- Bu konu 16 yanıt içerir, 10 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
23 Temmuz 2010: 08:19 #663465
Anonim
Silsile: Tarikat Şeyhlerinin Hz. Peygamber (s.a.)’e kadar uzanan üstadlar zincirine verilen addır. Silsile, manevi bir neseb sayılır.
Bizim aramızdaki manevi neseb, kan bağı demek olan maddi nesebden daha yakın ve daha kuvvetlidir. Çünkü ruh, insanın hakikatini teşkil eder. İnsan ruhuyla insandır, insanın manevi babası, ruhuna hitab ettiği için, rehberliği de daimidir. Bu yüzden, manevi babaya intisab ile kendisine tabi olmak, her şeyden önce gelir.23 Temmuz 2010: 08:20 #773375Anonim
Silsile ve İcazet
Tasavvufî terbiye, bir arada bulunma (sohbet) ve in’ikas yoluyla gerçekleştiği, hal ve duyguların yansıma ve transferi demek olduğu için mürşid ve rehbere ihtiyaç göstermektedir. Bu ilmin, Hz. Peygamber’in manevi ve ruhanî otoritesinin devamı şeklinde bir özelliğe sahip olması, bu yolun rehberlerinde ma’nevi bir silsile aranması sonucunu doğurmuştur. Silsile, tarikat şeyhlerinin Hz. Peygamber’e kadar uzanan üstadlar zincirine verilen addır. Aslında ilk hicrî asırlarda tefsir, hadis ve fıkıh gibi İslamî ilimlerde genel olarak bir rivayet zinciri zorunluluğu vardı. Bilhassa hadis ve tefsir ilmine dair fikir ve görüş nakledenler, bu fikir ve görüşlerini genelde ashab yoluyla Hz. Peygamber’e isnada önem verirlerdi. Ancak hicrî III. Asırdan itibaren İslamî ilimler yazılıp kayda geçmeye başlayınca, silsile zorunluluğu da zaman içinde terkedildi. Hicrî VI. asırdan itibaren tefsir, hadis ve fıkıh konusunda silsile, pek aranmaz oldu. Tasavvuf ricali ise ilimlerinin özelliği gereği, silsile ananesini hiç terketmediler. Hatta ilk asırlarda şifahî olarak nakledilen silsile geleneğini zamanla yazılı hale getirdiler. Silsile cetvellerinin yazılı olduğu evraka “tomar” denir. Diğer ilim mensuplarının zamanla terkettiği silsile geleneğine sûfiler, ilimlerinin özelliği gereği biraz daha fazla önem verdiler. Sofilerin verdiği bu önem sebebiyle bazıları silsilenin muhdes yani sonradan düzenlenmiş bir şey olduğuna iddiaya kalkıştılar. Oysa ki silsile baştan beri, bütün İslamî ilimlerde olduğu gibi tasavvufta da vardır.Hz. Peygamber’den günümüze kadar devam eden iki silsile vardır. Bunlardan biri Hz. Ebû Bekir diğeri de Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Peygamber’e ulaşır. Diğer sahabelere aid silsileler, zaman içinde münkariz olmuştur.
Silsile Cenab-ı Hak’tan Cenab-ı Peygamber vasıtasıyla gelen feyz-i ilahi kanalı olduğundan bu tür feyze “feyz-ı isnadı” veya “füyuzat-ı silsile-i celile” adı verilir.
Silsile, manevi bir neseb sayılır. Kur’an’da Hz. Peygamberin hanımlarını, “Ümmetin anneleri” sayan (el-Ahzab, 33/6) ayetle mü’minlerin kardeş” olduklarını bildiren (el-Hucûrat, 87/10) ayet ve Hz. Peygamber’in “Ben sizin babanız makamındayım” (Ebû Davud, Tahare, 4) hadis-i şerifi İslam ümmetini büyük bir aileye benzetmiştir. Bu aile anlayışı tarikatlarda da vardır. Şeyh baba, eşi anne, müridler (ihvan) kardeşlerdir. Bu manevi ailenin soy ağacı, Hz. Peygamber’e ulaşan silsilenamelerdir. Bu yüzden silsilesini bilmeyen tarikat mensupları, şeceresini bilmeyen kimselere benzetilmiştir. Böyle bir titizlik tarikat bağlarında mensubiyet duygusunu pekiştirmektedir. Müridin kendisini manevi olarak şeyhinin soyundan bilmesi ve onun manevi evladı sayması; şeyhin de kendisini onun manevi babası bilmesi ve onu manevî evladı görmesi, duyguları yükseltmekte ve iletişimi kolaylaştırmaktadır.
