkıntı duymadan göğüs genişliği; bunda mücahede gizlidir. Ta ki kalp teslim makamına gelmek için halis olsun. O da; haberde açığa çıkan şüpheden, işte açığa çıkan şehvetten, ihlasın açığa çıkmasında iradeden, kadere ve şeriata itirazdan, sevgisinde rekabetten halis olmasıdır. Bu ahlakın sahibi, selim kalbe sahiptir ki, kıyamet gününde Allah’a öyle kalpten başkasıyla giden kurtuluşa eremez. Teslim; çekişme ve itirazdan meydana gelen muarazanın zıddıdır.

      İtiraz insana üç şekilde bulaşır; Allah’ın koruduğu bundan müstesnadır;

      Birinci çeşidi; Allah’ın isimleri ve sıfatlarında batıl şüphelerle itirazdır. Erbabı bunu akli kesinlikler diye isimlendirir. O hakikatte cahilce hayaller, zihni imkansızlıklardır. Onlarla Allah Azze ve Celle’nin isimleri ve sıfatları hususunda çekişirler ve O’nun aleyhinde hüküm verirler. Allah’ın ve Rasulünün Allah için sabit kıldıklarını nefyederler, ve onların nefyettiklerini sabit kılarlar. O’nun düşmanlarını dost, dostlarını düşman sayarlar. Kelimeyi yeri dışına koyarak tahrif ederler. O’nu zikrettiklerinde pek çok kıymetini unuturlar. Aralarında alakayı keserler ve paramparça olurlar. Her fırka kendi yanlarındakiyle sevinir.

      Bu itirazdan koruyan; vahye tam teslim olmaktır. Kalp ona teslim olunca, onunla geleceğin sıhhatini görür, akılla ve fıtratla anlar ki, hak apaçıktır. İşitme, akıl ve fıtrat onda toplanır. İşte bu imanın kamilidir. Rivayete, aklına ve fıtratına karşı harp eden gibi değildir.

      İkinci çeşidi; Allah’ın şeraitine ve emrine itirazdır. Bu itiraz ehlinin çeşidi de üçtür; birisi; görüşleriyle ve kıyaslarıyla itiraz edip, Allah’ın haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarını haram sayarlar, vacipleri geçersiz kılıp vacip olmayanları vacip sayarlar. Sahihleri batıl, batılları sahih kabul ederler. Hükümsüze itibar edip, muteberi hükümsüz kılarlar, mutlakı sınırlandırıp sınırlıyı mutlak kabul ederler. Bu görüş ve kıyasçılığa Selef karşı çıkmış, bundan sakındırmışlar, yeryüzünün çeşitli yerlerinde bulunan arkadaşlarını uyarmışlar, böyle kimselerden sakındırmışlar ve onlardan nefret etmişlerdir.

      İkincisi; İman ve şeriat hakikatlerine zevkleri, vecdleri, hayalleri, batıl şeytani keşifleri ile itiraz edenlerdir. Allah’ın izin vermediği şeyleri din edinirler, Allah’ın Rasulü diliyle din kıldığı şeriatı iptal ederler. İman hakikatlerini şeytanın hilesi ve cahil nefsin hazları ile değişirler.

      Üstadlarının haz ehlini inkar etmelerine şaşılır. Halbuki onların içinde bulunduğu şey hazdır. Lakin hazları Allah’ın muradına muhaliftir. O’nun dininden uzaklaşmaktır. Allah’a yaklaştığına inanır fakat uzaklaşır. Şehvet ashabının hazları nerede, onun kötülüğünü itiraf edenler, ondan bağışlanma dileyenler, onların kusur ve ayıp oluşunu kabul edenler, onların dine ters düştüğünü itiraf edenler nerede?

      Onlar hazlarını din edinip, Allah’ın şeriatı ve dini öne alıyorlar, onunla kalpleri mahvediyorlar, Allah’ın yolunu kapatıyorlar. Öncekilerin batıl görüşleri ve kıyasları ile bunların zevkleri alemi fesada uğratıyor, din kaidelerini yıkıyor, tehlikeli tuzaklara düşüyorlar. Şayet Allah dinini korumayı garanti etmeseydi, onun alametlerini açık etmeseydi, herkes tuzaklara düşerdi.

