• Bu konu 43 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 45)
  • Yazar
    Yazılar
  • #677073
    Anonim

      بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ


      Esselamün aleyküm kardeşlerim.

      Bu ayın son dersi, Üstad Hazretlerinin “elbette hayattan ziyade bir istediği var” dediği ölüm hakkında olacaktır. Ölüm bizden ne istiyor ? Dersimizi birlikte anlamaya çalışalım inşaallah. Sizleri, dersimizden anladıklarınızı paylaşmaya davet ediyoruz. Baki selam ve dua ile.

      [BILGI]İkinci Meselenin Hülâsası

      Risale-i Nur’dan Gençlik Rehberinin güzelce izah ettiği gibi, ölüm o kadar kat’î ve zâhirdir ki, bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Bu hapishane nasıl ki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir; öyle de, bu zemin yüzü dahi acele hareket eden kàfilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var.

      İşte bu dehşetli hakikatın muammasını Risale-i Nur hall ve keşfetmiş. Bir kısacak hülâsası şudur:

      Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor. Elbette bu ecel cellâdının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir meselesidir. Evet, çaresi var ve Risale-i Nur Kur’ân’ın sırrıyla o çareyi, iki kere iki dört eder derecesinde kat’î ispat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:

      Ölüm ya idam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir. Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferit ve dipsiz bir kuyudur. Veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nuranî bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikati Gençlik Rehberi bir temsil ile ispat etmiş.

      Meselâ, bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beş yüz kişi, herhalde, hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar. Ya “Gel, idam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferit pusulasını tut, bu açık kapıya gir” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altın bileti sana çıkmış. Gel al” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor.

      Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine girdiklerini, orada büyük ve ciddî memurların kat’î haberleriyle görür gibi bildiğimiz bir sırada, bu hapishanemize iki heyet girdi.

      Bir kàfile ellerinde çalgılar, şaraplar, zâhirde gayet tatlı helvalar, baklavalar var. Bizlere yedirmeye çalıştılar. Fakat o tatlılar zehirlidir, insî şeytanlar içine zehir atmışlar.

      İkinci cemaat ve heyet, ellerinde terbiyenameler ve helâl yemekler ve mübarek şerbetler var. Bize hediye veriyorlar ve bil’ittifak beraber, pek ciddî ve kat’î diyorlar ki:

      “Eğer o evvelki heyetin sizi tecrübe için verilen hediyelerini alsanız, yeseniz, bu gözümüz önündeki şu darağaçlarda başka gördükleriniz gibi asılacaksınız. Eğer bizim bu memleket hâkiminin fermanıyla getirdiğimiz hediyeleri evvelkinin yerine kabul edip ve terbiyenamelerdeki duaları ve evradları okusanız, o asılmaktan kurtulacaksınız. O piyango dairesinde ihsan-ı şâhâne olarak herbiriniz milyon altın biletini alacağınızı, görür gibi ve gündüz gibi inanınız. Eğer o haram ve şüpheli ve zehirli tatlıları yeseniz, asılmaya gittiğiniz zamana kadar dahi o zehirin sancısını çekeceğinizi, bu fermanlar ve bizler müttefikan size kat’î haber veriyoruz” diyorlar.

      İşte bu temsil gibi, her vakit gördüğümüz ecel darağacının arkasında, mukadderat-ı nev-i beşer piyangosundan ehl-i iman ve tâat için—hüsn-ü hâtime şartıyla—ebedî ve tükenmez bir hazinenin bileti çıkacağını yüzde yüz ihtimalle; sefahet ve haram ve itikatsızlık ve fıskta devam edenler—tevbe etmemek şartıyla—ya idam-ı ebedî (âhirete inanmayanlara) veya daimî ve karanlık haps-i münferit (bekà-i ruha inanan ve sefahette gidenlere) ve şekavet-i ebediye ilâmını alacaklarını yüzde doksan dokuz ihtimalle kat’î haber veren, başta ellerinde nişane-i tasdik olan hadsiz mu’cizeler bulunan yüz yirmi dört bin peygamberler 1 ve onların verdikleri haberlerin izlerini ve sinemada gibi gölgelerini, keşfle, zevk ile görüp tasdik ederek imza basan yüz yirmi dört milyondan ziyade evliyalar (kaddesallahü esrârehüm) ve o iki kısım meşâhir-i insaniyenin haberlerini aklen kat’î burhanlarla ve kuvvetli hüccetlerle, fikren ve mantıkan yakînî bir sûrette ispat ederek tasdik edip imza basan milyarlar gelen geçen muhakkikler, (HAŞİYE) müçtehidler ve sıddîkînler, bil’icmâ, mütevatiren nev-i insanın güneşleri, kamerleri, yıldızları olan bu üç cemaat-i azîme ve bu üç taife-i ehl-i hakikat ve beşerin kudsî kumandanları olan bu üç büyük ve âlî heyetlerin fermanlarıyla verdikleri haberleri dinlemeyen, ve saadet-i ebediyeye giden onların gösterdikleri yol olan sırat-ı müstakimde gitmeyenler, yüzde doksan dokuz dehşetli tehlike ihtimalini nazara almayan ve birtek muhbirin bir yolda tehlike var demesiyle o yolu bırakan, başka uzun yolda hareket eden bir adam, elbette ve elbette vaziyeti şudur ki:

      İki yolun—hadsiz muhbirlerin kat’î ihbarları ile—en kısa ve kolayı ve yüzde yüz Cennet ve saadet-i ebediyeyi kazandıranı bırakıp en dağdağalı ve uzun ve sıkıntılı ve yüzde doksan dokuz Cehennem hapsini ve şekavet-i daimeyi netice veren yolunu ihtiyar ettiği halde, dünyada iki yolun, birtek muhbirin yalan olabilir haberiyle yüzde birtek ihtimal-i tehlike ve bir ay hapis imkânı bulunan kısa yolu bırakıp, menfaatsiz—yalnız zararsız olduğu için—uzun yolu ihtiyar eden bedbaht, sarhoş divaneler gibi, dehşetli ve uzakta görünen ve ona musallat olan ejderhalara ehemmiyet vermez, sineklerle uğraşıyor, yalnız onlara ehemmiyet verir derecede aklını, kalbini, ruhunu, insaniyetini kaybetmiş oluyor.

      Madem hakikat-i hal budur. Biz mahpuslar, bu hapis musibetinden intikamımızı tam almak için, o mübarek ikinci heyetin hediyelerini kabul etmeliyiz. Yani, nasıl ki bir dakika intikam lezzeti ve birkaç dakika veya bir iki saat sefahet lezzetleriyle, bu musibet bizi on beş ve beş ve on ve iki üç sene bu hapse soktu, dünyamızı bize zindan eyledi; biz dahi bu musibetin rağmına ve inadına, bir iki saat müddet-i hapsi bir iki gün ibadete ve iki üç sene cezamızı, mübarek kàfilenin hediyeleriyle yirmi otuz sene bâki bir ömre ve on ve yirmi sene hapiste cezamızı milyonlar sene Cehennem hapsinden affımıza vesile edip, fâni dünyamızın ağlamasına mukàbil, bâki hayatımızı güldürerek bu musibetten tam intikamımızı almalıyız. Hapishaneyi terbiyehane gösterip, vatanımıza ve milletimize birer terbiyeli, emniyetli, menfaatli adam olmaya çalışmalıyız. Ve hapishane memurları ve müdürleri ve müdebbirleri dahi, câni ve eşkiya ve serseri ve katil ve sefahetçi ve vatana muzır zannettikleri adamları, bir mübarek dershanede çalışan talebeler görsünler ve müftehirâne Allah’a şükretsinler.

      1 : Müsned: 5:178, 179, 246; Zâdü’l-Meâd: 1:43-44.
      (HAŞİYE) : HAŞİYE O muhakkiklerden tek birisi Risale-i Nur’dur. Yirmi senedir en muannid feylesofları ve mütemerrid zındıkları susturan eczaları meydandadır. Herkes okuyabilir ve kimse itiraz etmez.

      Asa-yı Musa[/BILGI]

      [TAVSIYE]Konu ile ilgili derslerimiz: Açıklamalı Risale Dersleri 32 – Ölüm Son Değildir, Ölüm Nimettir..!

      Diğer derslerimiz için:
      Risale Açıklamalı
      [/TAVSIYE]

      #804533
      Anonim
        Ve Aleyküm Selam,

        Asa-yı Musa; Ustad Hazretlerinin de ifade ettiği gibi;

        [NOT]

        [Zındıka ve küfr-ü mutlaka karşı Risale-i Nur’un bir müdafaanamesidir. Ve bu hapsimizde hakikî müdafaanamemiz dahi budur. Çünki, yalnız buna çalışıyoruz.


        Bu risale, Denizli hapishanesinin bir meyvesi ve bir hatırası ve iki cuma gününün mahsulüdür.]


        Said Nursî

        [/NOT]
        [NOT]


        Risale-i Nur’dan Gençlik Rehberi’nin güzelce izah ettiği gibi, ölüm o kadar kat’î ve zahirdir ki; bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Bu hapishane nasılki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir.

        [/NOT]


        “Külli nefsin zâikatü’l-mevt”,

        yani

        “Her nefis ölümü tadacaktır.”


        meâlindeki âyet Kur’ân’da üç sûrede geçmektedir.

