- Bu konu 43 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
23 Mayıs 2012: 16:20 #804608
Anonim
[NOT]
Meselâ:
Bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beşyüz kişi, her halde hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar: Ya “Gel i’dam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferid puslasını tut, bu açık kapıya gir.” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altun bileti sana çıkmış, gel al.” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor.[/NOT]
Öyle bir dünya hayal edelimki; hırslarıyla dünyaya bağlanmış ona o kadar yaslanmış ki bütün sebepler ile ömrü hayatını dünyaya feda etmiş.Yaş ilerleyip hastalıklar birer birer ortaya çıkınca birşeyler sürekli gözümüze sokulurcasına yaklaşan veya yakındır diye gelen tüm uyarılara gözünü,gönlünü kapayan bir insanlık tüm dayanağını aynen yukarıda ustadın da dediği gibi o dünyanın duvarına yaslanmış bir bahçedir bu denli görünen ölüm.
Evet dünya gerçekten kendisinde saklı bahçeleri barındırıyor.Hakiki bahçelerin gölgelerini bu dünyada imtihan edip ahiretteki gerçek bahçeleri saklıyor.Bu durumda buradaki dünya sevgimiz hırs ile bağlanılacak bir sevgi ile olmamalı…
Yaslandığımız duvar dünya ise şayet o da yıkılacaktır.Bahçesine aldanmamak lazım.Bahçelere seyr etmek için geldiğimizi ve seyirle sacid eylemk için geldiğimizi kavramak zamanıdır.Bu idrakle ile yaşadığımız her an bizlere ölümü asla perişan gösteremez.Perişanlıklarımız hallerimizde gizlidir.Şükrümüzde,secdemizde,ihlasla varılan vucud alemimizin binler dillerinde gizlidir.
Bu bakımdan bir kaç açıdan vasıflandırmış Ustad Hazretleri de ;
– Ya dünyaya yaslanırsın bahçesinde bir darağacının kurulduğu sırayla idam edileceği bir hapisin bitişi…
-Veya daimi idam pusulanı elinde yani imani olarak kendine sakla ve devam eyledur gittiğin aleme..Ki insan neyi nasıl yaşar da tanırsa öyle de muamele görür.
-Veya müjde ölüm var hakikat de budur diye gelen bir tezkere haberi gibi askerliğin bitti.Talim yerinden aldığın eğitimlerinin hakkını alacağın veya ödeyeceğin gündür diye gelen bir piyangodur.
Allah’ın emirlerine uyup da abdi olarak yaşamak ise cümlemizin piyangosu olsun inşaAllah…
23 Mayıs 2012: 20:44 #804610Anonim
[NOT]
Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine girdiklerini; orada büyük ve ciddî memurların kat’î haberleri ile görür gibi bildiğimiz bir sırada, bu hapishanemize iki heyet girdi. Bir kafile ellerinde çalgılar, şarablar, zahirde gayet tatlı helvalar, baklavalar var. Bizlere yedirmeğe çalıştılar. Fakat o tatlılar zehirlidir, insî şeytanlar içine zehir atmışlar.[/NOT]
Hepimiz o darağacına çıkacağız.Bir kısmı o darağacından aynen asılmakta…Diğer kısım da ardındaki alemin varlığını hayatta iken de kabul etmiş ve hazırlığını kısmen de olsa yapmaya gayret etmiştir.Çekinmiştir her türlü haramdan ve günahlardan..İşlediği günahtan da tevbe kapısına sığınarak yine Hakkın Rahmetine sığınmıştır.Teslim olmuştur.Bu bakımdan o alemin varlığına yönelik hayatta iken yaşayan insana her türlü caydırıcı,şeytani hileler yaklaşır.
Onu kendine çekmeye çalışır ve helal dairesinden uzaklaşması için elinden gelen gayretle eğlenceye,harama davet eder.Saltanat sürmeye çağırır dünyada adeta..
Hepsi birer zehirdir gerçeği perdeleyen,Hak kapısının aralanmasını inkara sevk eden unutturan.. İşte o zamanın yani hayatta iken verilen sınavların,ikilemler arasındaki mücadelelerin “ölüm var” gerçeğini gizlemesine veya açıldığı zamanki gaflete düşmesinin nedenlerini sıralamakta..
[TAVSIYE]
İ’lem Eyyühel-Aziz!Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû’ etmiştir.
Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!
Mesnevi-i Nuriye
[/TAVSIYE]
23 Mayıs 2012: 21:07 #804611Anonim
Ölüm gelmeden önce,nefsin heva ve hevesi cihetinde ölünüz…
24 Mayıs 2012: 10:41 #804613Anonim
[NOT]Bir kàfile ellerinde çalgılar, şaraplar, zâhirde gayet tatlı helvalar, baklavalar var. Bizlere yedirmeye çalıştılar. Fakat o tatlılar zehirlidir, insî şeytanlar içine zehir atmışlar.İkinci cemaat ve heyet, ellerinde terbiyenameler ve helâl yemekler ve mübarek şerbetler var. Bize hediye veriyorlar ve bil’ittifak beraber, pek ciddî ve kat’î diyorlar ki:
“Eğer o evvelki heyetin sizi tecrübe için verilen hediyelerini alsanız, yeseniz, bu gözümüz önündeki şu darağaçlarda başka gördükleriniz gibi asılacaksınız. Eğer bizim bu memleket hâkiminin fermanıyla getirdiğimiz hediyeleri evvelkinin yerine kabul edip ve terbiyenamelerdeki duaları ve evradları okusanız, o asılmaktan kurtulacaksınız. O piyango dairesinde ihsan-ı şâhâne olarak herbiriniz milyon altın biletini alacağınızı, görür gibi ve gündüz gibi inanınız. Eğer o haram ve şüpheli ve zehirli tatlıları yeseniz, asılmaya gittiğiniz zamana kadar dahi o zehirin sancısını çekeceğinizi, bu fermanlar ve bizler müttefikan size kat’î haber veriyoruz” diyorlar.[/NOT]
Birinci cemaat nefis, şeytan ve şeytanın ordusu yani şeytana hizmet eden herşey zahirde tatlı gibi görünen şeylerle insanları zehirlemeye çalışıyor. Evet her bir günahın, her haram olan şeyin görünüşte cüz’i bir lezzeti varsa da, ahirinde o lezzetin çok fevkınde elemi vardır. Bilhassa tövbe ile temizlenmediği takdirde, ahiretteki cezası pek büyüktür. İşte şeytandan dersini alan nefis ve şeytan orduları, sonradan bizleri kıvrandıracak (hatta vicdanı bozuk olmayan, günahı anında da bu azabı hisseder) olan kötü amelleri tatlı gösteriyor. Peşin cüz’i bir lezzeti, sonsuz ya da büyük azaplara bir tercih ettiriyor.
Nefis ve şeytan ordularının karşısındaki herşey hikayedeki ikinci cemaati temsil ediyor. En başta Kur’an-ı Kerim sonra Peygamberler ve Peygamber efendimiz aleyhisselatü vesselam ve sünneti, sonra evliyalar, asfiyalar, alimler, muhakkikler hepside bu cemaate dahil. Vicdan dahi birinci cemaatin sunduğu zehirli lezzetleri reddetmesi itibariyle, bu cemaatin içinde yer alıyor.
Bu ikinci heyet bizi o tür zehirli lezzetlerden şiddetle menediyor. Önümüzdeki ölüm darağacını gösterip, bu zehirli balların kötü bir akıbeti netice vereceğini misalleriyle gösteriyorlar. Efendimiz aleyhissalatü vesselam kabir azabı çeken kişileri bizzat yerinde, sahabilerine göstermiş. Bunun gibi Kur’an-ı Kerim de, müfessirler de kabir azabının vaki olacağını kesin bir şekilde haber veriyor.
Günahların neticesi sadece bu kadarı ile sınırlı değil. Ahirette geçeceğimiz tüm aşamalarda günahlar insan üzerinde yük olacak ve temizleninceye kadar insan günahlarının cezasını çekecek. Gerek sırat köprüsünde, gerekse cehennemde gerekse de diğer malum yerlerde.
Ölüm anına gelmezden önce de günahlar, hayatın içinde bir nevi azabı netice veriyor. Mesela bir katl bir saniyede işlenebilirken, onlarca yıl hapis cezasını netice veriyor. Bununla da kalmayıp katil, katlettiği kişinin yakınlarından korkmak ve aynı akıbete uğrayabileceğini düşünmekle ikinci bir azaba maruz kalıyor. Bununla da kalmıyor vicdanı varsa ilahi adaletin vereceği diğer cezaları düşünmek üçüncü bir azabı netice veriyor. Yine bununla da kalmıyor ve ölüm anında bir azap daha çekiyor. Zira günahlar dünyada tevbe ile izale edilmediği takdirde, ölümle başlayan her adım günahları temizlemek adına bir vesiledir.
