• Bu konu 18 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
5 yazı görüntüleniyor - 16 ile 20 arası (toplam 20)
  • Yazar
    Yazılar
  • #811733
    Anonim

      [NOT]Birinci noktaya cevap ise: Evet, bu Cihan Harbinden daha büyük bir hâdise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme dâvâsından daha ehemmiyetli bir dâvâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir dâvâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için bilâtereddüt sarf edecek.[/NOT]

      Dünya savaşı için “bundan daha büyük bir hadise mi var” diyen talebelerine, Üstad Hazretleri bundan daha mühim hatta bütün zemine hakim olma davasından daha ehemmiyetli bir dava olduğundan bahsediyor. Yani düşünelim, sadece şu mu kazanacak, bu mu kazanacak meselesi değil. Dünyanın en güçlü devletlerinin gücü kadar gücümüz olsa ve aklı olanın, hiçte tereddüt etmeden vaktini ona sarfedeceği büyük bir dava. Demek bu davaya ehemmiyet vermeyenler, zahirde akıllı da görünseler, hakikatte öyle değildirler.

      #811734
      Anonim

        [NOT]İşte, o dâvâ ise, yüz bin meşâhir-i insaniyenin ve hadsiz nev-i beşerin yıldızları ve mürşidlerinin müttefikan, Kâinat Sahibinin ve Mutasarrıfının binler vaad ve ahdlerine istinaden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki: Herkesin, iman mukàbilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış.[/NOT]

        Bu büyük davayı, başta insanların en meşhurlarının yani peygamberlerin (aleyhimüsselam) haber veriyor. Peygamberlerin içinde Hazret-i Muhammed sallallahü aleyhi vesellem efendimiz haber veriyor. Ki On Dokuzuncu Mektupta yaklaşık üçyüz tane mucizesinden bahsedilmiş. Sonra onların yolundan giden doğruluğun ve güzel ahlakın simgesi haline gelmiş, keşif ve kerametleriyle doğrulukları tasdiklenmiş milyonlarca evliya, milyarlarca asfiya ve muhakkikin (radıyallahü anh ve kuddisallahü sirrahüm) haber veriyor. Aynı dava üzerinde ittifak etmiş, bu nurani silsileden başka, hakkında vaadinden dönmesi muhal olan Cenab-ı Hak cc. Kur’an-ı Keriminde defaatle bu davayı haber veriyor. Ve Kur’anın büyük bir kısmında bahsettiği bu dava, en az yeryüzü kadar bağları, bahçeleri ve sarayları kazanmak ya da kaybetmek davasıdır.

        Bu dava bütün insanların başına açılmış. Ve herkesin iman mukabilinde yeryüzü kadar belki ondan daha geniş mülkü olacak ve bu mülk aynı zamanda daimi olacak. Dünyadaki saltanatlar ise hem geçicidir, hem de ona çok talipler olduğundan muhafazası zordur. Hem bir müslümanın dünyanın savaş ve siyaset gibi boş işlerini takip etmekle eline geçecek olan birşey de yoktur. Kaybettiği ise, ebedi bir saadeti kazandıracak ve bu dünyanın tamamından da daha değerli, baki bir mülke ve saadete vesile olacak imanıdır. Onu kaybettiğinde, bütün dünyayı, bu dünyada elde etmesi veyahut onlarla ilgili her türlü malumatı elde etmesi bir fayda sağlamayacaktır. Cenab-ı Hak cümlemizi malayaniyattan uzak eylesin ve böylesi feci akıbetlerden muhafaza eylesin, amin.

        #811735
        Anonim

          [NOT]Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk tâunuyla çoklar o dâvâsını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği dâvânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?[/NOT]

          İman vesikası ebedi hayatımız açısından çok büyük önem arzediyor. Gerek malayaniyatla iştigal etmek, gerekse de bilerek ya da bilmeyerek maddiyyunluğa girmekle iman vesikasını muhafaza etmek neredeyse imkansız. Üstad Hazretlerinin de misal verdiği gibi kırk vefattan yalnızca birkaç tanesi imanını muhafaza edebilmiş sekerat anında. Ve bu kişiler bildiğimiz kadarıyla cami cemaati. Cami cemaati dahi imanını muhafaza edemezse, gününün neredeyse tamamını malayaniyatla, boş işlerle geçiren insanların hali ne olur ?