        (bk. Âl-i İmran, 3/185; Enbiyâ: 21/35; Ankebut, 29/57)

        Bu pasajda dikkatimi en çok çeken ve en çok hoşuma giden benzetme Ustadın dünyayı hapishaneye benzetmesi oldu.

        Hapishane evet lakin Ustadın penceresinden hapishane bile bir misafirhane ve o hapishane de bir nevi Medrese-i Yusufiye olur. O her olaya başka bir pencereden bakıyor.

        Ve biliyor ki dönüş ancak O’na’dır.

        Her kışın sonunda nasıl bir bahar geliyor ise;aynen yeryüzünün defalarca yenilenmesine tanık oluyorsak bizlere de birgün uğrayacağı gerçeğinden uzak kalamayız.Fakat mü’min için ölüm dostu dosta kavuşturan bir köprü olmalı..

        Allah selametle,layığıyla ve O’nun Rızasına uygun yaşayıp emaneti teslim etmeyi nasip eyler inşaAllah…

        [DIKKAT]Hüseyin Ağabeyime Not : Abi kaç derstir ölümü işliyoruz .Allah Senden Ebeden Razı Olsun.Hz.Ömer (r.a ) Ve ona ölümü hatırlatması için vazifelendirdiği arkadaşı aklıma geldi. [/DIKKAT]


        #804535
        Anonim

          [TAVSIYE]

          Biri de, sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce götüremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fâni dünyadan da çıkacaksın.

          Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın.

          Çünki feda etmediğin takdirde, ya bâd-i heva zâil olur, gider; veya Onun malı olduğundan yine Ona rücu eder.

          Eğer vücuduna itimad edersen, ademe düşersin. Çünki ancak vücudun terkiyle vücud bulunabilir. Ve keza vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuddan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun cihat-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır.

          Amma o noktayı da elinden atarsan, vücudun tam manasıyla nurlar içinde kalır.

          Mesnevi-i Nuriye



          [/TAVSIYE]

          #804539
          Anonim

            [NOT]

            öyle de, bu zemin yüzü dahi acele hareket eden kàfilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var.

            [/NOT]


            Misafirhane olan yerlerde gidiş günü gerçeği yolcuyu hazırlıklı olmaya sevk eder.Zaruri olan ihtiyaçları harici yanına fazla yük de almak istemez aklı başında olan yolcu..Bu yükler madde olarak değil de maddi alemin hırsıyla kendine manevi alemine yük almayı dert edinen kafilelerdir.Dünyanın ne tozuna ne balına bulaşmadan ubudiyet bilinciyle bir abd olarak yaşayıp ebedi abad yoluna tebdil edileceğimiz unutulmamalıdır.

            Ölüm varsa haşr de vardır.Hesap günü…Hesap olan yere gidilirken her insan dünya aleminde dahi korkuyu barındırırken,akla gelen herşeyin kaydını tutan mahkeme-i kübraya da dünyanın küçük mahkemelerindeki korkularından kat ve kat daha fazla çekinmeliyiz ve hazırlanmalıyız.Savunma haklarımız o gün bizim dünyadan yanımızda götürdüklerimiz olacak zira…

            Bir trafik cezasından çekinen insan mobesa kameralarının 7/24 çekiminde ise, daha kutsi vazifelerle görevlendirilmiş melaiker de her an bizlerle dahası Allah (c.c) herşeyi görüyor.

            Bir şehirde veya bir yerde büyük tesisatlar,büyük yemek masaları vs.hazırlıklar gördüğümüz zaman burada kesin büyük bir organizasyon olacak diye düşünüyoruz.Buradaki organizasyondan insanlara verilmesi istenen mesaj nedir acaba diye de takip ederiz bazen…

            İşte yeryüzüne bakalım bir de …Çok özel yerler her an karşımızda,heryerde Cenab-ı Hak mükemmel sofralarını kurmamış mı ?

            Kimin Kudreti yeter Allah ‘tan başka akın akın her mevsim bitmek bilmez bir meyve,sebze tezgahı…

            Yağmurları Rahmetin cismani şekliyle indiren…

            Gecenin ardından gündüzün aydınlığıyla geceyi bir dinlenme vakti yapan ve selamete çıkartan…

            Sayamayacağımız kadar alemin ihtiyacını tek bir zorlanma dahi yaşamadan ” Kün ” emriyle gerçekleştiren,

            bizden de elbet bunun karşılığında ” zikir-fikir-şükür ” yani düşünüp Allah’ın Celaline karşı ” Subhanallah ” şükredip ” Elhamdülillah ” demek bizler için kurtarıcı olacaktır inşaAllah.Hepsini kalpten ihlasla demek de gönül gözünün ” Allahu ekberi ” olsun.