Tasavvufta biri tabiî, diğeri manevî doğum olmak üzere iki doğum vardır. Tabiî doğum, çocuğun ebeveynin mahsulü olarak dünyaya gelmesidir. Ma’nevi doğum mürşide intisapla başlayan süreçtir. Bu doğumla mürid, doğan bir çocuğun, babasının bir parçası olması gibi, adeta şeyhinin bir parçası olur. O’nun ahlak ve özelliklerini taşır. Tabiî ve ilk doğum, insanın alem-i mülkle irtibatını sağlar, ikinci ve manevi doğum ise insanın melekût alemiyle alakasını sağlar. Nitekim Hakk Teala: “böylece biz, İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu (büyük ve muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki (kudret ve azametimize) kesin inananlardan olsun.” (el-en’am, 6/75) Ayette geçen “kesin inananlardan olma” özelliği, ancak bu manevi doğumla kazanılabilir. Manevî doğumu gerçekleştirmeyen kimse peygamberin mîrasçısı olmaya layık değildir. Kişi ne kadar anlayışlı ve zekî de olsa ikinci doğumu, manevi nisbeti yoksa peygamber mirasçılığına ehil olamaz. Çünkü anlayış ve zeka, aklın neticesidir. Halbuki akıl, şeriatın nûrundan mahrum ve kuru olursa mülk aleminde ne kadar dolaşırsa da Melekût alemine giremez. Bu yüzden sûfiler: “Alimler-peygamberlerin varisleridir.” (Buharî, ilim, 10; Ebû Davud, ilim, 3) hadîsinî Rasûlullah’tan itibaren manevi nesebin varlığına delil sayarlar. Rasûlullah mirasına sahip alimliğin, gönül imarıyla gerçekleşen bir irfan olduğunu söylerler.
Tabiî doğumda babanın sulbüne tevdi edilen çocuğa aid özellikler, bu suretle çocuğa intikal eder. Manevî doğumla da şeyhten müride manevî hal ve ahlâki özellikler intikal eder. Bu ilim ve haller, şeyhlere sohbet yoluyla Hz. Peygamber’den itibaren nasıl ulaştı ise müridlere de öyle yansır. Böylece manevi neseb devam etmiş olur. Sühreverdi’ye göre bu etkileşim, Allah’ın sohbet edenle sohbet edilen, sevenle sevilenin arasını telif etmesi sonucu olarak meydana gelmektedir. (bk. Avârif Terc, S. 106-108)
Bütün tarikatlarda “silsile” vardır. Ancak silsilede, birbirleriyle görüşmesi tarihen mümkün olmayanlar da bulunabilmektedir. Bunların feyzleri “üveysi” yolladır. Üveysilik cismâni olarak görüşmeleri mümkün olmayan kişilerin rüya yoluyla manen görüşmeleridir. Tasavvufta zikir telkininin sırrı, Rasûl-i Ekrem’e varıncaya kadar bütün kalblerin irtibatını sağlamaktır. Mürid, kendi silsilesini teşkil eden zevat-ı kiramın rûhaniyetlerinden şeyhi vasıtasıyla istifade eder. Bu yüzden silsilede yer alan ricalin muhtelif zamanlarda nazım, ya da nesir şeklinde isimleri yad edilerek feyz yolu aranır. Bütün tarikatlarda buna ayrı bir önem verilir. Özellikle Nakşibendiler, tarikat ayinlerine bile bu adı verirler: Hatm-i hacegan. Hatm-i hacegan tarikat silsilesinde yer alan ricalin isimlerinin saygı ile okunup yad edilmeleri demektir. Bu arada bazı sûreler ve Kur’an ayetleriyle dua ve salavat, tevhid ve lafza-ı celal zikri de icra olunur. İsimlerin anılmasının, rabıtada gönlü şeyh vasıtasıyla Hz Peygamber’e bağlamada büyük yararı vardır. Ayrıca “tefekkür-i mevt” ve “rabıta” sırasında tarikat ricalinin Hz Peygamber’den şeyhine gelinceye kadar “yarımay” (hilal) şeklinde oturduklarının tahayyül edilmesi manevi bir mülakat sayılır. Bu durum feyz-ı isnadi yoluyla salikin gönlünü açar, manevi yükselişlere medar olur.
Tarikatların silsilelerini tesbit eden bazı eserler kaleme alınmış ve bunlara silsile-name adı verilmiştir. İçerisinde ehl-i beytten birisinin yer aldığı silsilelere “silsiletü’z-zeheb” (Altın silsile) adı verilmiştir.
Sûfiler, şeyhin müridine söylediklerini ve silsilesini yazdırmasına delil olarak şu hadis-i şerifi öne sürme4ktedir. Peygamberimiz, Mekke fethinde bir hutbe irad buyurmuştu. Ebû Şah isimli biri bu hutbenin kendisi için yazılmasını istedi. Hz Peygamber (s. a.) “Ebû Şah için bu hutbeyi yazın buyurdu (Buharî, Lukata, 7; Müslim, Hacc, 447, Ebû Davud, ilim 3)
Manevi nisbetin alameti için de delil şudur: İbni Mes’ûd’un rivayetine göre Allah Rasûlü “Allah kimin hidayete ermesini isterse onun göğsünü İslam’a açar” “El-en’am, 6/125) ayetini okuyunca şöyle buyurdu. “Nur göğse girince göğüs genişler. Bunun alameti dünyayı bırakıp ahirete yönelmek, ölüm gelmeden hazırlıklı olmaktır. (Beyhaki…’ (Şuabül îmanlı, 352.105/52. hadis) Eşraf Ali Tanevi, bk. hadislerle Tasavvuf, Trc. Zaferilluh Davudi İst. 1995, s 157, 266 vd… Batınî nisbetin alâmetinin biri de hadiste belirtildiği gibi ahirete yönelmek ve ölüme hazırlıklı olmaktır.