          İmanı muhafaza edebilmek için, taklidi olan imanı bırakıp tahkiki imanı elde etmek gerekiyor. Yani “anam babam namaz kılıyordu” diye namaz kılmak, “herkes Allah var diyor” diye Allaha inanmak gibi bir iman, şeytanın yaşarken de, sekerat anında da çok çabuk tuzağa düşürebileceği bir imandır. Ve bilhassa ölüm anında imanımızı kaybetmişsek (hafizanallah) bir daha geri dönüş yok.

          Tahkiki imanın da mertebeleri var. İlmelyakin, aynel yakin ve hakkalyakin. Taklidi iman ise bu mertebelerin de altında. Bir misallle izah etmek gerekirse:

          Mesela bir yerde yangın var. Taklidi iman sahibi o yangını ne görmüş ne de biliyor. Sadece birilerinden duymuş ki “filan yerde yangın var”. O da kabul etmiş. Biri de gelse deseki: “yok kardeşim yangın mangın” şüpheye düşecek, belki de inanacak.

          İlmelyakin iman edenin misali ise: yangın olduğunu hem duymuş, hem de uzakta olmakla birlikte, duman gibi alametlerinden yangın olduğuna ihtimal veriyor. Bu kişiyi kandırmak biraz daha zordur. Ancak dumanın başka birşeyden kaynaklandığına ikna edilebilirse, kandırılması mümkün olabilir.

          Aynelyakin iman sahibine misal: Yangını hem duymuş, hem dumanını görmüş ve hem de ateşini görüyor. Bu kişiyi kandırmak daha da zordur, belki de imkansızdır.

          Hakkalyakin mertebesindeki iman sahibi ise; yangını hem duymuş, hem dumanını, hem ateşini görmüş ve hem de bizzat yangının çıktığı bölgede, herşeyiyle yangını hissediyor. Dumanını, ateşini, ısısını vs. Herşeyiyle yangının olduğuna ikna olmuş. Artık bu kişiyi yangın olmadığına ikna etmek imkansızdır, mümkün değildir.

          Şeytanın yaşarken veya son nefeste insanı imanından etmesine ise şöyle misal verebiliriz.

          Mesela elimizde bir lokma ekmek var. Birisi onu bizden almak istiyor. Elimizde olduğu için her halikarda onu kaptırmamız mümkün. Taklidi iman gibi.

          Sonra ekmeği ağzımıza koyuyoruz. Belki ağzımızı açtığımızda bir ihtimal alınabilir. İlmelyakin iman gibi.

          Sonra ekmeği yutuyoruz. Cerrahi bir müdahele yapılması gerekir ki, ekmek oradan alınabilsin. Aynelyakin iman gibi.

          Ve sonra ekmeği sindiriyoruz, kanımıza ve hücrelerimize karışıyor. Artık o ekmeği binlerce doktor da bir araya gelip, cerrahi müdahele de bulunsa, vücuddan alamaz, çıkaramaz. Hakkalyakin iman gibi.

          İşte şeytanın tuzaklarına düşmemek için iman mertebelerinde terakki etmek durumundayız. Ki şeytan o tuzaklardan, belki defalarca hergün karşımıza çıkartıyor. Müslüman olduğunu söyleyen çevremizdeki insanlar bile dinin bir kısmını inkar edip bir kısmını kabul edebiliyor. Mesela “faizin haram oluşu eskidendi, şimdi kaçmak mümkün değil” ve dolayısıyla “haramda değil” diyen müslümanlar var. Din kendi yaşantısına ağır geldiği için, dini kendi yaşantısına uydurma gayretinde olan insanlar var. Hem öyle iddialı konuşuyorlar ki sanki on tane fakülte bitirmiş. Sorsanız, bir sureyi mealiyle okuyamaz belki ama, taklidi iman sahibi olan biri bu tür fitnelere hemen kanabiliyor. Ya da bir izah getirmekten aciz bir şekilde “yok kardeşim olmaz öyle şey” demekten ileri gidemiyor.