      Üçüncüsü; buna yöneticilerin, Allah ve Rasulünün getirdiklerinden önde tuttukları zalim siyasetlerle itiraz etmektir. Bu zalim yöneticiler, halka bunlarla hükmederek, Allah’ın şeriat, adalet ve hadlerini geçersizleştirmişlerdir.

      Öncekiler; “Akıl ile nakil çakıştığında aklı öne alırız” dediler. Sonrakiler “haber ile kıyas çakıştığında kıyası öne alırız” dediler. Zevk, keşif ve vecd ehli ise şöyle dedi; “Zevk, keşif ve vecd, şeriatın zahiriyle çakıştığında, zevk, vecd ve keşfi öne alırız” Sonuçta her grup, Allah’ın dini ve şeriatı yerine, kendisiyle hüküm verdikleri bir taguta öncelik vermişlerdir.

      Derler ki; “nakil sizin olsun, akıl bize yeter”, diğerleri; “siz zahir ehlisiniz, biz ise hakikat ehliyiz.” Üçüncü grup; “şeriat sizin olsun bize siyaset yeter” diyorlar. Bu ne büyük bir beladır, her yere yayılmış ve herkesi kör etmiştir. Ne büyük bir musibettir ki her yere dağılmış ve herkesi sağır etmiştir. Bu öyle bir fitnedir ki, hevesli kalpler ona icabet etmiştir. Bu öyle kopan bir rüzgardır ki kulakları duymaz, gözleri görmez hale getirmiştir. Onların yüzünden Allah’ın hükümleri işlemez olmuştur. O’nun izzet ve ikram sıfatları kaldırılmıştır. Herkes zulme ve zalim görüşlere istinad eder hale gelmiştir. Fasid sözleri ve hevalarıyla Allah’a ve kullarına hükmeder olmuşlardır. Bu yüzden vahiy sürekli tevil ve tahrife, din her türlü ifrat ve saptırmaya maruz kalmıştır.

      Üçüncü çeşidi; Allah’ın fiillerine, kaza ve kaderine itirazdır. Bu cahillerin itirazıdır. Açığı ve gizlisi arasında sayılamayacak kadar çok çeşidi vardır. Bu, hummanın bedeni sardığı gibi, nefislerde yayılır. Kul, sözlerini, emniyetini, irade ve hallerini iyi düşünürse, şüphesiz bunu kalbinde açıkça görürdü. Her nefis, Allah’ın kaderine fiillerine itiraz edicidir. Ancak O’nunla tatmin olan ve herkesin gücünün yettiği bir şey olan, O’nu tanıma noktasına ulaşanlar, O’na teslim olur ve bağlanırlar. Onlar her şeye razı olurlar.[15]

      Bunun için İbni Ömer radıyallahu anhuma der ki; “Kul, göğsünde düğüm olan şeyi terk etmedikçe takvanın hakikatine ulaşamaz.”[16]

      İşte o, Allah’ın emrine ve dini, kevni ve kaderi hükümlerine teslimiyettir. Bu, ayakların kaydığı, anlayışların saptığı, akılların şaştığı, tartışılan bir konu olan kazaya rıza meselesidir. İnşallah ileride bu konu hakkında açıklama gelecektir. Şimdilik bu kadarı yeter.

      Lakin kişiye Allah’ın hükmü olan yerde aklını ve kıyasını boyun eğdirmesi gerekir. Bunda Allah kimilerini aziz kılmış, kimilerini de rezil etmiştir. Bu, Allah’ın mahlukatına taksimidir. Şiddette farklılıkla beraber, onların kaderlerini, keyfiyetlerini, cinslerini beyan eder, bütün bunlar da Allah’ın hikmetine uyar. Şüphe ve kıyasla buna itiraz edilemez. Ondan galip kıyas ile uyar. Hikmeti ve adaletiyle taksim edip, bağışlayana teslim olur.bşüphesiz O’nun kullarından ancak fakirlik ile ıslah olacaklar vardır ki, onu zengin etse fesada uğrar. Yine kullarından ancak zenginlik ile ıslah olacaklar vardır ki, onu fakir etse fesada uğrar. Yine onlardan hastalıkla ıslah olacak, sıhhat ile fesada uğrayacak olanlar ve ancak sıhhat ile ıslah olup, hasta etse fesada uğrayacaklar vardır.