Tarikat şeyhleri ve tasavvuf mensupları, zaman içerisinde liyakati olmayan ve seyru süluk görmemiş na-ehil kişilerin şeyhlik iddiasına kalkışmasını önlemek için, bir icazet şartı getirmişlerdir. İcazet, şeyhlerin mürid yetiştirmek üzere ehliyetini ispatlamış ve seyr u sülûkunu tamamlamış olan mensuplarına verdikleri yazılı veya şifahi izindir. Eğer verilen irşad izni, yazılı belge ise onun adı icazetnamedir. XVII.yüzyıldan sonra şeyhliklerin babadan oğula geçmesi sebebiyle tasavvufi eğitimin belli bir düşüş kaydetmesi, tekke şeyhlikleri için icazetname aranması sonucunu doğurmuştur. Şeyhten icazet alan sâlik, “halife” sayılır ve tekke açmasına izin verilirdi. Ancak tekkesi ve faaliyetleri mensûbu bulunduğu tarikatın merkez tekkesi (âsitâne) tarafından denetlenirdi. Müstakil ve sorumsuz hareketine izin verilmezdi.
Hilafet icazetnameleri iki türlü olurdu. Birisi şeyhin hayatıyla sınırlı olmak üzere verilen hilafet-i nâkısadır. Bu icazetin hükmü, şeyhinin vefatıyla sona erer. İcazet sahibi şeyhinden sonra müstakil hareket imkanına sahip değildir. Aksine asitane denilen merkez tekkenin, yada şeyhinin yerine post-nişin olan ser-halifenin işaretine uyar. Çünkü ser-halife hilafet-i kâmile sahibi kişidir. Hilafet-i tamme veya hilafet-i kâmile, şeyhinden sonra da müstakil hareket imkanı sağlayan ve sahibinin seyr u sülûkunu ikmal ettiğini gösteren vesikalardır. İrşad için icazete, icazet için de kesiksiz bir silsileye sahip mürşidden seyr-u sülûk görmeye ihtiyaç, hatta mecburiyet vardır.
Bir şeyhin sağlığında pek çok hulefası bulunabilir. Bunlar şeyhlerinin vefatını müteakip hemen yeni bir kol açmak yerine, merkez tekkenin hükmüne ve şeyhin baş halifesinin işaretine uymalıdır. Tasavvufta şeyh ve mürşid, fıkıhta müftü (fetva makamı) konumundadır. Halife ise vaiz; gibidir. Vaiz müftüye bağlı olduğu gibi halife de şeyhe bağlıdır. Tarikat pirleri de mezhep imamları ve müctehidler konumundadır. Bu itibarla herkesten bulunduğu konumdaki hiyerarşiye uygun hareket etmesi beklenir.
23 Temmuz 2010: 08:21 #773376Anonim
Altın Silsile’nin Kaynakları
Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile başlayan mânevi yol, Bâyezîd-i Bistâmî’ye kadar “Bekriyye” veya “Sıddîkıyye”, Bâyezîd’den Abdülhâlık Gucdüvânî’ye kadar “Tayfûriyye” veya “Bâyezîdiyye”, Abdülhâlık Gucdüvânî’den Şâh-ı Nakşbend Bahâeddin Buhârî’ye kadar “Hacegâniyye”, Şâh-ı Nakşibend hazretlerinden Ubeydullah Ahrâr hazretlerine kadar “Nakşbendiyye” Ubeydullah Ahrâr1 dan İmam-ı Rabbânî’ye kadar “Ahrâriyye” İmam-ı Rabbânî’den Mevlânâ Hâlid Bağdâdî’ye kadar “Müceddidiyye” Hâlid Bağdâdî’den günümüze kadar da “Hâlidiyye” adıyla anılmaktadır.
Altın silsilede yer alan sâdât-ı kiram’ın hal tercemeleri için muhtelif kaynaklardan yararlanılmıştır. Özellikle Bâyezid Bistamî’ye kadar olan tesımda yer alan sâdât-ı kiramı genel tarih ve tabakat kitaplarında bulmak mümkündür. Abdülhâlık Gucdüvânî’ye kadar olan silsilede yer alan zevât-ı kiramı da kısmen tasavvuf tabakatında bulma imkânı vardır. Abdülhâlık Gucdüvanî’den sonrakiler ise genellikle Nakşbendî silsilesini anlatan eserlerden istifâde ile kaleme alınmıştır. Bu konuda yazılmış olan eserlerin bşlı-çalan şunlardır:
1. Nefehâtü’1-üns min hazârati’1-kuds: Abdurrahman Câmî (ö. 892/1492) tarafından kaleme alınmıştır. Câmî, bizzat Nakşbendiyye tarikatına mensup bir müelliftir. Eserini, Sülemî’nin Tabakatu’s-sûfiyye’sini Farsçaya çeviren Abdullah Herevî’nin eserini esas alarak kaleme atmıştır. Herevî’nin Tabakatu’s-sûfiyye’sl Mehdi Tevhidi Pür tarafından neşredilmiştir. (Tahran 1917). Câmî Nefehât’ında 616 sûfînin terceme-i hâl ve menkıbesine yer vermiştir. Bu sûfîlerden 34’ü kadındır. Lâmiî Çelebi tarafından Türkçe’ye çevrilen eser, Osmanlıca olarak birkaç defa basılmıştır (İstanbul 1270, 1289). Lâmiî Çelebi terceme sırasında esere oııbeş kadar sûfînin hâl tercernesiyle menâkıbını ilâve etmiştir. Nefehât tercemesinde “Şeyhu’l-İslâm” unvanıyla anılan zât, Abdullah Ensârî Herevî’dir.
