- Bu konu 21 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
13 Haziran 2013: 19:09 #814455
Anonim
Acaba, bütün benî Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp, nev-i beşerin hülâsa-ı ubûdiyetini cami’ hakikat-i ubûdiyet-i Ahmediye (a.s.m.) içinde dua eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat ne istiyor, dinleyelim.
Bak: Kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor. Bekà istiyor. Cennet istiyor. Hem, mevcudat âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. O esmâdan şefaat talep ediyor, görüyorsun. Eğer âhiretin hesapsız esbab-ı mucibesi, delâil-i vücudu olmasaydı, yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. HAŞİYE
Evet, baharımızda yeryüzünü bir mahşer eden, yüz bin haşir nümunelerini icad eden Kadîr-i Mutlaka, Cennetin icadı nasıl ağır olabilir? Demek, nasıl ki onun risaleti şu dar-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلاٰكَ لَوْلاٰكَ لَمٰا خَلَقْتُ اْلاَفْلاٰكَ 1 sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dar-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi. Acaba hiç mümkün müdür ki, bütün akılları hayrette bırakan şu intizam-ı âlem ve geniş rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san’at, misilsiz cemâl-i rububiyet, o duaya icabet etmemekle böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabul etsin?
HAŞİYE : Evet, âhirete nisbeten gayet dar bir sahife hükmünde olan rû-yi zeminde had ve hesaba gelmeyen harika san’at nümunelerini ve haşir ve kıyametin misallerini göstermek ve üç yüz bin kitap hükmünde olan muntazam envâ-ı masnuatı o tek sahifede kemâl-i intizamla yazıp derc etmek; elbette geniş olan âlem-i âhirette lâtif ve muntazam Cennetin binasından ve icadından daha müşküldür. Evet, Cennet bahardan ne kadar yüksek ise, o derece bahar bahçelerinin hilkati, o Cennetten daha müşküldür ve hayretfezâdır denilebilir.
1 : “Sen olmasaydın ben âlemleri yaratmazdım.” Ali el-Kâri, Şerhü’ş-Şifâ: 1:6; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ: 2:164. Ayrıca el-Hâkim’in el-Müstedrek’inde bu mânâyı teyit eden şu sahih hadis naklediliyor: “Peygamber Efendimiz buyurdu: Allah İsâ’ya (a.s.) şöyle vahyetti, ‘Ey İsâ, Muhammed’e iman et. Ümmetine de emret ki onlardan ona ulaşanlar da iman etsinler. Muhammed olmasaydı Âdem’i yaratmazdım. Muhammed olmasaydı Cennet ve Cehennemi yaratmazdım. Su üzerinde Arşı yarattığımda arş çırpındı. Üzerine Lâ ilâhe İllallah Muhammedun Resûlullah yazdım, sakinleşti.” (el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:615) Ayrıca bk. et-Taberâni, El-Mu’cemü’l-Evsât, 6:314; et-Taberânî, El-Mu’cemü’s-Sağîr, 2:182; El-Hallâl, es-Sünne, 1:237; el-Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 5:489.
Onuncu Söz
13 Haziran 2013: 19:13 #814456Anonim
Bak, bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zâtın pek büyük bir şefkati vardır.
Çünkü her musibetzedenin imdadına koşturuyor.
Her suale ve matluba cevap veriyor.
Hattâ, bak, en ednâ bir hacet, en ednâ bir raiyetten görse, şefkatle kaza ediyor.
Bir çobanın bir koyunu bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.Şimdi gel, gidelim; şu adada büyük bir içtima var.
Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar.
Bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir yâver-i ekrem bir nutuk okuyor.
O şefkatli padişahından birşeyler istiyor.
Bütün ahali, “Evet, evet, biz de istiyoruz” diyorlar, onu tasdik ve teyid ediyorlar.
Şimdi dinle; bu padişahın sevgilisi diyor ki:“Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız!
Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster.
Ve bizi makarr-ı saltanatına celb et.
Bizi bu çöllerde mahvettirme.
Bizi huzuruna al.
Bize merhamet et.
Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir.
Bizi zevâl ve teb’îd ile tazib etme.
Sana müştak ve müteşekkir şu muti’ raiyetini başıboş bırakıp idam etme” diyor ve pek çok yalvarıyor.
Sen de işitiyorsun.Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki,
en ednâ bir adamın en ednâ bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin;
en sevgili bir yâver-i ekreminin en güzel bir maksudunu yerine getirmesin?Halbuki, o sevgilinin maksudu, umumun da maksududur.
Hem padişahın marzîsi, hem merhamet ve adaletinin muktezasıdır.
Hem ona rahattır, ağır değil.
Bu misafirhanelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez.Madem nümunelerini göstermek için,
beş altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor,
bu memleketi kurdu.Elbette, hakikî hazinelerini, kemâlâtını,
hünerlerini makarr-ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek,
öyle seyrangâhlar açacak ki, akılları hayrette bırakacak.Demek bu meydan-ı imtihanda olanlar başıboş değiller.
Saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar.Onuncu Söz
13 Haziran 2013: 20:01 #814457Anonim
Acaba bütün efâzıl-ı benî Âdemi arkasına alıp,
arz üstünde durup,
Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp dua eden
şu şeref-i nev-i insan
ve ferîd-i kevn ü zaman
ve bihakkın fahr-i kâinat ne istiyor?Bak, dinle:
Saadet-i ebediye istiyor.