      Bununla sana iman makamlarının en büyüklerinden birini açıklıyorum. İnsanların iman bakımından en kamili, teslimiyeti en kamil olanıdır. Bu makamın sahibi, Allah yolunda cihad, O’nun yolunda eziyete tahammül, O’nun imtihanına sabır gibi korkulu yerlerde atılgan olur, peşine düşen durumlardan, sürüklendiği korkunç hallerden korkmaz. Onun teslimiyeti, o düşüncelerden onu korur. Korkmasına da gerek yoktur. Zira o, teslimiyet kalesinin koruması altındadır.

      BEŞİNCİ MAKAM; RIZA;

      Bunun bölümleri vardır;

      Birinci Bölümü; Rab Olarak Allah’tan Razı Olmak;

      Rab olarak Allah’tan razı olmak; Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmek, kulun Allah’tan başka Rab edinmemesi, O’nun takdiri gerçekleşirken, O’nun tedbirine itimad etmesini gerektirir. Allah Teala buyuruyor ki;

      “De ki; Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka Rab arar mıyım?”(En’am 164)

      Şüphesiz o, imanın cömert tesbihidir. Harika tevhid denizinin manzarasından en net surette tecelli eder… bir kelimesi ile gökler, yeryüzü ve onlarda bulunanlar var olur… sonra hepsi O’nun vahdaniyetinin gölgesinde alemlerin Rabbi olan Allah’a akide, ibadet ve şeriat ile ibadet ederler… nasıl olur da her şeyin Rabbi olandan başka bir Rab isterim?!

      Böylece bu istek, ilk isteklerle beraber, En’am suresinin başında ve ortasında, iman hükümlerini hedefler; “De ki; Ben Allah’tan başkasını dost tutar mıyım ki, gökleri ve yeri yaratan O’dur. O yedirip besliyor ve yedirilip beslenmeye muhtaç değildir. De ki; Bana İslam’da ilk olmaklığım emrolundu ve bana sakın müşriklerden olma (denildi)”(En’am 14)

      Yani; ma’bud, yardımcı ve sığınak olarak Allah’tan başkasını dost tutar mıyım? Demektir. O dostluk, sevmek ve itaat etmektir.

      Bu kaziye, veli(dost) kelimesinin bütün manalarında yalnız Allah’ı dost edinmeyi gerektirir ki, bu da imanda samimiyet kaziyesidir. Bu ayet ibareyi kuvvetlendiren sağlam delildir. Zira fıtratın delili kuvvetli ve kesindir.

      Gökleri ve yeryüzünü yaratıp inşa edene dost olunmaz ise, kime dostluk edilebilir? Sağlam kuvvet sahibi, yerdekileri ve göktekileri rızıklandıran, yemeyen, yedirilmeyen ve yiyeceğe muhtaç olmayan Rezzak’a değil de kime dost olunur? Hangi akıl sahibi Allah’tan başkasının dost edinilmesine müsamaha gösterir?

      Eğer O’na dost olursa, şüphesiz onu rızıklandırır ve doyurur. Şüphesiz Allah Rezzak’tır. Göklerde ve yerdekileri yedirip içirendir… Allah’tan başka metin kuvvet sahibi Rezzak var mıdır ki, dost edinilsin?

      Sonra naziklik, yağcılık, insaf olmadan ayırıcı izah getiriyor; “De ki; Bana İslam’da ilk olmam ve müşriklerden olmamam emrolundu.”

      Sınırları belirli kaziye, yumuşaklık ve çözülme kabul etmez. Her hareket ve sükunda maksud, yöneliş, itaat, boyun eğme yalnız Allah’adır. Başkasını O’na ortak etmekten uzaktır. Bu, O’na rızadır. O’ndan Rab olarak razı olmanın tamamındandır. Kim O’ndan hakkıyla razı olursa, O’ndan başkasına ibadetten kesinlikle nefret eder. Zira rıza, yalnız O’nun Rububiyetini ve yalnız O’na ibadeti gerektirir.

      Bu, İslam çarkının eksenidir; Rab olarak Allah’tan razı olmak, kulun, Allah’ın kendisine takdir ettiği şeylere razı olmasını gerektirir. İlah olarak Allah’tan razı olması, O’nun emirlerine razı olmasını gerektirir.