Câmî, eserinde Nakşî meşayıhına dair bilgiler verir. Özellikle şeyhleri Ubeydullah Ahrâr ile Sâ’deddin Kâşgarî için geniş bir malûmat sunmaktadır. Silsilede yer alan sâdât-ı kirâm’ı, Yûsuf Hemedânî’den başlayarak çağdaşları olan Nakşî şeyhlerine kadar anlatmaktadır, (bk. Nefehâtü’1-üns Tere. İstanbul 1289 s. 409-470).
2. Reşehât Aynül-Hayat: Ali b. Hüseyn el-Vâiz el-Kâşif (ö. 909/1532) tarafından kaleme alınmış Farsça bir eserdir. “Safiyyüddîn” lâkabı ile ünlü olan müellif, Câmî gibi Ubeydullah Ahrar’ın bağlılarından olduğu için eserini adetâ bşta şeyhi Ahrâr hazretleri olmak üzere Nakşi meşâyıhını anlatmak üzere kaleme almıştır. Eser, Arapça ve Türkçe’ye terceme edilmiş, Osmanlıca olarak Nefehât gibi pek çok defa basılmıştır. Reşehat’ta da Nefehât’ ta olduğu gibi Yûsuf Hemedânî’den bşlayarak Nakşî meşâyıhı anlatılır. Altmıştan fazla Nakşî Şeyh ve halifesine aid hâl tercemesi ve menâkıb bilgisi verilir. Reşehât müellifinin özellikle çağdşları hakkında verdiği bilgiler önemlidir.
3. Makamât-ı Mazhariyye Nakşî-Müceddidi şeyhlerinden Şah Gulâm Ali Abdullah Dehlevî (ö.1240/1824) tarafından kaleme alınmıştır. Müellif eserini şeyhi Mazhar-ı Cân-ı Canan için yazmışsa da Nakşbendî silsilesi ve şeyhinin üstadlanyla Nakşîlik yolu hakkında genel bilgiler de vermektedir. Eser Hindistan’da (1299) basılmış, İstanbul’da da bu baskıdan ofset olarak tab’edilmiştir. (1990)
4. el-Behcetü’s-seniyye: Muhammed b. Abdullah el-Hânî (ö. 1279/1862) tarafından kaleme alınan bir Nakşî âdâb kitabıdır. M evlâna Halid Bağdadî halifelerinden olan Muhammed el-Hânî eserinde Nakşbendiyye Halidiyye’sinin âdabını, seyr u suluk usûllerini derli toplu olarak telif etmiştir, Eser Arapça olup pek çok defa (İstanbul, 1303,1401) basıldıktan sonra Türkçe’ye de çevrilmiştir. Müellif eserinde mânevi nesepten ve öneminden bahsettikten sonra Nakşî silsilesini de ismen vermektedir, (bk. s. 10-13)
el-Behcetü’s-seniyye, biri Osmanlıca olmak üzere üç defa türkçeye terceme edilmiştir. Osmanlıca tercemesi kısmen muhtasar bir terceme olup silsileye âid bilgiler ihtiva eder. Merhum H. Sami Ramazanoğlu Efendi tarafından ÂDAB adıyla terceme ve neşrettirilen bu Osmanlıca terce-medeki silsile bilgileri, damadı Ömer Kirazoğlu tarafından ilâve edilmiştir, (s. 32-72) Abdülkadir AKÇİÇEK tarafından yapılan (istanbul 1976) yeni harflerle ilk tercemesinde de bu silsile bilgileri kısmen genişletilerek verilmiştir, (bk. s. 47-131), Ali Hüsrevoğlu tarafından yapılan ikinci terceme de de (İstanbul 1980) aynı bilgiler korunmuştur, (s. 35-117).
5. En-Nazmu’1-atîd, İrgamü’l-merid ve ed-Düreru’n-Nadîd: Bu eserlerin üçü de Düzceli M.Zâhid el-Kevserî’ye âiddir. İlki kendisinin de bağlı bulunduğu Hâlidiyye kolunun Gümüşhâneli dergâhı silsilesinin manzum bir listesidir. İkincisi bu manzumenin şerhi niteliğinde olup silsilede
geçen şahıslan anlatmaktadır. Eser, istanbul’da basılmıştır (1328). ed-Dürerü’n-Nadid ise müellifin İrgâmu’l-merîd’e yaptığı ihtisardır, o da matbûdur, (Kahire 1396/1976). İrgâmu’l-merîd, Altın Silsile adıyla türkçeye terceme ve neşredilmiştir.
6. el-Hadâiku’1-verdiyye: Abdülmecîd b. Muhammed el-Hânî’nin tamamiyle Nakşbendiyye silsilesi için yazdığımufassal eserdir (1306). Müellif el-Behcetü’s-seniyye yazan Muhammed el-Hânî’nin oğlu olduğu için tasavvuf ve silsile konularına âşinâdır. Eserinde Nakşî silsilesini üç bölümde inceler. İlk iki bölüm, Hz. Ali yoluyla gelen iki Haydan silsilesidir, üçüncü bölümde ise Hz. Ebû Bekir (r.a.)’dan gelen silsile ricali anlatılmaktadır. Eser Abdülkadir Akçiçek tarafından terceme ve neşredilmiştir (İstanbul 1986).