            Ölüm de bizden ; bizi kendi vatanımıza götürüp kendi vatanımızda sorgulamayı elbette hak ediyor.

            #804540
            Anonim


              Abi kaç derstir ölümü işliyoruz .Allah Senden Ebeden Razı Olsun.Hz.Ömer (r.a ) Ve ona ölümü hatırlatması için vazifelendirdiği arkadaşı aklıma geldi.



              اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ
              “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” Tirmizî, Zühd: 4, Kıyâmet: 26; Nesâî, Cenâiz: 3; İbni Mâce, Zühd: 31; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:321.

              Ecmain olsun inşaallah Ashab kardeşim.

              Ölümün adını duymak, onu düşünmek, zikretmek hayattan aldığımız lezzetleri cidden acılaştırıyor. Ölüm bir de yakınlarımızdan birilerinin başına gelmişse, acılar kat kat artıyor. Ölüm en büyük nasihatlerden olduğunu Peygamber efendimiz aleyhissalatü vesselamdan öğrendiğimiz gibi, ölümün insanın üzerinde bıraktığı tesirle de bizzat öğreniyoruz. Bu yüzden ölümü çok zikretmekte fayda var inşaallah.

              [NOT]Risale-i Nur’dan Gençlik Rehberinin güzelce izah ettiği gibi, ölüm o kadar kat’î ve zâhirdir ki, bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Bu hapishane nasıl ki mütemadiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misafirhanedir; öyle de, bu zemin yüzü dahi acele hareket eden kàfilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var.
              [/NOT]

              Üstad Hazretleri risalelerin çok yerlerinde ölüm gerçeği ile muhakkak karşılaşacağımızı aklı ikna edecek tarzda misallerle anlatıyor. Gecenin gündüze değişmesi, her bir mevsimin bir başka mevsime değişmesi, sürekli birilerinin dünyaya gelip bir yandan da gitmesi gibi misalleri oldukça sık zikrettiğini görüyoruz.

              Kainatın her alanında sürekli bir yenilenme, sürekli bir gelip gitme var. Durağan bir hayat sözkonusu değil. Bu değişimler elbetteki çok hikmetleri barındırıyor. İnsana sürekli bu diyarın ebedi konaklama yeri olmadığını ihtar ediyor. Bir yaprak sonbaharda nasıl dalını terkediyorsa insanda tutunduğu hayat dalını hayatının sonbaharında terkedecek.

              Her ne kadar ölüm en büyük nasihat olma hususiyetini barındırıyorsa da, insanlar olarak çok çabuk unutuyoruz. Ölüm haktır ve gerçektir. Bizden 150-200 yıl önce de insanlar vardı dünyada hiç tanımadığımız ama şu an hiçbiri yok, hepsi geldiği gibi gitmiş. Bugün nasıl onlar unutulup toprağa terkedilmişse, aynı ölüm bizimde başımıza gelecek ve bir asır sonra bizi de hatırlayan olmayacak muhtemelen.

              Dünya tarihinin ilk gününden bugüne kadar geçen bütün asırlardaki insanların öldüklerini düşünelim. Sadece bir İstanbulda her asırda milyonlarca insan ölmüş. İşte insana ölümü ihtar eden bu kadar büyük bir delille karşı kaşıyayız. Buna rağmen insan hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalabiliyor, bunları görmüyor ya da kafasını kuma sokup görmek istemiyor. Bu sebeple de ölümü hatırlatan vesilelere yakın durmak, amellerimizi güzelleştirme açısından yerinde olacaktır.

              #804541
              Anonim

                [NOT]İşte bu dehşetli hakikatın muammasını Risale-i Nur hall ve keşfetmiş. Bir kısacak hülâsası şudur:

                Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor. Elbette bu ecel cellâdının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir meselesidir. Evet, çaresi var ve Risale-i Nur Kur’ân’ın sırrıyla o çareyi, iki kere iki dört eder derecesinde kat’î ispat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:[/NOT]

                Ölüm er ya da geç muhakkak başımıza gelecek. Bu gerçeği yok etmek gibi bir gücümüz kuvvetimiz yok. O zaman düşünmek gerek. Madem er ya da geç öleceğiz, o halde ölümün bizden ne istediğini öğrenmek yerinde olacaktır.

                Ölümün hemen arkasından gireceğimiz kabir alemi nasıl bir alemdir ?

                Sonrasında yeniden dirileceğimiz gün nasıl bir gündür ?

                Sırat köprüsü nedir ?

                Cehennem nasıl bir yerdir ?