      Din çarkının ekseni bu olunca, bütün itikadlarda, hükümlerde, hallerde, Allah Azze ve Celle’ye ibadette tevhidi, O’ndan başkasından nefret etmeyi gerektirir. Kim bu eksende değilse, çark onun için dönmez. Kim bu eksene ulaşırsa, onun için çark sabit olur, eksen üzerinde döner. Şirkten tevhide, küfürden imana çıkar. İslam’ının çarkı iman ve tevhid ekseninde döner.

      Rab Olarak Allah’tan Rızanın Yükümlü Kıldığı İşler;

      1- Allah’a tevekkül: rıza, tevekkülün sonudur. Kimin ayağı tevekkül ve teslimde sağlam olursa, onun için rıza makamının hasıl olması kaçınılmazdır.

      Allah Teala buyuruyor ki; “Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur. “(Talak 3)

      2- Allah’ın rızasının bulunduğu şeylere devam etmek; kim bir şey yapmak isterse, O’na ulaşan yola süluk etsin. Kim Allah’tan razı olursa, Allah’ın razı olduğu şeyleri yapmaya devam eder ve bu onu rıza makamına ulaştırır.

      3- Kulun zayıflığını ve acizliğini bilmesi; kul zayıflığını görüp, aczini itiraf edince, Rabbinin sağlam korumasına sığınır ve ona şiddetlice sarılır. İşini O’na havale eder, takdir ettiği her şeye razı olur.

      4- Kulun Allah’ın rahmetini ve kendisine olan şefkatini bilmesi; Allah, kullarına, kendilerinden daha merhametlidir. Özellikle kendisine yönelenlere ve yoluna tabi olanlara… Buyuruyor ki; “Allah, mü’minlere merhametlidir.”(Ahzab 43)

      Bil ki ey iman kardeşim! Kim rıza kapısından girerse, himmetini yüce tutmuş olur ve nefs-i mutmainneye ermiş olur. Ayağını Allah’ın dilediği yere yerleştiren, eli boş dönmez.

      Allah’tan Razı Olmak;

      Bil ki, ey iman kardeşim! Kim Rab olarak Allah’tan razı olursa, Allah ondan, o da Allah’tan razı olur.

      Allah Teala buyuruyor ki; “Allah şöyle buyuracaktır: Bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur.”(Maide 119)

      “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.”(Mücadile 22)

      “Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O’na saygı gösterenler) içindir.”(Beyyine

      Bu ayetler, onların sadakatleri, imanları, Salih amelleri, Allah düşmanlarıyla cihadlarının karşılığı olarak, onların Allah’ın rızasına erdiklerini, onları razı ettiğini ve onların da Allah’tan razı olduğunu garantiliyor. Şüphesiz bu, Rab olarak Allah’tan , peygamber olarak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den ve din olarak İslam’dan razı olmalarından sonra onlara hasıl olmuştur.

      Bunun için, onun rıza ehli, O’ndan rıza ehlidir. Zira O’ndan razı olmak, O’nunla razı olmanın semeresidir. O’nunla rıza; isimleri ve sıfatlarıyla, O’ndan rıza; sevabı ve karşılığıyladır. Ve bu yüzden Allah ile razı olmak, Allah’tan razı olmaktan daha yüce ve yüksektir. Bunun sebepleri vardır;

      1- Allah ile razı olmak özel, Allah’tan razı olmak umumidir. Onun gayesi Allah’ın kaza ve kaderine teslim olmaktır. Ve bunun olduğu yerde Rab, İlah ve mabud olarak Allah’tan razı olmak vardır.

      2- Rab olarak Allah’tan razı olmak, farzları destekleyen bir farzdır. Kim Allah’tan Rab olarak razı olmazsa, İslam’ı shih olmaz, ameli ve hali de sahih olmaz.

      3- Rab olarak Allah’tan razı olmak, O’ndan razı olmayı gerektirir. Şüphesiz O’nun Rububiyetine razı olmak, O’nun emirlerine, taksimine, takdirine, verdiğine, mani olduğuna razı olmaktır. Bütün bunlara razı olmazsa, Rab olarak Allah’tan razı olmamıştır. Rab olarak O’ndan, bunların bir kısmına razı olsa bile, bütün yönlerden razı olmuş olmaz. Rab olarak O’ndan razı olmak ise, bütün yönlerden O’ndan razı olmayı gerektirir. Bunda şüphe yoktur. O’nunla razı olmak, O’ndan razı olmanın aslı, O’ndan razı olmak ise, Onunla rızanın semeresidir.