7. Hadîkatü’l-evliyâ Hocazâde Ahmed Hilmi’nin eseridir, matbûdur (İstanbul 1318).Hadîkatü’l-evliyâ Nakşbendiyye, Kadiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Rifaiyye, Mevleviyye, Bedeviyye, Desükıyye, Şazeliyye, Sa’diyye silsilelerini anlatan toplam yedi kitapçıktan oluşur. Bunlardan ilkiNakşbendiyye silsilenamesine dâirdir. Müellif kendisi de Nakşî olduğu için bu silsileyi diğerlerine göre biraz daha genişçe tutmuştur. Bayezid Bistamî’den itibaren Mevlânâ Halid Bağdadî ve halifelerine kadar olan silsile ricalini anlatmıştır.
8. Altın Silsile: Necip Fâzıl Kısakürek tarafından şeyhi Abdülhakim Arvâsî’ye kadar olan Nakşî silsilesini anlatan bir eserdir. Eserde toplam 33 velînin terceme-i hâl ve menkıbeleriReşehât, el-Hadâiku’1-verdiyye ve bazı şifahi bilgilere dayanılarak anlatılır.
9. el-İmamu’s-Serhindî, Ebu’l-Hasan Ali en-Nedvî’nin kaleme aldığı bu eser (Kuveyt 1985) İmâm-ı Rabbâni’den itibaren Müceddidî silsile hakkında bilgiler vermektedir.23 Temmuz 2010: 08:39 #773381Anonim
bir silsile örneği.Mevlana halide kadar olan mürşidi kamillerin silsilesi;
1- Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed (SAV)2- Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)
3- Selman Fârisî (r.a.)
4- Kasım Bin Muhammed (r.a.)
5- Ca’fer-i Sâdık (r.a.)
6- Bayezid Bistâmî (r.a.)
7- Ebu’l-Hasan Harakânî (k.s.)
8- Ebû Ali Farmedî (k.s.)
9- Yûsuf Hemedânî (k.s.)
10- Abdulhâlık Gucdüvânî (k.s.)
11- Ârif Rivegerî (k.s.)
12-Mahmûd Fağnevî (k.s.)
13- Ali Ramîtenî (k.s.)
14- Muhammed Baba Semmasî (k.s.)
15- Emir Külâl (k.s.)
16- Şah Nakşbend Muhammed Bahâüddin Buhârî (k.s.)
17- Alauddin Attar (k.s.)
18- Ya’kub Çerhî (k.s.)
19- Ubeydullah Ahrâr (k.s.)
20- Kadı Muhammed Zahid (k.s.)
21- Derviş Muhammed Semerkandî (k.s.)
22- Hacegi Muhammed İmkenegî (k.s.)
23- Muhammed Bâkî Billâh (k.s.)
24- İmam-ı Rabbânî Ahmed Farukî (k.s.)
25- Muhammed Ma’sum es-Serhindî (k.s.)
26- Muhammed Seyfeddin Serhindi (k.s.)
27- Nur Muhammed Bedâyûnî (k.s.)
28- Mirza Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s.)
29- Abdullah Dehlevî (k.s.)
30- Mevlânâ Halid Bağdâdî (k.s.)
3 Eylül 2010: 22:50 #776343Anonim
Bu silsilede Mevlânâ Halid Bağdâdî (k.s.)’dan sonra gelen bir kimse var mıdır acaba? Varsa kimdir açıklayabilir misiniz?
18 Kasım 2010: 21:36 #781242Anonim
Böyle bir yoldan ve koldan ders almış sülûkunu tamamlamış birinin “zaman tarikat zamanı değildir , iman kurtarma zamanıdır!” sözünü söylemesi asla doğru değidlir. Bu söz Bediüzzamana atfedilen uydurma bir sözdür ve iftiradır diye düşnüyorum.
19 Kasım 2010: 04:43 #781243Anonim
@yakuti 222288 wrote:
Böyle bir yoldan ve koldan ders almış sülûkunu tamamlamış birinin “zaman tarikat zamanı değildir , iman kurtarma zamanıdır!” sözünü söylemesi asla doğru değidlir. Bu söz Bediüzzamana atfedilen uydurma bir sözdür ve iftiradır diye düşnüyorum.
@talib 222291 wrote:
Söz söylenmiş ise tevil edilir. En doğru yol budur. Yoksa mutlak manada kabul edilemez. Ve zahir, ilk anlaşılan manası ile asla doğru değildir.
Risale-i Nur’u kaç kere okudunuz ? Neyin doğru neyin yanlış olacağına bırakın o yolda himmetini sarfedenler karar versinler. Tevile mevile gerek yok. Üstad tüm Risale-i Nurlarda hizmetin nasıl olması gerektiğini net olarak tevile ihtiyaç bırakmayacak şekilde izah etmiş. Hem düşünüyorum, bence öyledir gibi safsataları da bi geçin. Siz kimsiniz ki bir cemaatin hele ki içinde olmadığınız bir cemaatin hizmet tarzını kafanıza göre yorumlamaya kalkışıyorsunuz ?
İkinci bir mevzu da Üstad Hazretlerinin ders aldığını iddia ettiğiniz yazının kaynağı nedir ? Yoksa o da mı sizin düşünceniz ?