                Muhakkak ki ölmeye aday olan insanlar için, bu sorular, hayatlarında kendilerine sormaları gereken en mühim suallerdir. Ve insanın kabirdeki azaptan, mahşer gününün dehşetinden, sırat köprüsünün sıkıntılarından ve dahi cehennem azabından kendini kurtarma planı yapması, buna göre davranması hayatında üzerinde durduğu en ciddi mesele olmalıdır. Çünkü bu gidişin ikinci bir dönüşü yok. Tek yönlü bilet almışız gibi, bu yolculuğa geriye dönmemek üzere çıktık. Yolculuk bittiğinde kimsenin gücü geriye dönmeye yetmeyecek.

                Üstad Hazretleri, ölümle birlikte karşılaşacağımız zorlukları yaşamamak adına bu dersi veriyor. Kur’an’dan süzülen hakikatleri, derdimize deva mahiyetinde bizlere sunuyor. İnşaallah anlayıp, hazmedenlerden ve hayatını buna göre tanzim edenlerden oluruz. Amin.

                [NOT]Ölüm ya idam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir. Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferit ve dipsiz bir kuyudur. Veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nuranî bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikati Gençlik Rehberi bir temsil ile ispat etmiş.[/NOT]

                Ölüm ya ebediyyen dirilmemek üzere bir bitiştir, yokluktur ki; bu anlayışa göre ölen tüm insanlar, dostlar ve akrabaların hiçbir şekilde geri dönüşü yoktur. Yahut başka bir aleme gitmek ve iman vesilesiyle ebedi saadet saraylarına girmek için bir teskere hükmündedir. Gerek Kur’an-ı Kerim, gerekse hadisler ve Onun tefsirleri birinci anlayışı şiddetler reddediyor. Onuncu Söz (Haşir Risalesi), öldükten sonra dirilmeyi, bir çocuğun bile anlayabileceği tarzda anlatıyor. Demek ölüm son değil, yokluk değil, hiçlik değil. Ölüm bir terhis, darü’l-hizmetten darü’l-ücrete geçiş kapısı, vazifelerin bitişi, ahbablara, akrabalara kavuşturacak bir vesile, ruhun serbest kalmasıdır.

                Ve kabir bir anlayışa göre karanlık, haşerelerin vatan tuttuğu, tek başına kalınacak bir yerdir. Ki bu anlayışın sahipleri inandıkları şekilde muamele göreceklerdir. Dersin ilerleyen bölümlerinde göreceğiz inşaallah. Yahut ölüm dünya zindanından – Dünya, müminin zindanı, kâfirin cennetidir. Ebû Hureyre radıy u anh. Müslim. – baki ve sonsuza kadar kalacağı manzaraların gösterildiği bir kapı hükmündedir. İnsan gideceği ebedi saadet alemlerini, o kapıdan bakarak müşahede eder ve kabri cennet bahçelerinden bir bahçe olur.

                #804542
                Anonim

                  ALLAH ile olduktan sonra,

                  Ölüm de Ömür de Hoştur….

                  ALLAHIM;

                  Atmasına izin verdiğin şu kalbimiz,

                  Aşkınla atsın,

                  Aşkınla dolsun,

                  Aşkınla dursun…

                  (Alıntı)

                  #804543
                  Anonim

                    @HuSeYni 340399 wrote:

                    Ölümün hemen arkasından gireceğimiz kabir alemi nasıl bir alemdir ?

                    Sonrasında yeniden dirileceğimiz gün nasıl bir gündür ?

                    Sırat köprüsü nedir ?

                    Cehennem nasıl bir yerdir ?


                    Abim Sen şimdi böyle sıralayınca ; şimdi okullarda sürekli sınavlar yapılmakta.Velhasıl en sonda temel bir sınav ile öğrenciler hayallerindeki mesleklere ve okullara gidiyorlar ya da erteliyorlar başka zamanlara…Hep daha iyisini kazanabilmek adına…Ve bu aşamalarda öğrenciler arasında bir iletişim gelişiyor.

                    Okulların yerleşim planlarından kampüsüne,yemekhanesinden,yurduna,hocalarından sınıflarına ve ilerisi için daha da evrensel boyuttaki çalışmalarına…

                    Yani demek istediğim ne kıymetli hayatımız varmış ki; bir okulu bile bu kadar incik cincik edip araştırıyoruz da ki sonunda da bir meslek sahibi olup yoğun işlerde çalışıtırılıp krediyle ev alıp sonumuzu hazırlıyorsak 🙂 Genelde diyelim bu mevzuya tabi ama heryerde yoğun bir bunaltıcı program gibi anlatılıyor çay sohbetlerine kadar ilerledi yani durum…

                    Neyse dağıtmayım konuyu abim 😉

                    Oysa Sahabeler bu dünyada ne bir birikim yapmışlar ne de böyle yoğun emelleri olmuş.Onlara bu yönde soru soranlara ” Biz neyimiz var neyimiz yok hepsini evimize yolladık ” diyerek muhteşem bir bakış değil muhteşem bir hayat örneği sergilemişler.