      Allah’tan Razı Olmanın Yükümlü Kıldığı İşler;

      Kul için, Allah’tan razı olmanın gerçekleşmesi, nimet ve musibet anlarında rızasının eşit olması, Allah’ın onun için tercihine razı olmasına bağlıdır. Nimet ve musibette rızanın eşit olmasında şu vecihler vardır;

      1. Müslüman, işini Allah’a havale etmiştir. İşini havale dolayı Allah’ın kendisi için seçtiği her şeye razıdır. Özellikle Allah’ın hikmetini, rahmetini, lütfunu, güzel tercihini kemaliyle biliyorsa…

      2. Müslüman, Allah’ın kelimesinde değişiklik olmayacağını, hükmünün geri çevrilmeyeceğini kesinlikle bilir. O, yakin ile bilir ki, nimet ve musibet, hükmü verilmiş, sonuçlandırılmış kaza ve kader iledir.

      3. Müslüman, sadece kuldur. Kul ise, ihsan ve merhamet sahibi efendisinin hükmünün işlemesinde kızamaz. Bilakis, onların hepsini onunla ve ondan razı olarak kabul eder.

      4. Müslüman, Allah’ı sevendir. Sevenin sadık olanı ise, sevdiğinin yaptıklarına razı olur.

      5. Müslüman, işlerin sonucunu bilmez. O’nun hak mevlası ise, onun maslahatını ve faydalarını en iyi bilendir; “Hiç yaratan bilmez mi? O latiftir, her şeyden haberdardır.”(Mülk 14)

      6. Müslüman, Rabbini tanır, O’na güzel zanda bulunur, yürüyen işlerden O’nu itham etmez. Allah’a güzel zanda bulunmak ise, Müslüman için nimet ve musibetin eşit olmasını gerektirir ve Allah’ın, hak Mevla olarak kendisi için seçtiği şeye razı olmasını gerektirir.

      7. Müslüman yakin ile bilir ki; takdir edilen kısmetini, ister rıza ile, ister kızgınlıkla karşılasın, kendisine onun karşılığı vardır. Razı olursa, ondan da razı olunur, gücenirse, kendisine de gücenilir.

      8. Müslüman bilir ki, en büyük rahatı, sevinci, nimeti, bütün hallerinde Rabbinden razı olmasındadır. Zira rıza, Allah’ın en yüce kapısı, sevenlerin rahat yeridir. Ona rağbet etmesi için ve onu başka şeyle değiştirmemesi için nefsine nasihat edenlerin layık olduğu yerdir.

      9. Müslüman bilir ki; gücenmek, dert etmek, gamlanmak, hüzünlenmek, kalp çarpıntısı, Allah’a muradı hilafına zanda bulunmayı ortaya çıkarır. Lakin razı olmak, bütün bunlardan halis olur ve Ahiret cennetinden önce dünya cennetinin kapılarını ona açar.

      10. Müslüman, rıza ile daha faydalısı bulunmayan sekinet, huzur tadını tadar. Şüphesiz o, kalbine indiği zaman, istikamet sahibi eder, hallerini düzeltir, işlerini yoluna koyar. Allah’ın, Müslüman kuluna en büyük nimeti ona sekinet indirmesidir. onun en büyük sebebi de bütün hallerinde Allah’tan razı olmaktır.

      11. Müslüman, rıza ile kalbini ihanetten, kusurdan, kinden temizleyip selim kılacak selamet kapısını açar. Allah katında da ancak selim kalp ile O’na varanlar kurtulacaktır.

      Razı olmada en ileri kul, kalbi en selim olandır. Günah, kusur ve ihanet, gücenmenin yakınıdır. Tıpkı kalbin selameti, iyiliği ve nasihati rızanın yakını olduğu gibi. Böylece hased, gücenmenin semeresi, kanaat de rızanın semeresidir.