19 Kasım 2010: 07:39 #781249Anonim
@Lemeât 222295 wrote:
Risale-i Nur’u kaç kere okudunuz ? Neyin doğru neyin yanlış olacağına bırakın o yolda himmetini sarfedenler karar versinler. Tevile mevile gerek yok. Üstad tüm Risale-i Nurlarda hizmetin nasıl olması gerektiğini net olarak tevile ihtiyaç bırakmayacak şekilde izah etmiş. Hem düşünüyorum, bence öyledir gibi safsataları da bi geçin. Siz kimsiniz ki bir cemaatin hele ki içinde olmadığınız bir cemaatin hizmet tarzını kafanıza göre yorumlamaya kalkışıyorsunuz ?
İkinci bir mevzu da Üstad Hazretlerinin ders aldığını iddia ettiğiniz yazının kaynağı nedir ? Yoksa o da mı sizin düşünceniz ?sayın meşveret başkanımız,
Risaleleri okuma tekeli sadece sizin elinize mi verildi acaba ? bir başkaları bu eserleri okuyamaz ve onlardaki muğlak ifadelere yorum getiremez mi ? Böyle birşeyi nasıl savunabilirsiniz ? Şahsen bendeniz, bu eserler kütüphanemde olduğu ve birçoğunu da okuduğum halde, Bediüzzamanın Telvihât-ı Tis’a başlığı altında Turuk-u Aliyye ve tasavvuf hakkında vermiş olduğu bilgilerden sonra, sanki İslâmın özü ve cevheri olan bu yol iman kurtarmıyormuş gibi, “..“zaman tarikat zamanı değildir , iman kurtarma zamanıdır!” sözünü söyleyebileceğine asla ihtimal vermiyorum. Çünkü, ya bu Telvihât-ı Tis’a başlığı altında verilen bilgiler uydurmadır, yahutta “..“zaman tarikat zamanı değildir , iman kurtarma zamanıdır!” sözü uydurmadır. Aklı başında hiçbir müslüman böyle aralarında anlam ve manâ bakımında bu kadar büyük uçurumlar bulunan ifadelerdeki çelişki veya tezadı bir araya getirmez-getiremez! Bu sebeple bence Telvihât-ı Tis’a başlığı altında verilen bilgiler doğru ve ona aittir; diğer tuhaf ve tuhaf olduğu kadar da anlamsız boş cümle ona ait değildir . Biz böyle anlıyor ve biliyoruz.19 Kasım 2010: 20:05 #781259Anonim
@yakuti 222302 wrote:
sayın meşveret başkanımız,
Risaleleri okuma tekeli sadece sizin elinize mi verildi acaba ? bir başkaları bu eserleri okuyamaz ve onlardaki muğlak ifadelere yorum getiremez mi ? Böyle birşeyi nasıl savunabilirsiniz ? Şahsen bendeniz, bu eserler kütüphanemde olduğu ve birçoğunu da okuduğum halde, Bediüzzamanın Telvihât-ı Tis’a başlığı altında Turuk-u Aliyye ve tasavvuf hakkında vermiş olduğu bilgilerden sonra, sanki İslâmın özü ve cevheri olan bu yol iman kurtarmıyormuş gibi, “..“zaman tarikat zamanı değildir , iman kurtarma zamanıdır!” sözünü söyleyebileceğine asla ihtimal vermiyorum. Çünkü, ya bu Telvihât-ı Tis’a başlığı altında verilen bilgiler uydurmadır, yahutta “..“zaman tarikat zamanı değildir , iman kurtarma zamanıdır!” sözü uydurmadır. Aklı başında hiçbir müslüman böyle aralarında anlam ve manâ bakımında bu kadar büyük uçurumlar bulunan ifadelerdeki çelişki veya tezadı bir araya getirmez-getiremez! Bu sebeple bence Telvihât-ı Tis’a başlığı altında verilen bilgiler doğru ve ona aittir; diğer tuhaf ve tuhaf olduğu kadar da anlamsız boş cümle ona ait değildir . Biz böyle anlıyor ve biliyoruz.Risaleleri okumak bırakın beni kimsenin tekelinde değil. Sözümde böyle bir anlam yok. Okumuş ve yeterli araştırmayı yapmış olsaydınız bu kadar saçma bir soru sormazdınız. Niyetiniz şu ana kadar yazdığınız yazılardan bellidir ki maksadınız hakikatı anlamak değil, cemaati ve Risale-i Nurları karalamaya çalışmaktır. Sizin gibiler her zaman çıkıcak, gerek Üstada gerekse bu kıynettar eserlere saldıracaklar lakin nasıl ateşe üfledikçe dahada alevi artarsa, sizin gibilerin bu tavırları onu değil söndürmek daha da insanların bilinçlenmelerini ve ona sarılmalarını, kıymetini anlamalarını sağlıyacaktır. Bu tarih boyu böyle olmuş, böyle de devam edecektir.
Telvihatı Tisa da yazanlar üstadın meşrebine aykırı yazılar değildir. Üstad orada tarikatın bütün güzelliklerine değinmiştir. Üstadın takip ettiği metod tarikatı karalamayı veya ona karşı çıkmasını gerektirmez. Sözündeki anlamda bu değildir zaten. Bunu ancak direkt olarak tersten meseleye yaklaşanlar sizin anladığınız şekilde anlar. Üstadın tarikat zamanı değil iman kurtarma zamanı deyişinde çok hikmetler vardır. Nasıl ki mavsimlere göre libaslar değişir, zamanlara göre de irşad metodlarında değişikliklerin olması gayet normaldir. Ve bu zamanda iman mevzusu daha önemlidir çünkü islam düşmanları imanın erkanlarına ilişmişler, Allahın varlığında ve birliğinde insanları şüphelere düşürmüşler ve inkara kadar götürmüşlerdir. Herşeyi maddede arayan anlayış hala dünyanın hemen her yerinde hakimdir. Üniversitelerde, sosyal hayatta, izlediğiniz dizilerde, okulda, otobüste, evinizdeki televizyonda, internette, gazetelerde, kısacası her yerde küfrü aşılamaya çalışanlar, azımsanmayacak kadar çoktur. Dolayısıyla şu zamandaen çok tahribat imani mevzulardadır. Bu sebepledir ki Üstad hazretleri zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır demiştir.