                    Yaşadığımız her an imtihandayız.Bitiş süresi belli değil.Kurallar,gerekli yol gösterici alimler,enbiyalar ,evliyalar ve Kainata Tercüman olan Efendimiz (Asm) eksiksiz halde vardır.

                    Bir yıkılacak binanın hesabına yıllarca kafa yoracağımıza gideceğimiz ebedi yıkılmaycak evlerimize yatırım yapmaya başlasak iyi olacak inşaAllah…

                    #804546
                    Anonim

                      [NOT]

                      İ’lem Eyyühel-Aziz! Kabir, âlem-i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azabdır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar.

                      Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeğe iştiyakın yok mudur?

                      Evet vakit yaklaştı.

                      Dünya kazuratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir.


                      Mesnevi-i Nuriye

                      [/NOT]

                      [BILGI]

                      İşte bu dehşetli hakikatın muammasını Risale-i Nur hall ve keşfetmiş. Bir kısacık hülâsası şudur:

                      [/BILGI]


                      Dehşetli gibi görünen gerçek bizim hazırlıklısızlığımızdır.Ölümün gerçekliğini yanımıza gelmeyene kadar hissetmeyişimiz bir zaman sonra tekrar gaflet ile geçiştirerek ciddiyetini gölgelememizdir.Oysa Ustadı Cenab-ı Kur’an Olan Risale-i Nurlar bunu keşfetmiş ve o dürbünden bize de anlatıyor Allah’ın izniyle…

                      [BILGI]

                      Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir mes’elesidir. Evet çaresi var ve Risale-i Nur Kur’anın sırrıyla o çareyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat’î isbat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:

                      [/BILGI]

                      Tek endişemiz Rıza Makamının rızasında yaşayabilecek saatleri Allah yolunda feda edebilmektir.Kurtuluş çaresi sadece dünyanın misafirliğinden başka bir misafirhaneye gittiği yeri hapishane değil aksine özgürlüğün adresi olan evine kavuşmasının rahatlığına teslim olan amellerini temiz tutmasıdır.

                      Çareleri ve tekrarla okuman gereken formüller de Cenab-ı Kur’an ve Sünnet yolundan ayrılmadan tazelenmekle mümkündür.Risaleler de bu hususta yardımcıdır.

                      [BILGI]

                      Ölüm ya i’dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.

                      [/BILGI]

                      İki taraftan bakabilirsin ölüme ; aslında bu bi bakıma bakış değildir yaşayıştır.Çünkü insanlar baktıkları gibi yaşarlar çoğunlukla..

                      Ölüme ya idam sehpası gibi bakarsın seni bu dünyadan koparan ve sevdiklerinden ayıran..Ki böyle bakmak demek senin dünyaya ne kadar bağlandığını gösterir.Oysa gidecek,bitecek bir hayata bırakacağın şeyi sevdiğin kadar sevmeliydin.

                      İkincisi ise ebedi bir hayata giriş kapısında olduğunu bilmek…Bunu düşünen ve yaşayan mümin ecelin saatlerinde kelime-i tevhid ve şehadeti getirmenin onu o saraya götüreceğini bildiğinden diline de döker.

                      Rabbim bizleri de en sevdiği halde, en sevdiği zamanda alsın inşaAllah katına…

                      Amin..

                      #804554
                      Anonim

                        [TAVSIYE]

                        Kezalik mevcudat, vücuduyla “Vâcib-ül Vücud’un vücub-u vücuduna ve ölüm ve zevaliyle, teceddüdî bir teselsül ile yerlerine gelen emsali, Sâni’in ezelî ve ebedî vâhidiyetine şehadet ediyorlar.


                        Mesnevi-i Nuriye

                        [/TAVSIYE]

                        #804564
                        Anonim

                          @ASHAB-I BEDR 340402 wrote:

                          Yani demek istediğim ne kıymetli hayatımız varmış ki; bir okulu bile bu kadar incik cincik edip araştırıyoruz da ki sonunda da bir meslek sahibi olup yoğun işlerde çalışıtırılıp krediyle ev alıp sonumuzu hazırlıyorsak 🙂

                          Aynen öyle. Kısa olan hayatımız için çok yoğun bir şekilde çalışıyoruz, ebedi hayatımız içinse çok az çalışıyoruz ya da çalışmıyoruz. Aslında hep ahirete çalışmamız da istenmiyor. Hatta öyle ibadetler var ki, yapıldığında insanın diğer mübah amellerini de (yemek, içmek, uyumak gibi) bir nevi ibadet hükmüne getiriyor. Namaz gibi. Günde bir saatle kabrimizi, ahiretimizi nurlandırmak için, aklı olan herkesin canla başla yapmaya çalışacağı bir ibadettir herhalde.