Bir cüz’i lezzette bu derece azaplar varken, ikinci taife, mübarekler cemiyeti, Kur’an, Sünnet, vicdan, o sancılı lezzetlerin yerine Allahın fermanlarını, bizlerden ne istediğini, neyi bizlere yasak ettiğini ve ne yaparsak dünya ve ahirette mesud olacağımızı gösteriyor.
Bizleri yaratan Allah cc. elbette bizim nasıl mes’ud olacağımızı da biliyor. Cüz’i lezzetler yerine, baki lezzetleri netice verecek amelleri gösteriyor. Allah cc. her kötü amelin içine peşin bir azab koyduğu gibi, her hayırlı amelin içine de cenneti hissettirecek peşin ücretlerini de koymuş. Mesela ihtiyaç sahibi birine yardım elini uzatan kişinin yüz ifadesi ile onu reddeden kişinin yüz ifadesini karşılaştırsak, hayır amellerin içinde peşin ücretler konduğunu anlamamıza kafidir. Ve hayır olmayan amellerin içinde de peşin cezalar oldğunu da aynı misalden anlayabiliriz. Çünkü veren, elinden birşey çıktığı halde mesuddur, vermeyen ise maddi birşey kaybetmediği halde huzursuzdur.
İşte ikinci cemaat hayırlı ve güzel amellerin, Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmenin, sünnete tabi olmanın, ahiretteki mükemmel neticelerini nazara vermekle birlikte, bu dünyadaki ücretlerini dahi nazara veriyor ki birinci kafilenin hileleri insanı aldatmasın.
25 Mayıs 2012: 00:23 #804618Anonim
[NOT]
İkinci cemaat ve heyet, ellerinde terbiyenameler ve helâl yemekler ve mübarek şerbetler var. Bize hediye veriyorlar ve bil’ittifak beraber, pek ciddî ve kat’î diyorlar ki:“Eğer o evvelki heyetin sizi tecrübe için verilen hediyelerini alsanız, yeseniz; bu gözümüz önündeki şu darağaçlarda başka gördükleriniz gibi asılacaksınız. Eğer bizim bu memleket Hâkiminin fermanıyla getirdiğimiz hediyeleri evvelkinin yerine kabul edip ve terbiye-namelerdeki duaları ve evradları okusanız, o asılmaktan kurtulacaksınız.
O piyango dairesinde ihsan-ı şahane olarak herbiriniz milyon altun biletini alacağınızı, görür gibi ve gündüz gibi inanınız. Eğer o haram ve şübheli ve zehirli tatlıları yeseniz, asılmağa gittiğiniz zamana kadar dahi o zehirin sancısını çekeceğinizi, bu fermanlar ve bizler müttefikan size kat’î haber veriyoruz.” diyorlar.
[/NOT]
Birinci gelen heyetin dünyaya ait haram dairesine gayret etmelerine karşı ikinci heyet ise tam aksine helal dairenin sofrasına davet ediyor.İttifak ettikleri Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim ve Sunnet yolunu tekraren ve ehemmiyeti açısından dile getiriyorlar.Zamana baktığımızda gelen tüm Allah dostları sırat-ı müstakiym üzerine davetlerde bulunmuşlar.Yaşayışları da öyleydi zaten…
Allah’tan en çok korkanlar ilim bakımından en ileride olanlardır.Onlar daima Allah’tan edeb ile çekinmişler ve Rızasına nail olabilmek için dünyanın tüm lezzetlerine yüz çevirmişlerdir.Bizler ise gaflete her an yakınız.Bir an oluyor.Bir sevdiğimizi,yakınımızı veya bir din kardeşimizin cenazesinden haberdar oluyoruz.Belki her defa sarsılıyoruz,her defa üzülüyoruz,ayrılışlarımıza ahirette kavuşmalarımızla teselli bulup tekrar toparlanıyoruz.
Fakat bizi bizden etmesi gereken ölümün cismani boyutu olmamalı…Ölümün ardındaki o hesap kapısına giden ilk kapıyı hangi anahtar ile açabilme telaşında olmamız asıl maksadımız olmalı…Dünyada bize teslim edilen ene anahtarını nerde hangi yönde kullanıyoruz ?
Allah namına hareket edilmesi her an gerekliyken biz kendi hesabımıza çalışır isek yani öyle zannedip yanılıyorsak hata ederiz.Bu hesapların hepsi dünyalıktır.Gün gelir söner gider o hesaplar…Aslının karşısında..
Başta Peygamber Efendimiz (asm) olmak üzere gelen tüm peygamberler,evliyalar,alimler ve Bütün Allah dostları da insanlığı doğru yola iletmeye,yön göstermeye birer pusula olmuşlardır.Bu ruhsatlar var iken mekana ve zamana yayılmış iken hem de bu kadar güzellikler;yüz çevirip de o piyango biletini almış olmayı bile düşünmeyip zarara gitmeye gerek yok.Bile bile ölüme gitmek de bu olsa gerek…Bence bu cümleyi şöyle demek gerek.
Bile bile göz göre göre zararına karını feda etti de ahirini dünyasına öldürdü.Allah korusun cümlemizi..Kimseye hesabı yönünde bir zanda bulunamayız fakat inkar ve küfre giden yolların akibeti de bellidir.Açık ve net olarak da Ayetlerde belirtilmiştir.
Bu noktada Rabbim cümlemizi Hakikatten ayırmasın inşaAllah…25 Mayıs 2012: 01:23 #804619Anonim
“Kâinatta ben Allah’tan başkasına hürriyetimi veremem ve ancak ona ve onun emrine boyun eğerim, itaat etmeyi sever, isyandan nefret ederim, iyiliğe koşar, kötülükten sakınırım, iyiliğin başını da hakta bilirim. Allah’ın emrine uymayan, Allah Teâlâ hesabına yapılmayan hiçbir şeye ölürüm de baş eğmem. Çünkü ben yoktum O beni var etti ve terbiye edip bana hürriyet verdi. Bu can, bu vicdan ve bu hürriyet bende O’nun bir emanetidir. Bunu yapan isterse sonsuz defalar daha yapabilir. Bundan dolayı onun yolunda her şeyi feda ederim. Dilediği zaman alacağı canımı da feda ederim. İstediği zaman yıkıp, istediği zaman yapabileceği dünyaları da feda ederim. Bu uğurda acılara katlanır, iyilik ve haksızlıklara göğüs gererim. Katlanamaz, geremezsem ölürüm. Onun emri; zaten öleceğim. Ölürsem de böyle bir imanla, böyle bir dostlukla ölürüm. Başlangıcım toprak, sonum toprak olur. Allah’tan gelir Allah’a giderim. İşte ben Allah’ ın böyle bir kuluyum. Kendime kalırsam bir hiçim, O’na bağlanmakla herşeyim…” diyebilmek ve buna içten bağlı olmak ne kadar büyüktür. Ve insan için bundan daha büyük bir kuvvet, bir yücelik nasıl düşünülebilir? Elbet düşünemez…Sırat-i Musatakime ulaşabilen kullar olmayı nasip etsin inşALLAH
26 Mayıs 2012: 09:20 #804646Anonim
[NOT]
İşte bu temsil gibi, her vakit gördüğümüz ecel darağacının arkasında mukadderat-ı nev’-i beşer piyangosundan ehl-i iman ve taat için -hüsn-ü hatime şartıyla- ebedî ve tükenmez bir hazinenin bileti çıkacağını; yüzde yüz ihtimal ile sefahet ve haram ve itikadsızlık ve fıskta devam edenler -tövbe etmemek şartıyla- ya i’dam-ı ebedî (âhirete inanmayanlara) veya daimî ve karanlık haps-i münferid (beka-i ruha inanan ve sefahette gidenlere) ve şekavet-i ebediye i’lamını alacaklarını yüzde doksandokuz ihtimal ile kat’î haber veren, başta ellerinde nişane-i tasdik olan hadsiz mu’cizeler bulunan yüzyirmidört bin Peygamberler (Aleyhimüsselâm) ve onların verdikleri haberlerin izlerini ve sinemada gibi gölgelerini, keşf ile, zevk ile görüp tasdik ederek imza basan yüzyirmidört milyondan ziyade evliyalar (kaddesallahü esrarehüm) ve o iki kısım meşahir-i insaniyenin haberlerini aklen kat’î bürhanlarla ve kuvvetli hüccetlerle -fikren ve mantıken- yakînî bir surette isbat ederek tasdik edip imza basan milyarlar gelen geçen muhakkikler, {(*): O muhakkiklerden tek birisi Risale-i Nur’dur.Yirmi senedir en muannid feylesofları ve mütemerrid zındıkları susturan eczaları meydandadır. Herkes okuyabilir ve kimse itiraz etmez.}[/NOT]
Ölüm ile gelen kabir hayatına geçişlerde insana yardımcı olabilecek tek şey iman ve amelleridir.Allah’a inanıp O’nun emir yasaklarına uyan,ibadetlerini iyi ve kötü günü diye ayırt etmeden yapan,hem sağlığında hem de ihtiyarlığında nimetlere şükreden, kısaca inandığı gibi yaşayan bir mümin kabir hayatında da aynı derecelerde Rabbinin Rahmetine nail olur.Bu aynen o piyango biletinin bu sınırlarda yaşayan her mümine çıkması gibi düşünebilir.Yine bu güzel temsilin bir diğer zıddı olan inandığı gibi yaşamayan bir insan ise; dünyadaki keyfiyetleri sebebiyle kabir hayatlarında ebedi bir ceza ile karşılaşırlar.Hesap gününe kadar…
Ehli şuhud olarak gönderilen peygamberlerin rehberlikleri de tebliğ ve ikaz olarak yeter.