Bundan önce diğer yazılarınızda uyarmıştım. Aynı tavrınıza devam ettiğiniz ve uyarıları dikkate almadığınız için banlandınız. Burası adı üzerinde risaleforum. Burda olması mümkün olmayan tek bişey varsa o da Üstad hazretlerine ve Risale-i Nurlara ve Nur Cemaatine hakaret etmektir. Gününün tüm mesaisini bu hizmetle iştigal edenler o sözleri saçma bulmuyorsa, siz eleştiri maksadıyla okuduğunuz üç beş satır veya bir iki risaleye isnad ederek ondaki sözlere tuhaf ve boş diyemezsiniz.
Selametle.
19 Kasım 2010: 20:37 #781261Anonim
@talib 222291 wrote:
Söz söylenmiş ise tevil edilir. En doğru yol budur. Yoksa mutlak manada kabul edilemez. Ve zahir, ilk anlaşılan manası ile asla doğru değildir.
@talib 222305 wrote:
Lemeât kardeş madem risale okursunuz ve okutturmak gayretindesiniz, evvela yazılanları sakince okuyup, anlayabilmek kabiliyetini göstermeniz lazımdır.
Sözü söyleyene bakın. 🙂 Bir önceki mesajınız gayet itici. Uyarım sizin içinde geçerlidir. Bu şekilde devam ettiğiniz müddetçe yakuti ile akıbetinizin aynı olacağını hatırlatırım. Evet Risale okuyorum ve okutma gayretimde her daim var. Yalnız unuttuğunuz bir nokta saf değiliz. Kur’an tefsiri olan Risale-i Nurdaki sözler için uydurma söz, iftira diyen adamlara, işin aslını astarını düzgünce araştırmadan kesinlikle doğru değildir, tevil edilmelidir diyen adamlara teşekkür etmemizi beklemediniz herhalde. Yoksa biz gayet sakince dinler ve uygun cevapları da yazardık.
@talib 222291 wrote:
1. Risale yolunda neyin doğru ya da yanlış olacağını risale dairesinde hareket edenler karar vereceklerdir. Biz risale dairesine girip, şu yanlış bu doğru demedik. Risale okurları kardeşler risalelerin kendilerine kafi bir yol olarak görebilirler. Bizim sözümüz ona değildi. Tarikat hakkında bir söz vardı ve zamanın büyüklerince bu sözün zahirinin asla doğru olmadığıdır. Tarikatı tuttuk biz elhamdülillah.. Risale yoluna karışır değiliz, ama tarikat hakkında da bildiğimiz doğruları söyleriz ki buna gücenmemeniz lazımdır.
Sözün zahiri tarikatı kötülemiyorki doğru olmasın. Zamanı değil diyor, yakuti ye verdiğim cevapta bunu izah ettim. Tarikatı aşağılayan bir söz olsa belki sözünüzde hak olabilirdi. Siz daha Üstadın anlattığı kadar tarikatı bile güzelce anlatamazken bir sözü alıntı yapıp onu tarikatı karalamakla suçluyorsunuz ya da o sözün yanlış olduğuna işin içinde olmadığınız halde karar veriyorsunuz. Sözün zahirinde ne diyor bakalım. Zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır. Şimdi bu sözün hangi kelimesinde tarikatı aşağılayan bi nokta var ? Neye göre uydurma oluverdi bu söz hemen ? Sizin şahsi ölçülerinize göre mi yoksa bildiğiniz başka bir şey mi var ? Hiç bir Risale-i Nur talebesi demez ki tarikat kötüdür. Ve bu sözden de bu anlaşılmaz zaten. Bu sözü okuyan biri der ki neden zamanı değilmiş ? Sonra ona izah edilir ve o kardeş istediği yolu tercih eder. Kimse de tutup zorbalıkla onu Risale-i Nur Cemaatine bağlamak için çalışmaz. Yani bu konuda özgürsünüz. Tarikatlerden istifade edebildiğiniz kadar etmekte serbestsiniz. Üstad burda tarikatı kötülemek değil, kendi meşrebini izah ediyor. Bizim mesaimiz tarikat değil diyor. Yoksa tarikat kötüdür diye bi manası yok sözün. Öyle olsaydı Telvihat-ı Tis’a da o kadar güzel anlatmazdı değil mi ? Demek ki Risale-i Nur Cemaatiyle tarikatler arasında bir problem yokmuş. Sadece onları düşman gibi göstermeye, birbirine zıt düşürmeye çalışanlar varmış ????
@talib 222291 wrote:
2. Kelami dergahına devam eden pek çok büyük Bediüzzaman hz.lerini orada görmüşlerdir. Pek çok büyüğün ismini verebiliriz. Zira iki tanesinin ismi yazılarda mevcut. Olanı söylemekten daha doğal bir şey olamaz. Hazretin tarikatlı olmasının sizleri neden rahatsız ettiği de ayrı bir merak konusudur.