                          [NOT]Meselâ, bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beş yüz kişi, herhalde, hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar. Ya “Gel, idam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferit pusulasını tut, bu açık kapıya gir” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altın bileti sana çıkmış. Gel al” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor.[/NOT]

                          Üstad Hazretleri burada ölümü darağacına benzetmiş. Zira ölümün zahiren görünen yüzü darağacı gibi ürkütücü ve korkutucudur. Hatta gaflette olan bir mü’min bile ölümü bir an için bitiş gibi görebiliyor. Genel manada ölümü bir darağacı, idam, adem, bitiş gibi algılama sözkonusu. Bu darağacının arkasında yani temsile göre kabrin, ölümün arkasında daha önceden orada hazırlanmış bir ceza ve mükafat yeri var. Misalen bir piyango dairesi gibi. Şimdiye kadar dünyada yaşayanlardan başka o piyangoya katılmayan kalmamış. Hepsi o piyangoya katılmış. Kimisi kazanmış ve kimisi de kaybedip hüsrana uğramış. Biz de eninde sonunda o darağacına çıkacağız. Çünkü müstesna kalan yok. Zahirde yüzü çirkin görünen o darağacı bizim için ya sonsuz bir saadet kapısı ya da hüsran, azap kapısı olacak.

                          Ölüm mü’min ya da kafir ayırtetmeden herkesin başına gelecek ama bunun ardındaki sonuçlar aynı olmayacak.

                          Dördüncü Söz’deki günde bir saatle 5 vakit namaz ve imanımız, sonsuz saadetin kapısını ölüm darağacıyla açan bir anahtar olacak inşaallah.

                          #804567
                          Anonim

                            Ölüm gelmeden yoldaşını iyi seç!
                            Zamanede sana üç yoldaş vardır. Biri vefâkârdır, diğer ikisi ise gaddar :
                            Biri dostların, öbürü malın-mülkün, üçüncüsü ise iyi işlerin ki, vefalı olan budur.
                            Öldüğün vakit, malın seninle beraber gelmez, evden dışarı bile çıkamaz; dostun gelir, ama sadece mezarının başına kadar.
                            Fakat yaptığın işler vefakârdır; onlara iyice sarıl ki mezarının içine kadar seninle gelen onlardır.
                            Ama!.. Eğer amelin iyiyse, orada sana dost olur; kötüyse yılan kesilir.
                            MESNEVİDEN…

                            #804577
                            Anonim

                              [BILGI]

                              Ölüm ya i’dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.

                              [/BILGI]

                              Ölüm ya bir idamdır ebedi olarak idam sürecinde olur hem de sevdiklerini,akrabalarının bu ebedi idamda eleyen bir darağacıdır.

                              Ya da sonsuz bir alemin başlangıcına gidişi sağlayan gerekli bilet,vesika, kulluk vazifesiyle görevli bir asker gibi aldığı tezkeresidir.

                              [BILGI]Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikatı “Gençlik Rehberi” bir temsil ile isbat etmiş.
                              [/BILGI]

                              Kabir alemi ise ; ya tek başına içinde olduğun bir hapishane ve karanlık dipsiz kuyudur. Veya ebedi aleme nurani bir aleme açılan kapıdır.

                              İlkinde verilen misallere dikkat edecek olursak;

                              Birinci misallerde ; Kötü,ürtkütücü,karanlık,boğucu aklın alabileceği her türlü sıkıntıyı sıralamak mümkün.Fakat burada önemli olan insanın ölüme ve sonrasına yaklaşımıdır.

                              Şayet zahiri olarak bakılırsa hakikaten ölüm zor gelir,ağır görünür.Fakat zahiri bakan gözün biraz da batına bakması gerek.

                              Oysa ikinci misallerde;

                              Bizlere amellerimizin karşılığını göreceğimiz ebedi bir alemin davetçilerini takip edilen yol gösterilmekte…

                              Ölümün varlığı kadar önemli olan bir diğer husus da iman ettiklerimizdir.İman ettiğimiz Ahiret..İman ettiğimiz kader..İman ettiğimiz Hakk’a imani noktalardan sarılmadığımız sürece ölüme birinci misallerden bakarız.

                              #804598
                              Anonim

                                [NOT]Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine girdiklerini, orada büyük ve ciddî memurların kat’î haberleriyle görür gibi bildiğimiz bir sırada, bu hapishanemize iki heyet girdi.