26 Mayıs 2012: 12:47 #804649Anonim
[NOT]İşte bu temsil gibi, her vakit gördüğümüz ecel darağacının arkasında, mukadderat-ı nev-i beşer piyangosundan ehl-i iman ve tâat için—hüsn-ü hâtime şartıyla—ebedî ve tükenmez bir hazinenin bileti çıkacağını yüzde yüz ihtimalle;[/NOT]İman ehli için hüsn-ü hatime olmak şartıyla, ölüm bir saadet kapısını açmış oluyor. Bu meseleye dair, Üstad Hazretlerinin bahsettiği bu haberi veren, başta Kur’an-ı Kerim, sonra Efendimiz aleyhissalatü vesselamın hadisleri, evliyaullah ve bildiğimiz Allah dostlarından bir kaç misal vermeye çalışalım. Devamında da aynı kaynaklardan, sefih bir hayat yaşayanların, itikatsız insanların, harama helale riayet etmeden fısk (günah-sapkınlık) içinde ömrünü geçirenlerin, tevbe edip temizlenmemek şartıyla maruz kalacakları akıbetlere misaller verelim:
AL’İ İMRAN 15,198. Ayet
De ki, size, o istediklerinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Korunan kullar için Rablerinin yanında cennetler var ki, altlarından ırmaklar akar, içlerinde ebedî kalmak üzere onlara, hem tertemiz eşler var, hem de Allah’dan bir rıza vardır. Allah, o kulları görür. (3/15)
Fakat Rablerinden gereğince korkanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklar, Allah katından ağırlanacaklardır. İyiler için Allah katındakiler daha hayırlıdır. (3/198)
NİSA 122. Ayet
İman edip iyi işler yapanları da altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız, orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu, Allah’ın gerçek vaadidir. Allah’dan daha doğru sözlü kim olabilir? (4/122)
MAİDE 85,119. Ayet
Böyle demeleri sebebiyle Allah onları altlarından ırmaklar akan cennetlerle mükafatlandırmıştır. Orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte iyilik yapanların mükafatı budur. (5/85)
Allah buyurdu ki: “Bu, sadıklara doğruluklarının fayda sağladığı gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır”. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur. (5/119)
A’RAF 43. Ayet
Orada kalblerinde bulunan kini çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. “Bizi buna erdiren Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola sevk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmişler.” derler. Onlara şöyle seslenilir: “İşte size cennet! Yaptıklarınıza karşılık buna varis oldunuz”. (7/43)
ENFAL 4. Ayet
İşte gerçekten mümin olanlar onlardır. Onlara Rablerinin katında dereceler vardır, bağışlanma ve değerli rızık vardır. (8/4)
TEVBE 22,72. Ayet
Onlar orada ebedi kalırlar. Çünkü en büyük mükâfat Allah katındadır. (9/22)
Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara, altlarından ırmaklar akan cennetler vaad buyurdu. Orada ebedi kalacaklardır. Hem de Adn cennetlerinde hoş meskenler vaad etmiştir. Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük kurtuluş da budur. (9/72)
BAZI HADİSLER
[TABLE=”width: 100%”]
[TR=”bgcolor: #ffffff”]
[TD=”width: 100%”]Hadis No : 5119[/TD]
[/TR]
[TR=”bgcolor: #ffffff”]
[TD=”colspan: 2″]Ravi: Ebu Hureyre[/TD]
[/TR]
[TR=”bgcolor: #ffffff”]
[TD=”colspan: 2″]Tanım: Resulullah (sav) buyurdular ki: “Cennet ehlinin vücudu kılsız, yüzü sakalsız, gözleri sürmelidir, gençlikleri zail olmaz, elbiseleri eskimez.” [Tirmizi’nin, bir rivayetinde şu ziyade var: “Cennetliklerin başlarında taçlar vardır. Taçtaki tek bir inci, meşrık ile mağrib arasını aydınlatır.”] [/TD]
[/TR]
[TR=”bgcolor: #ffffff”]
[TD=”colspan: 2″]Kaynak: Tirmizi, Cennet 8, (2542)Ubadetu’bnu’s-Sâmit (radıyallahu anh) anlatıyor: Biz, bir seferinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’le aynı cemaatte beraber oturuyorduk ki: “Allah’a hiçbir şey ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina fazîhasını işlememek, Allah’ın haram ettiği cana meşrû bir sebep olmaksızın kıymamak şartları üzerine bana biat edin” buyurdu.
Bir diğer rivayette “…Çocuklarınızı öldürmemek, halde ve istikbalde iftirada bulunmamak, meşru dairedeki emirlerde -ne bana ne de vazifelilere- isyan etmemek üzere biat edin. Kim vereceği bu sözlere sâdık kalır, ahdine vefa gösterirse karşılığını Allah’tan alacaktır. Kim de bu yasaklardan birini işleyecek olursa artık işi Allah’a kalmıştır, dilerse affeder, dilerse azab verir, cezalandırır” buyurdu. Biz de bu şartlarla biat ettik.”
Buhârî, İman 11; Müslim, Hudud 41, (1709); Nesâî, Bey’a 17, (7, 148); Tirmizî, Hudud 12, (1439).
“Kim Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet ederse Allah ona ateşi haram kılacaktır.”
Müslim
Muâz İbnu Cebel el-Ensârî (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kimin (hayatta söylediği) en son sözü Lâ ilâhe illallah olursa cennete gider”
Ebu Dâvud, Cenâiz 20, (3116).
Risale-i Nur’dan
“Evet, Cennet, bütün lezâiz-i mâneviyeye medar olduğu gibi, bütün lezâiz-i cismaniyeye de medardır.” Sözler
“Sen bir ağaca desen, “Filân meyveyi bana getir”; getirir. Filân taşa desen, “Gel”; gelir. Madem taş, ağaç bu derece ulvî bir suret alırlar. Elbette, ekl ve şürb ve nikâh dahi, hakikat-i cismaniyelerini muhafaza etmekle beraber, Cennetin dünya fevkindeki derecesi nisbetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir suret almaları iktiza eder.” Sözler
“Nasıl ki küfür, Cehenneme duhulüne sebeptir. Öyle de, Cehennemin vücuduna ve icadına dahi sebeptir. Zira, küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa, bir edepsiz ona serkeşâne dese, “Beni tedip etmezsin ve edemezsin”; herhalde, o yerde hapishane yoksa da, tek o edepsiz için bir hapishane teşkil edecek, onu içine atacaktır.” Sözler
İmam-ı Gazali’den
Şimdi cennetlikleri düşün. Yüzlerinde mutluluk parıldar, tıpası mühürlü bir kaptan cennet suları içerler. Taşı ak inciden yapılmış çadırlarda, kırmızı yakut sedirlerde otururlar, yer yaygıları yeşil ipeklidendir, bal ve şarap akan ırmakların kenarlarına dizilmiş koltuklara kurulurlar, bu ırmak kenarları huriler ve hizmetçilerle dolup taşmış.[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Mayıs 2012: 15:53 #804650Anonim
Hûd Sûresinin 7 . Ayetinde
O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, inkarcılar “Mutlaka bu apaçık bir büyüdür” derler.Tâ-Hâ Sûresinin 55 . Ayetinde
(Ey insanlar!) Sizi topraktan yarattık, (ölümünüzle) sizi oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.
Hani şu sizin için beşik görevi yapan, üzerinde yollar açılan, üzerine gökten yağmurlar yağdırılıp insan besini ve hayvan yemi olsun diye erkekli-dişili bitki çiftleri yetiştirilen yeryüzü var ya. İşte sizleri o yeryüzünün toprağından yarattık, sizi yine oraya döndüreceğiz ve öldükten sonra tekrar dirilterek oradan çıkaracağız.