Hazretin tarikatlı olmasından niye rahatsız olalım. Lakin Tarihçe-i Hayatta kimlerden ders aldığı tek tek yazılıdır. Ve ömrü boyunca nasıl bir metod izlediği de bellidir. Velev bahsettiğiniz zatlardan ders almış dahi olsa veya dediğiniz gibi parlak istidatlı kişileri Sami Efendiye göndermiş dahi olsa, bugünkü metodu değiştirmemiz gerektiğine dair Risalelerde tek bir sözü yoktur. Bu hizmetin bu şekilde olması gerektiğine dair ise çok sözleri vardır.
Selam ve dua ile.
19 Kasım 2010: 20:55 #781262Anonim
Sayin Lemeat aydinlatici cevaplariniz icin Allah razi olsun..
Herkes kendine yakisani yapar ve soyler:)
Ogrenmek icin soran olur ignelemek icin soran olur cevaplar ortada:)20 Kasım 2010: 10:39 #781270Anonim
sayın talib
hiçbir kardeşim burada tasavvufa hakaret eden ya da aşağılayan bir ifade kullanmamış kimi muhatap alıp tasavvufu savunuyorsunuz anlayamadım?
aksine yakuti isimli şahıs gerek burada gerekse diğer konulara yaptığı yorumlarda
her fırsatta Üstad Hz.’lerine ve Risale-i Nur’lara yalan yanlış ithamlarda bulunmuş ve haddi olmadan aşağılama çabasına girmiştir
bu nedenle gereğide yapılmıştırtasavvufa hücum etmek bizim haddimiz değildir
taktir edersiniz ki herkes istediği yoldan gitmekte hürdür
aynı saygıyı bulmak duası ile..20 Kasım 2010: 17:49 #781295Anonim
talib;
O kadar izaha rağmen hala o sözü tarikat karşıtlığı gibi mi algıladınız ? Konu üzerinden, konuyla alakası olmayan kesimleri ortaya atmanızın sebebi nedir ? Tarikatlerle biz gayet güzel anlaşırız, hiç bi sorun yok aramızda. Tersine sorun olmadığından, Nur cemaatini karalamak maksadıyla (çok büyük ihtimal) tarikata düşmanmış gibi göstermek isteyenler var. Sanki Allahın günü Nur cemaatindekiler tarikatleri kötülüyolarmış, onlara zarar veriyorlarmış gibi bir panik havası oluşturmaya çalışıyorsunuz. Eğer gerçekten anlamaya çalışmış olsaydınız önceki yazılardaki netlikten sonra tutup şu ifadeleri kullanmazdınız. Üstadın kendi talebelerine tarikat zamanı değildir demesiyle tarikata düşmanlık ve hücum etmek arasında pire ile deve arasındaki kadar büyük bir fark var. Tekrar uyarıyorum. Risale-i Nurlara ve cemaatine ve Üstad hazretlerine, anlamaya çalışmadığınız bir cümle yüzünden bu şekilde ısrarla söz söylemeye devam ederseniz gereken yapılacaktır.
20 Kasım 2010: 22:11 #715585Anonim
Ben kendimi herhangi bir makamda görmüyorum. Lakin buradaysam gerekeni de zamanı geldiğinde yapmak vazifenin iktizasındandır. İşte ben de size diyorum ki anlama derdinde olmayan sizsiniz. Ben net bir şekilde meselenin izahlarını koymuşum oraya. Siz Üstadın sözlerine kendinizce tevil yapmaya çalışmısınız ve Nur cemaatinin, Üstadın ve Risalelerin tarikat düşmanı gibi olduğuna hükmeden bir genelleme yapmışsınız. Tabiki böyle bir tavra karşı tutumumuz sert olacaktır. Şimdi de çıkıp bazıları var alaycı davranan deyip daha önce genellediğiniz ifadeyi kısmileştirdiniz. E haliyle söyleyecek sözümüz olmaz. O tavrı gösterenlerin günahı boynunadır.
20 Kasım 2010: 22:21 #715581Anonim
@talib 222288 wrote:
Konu, Altın Silsile idi. Var mı devam eden bir yer diye sormuşlar, biz de kıyamete kadar devam edecek olan nakşi ve kadiri yolunuz yazdık.. Geylani Hz.leri bu yolda, yolunun ihya edilmesini arzu etmişlerdir.
Bakın biz buna itiraz etmiyoruz. Herkes kendi cephesinden görmek istediğini görüyor. Siz Geylani Hz. lerinin böyle arzu ettiğini söyleyip tercihinizi yapmışsınız. Biz de diyoruz ki Üstadımız da o müçtehidlerden biridir ve bu şekilde tavsiye buyurmuşlar. Biz de bu yolu tuttuk gidiyoruz inşallah. Yoksa iş anlaşmamak için diretmeye kalsa herkes ötekinin sözünü kendi Üstadının sözüyle çürütmeye çalışabilir. İkisi de çok kıymetli zatlardır. Bunu takdir etmek bize bile düşmez. Dolayısıyla ikisinin de peşinden gidene yanlış gidiyorsun denilmez. Seninki yanlış söylemiş benimki doğru denilmez. İkisi de doğru söylemiştir ama ben bu doğruyu kabul ediyorum.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.