                                Bir kàfile ellerinde çalgılar, şaraplar, zâhirde gayet tatlı helvalar, baklavalar var. Bizlere yedirmeye çalıştılar. Fakat o tatlılar zehirlidir, insî şeytanlar içine zehir atmışlar.[/NOT]

                                İstisnasız herkes ölüm akıbeti ile karşılaşıyor. Hayatımız boyunca bunun belki binlercesine şahit oluyoruz. Burada asılanlar kısmı, sefahette olanları ya da inançsızları temsil ediyor. İkinci kısım darağacını basamak yapanlar ise, Kur’an, Enbiyalar, evliyalar, muhakkikler, alimler, müçtehidler gibi çok ciddi zatların kesin ve delilli olarak haber verdikleri saadete mazhar olan kısmı temsil ediyor.

                                Bizimle her daim alakadar olan iki taife var. Bunlardan birinci taife nefis ve şeytan. Dünya ve ahiret hayatımıza büyük zararlar verebilecek bu ikili, her an iş başında. Sürekli fitnelerini, hilelerini yutturma peşindeler. Öyle ki bir ölüm hadisesi nefis ve şeytanın elinde koz. Ölüme isyan ettirmek için şeytan bütün gayretlerini sarfediyor. Bunu beceremezse, ölümü unutturup, insanın yüzünü dünyanın aldatıcı zevklerine çevirmeye çalışıyor.

                                #804601
                                Anonim

                                  BEDEN VE RUHLA ALÂKALI CENNET VE CEHENNEM

                                  Ölümün hakikati bilinmeyince âhiretin hakikatini kimse bilemez. Hayatın hakikatini bilemeyince, ölümün hakikatini bilemez. Ruhun hakikatini bilmeyince de, hayatın hakikatini bilemez. Ruhun hakikatini bilmek de, kendi nefsini bilmektir.

                                  İnsan, biri ruh, diğeri beden olan iki asıldan meydana gelmiştir. Ruh süvari gibi, beden de binek hayvanı gibidir. Âhirette bu ruhun beden vasıtası ile bir hâli, bir Cenneti ve Cehennemi vardır. Kendi zâti sebebi ile bedenin ortak olmadığı başka bir hâli de vardır. Beden sebebiyle de onun [insanın] bir Cenneti veya Cehennemi yahut saadeti veya şekaveti vardır. Araya beden girmeksizin olan kalbin nimet ve lezzetlerine, «Rûhanî Cennet», diyoruz. Yine beden araya girmeden olan sıkıntı, elem ve şakiliğine «Rûhani Cehennem» diyoruz.

                                  Bedenin de beraber bulunduğu Cennet ve Cehennem zaten bellidir. Orada, ağaçlar, nehirler, huriler, köşkler, yiyecekler, çiçekler ve buna benzer şeyler vardır. Her ikisinin de vasfı, Kur’ân-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. Herkes bunu anlayabilir.
                                  Hadis-i Kudsî’de, «İyi ameller yapan kullar için, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve hiç kimsenin kalbinden geçmeyen şeyler hazırladım» buyurulanlar, ruhanî Cennettedir. Kalbin içinden melekût âlemine bu mânânın aşikâr olduğunu, hiç şüphe kalmadığını gösteren bir pencere açılır.

                                  Bu yola kavuşan kimsede, âhiretin Cennet ve Cehennemine taklid ve işitme ile olmayıp parlak bir yakîn hâsıl olur [kendisinde şüphe olmayan kesin bilgi meydana gelir]. Bilâkis basiret ve müşahede ile olur. Hekimin, bu dünyada bedene ait iyilik ve kötülüğü bilmesi ve buna sıhhat ve hastalık demesi; bunun sebepleri olan ilâç kullanmak ve perhiz etmek, hastalığın ise çok yemek ve perhiz etmemekten ileri geldiğini söylemesi gibi; bu müşahede ile de kalbin yâni ruhun saadet ve şekaveti; ibadet ve marifetin bu saadetin ilâcı, cahillik ve günahın bu saadetin zehiri olduğu anlaşılır. Bu, çok kıymetli ve yüksek bir ilimdir.

                                  Birçok âlim denen kimseler, bunu bilmezler. Hattâ bunu inkâr ederler. Bedenî olan Cennet ve Cehennemden ileri geçip söz söylemezler. Âhireti bilme hususunda işitme ve taklidden başka bir yol bilmezler. Bizim ise bunun hakikati hakkında delilli uzun kitabımız vardır. Bu kitap Arabidir [Arabcadır]. Burada ise bu kadar anlattık. Zeki ve kalbi inad ve taklid bulaşıklığından temizlenmiş olanlar, bunu idrak ederler ve âhiret işi kalblerinde sabit ve kuvvetli olur. Bunun için birçok kimselerin âhirette imanı zayıf ve sallantıda olur.
                                  KİMYA-YI SAADET

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 45)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.