İnsan bu yeryüzünün hammaddesinden yaratıldı. Organizmasının bütün hücreleri ve dokuları yeryüzünün elementlerinden oluşmuştur. Yeryüzünün bitkileri ile besleniyor, suyunu içiyor ve havasını teneffüs ediyor. Kısacası insan yeryüzünün çocuğudur, burası onun beşiğidir. Günü gelince döneceği yer de burasıdır. Bu yeryüzünün toprağı vücudunu yutacak çürümüş kemiklerini elementlerine karıştıracak ve çürüyen bedeninin yayacağı gazlar havadaki gazlara katılacaktır. Sonra yine diriltilerek oradan çıkarılacaktır. Bu ikinci hayatı, ilk yaratılışının uzantısı olacaktır.
27 Mayıs 2012: 09:55 #804670Anonim
[NOT]
müçtehidler ve sıddıkînler; bil’icma’, mütevatiren nev’-i insanın güneşleri, kamerleri, yıldızları olan bu üç cemaat-ı azîme ve bu üç taife-i ehl-i hakikat ve beşerin kudsî kumandanları olan bu üç büyük ve âlî heyetlerin fermanları ile verdikleri haberleri dinlemeyen ve saadet-i ebediyeye giden, onların gösterdikleri yol olan sırat-ı müstakimde gitmeyenler, yüzde doksandokuz dehşetli tehlike ihtimalini nazara almayan ve birtek muhbirin bir yolda tehlike var demesiyle o yolu bırakan başka uzun yolda hareket eden bir adam, elbette ve elbette vaziyeti şudur ki:[/NOT]
İnsanlar arasından kemal-i insan olarak bulunan Allah dostları,bizler için bir güneş gibi aydınlığa kavuşturucu,ışık tutan;fermanları ile hakikat yoluna nazar etmektedirler.Al-i beyt’den gelen tüm şecere-i nuraniye de bu silsilenin tekraren canlı olduğunu her an göstermektedir.Ölüm bir başlangıçtır.O gün hepimiz için haktır.Ölüm muhakkak ki gelecektir.Buna haberci olan kendimizden başlayıp etrafımıza kadar milyonlarca hadise her an bizleri ikaz etmektedir.Başımızın yarısı bile düşen aklarla kefenlenmiş durumda iken hem de…
Bu durumda bu mübarek insanların sözlerine,yollarına katılmamak akıl karı değildir.Onların gittiği yoldan gitmek,usulen yaşamak her bakımdan daha ehemmiyetlidir.Efendimiz (asm.) bizlere bıraktığı Kitabullah ve Sunnetullah ancak onlarda daha yakın yaşanmakta…Bu bakımdan bizleri istikamete sokan hakikat yolunun çemberine birer halka yapan bu daireye yüz çevirmek tehlikeleri de yüzde yüz göze almaktır.
27 Mayıs 2012: 10:10 #804671Anonim
[TAVSIYE]‘Ölümün Hakîkati, Kabrinden Kalkıncaya Kadar Ölünün Kabirdeki Ahvâli
Ölümün hakikati hakkında, halkın yanlış olan zanları vardır. Halk o zanlarında yanılmışlardır. Bazıları ölümün yokluk olduğunu zannetmişlerdir: ‘Ne haşir vardır, ne neşir, ne hayır, ne de şerrin neticesi vardır. İnsanların ölümü, hayvanların ölümü ve bitkilerin kuruması gibidir’. Bu zan, Allah’ı inkâr edenlerin görüşüdür. Allah’a ve son güne iman etmeyen herkesin zannî böyledir.
Bir kavim de zannetmiştir ki insan, ölümle yok olur. Kabirde kaldıkça ne bir elem duyar, ne de bir sevap ile nimetlenir. Bu durum, tekrar dirîlinceye kadar devam eder zannetmişler.
Başkaları da ruh’un baki olduğunu, ölümle yok olmayacağını, ceza ve mükâfat görenin sadece ruh olduğunu, cesedlerin hiçbir şekilde diriltilmeyeceklerini iddia etmişlerdir.
Bütün bu zanlar (asık ve haktan uzak zanlardır. Doğru olan, ayet ve hadislerin haber verdiği şeydir: Ölümün mânası, sadece bir halin değişmesidir. Cesedden ayrıldıktan sonra ruh bâkidir, ya azap görür veya nimet! Ruhun bedenden ayrılmasının mânâsı, bedende tasarruf etmemesi ve bedenin onun itaatinden çıkması demektir.
Çünkü insanın azaları ruhun aletleridir. Ruh onları kullanır. Hatta ruh, el ile iş yapar, kulakla işitir, gözle görür, kalp ile eşyanın hakikatini bilir. Buradaki kalp ruhtan ibarettir. Ruh, eşyayı aletsiz olarak, kendi nefsiyle bilir. İnsanoğlu bazen kendi nefsiyle çeşitli üzüntüler, gamlar ve kaygılarla elem çeker. Çeşitli sevinçlerle nimetlenir. Bütün bunların azalarla ilgisi yoktur Bu bakımdan ruhun bizatihi vasfı olan herşey, ruh cesedden ayrıldıktan sonra da ruhla beraber kalır.Azalar vasıtasıyla ruhta bulunan şeyler’, bedenin ölümüyle ruh ikinci bir defa bedene iade olununcaya kadar: ruhtan uzaklaşır ve ruh muattal olur. Kabirde ruhun bedene döndürülmesi uzak bir ihtimal değildir ve kıyamet gününe kadar bedene döndürülmeliğinin tehir edilmesi de uzak bir ihtimal değildir. Allah Teâlâ (ce) kullarına ne hükmettiğini daha iyi bilir.
Ölümden dolayı bedenin muattal kalması topal bir kimsenin mizacında bulunan bir bozukluktan ölürü veya asabında meydan gelen ve ruhun geçişine mâni olan bir şiddetten ötürü muattal kalan azalarına benzer. Bu bakımdan âlim akıl, idrakçi ruh bazı şeyleri çalıştırmak için haki olarak kalır. Bazıları da onun için zorlaşır. Ölüm de bütün azaların kullanılmasının ruh için zorlaşmasından ibarettir’.Bütün azalar aletleridir. Onları kullanan ruhtur. Benim ruhtan gayem; insanlarda üzüntüleri, elemleri ve sevgileri idrâk eden şeydir. Ruhun âzalardaki tasarrufu iptal olunsa bile sevinç ve üzüntüler iptal olmaz.
Elem ve üzüntüleri kabul etmesi iptal olmaz. İnsan hakikatte ilimleri, elemleri ve lezzetleri idrâk eden mânânın ta kendisidir. Bu mânâ ise yok olmaz. Ölümün mânâsı ruhun bedendeki tasarrufunun kesilmesi, bedenin ruha alet olmaktan çıkması demektir.
Tıpkı topallığın mânâsının, ayağın ruh için kulanılan bir alet olmaktan çıkması anlamına geldiği gibi! Bu bakımdan ölüm, bütün azalarda mutlak mânâda bir kötürümlüktür. İnsanın hakikati, nefis ile ruhtur. Ruh ise hâkidir. Evet! İnsan halinin bozulması iki cephedendir:
Birincisi: İnsandan insanın gözü, kulağı, dili, eli, ayağı ve bütün azaları alınmıştır. İnsandan aile efradı, çocuğu, akrabaları ve diğer tanıdıkları alınmıştır. İnsanın atları, hayvanları, hizmetkârları, evleri, akarları ve diğer mülkleri alınmıştır.
Bu şeylerin insandan alınması ile insanın bunlardan alınması arasında bir fark yoktur. Çünkü elem veren şey ayrılıktır. Ayrılık ise, bir defa kişinin malının yağma edilmesiyle, diğer bir defa da kişinin mülkünden ve malından alınıp esir edilmesiyle hâsıl olur. İki durumda da duyulan elem aynıdır.Ölümün mânâsı; insanın mallarından bu âleme uygun olmayan başka bir âleme sürüklenmek suretiyle selbedilmesi demektir. Bu bakımdan eğer insan için dünyada sevdiği, kendisiyle rahatladığı ve varlığına önem verdiği birşey varsa, ölümden sonra bu şey hakkında insanın üzüntüsü oldukça büyür ve ondan ayrılmanın elemi oldukça çetinleşir. İnsanın kalbi malının, mertebesinin, akarının en küçük parçalarına bile iltifat eder. Hatta giydiği ve kendisiyle sevindiği gömleğine bile!