      12. Müslüman, gücenmenin, kula istikrarsızlık getireceği ve Allah ile beraber olmaya sebat edemez olduğunu görür. Zira o, tabiatının, nefsinin ve hevasının kınadığı şeylerden razı olmaz. Takdirat ise onun kınadığı ve zıddı olan şeylerle cereyan eder. İstemediği şeyler zuhur edince ona kızar ve kulluk makamında sabit kalamaz. Kul, bu sebatsızlığı rızadan başka bir şeyle def edemez.

      13. Müslüman bilir ki, gücenmek kendisine Allah hakkında şüphe kapısını açar. Gücenenin kalbinde dolanıp duran şüpheden ve nefsinin takıntılarından kurtulması farkında olmasa bile pek nadirdir. Lakin bir an düşünse, muhasebe edip vakıf olsa, muhakkak şüphe içinde olduğunu görür. Rıza ve yakin, süt kardeştir. Şüphe ile darılma da birbirinin akranıdır.

      14. Müslüman, kalbini rıza ile doldurandır. Allah da onun göğsünü zenginlik, emniyet, kanaat ile doldurur, onun kalbini kendi muhabbeti ve kendisine yönelmesi için boşaltır.

      #696271
      Anonim

        Allah Teala buyurmuştur ki: “Muhakkak ki, Allah muttakileri sever.”(Tevbe 4)

        Takva: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem göğsüne işaret ederek üç defa: “Takva buradadır” buyurmuştur.[1] Diğer rivayette:

        Şüphesiz Allah cisimlerinize ve suretlerinize bakmaz, lakin kalplerinize bakar.” Bunu söylerken parmağıyla göğsüne işaret etti.[2] Yani zahirdeki amellerle takva hâsıl olmaz. Takva ancak kalbe Allah Teala’nın azameti, haşyeti ve murakabesinin yerleşmesiyle hâsıl olur.[3]

        Muttakiler: Gaybe iman eden, namazı ikame eden ve Allah’ın rızıklarından infak eden, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirilene ve ondan öncekilere indirilenlere iman eden, ahirete yakin ile iman eden, ahitlerine vefa gösteren, Allah’ın haram kıldıklarından sakınan, Allah’a itaat eden, peygamberlerin sonuncusu ve efendisi ile gönderilen şeriata tabi olanlardır.

        Onlar Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Onlara şeytan aksilik çıkardığı zaman Allah’ın cezalandırmasını, bol sevabını, vaadini ve tehdidini hatırlayarak tevbe ederler, Allah’a sığınarak O’na yönelirler ve hemen O’na dönüş yaparlar. Onlar üzerinde oldukları şeyi gördüklerinde bu halden uyanarak istikamete dönerler.

        İbn Abbas radıyallahu anhuma dedi ki: “Muttakiler: Allah’a şirk koşmaktan kaçınan ve Allah’a itaat ile amel eden müminlerdir.”

        Yine şöyle demiştir: “Muttakilerden maksat bildikleri hidayeti terk etmenin cezası konusunda Allah’tan sakınanlar ve hidayetin getirdiği hakikati tasdik ile Allah’ın rahmetini dileyenlerdir.”

        el-Hasen el-Basri dedi ki: “Müttakîler Allah’ın kendilerine haram kıldık­larından kaçınan ve farz kıldıklarını edâ edenlerdir.”

        Nitekim denilmiştir ki; Ömer b. el-Hattab radıyallahu anh, Übey b. Ka’b radıyallahu anh’e takva hakkında sordu. O da dedi ki:

        “Hiç dikenli bir yoldan geçtin mi?”

        “Evet” dedi.

        “Peki ne yaptın?” diye sordu.

        “Paçayı sıvadım ve sakınmaya gayret ettim.” Dedi.

        “İşte takva budur.” Dedi.[4]

        Takvâ sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarındadır. Güçlü ve Yüce Allah’ın huzurunda hak meclisindedirler.”(Kamer 54-55)

        [1] Müslim; Kitabu’l-Birr.

        [2] Müslim; Kitabu’l-Birr.

        [3] Nevevi Şerhu Sahihi Müslim (16/121)

        [4] Bkz.: İbn Kesir: Tefsiru’l-Kurani’l-Azim (1/42, 2/290)

      2 yazı görüntüleniyor - 1 ile 2 arası (toplam 2)
      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.