          Şeytanın her gün karşılaştığımız tuzakları bunlarla sınırlı değil elbette. Belgesellerin birçoğu Allahın sanatı ve eserleri olan mahlukatın, rızıklanması gibi faaliyetleri ya da devamlılığı için gereken şeyleri ya sebeblere, ya tesadüfe yahut tabiata veriyor. Allah’ı cc. o alanın dışında tutmaya kalkışıyorlar. İnsan bunları izleye izleye bilinç altında o felsefik bilgiler yerleşiyor ve kendi dünyasında olup biten birçok şeyleri de sebeblere, tesadüflere veriyor. Mesela tarlasından aldığı mahsulü toprağı iyi sulamaktan, attığı gübreden, tohumun kalitesinden biliyor. Bir nevi onlara rububiyet veriyor. Halbuki geçen yılda aynısını yaptığı halde bu mahsülü alamadığının hesabını yapmıyor. Hastalık, ölüm gibi şeyler sebeplerden bilinebiliyor. Bunlar gibi daha çok misal verilebilir. Tabiat risalesinde de denildiği gibi, bir nevi dinsizliği hatıra getiren, bu sözleri ehl-i iman bilmeyerek kullanıyor. Cenab-ı Hak cc. cümlemizi bu tür tuzaklara düşmekten muhafaza eylesin, amin.

          #811736
          Anonim

            [NOT]İşte o dâvâyı kazandıracak olan hizmetleri ve yüzde doksanına o dâvâyı kaybettirmeyen harika bir dâvâ vekilini o işte çalıştıran vazifeleri bırakıp, ebedî dünyada kalacak gibi âfâkî mâlâyaniyatla iştigal etmek tam bir akılsızlık bildiğimizden, biz Risale-i Nur şakirtleri, herbirimizin yüz derece aklımız ziyade olsa da ancak bu vazifeye sarf etmek lâzımdır diye kanaatımız var.[/NOT]

            İmanımızın tahkiki olabilmesi için, Risale-i Nur imani mevzular çokça işlenmiş elhamdülillah. Çünkü zamanın en önemli sorunu imanı muhafaza etme sorunu. Hiçbir dönemde imana bu derece sinsice saldırılar olmamış. Risale-i Nur şeytanın ve onun çıraklarının kurduğu her türlü tuzağı bertaraf ediyor. İman hususunda akla gelen ya da akla sokulan şüphelerin hepsine, aklı ve kalbi ikna edecek tarzda cevaplar veriyor. Dalaletin içindeki peşin cezaları ve hidayetteki peşin ücretleri delilleriyle gösteriyor. Elhamdülillah..

            #811756
            Anonim

              @HuSeYni 389833 wrote:

              [NOT]Yine Gençlik Rehberinde izahı var Bir zaman bana hizmet eden kardeşlerim tarafından sual edildi ki: “Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderatıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb-i Umumîden elli gündür (şimdi yedi seneden geçti aynı hâl)1 hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemaati ve camii bırakıp radyo dinlemeye koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?” dediler.

              1. Parantez içindeki not, 1946 senesine aittir.[/NOT]

              Hem meselâاَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ blank.gif2 cümlesi (şeddeler sayılmaz) bin üç yüz yirmi sekiz (1328), eğer şeddedeki ل sayılsa, bin üç yüz elli sekiz (1358) adediyle bu umumî harpleri yapan ecnebî gaddarların, hırs ve hasetle bizdeki Hürriyet inkılâbının Kur’ân lehindeki neticelerini bozmak fikriyle tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan harpleri ve Birinci Harb-i Umumînin patlamasıyla maddî ve mânevî şerlerini, siyasî diplomatların, radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderat-ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyatını vahşiyâne mahveden şerlerin vücuda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevâfuk ederek اَلنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِ’in tam mânasına tetâbuk eder.

              Dipnot-2 “Düğümlere üfleyen büyücüler…” Felak Sûresi, 113:4.

              Asa-yı Musa

            5 yazı görüntüleniyor - 16 ile 20 arası (toplam 20)
            • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.