Eğer insan sadece Allah’ın zikriyle seviniyorsa, sadece Allah’a yakın olmak istiyorsa, onun nimeti büyür, saadeti tamam olur; zira onunla sevdiğinin arasındaki perdeler kalkar. Onu sevdiğinden,uzaklaştıran engel ve meşguliyetler kesilir. Çünkü dünyanın bütün sabepleri; insanı Allah’ın zikrinden meşgul ederler. İşte bu, ölüm hali ile hayat hali arasındaki muhalefetin iki yönünden biridir.
İkincisi: Ölümle kişiye hayatta keşfolunmamış şeyler keşfolunur.Nitekim uyku âleminde iken keşfolunmamış şeylerin bazen uyanık bir kimseye keşfolunduğu gibi! İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar. İnsanoğluna ilk keşfolunan, ona zarar veya fayda veren iyilikler ve kötülüklerdir! Bunlar, insanın kalbinin gizli bir köşesinde saklı bulunan ve durulmuş olan bir kitabda yazılıdır. Dünya meşgaleleri o kitaba muttali olmaktan insanı alıkoyar.Dünya meşgaleleri kesildiğinde insana bütün amelleri keşfolunur. Herhangi bir günaha baktığında onun için öyle bir hasret çeker ki o hasretten kurtulmak için ateşin derinlik-lerine dalmayı bile tercih eder. O anda ona şöyle denilir:
Kitabını oku, bugün nefsin sana hesapçı olarak yeter! (İsra/14)
Bütün bunlar nefes kesildiğinde ve kişi defnedilmeden önce keşfolunur. Kişinin içinde ayrılık ateşi alev alev yanar. Bundan gayem; kalbini kaptırmış olduğu fani dünyanın şeylerinden ayrılma acısıdır. Ahiret azığı ve yolculuğu için dünyadan terkettiklerini kasdetmiyorum; zira dünya yolculuğu için azık talep eden. hedefine vardığında diğer şeylerden ayrıldığı için sevinir; zira onları azık için istemez. İşte dünyadan sadece zarûrî olanı alanın hali budur. Bu kimse zarurî ihtiyacının da kesilip dünyadan müstağni olmayı ister. Böylece onun isteği hâsıl olur ve dünyadan müstağni kılınır.
Bunlar, azap ve elemlerin büyükleridir. Defnedilmeden önce insana hücum ederler. Sonra defnedileceği zaman ruhu başka bir çeşit azabı tatmak için cesede geri çevrilir. Bazen de affolunur. Dünya ile nimetlenenin ve dünyaya gönlünü kaptıranın hali, padişahın evinde, memleket ve hariminde bulunmadığı bir sırada yerinde nimetlenen bir kimsenin hali gibidir.
Bu kimse sultanın, yaptıklarına müsamaha göstereceğini veya onun çirkin fiillerini bilmediği zannına kapılarak böyle yapar. Fakat sultan ansızın onu yaka paça tutar, ona bir defter çıkarır ki o defterde onun bütün fâhiş hareketleri ve suçları zerresi zerresine yazılmış, adım adım kaydedilmiştir! Sultan da kahir, galip, haram kıldığı şeylerin yapılmaması hususunda gayretli, memleketinde cinayet işleyenlerden intikam alıcı, asiler hakkında kendisine yalvaranların sözüne iltifat etmeyen bir padişahtır.
Bu bakımdan sultanın azabına uğrayan kimsenin durumuna dikkatle bak. Acaba sultanın azabı ona tatbik edilmeden önce, çektiği korku, utangaçlık, hasret çekmek ve pişman olmaktan meydana gelen hali nasıl olur? İşte dünya ile mağrur, dünyaya kalbini kaptırmış, fâcir bir ölünün kabir azabı gelmeden önce hali böyledir. Hatta öleceği anda bu duruma düşer.Böyle bir duruma düşmekten Allah Teâlâ’ya sığınıyoruz. Çünkü mahrum ve rezil olup yüz perdesinin yırtılması, bedene yapılan işkenceden daha korkunçtur. İşte bunlar ölüm anında ölünün haline işarettir. Basiret sahipleri, gözle görmeden daha kuvvetli olan basiret ile bunu müşahede etmişlerdir. Kur’ân ve Sünnet bunun doğruluğuna şahidlik etmek-tedir.
Evet! Ölümün hakikatinden perdeyi kaldırmak mümkün değildir; zira hayatı bilmeyen bir kimse ölümü bilmez. Hayatın bilgisi, ruhun esasındaki hakikatini bilmeye bağlıdır. Ruhun zatı, mahiyetinin idrâkine bağlıdır.
Oysa Hz. Peygambere (s.a) bu hususta konuşma izni verilmemiştir ve ‘Ruh rabbimin emrindedir’ demekten fazlasını söylemeye yetkili kılınmamışıtr. Bu bakımdan din âlimlerinin herhangi biri ruhun sırrına vâkıf olsa bile bunu söylemeye yetkisi yoktur. Ancak bu hususta izin verilen, ölümden sonraki ruhun halini zikretmektir.
Ölümün ruhun yok olmasından ve ruhun idrâkinin yok olmasından ibaret olmadığına birçok ayet ve hadîsler delâlet etmektedir:Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Hayır, (onlar) diridirler. Rableri katında rızıklanmaktadır.(Al-i İmran/169)
Kureyş’in azgın büyükleri Bedir gününde öldürüldüklerinde Hz. Peygamber onlara şöyle seslenmiştir: ‘Ey falan! Ey falan! Ey falan! Ben rabbimin bana va’d ettiğini hak olarak buldum. Acaba siz de rabbinizin size va’d ettiğini hak olarak buldunuz mu?’
Bunun üzerine Hz. Peygamber’e ‘Onlar ölüdürler. Onlarla nasıl konuşuyorsunuz?’ denilince şöyle buyurdu:
Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin olsun! Onlar sizden daha iyi duyarlar. Ancak cevap vermeye güçleri yetmez.134
İşte bu hadîs, şakî bir kimsenin ruhunun baki kaldığı hususunda kesin bir hükümdür. O ruhun idrâkinin, marifetinin baki kıldığının kesin bir delilidir. Ayet ise, şehidlerin ruhları hakkında kesin hükümdür. Ölü bir kimse; ya said veya şakidir.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:Kabir ya ateş çukurlarından bir çukur veya cennet bahçelerinden bir bahçedir.135
Bu hadîs-i şerîf, ölümün mânâsının, sadece bir halin değiştirilmesi, ölümün şekavet veya saadetinden olacak şeyin gecikmeksizin ölüm anında verilmesi hususunda açık ve kat’î bir hükümdür. Azabın veya sevabın bazı çeşitleri gecikebilir. Asılları ise gecikmez!
Enes Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Ölüm, kıyamet demektir. Bu bakımdan ölen bir kimsenin kıyameti kopmuş demektir.136Sizden biri öldüğünde ona sabah akşam kıyamet gününe kadar yeri gösterilir. Eğer cennet ehlinden ise, cenneteki yeri gösterilir!137
Azap ve nimetten oluşan iki yerin müşahedesindeki mânânın haldeki tesiri gizli değildir!Ebû Kays’den şöyle rivayet ediliyor: Biz Alkame ile beraber bir cenaze teçhizinde bulunuyorduk. Alkame şöyle dedi: ‘Şu ölen kişinin kıyameti kopmuştur!’
Hz. Ali şöyle demiştir: ‘Herhangi bir nefse, cennet veya cehennem ehlinden olup olmadığını bilmeden dünyadan çıkması yasaktır’.
Ebû Hüreyre Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:Kim hasta (veya garip) olarak ölürse, şehid olarak ölmüştür ve kabrin fitnelerinden korunmuştur. Rızkı sabah-akşam cennetten kendisine getirilir.138
Mesrûk dedi ki: ‘Bir mü’minin lâhiddeki durumuna gıbta ettiğim gibi, hiç kimsenin durumuna gıpta etmiş değilim. O mü’min, dünya yorgunluğundan istirahata kavuşmuş, Allah’ın azabından emin olmuştur’.
Ya’la b. Velid şöyle diyor: Birgün Ebû Derdâ ile yürüyordum.Ebû Derdâ’ya dedim ki: ‘Sevdiğin bir kimse için ne istersin? ‘Ölümü!’ dedi. ‘Eğer ölmezse?!’ dedim. ‘Malının ve çocuklarının azalmasını isterim’ dedi.
Ebû Derda, ölümü ancak şu hikmete binaen istemiştir: Çünkü ölümü ancak mü’min bir kimse sever. Ölüm mü’minin hapisten çıkmasıdır. Malın ve çocuğun az olmasını istemesi de malın ve çocuğun fitne olmasından ve dünyaya ünsiyet vermenin sebebi olmasındandır.
Kesinlikle ayrılacağı bir kimseye bağlanmak şekavetin son derecesidir. Çünkü Allah ve Allah’ın zikrinden başka her şeyden şüphesiz ki ölüm çağında ayrılmak zaruridir. Bu sırra binaen Abdullah b. Amr (r.a) şöyle demiştir: Mü’min bir kimsenin ruhunun çıktığı andaki misali hapse atılmış, sonra hapisten çıkarılmış bir kimsenin misali gibidir.Allah’ın zikrinden başkasına ünsiyet vermeyen, dünya meşgalelerinin kendisi hakiki sevdiğinden meneden bir kimseye şehvetlerin mukavemeti eziyet verir. Bu bakımdan ölümde, onun için bütün eziyetlerden kurtuluş vardır. Engel olmaksızın sevdiğiyle başbaşa kalmak vardır. Bu nimet ve lezzetlerin son noktasıdır. Allah yolunda öldürülen şehidler için lezzetlerin en kâmilidir; zira onlar dünya meşgalelerinden ilgilerini keserek savaşa dalmışlardır.
Allah’ın mükâfatına iştiyakları duyarak ve Allah’ın rızası uğruna öldürülmeye razı olarak savaşa dalmışlardır. Eğer kişi dünyaya iltifat ederse, onu kendi ihtiyarıyla ahiret ile değiştirmiştir. Satan sattığı mala bağlanmaz. Eğer ahi-rete iltifat ederse, onu satın almış ve ona müştak olmuş demektir. Satın aldığı şeyi gördüğünde onunla sevinci artar. Satmış olduğu şeyden ayrıldığında ona fazla iltifat etmez. Kalbi Allah sevgisi için boşaltmak, bazı hallerde mümkündür. Savaş ölümün sebebidir. Bu bakımdan bu hal üzerinde ölmenin idrâkine sebep olur. Bunun nimeti büyük olur; zira nimetin mânâsı, insanın isteğine varması demektir.Kendilerine hoşlandıkları (erkek çocukları)nı (alyorlar).(Nahl/57)
İşte bu cennet lezzetlerinin mânâlarını kapsayıcı bir ibaredir. Azabın en büyüğü; insanın maksadından menedilmesidir.Artık kendileriyle arzu ettikleri şey arasına perde çekilmiştir.(Sebe/54)
Bu ibare, cehennem ehlinin cezalarını çok güzel bir şekilde ifade etmektedir.Şehidler bu nimeti nefesi kesilir kesilmez, gecikmeden idrâk eder. Bu, yakîn nuruyla basiret sahiplerine keşfolunmuş bir şeydir.
Eğer delil için şahid istiyorsan, şehidler hakkında vârid olan bütün hadîsler buna delâlet ederler.
Hz. Âişe’den (r.a) şöyle rivayet ediliyor: Hz. Peygamber (s.a) babası Uhud günü şehid olan Câbire hitaben şöyle demiştir:– Ey Câbir! Sana müjde vereyim mi?
– Allah sana hayır müjde versin! Bana müjde ver!
– Muhakkak ki Allah Teâlâ senin babanı diriltti. Huzurunda oturttu ve buyurdu: ‘Ey kulum! Dile benden ne dilersen’. Baban ‘Ey rabbim! Kulluğunun gereği gibi sana kulluk
yaptım. Senden istediğini beni dünyaya geri göndermendir ki peygamberinle birlikte savaşayım. Senin uğrunda ikinci bir defa şehid edileyim!’ dedi. Allah şöyle buyurdu.‘Benden daha önce senin dünyaya tekrar döndürülmeyeceğin hakkında hüküm çıkmıştır’.139
Ka’b şöyle diyor: Cennette ağlayan bir kişiye ‘Cennette olduğun halde neden ağlıyorsun’ denir. Cevap olarak der ki: ‘Allah yolunda bir defadan fazla öldürülmediğimden dolayı ağlıyorum. Oysa dünyaya döndürülüp üç defa öldürülmeyi isterdim’.
Bil ki mü’min bir kimseye ölümün akabinde Allah Teâlâ’nın celâl ve azametinin genişliğinden öyle birşey keşfolunur ki dünya ona nisbeten, hapis ve dar bir geçit gibidir. İnsanın misali, kapkaranlık bir eve hapsedilmiş, (sonra) o evden geniş bir bahçeye kapı açılmış gibidir ki gözü o bahçenin sonunu göremez. O bahçede çeşitli ağaçlar, çiçekler, meyveler ve kuşlar vardır. Bahçeye çıkan kişi ikinci bir defa karanlık hapishaneye dönmek istemez.
Hz. Peygamber darb-ı mesel olarak ölen bir kişi hakkında şöyle buyurmuştur:Şu ölen, dünyadan göç ettiği ve dünyayı dünya ehline terkettiği halde sabahladı. Eğer razı olmuş ise1, herhangi birimizin annesinin karnına geri dönmeyi istemediği gibi dünyaya geri dönmek onu sevindirmez,140
Hz. Peygamber bu hadîs-i şerîfıyle ahiret genişliğinin dünyaya nisbeten rahmin karanlığının dünyanın genişliğine nisbeti gibi olduğunu anlatmıştır.Mü’min bir kimsenin dünyadaki durumu, ceninin anne karnındaki durumu gibidir, (cenin annesinin karnından çıktığında ışığı görüp yere konuncaya kadar ağlar! Bundan sonra yerine dönmeyi istemez.141
Mü’min de böyledir, ölümden ürker. Rabbi’nin huzuruna vardığında dünyaya dönmeyi artık istemez. Tıpkı ceninin annesi-nin karnına dönmek istemediği gibi!Hz. Peygamber’e şöyle (s.a) denildi: Falan adam öldü! Ya istirahata çekildi veya halk ondan kurtuldu!142
Hz. Peygamber İstirahata çekildi’ sözüyle mü’mine, ‘Halk on-dan kurtuldu’ sözüyle de fâcir kimseye işaret etti; zira dünya ehli fâcir kimseden kurtulup rahata kavuşur.Ebû Amr şöyle diyor: Biz çocuk iken İbn Ömer, yanımızdan geçerken bir kabre baktı ve orada meydana çıkmış bir cimcime gördü. Bir kişiye cimcimeyi örtmeyi emretti, kişi cimcimeyi örttü.
Sonra İbn Ömer şöyle dedi: ‘Toprak bedenlere zarar vermez. Ceza çeken veya mükâfat gören ruhlardır..
Amrl43 b. Dinar’dan şöyle rivayet ediliyor;. ‘Ölen herkes aile efradının içinde olan şeyleri bilir. Muhakkak ki aile efradı onu yıkar, kefenler. Oysa o onlara bakar’.Mâlik b. Enes şöyle demiştir: ‘Bana gelen bir habere göre mü’minlerin ruhları serbest bırakılmışlardır. Diledikleri yere giderler’.
Nu’man b. Beşîr, 144. Peygamberin minberde iken şöyle buyurduğunu rivayet eder:
İyi bilin ki dünyadan ancak yer ile gök arasında dolaşıp duran sinek gibi birşey kalmıştır. Bu bakımdan kabir ehlinden olan arkadaşlarınız hakkında Allah’tan korkun! Muhakkak ki sizin amelleriniz onlara arzolunur.
Ebû Hüreyre Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder:Ölülerinizi kötü amellerinizle rezil etmeyin. Muhakkak ki kötü amelleriniz kabir ehlinden olan yakınlarınıza arzulanır.
Ebû Derdâ şöyle dua etti: ‘Ey Allahım! Abdullah b. Revaha’nm yanında benim mahcup olmama sebep olan bir ameli işlemekten sana sığınıyorum’. (Abdullah b. Revaha, Ebû Derdâ’nm ölen dayı siydi!)
Abdullah b. Anır b. el-As’a ‘Mü’nıinler öldükleri zaman ruhları nerede olur?’ diye sorulunca, cevap olarak ‘Beyaz kuşların kursaklarında arş’ın gölgesindedirler. Kâfirlerin ruhları ise yerin yedi kat dibindedir’ diye cevap verdi.
Ebû Said el-Hudrî, Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:Muhakkak ki ölü kendisini yıkayan, kendisini götüren ve kendisini kabrine indiren kimseyi tanır.145
Salih el-Murrî146 şöyle demiştir: ‘Kulağıma geldiğine göre ruhlar, ölüm anında bir araya gelirler.Ölülerin ruhları kendilerine katılan ruha şöyle derler: ‘Senin yerin nasıldı? Sen iki bedenden hangisinde bulunuyordun? İyisinde mi, yoksa kötüsünde mi?”
Ubeyd b. Umeyr147 şöyle diyor: Kabir ehli haber beklerler! Onlara bir ölü geldiğinde Talan adam ne yaptı?’ derler. O da ‘O adam size gelmedi mi veya sizin yanınıza varmadı mı?’ der. Bunun üzerine onlar derler ki: cİnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. O başka bir yere götürülmüştür’.
Cafer b. Said’den şöyle rivayet ediliyor: ‘Kişi öldüğünde yakınları tarafından karşılanan bir kimse gibi, kendisinden önce ölen çocuğu tarafından karşılanır’.Mücâhid şöyle demiştir: ‘Kişiye çocuğunun salahı kabrinde müjde olarak iletilir’.
Ebû Eyyûb el-Ensârî, Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder:Mü’minin canı kabzolunduğu zaman Allah katında rahmet ehli onu karşılarlar. Tıpkı dünyada müjde getirenin karşılandığı gibi! Onlar derler ki: ‘Kardeşinize, yorgunluğu gidinceye kadar mühlet verin! Çünkü kardeşiniz şiddetli bir üzüntüde idi!’ Onlar o yeni gelene sorarlar:
‘Filan adam ne yaptı! Falan kadın ne yaptı? Falan kız evlendi mi?’ Daha önce ölen bir kişinin durumunu kendisine sorduklarında ‘O benden önce öldü’ dediğinde, “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn Öyleyse o, annesi olan cehenneme götürülmüştür!” derler.
İhyay-ı Ulumiddin – İmam Gazali
134) Müslim, (Hz. Ömer”den)
135) Tirmizî, Taberânî
136) İbn Ebî Dünya
137) Buhârî, Müslim
138) İbn Mâce, (zayıf bir senedle)
139) İbn Ebî Dünya
140) İbn Ebî Dünya
141) İbn Ebî Dünya
142) Müslim, Buhârî
143) İbn Ebi Dünya
144) İbn Ebi Dünya
145) İmam Ahmed
146) Basrah ve zâhid bir kadı idi. H. 172’de vefat etmiştir.
147) Mekkelidir ve Leys kabüesiııdendir. Tabiînin büyüklerinden[/TAVSIYE]
27 Mayıs 2012: 10:44 #804672Anonim
SENİN BENLİĞİN BU BEDENLE DEĞİLDİR
Bilmiş ol ki, bir kimsenin eli ve ayağı felç olursa o kendi yerinde kalır. Çünkü o, el ve ayak değildir, eli ve ayağı onun âletleridir. O ise, bunları kullanandır. Senin benliğinin hakikati; el ve ayak olmadığı gibi; sırtın, karnın, başın ve bedenin de değildir. Hepsi felç olsa da, senin yerinde durman yine mümkündür, ölümün mânâsı bütün vücudun felç olmasıdır [çalışmamasıdır]. Elin felç olmasının mânâsı, sana itaat etmemesidir, itaat etmesi için kudret denilen bir sıfata sahip olması icap ederdi. Bu kudret sıfatı da, hayvanî ruh kandilinden o ele ulaşan bir nurdur. Hayvani ruhun geçiş yollan olan damarlarda bir tıkanıklık olsa, kudret ondan gidip, itaat etmesi mümkün olmaz. Sana itaat eden bütün beden de, bu hayvani ruhun vasıtasiyle itaat eder. Demek ki, mizacı bozulunca ve itaat edemeyince, ona ölüm diyorlar. Her ne kadar itaat etmek yerinde kalmazsa da, sen yerinde kalırsın.
Senin benliğinin hakikati, nasıl bu beden olur Düşünürsen bilirsin ki, bugünkü vücudunun hücreleri, çocukluk zamanındaki hücreler değildir. Onların hepsi zamanla ortadan kalkmış, alınan gıdalardan yerlerine yenileri gelmiştir. O hâlde beden, aynı durumda kalmıyor, halbuki sen hep aynısın. Bu sebepten senin benliğin bedeninle değildir. Beden yok olursa olsun, sen her zamanki gibi zâtınla yaşarsın.
Senin sıfatların ise iki kısımdır: Biri, bedenin araya girmesiyledir. Açlık, susuzluk ve uyku gibi ki, bunlar midesiz, maddesiz olmazlar. Bu birinci kısım ölümle ortadan kalkar. Diğer bedenin araya girmediği, Allahü Teâlâ´yı ve cemâlini tanımak ve bununla mesrur olmak gibi şeylerdir. Bu senin zâtına mahsus sıfattır, seninle kalır. «Baki kalan iyilikler» (l)´in mânâsı da budur. Eğer bunun mukabili Allahü Teâlâ´yı bilmemek ise, bu da senin zâti sıfatın olup, seninle kalır. Ve o, rûhunun körlüğü ve şakiliğinin tohumudur. Ayet-i kerimede, «Bu dünyada kör olan, öbür dünyada da kör ve yolunu şaşırmış olur» (2), buyuruldu.
Bu iki ruhu, aralarındaki farkı ve irtibatı bilmeyen ölümün hakikatini hiçbir şekilde anlayamaz.
(1) 18 – Kehf: 57.
(2) 17 – Isrâ: 46. KİMYA-YI SAADET27 Mayıs 2012: 16:23 #804675Anonim
[NOT]sefahet ve haram ve itikatsızlık ve fıskta devam edenler—tevbe etmemek şartıyla—ya idam-ı ebedî (âhirete inanmayanlara) veya daimî ve karanlık haps-i münferit (bekà-i ruha inanan ve sefahette gidenlere) ve şekavet-i ebediye ilâmını alacaklarını yüzde doksan dokuz ihtimalle kat’î haber veren, başta ellerinde nişane-i tasdik olan hadsiz mu’cizeler bulunan yüz yirmi dört bin peygamberler 1 ve onların verdikleri haberlerin izlerini ve sinemada gibi gölgelerini, keşfle, zevk ile görüp tasdik ederek imza basan yüz yirmi dört milyondan ziyade evliyalar (kaddesallahü esrârehüm) ve o iki kısım meşâhir-i insaniyenin haberlerini aklen kat’î burhanlarla ve kuvvetli hüccetlerle, fikren ve mantıkan yakînî bir sûrette ispat ederek tasdik edip imza basan milyarlar gelen geçen muhakkikler, (HAŞİYE) müçtehidler ve sıddîkînler, bil’icmâ, mütevatiren nev-i insanın güneşleri, kamerleri, yıldızları olan bu üç cemaat-i azîme ve bu üç taife-i ehl-i hakikat ve beşerin kudsî kumandanları olan bu üç büyük ve âlî heyetlerin fermanlarıyla verdikleri haberleri dinlemeyen, ve saadet-i ebediyeye giden onların gösterdikleri yol olan sırat-ı müstakimde gitmeyenler, yüzde doksan dokuz dehşetli tehlike ihtimalini nazara almayan ve birtek muhbirin bir yolda tehlike var demesiyle o yolu bırakan, başka uzun yolda hareket eden bir adam, elbette ve elbette vaziyeti şudur ki:[/NOT]
Hüsn-ü hatime şartıyla ahiret mü’minler için kabirde dahil saadet yeri ve tevbe etmemek şartıyla sefahette ve küfürde gidenlere ise azap ve hüsran yeridir. Bu mesele gerek ayetlerin zahir manalarıyla, gerek hadislerle ve gerekse de evliyaların keşfi, müçtehidlerin, muhakkiklerin, alimlerin inceden inceye tedkikleriyle güneş gibi aşikardır. Risale-i Nur bu muhakkiklerden sadece bir tanesidir.
Haşir Risalesi öldükten sonra dirilmenin gerekliliğini iki kere iki dört eder gibi ispatlıyor.
Bunun yanında Allah’ın varlığına olan bütün deliller aynı zamanda cennet ve cehenneme dahi delildir. Çünkü Allahın varlığı durumunda onun Adl olduğunu kabul etmek zaruridir. Bu da dünyada hesablarını kapatamayan mazlum zalim ikilisinin haklarını birbirinden alacağı bir yeri gerektirir ki, bu da kabir cennet ve cehennemdir.
Kur’an’ın hak oluşunu ispat eden her delil, aynı zamanda kabir, haşir, cennet ve cehenneminde varoluşuna delildir. Çünkü Kur’an haşirden, cennetten ve cehennemden, kabir azabından bahseder.
Peygamber Efendimiz’in nübüvvetine olan bütün deliller de aynı zamanda cennet ve cehenneme, kabre ve haşre delildir. Çünkü hadisler cennetten, cehennemden, kabir azabından, haşirden çokça bahsediyor.
İşte sadece Risale-i Nur saydıklarımızın ispatını en inatçı filozof takımına bile kabul ettirecek derecede ispatını yapmış. Bu kadar büyük bir delil ortadayken ve her daim bir şekilde ölüm bize kendi ölümümüzü ihtar ederken, bu mübarek taifelerin ciddi ve kat’i haberlerini ciddiye almayıp, tamamen yersiz, ispatsız, sadece “belki yoktur” gibi bahanelerin arkasına sığınan bir insanın durumunun, inşaallah bir sonraki paragraftan anladığımız şekilde izahını yapalım.
28 Mayıs 2012: 20:51 #804707Anonim
[NOT]İki yolun—hadsiz muhbirlerin kat’î ihbarları ile—en kısa ve kolayı ve yüzde yüz Cennet ve saadet-i ebediyeyi kazandıranı bırakıp en dağdağalı ve uzun ve sıkıntılı ve yüzde doksan dokuz Cehennem hapsini ve şekavet-i daimeyi netice veren yolunu ihtiyar ettiği halde, dünyada iki yolun, birtek muhbirin yalan olabilir haberiyle yüzde birtek ihtimal-i tehlike ve bir ay hapis imkânı bulunan kısa yolu bırakıp, menfaatsiz—yalnız zararsız olduğu için—uzun yolu ihtiyar eden bedbaht, sarhoş divaneler gibi, dehşetli ve uzakta görünen ve ona musallat olan ejderhalara ehemmiyet vermez, sineklerle uğraşıyor, yalnız onlara ehemmiyet verir derecede aklını, kalbini, ruhunu, insaniyetini kaybetmiş oluyor.[/NOT]Evet önümüzde iki yol var. Ve tercih hakkını Allah cc. bize bırakmış. Tercihlerimizi yönlendirmek içinde iki taife var. Birisi daha önce bahsettiğimiz şeytan nefis ve onlara hizmet eden herşey, ikincisi ise Kur’an, enbiyalar, evliyalar, alimler vs.
Birinci taife diyor ki;
[NOT]Bundan sonra birden gördü ki, sol cihetinden şeytan gibi dessas, ayyaş, aldatıcı bir adam, çok ziynetler, süslü suretler, fantaziyeler, müskirler beraber olduğu halde geldi, karşısında durdu. Ona dedi: “Hey, arkadaş! Gel, gel, beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız suretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim.”
Sual: “Ha, ha, nedir ağzında gizli okuyorsun?”
Cevap: “Bir tılsım.”“Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım.”
S: “Ha, şu ellerindeki nedir?”
C: “Bir ilâç.”“At şunu. Sağlamsın. Neyin var? Alkış zamanıdır.”
S: “Ha, şu beş nişanlı kâğıt nedir?”
C: “Bir bilet. Bir tayınat senedi.”“Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım?” der. Herbir desise ile onu iknaa çalışır. Hattâ o biçare, ona biraz meyleder.
Yedinci Söz’den[/NOT]
İnsana herşekilde hilelerini yutturmaya çalışan bu taifeye karşı ikinci taife diyor ki;
[NOT]“Sakın aldanma. Ve o dessasa de ki: Eğer arkamdaki arslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def edip, peşimdeki yolculuğu men edecek bir çare sende varsa, bulursan, haydi yap, göster, görelim. Sonra de, ‘Gel, keyfedelim.’ Yoksa sus, hey sersem! Ta Hızır gibi bu zât-ı semâvî dediğini desin.”
Yedinci Söz’den[/NOT]
Göründüğü gibi birinci taife peşin ama yalancı bir lezzeti insana sunuyor. Bu lezzetin içinde binbir elemler var. İkici taife ise kesin ve kat’i olan bir beşer yolculuğundan bahsediyor. Eğer bu yolculuğu durdurmak mümkünse, dünya ebedi kalınacak bir yer olsa birinci taifeyi dinleyebilirsin, ancak görüyoruz ki bu yolculuk bitmiyor ve hızla devam ediyor. İkinci taife bize bu yolculuğun sonunda iki netice olduğunu kesin olarak haber veriyor. Ya şekaveti ebediye ya saadeti ebediye. Ve yolculuk esnasında bile bir huzurdan, emniyetten ve selametten haber veriyor
Bir yolda gidiyoruz. Daha önce bu gittiğimiz yoldan belki yüz arkadaşımız gitmiş ve yolun çok emniyetli olduğunu bize bildirmişler. O yolu kullananlardan hiçbiri zarar görmemiş, aksine menfaat görmüş. Yalnız bu yolda gitmek için yolda lazım olacak olan bazı erzakları ve silahları almak gerekiyor. Ki yolda emniyetimiz tam olsun. Bu erzaklar ve silahlar (namaz ve diğer ibadetler gibi) zahiri bir yük gibi görünse de o cüz’i yük karşılığında büyük bir emniyeti netice veriyor.
Sonra o yolu kullanmamış biri bize diyor ki; “bu yoldan gitme, belki yolda zarar görebilirsin, tehlikeli olabilir” gibi telkinlerde bulunuyor. Ve bize bundan daha kötü ve daha uzun ikinci bir yolu gösteriyor. Zahirde hiçbir yük taşımak gerekmiyor bu yolda. Ancak yolda karşılaşılabilecek tehlikelere karşı koyabilecek elde hiçbirşey yok.
İşte her akıl sahibi kabul eder ki; zahiri bir yük olsa da birinci yol daha emniyetli ve selametlidir. İkincisi ise risklidir ve tehlikelidir. Buna rağmen uzun ve tehlikelerle dolu olan yolu seçen kişinin durumu, sineğin ısırmasından kaçarken yılanın ısırmasını kabul eden insanın durumu gibidir. Allah cc. cümlemizi böyle yollardan ve akıbetlerden muhafaza eylesin. Amin.
28 Mayıs 2012: 23:23 #804708Anonim
[NOT]
İki yolun -hadsiz muhbirlerin kat’î ihbarları ile- en kısa ve kolayı ve yüzde yüz Cennet ve saadet-i ebediyeyi kazandıranı bırakıp en dağdağalı ve uzun ve sıkıntılı ve yüzde doksandokuz Cehennem hapsini ve şekavet-i daimeyi netice veren yolunu ihtiyar ettiği halde, dünyada iki yolun, bir tek muhbirin yalan olabilir haberiyle yüzde birtek ihtimal tehlike ve bir ay hapis imkânı bulunan kısa yolu bırakıp, menfaatsiz -yalnız zararsız olduğu için- uzun yolu ihtiyar eden bedbaht, sarhoş divaneler gibi dehşetli ve uzakta görünen ve ona musallat olan ejderhalara ehemmiyet vermez, sineklerle uğraşıyor, yalnız onlara ehemmiyet verir derecede aklını, kalbini, ruhunu, insaniyetini kaybetmiş oluyor.
[/NOT]
Ölüm gelmeden evveli ölmek gerekiyor diyor Allah dostları…Nefsi öldürmek gerekiyor.Eğer Hak kapısına gönül verdiysen iki adımda gidebilirsin diyorlar.Birinci adımda nefsine basacaksın,ikinci adım Allah’a yakınlıktır biiznillAllah…
Bizler asla başıboş bırakılmadık.Allah her an bizimle…Uzak veya yakın olmayı kendi seçeneklerimiz ve yaşantılarımız sağladı.Bu durumda suçlu varsa kendi nefsimizden başka hiç kimseyi suçlayamaz ve bize ulaşmadı hakikat yollarına giden doğrular diyemeyiz.
Oysa bir sinekle uğraşır gibi ehemmiyetsiz işlere yön verildiğinde giderek artan bir sinek taifesiyle de uğraşır insan…Aynı dünyadaki dünyalık dertlere,sıkıntılara saplanıp kalmak gibi…
Biz bunlar için yaratılmadık diyerek inşaAllah…
TevekkeltuAllah…
Bir günün beş vaktinde kulağımıza değmeyen ezan sesi mi var ?
Bütün azalarımızdan ruh çekilmediği sürece bizlere adeta şanı derecesinde hadi uyan diyen bir Rahman her an varlığıyla tüm kainata tecelli etmişken hem de..
İlimsizlik kapısını kapatan Al-i Beyti bizlere bırakan Peygamber ve sonrasındaki yüz binlerce evliya,alim varken..
Kim inanır buna ? Kendim bile inanmam bu denli körlüğe..Kör olsam da kendimi de görmez miyim ? Bilmez miyim ? Aslında beni benden daha iyi tanıyan bir Rabbimin yanında evet bilmekte çaresizim.Öyle ise bana beni anlatacak,Rabbimi anlatacak,O’nun tüm sıfatlarını,esmasını,nimetlerini açıklayacak yol göstericileri de tanımam lazım.Onlarla yol almam lazım…Onların izinden gitmem lazım…O yolları çizen de Allah (c.c)…Çizdiği yollara O Nurani Mübarekleri tayin eden de Allah…Bize düşen dünyalık ve nefsani tüm şeytani yolları terk etmek…
Öyle ya !..İnsan neyi bırakabiliyorsa ahirine de mislince güzelliği taşır..Asıl evini kurar bi yerde..
Kendini çek aradan…
O zaman görünür Yaradan…
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.