Bekà istiyor.
Lika istiyor.
Cennet istiyor.Hem, merâyâ-yı mevcudatta ahkâmını
ve cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor.
Hattâ, eğer rahmet, inâyet, hikmet, adalet gibi
hesapsız o matlubun esbab-ı mucibesi olmasaydı,
şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen
şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti.Evet, nasıl ki onun risaleti şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi.
Öyle de, onun ubûdiyeti dahi öteki dârın açılmasına sebeptir.
Acaba ehl-i akıl ve tahkike لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ 1 dedirten
şu meşhud intizam-ı fâik,
şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san’at ve misilsiz cemâl-i Rububiyet,
hiç böyle bir çirkinliği,
böyle bir merhametsizliği,
böyle bir intizamsızlığı kabul eder mi ki,
en cüz’î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip ifa etsin;
en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın?Hâşâ ve kellâ!.
Yüz bin defa hâşâ!
Böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabul etmez, çirkin olmaz.1 : “İmkân dairesinde, şu varlık âleminden daha mükemmeli, daha üstünü yoktur.” İmam-ı Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 4:258; İbni Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 1:53, 4:154.
On Dokuzuncu Söz
13 Haziran 2013: 20:32 #814459Anonim
[NOT]Hem madem, gündüz bedahetle güneşi gösterdiği gibi,
zemin yüzünde, mevsimlerin tebeddülünde küllî ölmek ve dirilmekte,
perde arkasında bir Mutasarrıf,
gayet intizamla koca küre-i arzı bir bahçe,
belki bir ağaç kolaylığında ve intizamında
ve azametli baharı bir çiçek suhuletinde ve mîzanlı ziynetinde
ve zemin sahifesinde üç yüz bin haşir ve neşrin nümune ve misallerini gösteren
üç yüz bin kitap hükmündeki nebatat ve hayvanat taifelerini onda yazar,
beraber ve birbiri içinde şaşırmayarak,
karışık iken karıştırmayarak,
birbirine benzemekle beraber iltibassız, sehivsiz, hatasız,
mükemmel, muntazam, mânidar yazan bir kalem-i kudret,
bu azameti içinde hadsiz bir rahmet, nihayetsiz bir hikmetle işlediği gibi;
koca kâinatı bir hanesi misillü insana musahhar ve müzeyyen ve tefriş etmek
ve o insanı halife-i zemin ederek
ve dağ ve gök ve yer tahammülünden çekindikleri emanet-i kübrâyı ona vermesi
ve sair zîhayatlara bir derece zabitlik mertebesiyle mükerrem etmesi
ve hitâbât-ı Sübhâniyesine ve sohbetine müşerref eylemesiyle fevkalâde bir makam verdiği
ve bütün semâvî fermanlarda ona saadet-i ebediyeyi
ve bekà-i uhreviyeyi kat’î vaad ve ahdettiği halde,
elbette ve hiçbir şüphe olmaz ki,
bahar kadar kudretine kolay gelen dâr-ı saadeti
o mükerrem ve müşerref insanlar için açacak ve yapacak
ve haşir ve kıyameti getirecek diye,
Muhyî ve Mümît ve Hayy ve Kayyûm ve Kadîr ve Alîm isimleri, Hâlıkımızdan sormamıza cevap veriyorlar.Evet, her baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihya
ve nebatî ve hayvanî üç yüz bin nevi haşrin ve neşrin nümunelerini icad eden bir kudret,
Muhammed ve Mûsâ Aleyhimesselâtü Vesselâmların herbirinin
ümmetinin geçirdiği bin senelik zaman, karşı karşıya hayalen getirilip bakılsa,
haşrin ve neşrin bin misalini ve bin delilini iki bin baharda (HAŞİYE) gösterdiği görülecek.
Ve, böyle bir kudretten haşr-i cismânîyi uzak görmek, bin derece körlük ve akılsızlıktır.HAŞİYE Sabık herbir bahar, kıyameti kopmuş, ölmüş ve karşısındaki bahar onun haşri hükmündedir.[/NOT]
Cenab-ı Hakkın Muhyî ve Mümît ve Hayy ve Kayyûm ve Kadîr ve Alîm isimleri, de ahiretin varlığından haber veriyor.
Muhyî: Bütün canlılara hayat veren Allah
Mümît: Ölümü yaratan, ölümü veren, imâte eden, helâk eden Allah
Hayy: Diri ve devamlı hayat sâhibi. Zâtî hayat ile münferid, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (C.C.)
Kayyûm: Başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh ve ezelden ebede kaim, dâim ve var olan Allah (C.C.)
Kadîr: Bir işi yapmaya gücü yeten. Kudret sâhibi ve herşeye kudreti yeten. (Allah C.C.)
Alîm: Bilen. İlmi, ebedi ve ezeli olan Cenab-ı Hak.
Allahın bütün isimleri haşri iktiza ediyor. O zaman “Yeniden dirilmek mümkün mü ?” sorusunun cevabını bulmak kalıyor. Yukarıdaki satırlarda haşrin, gözümüz önünde cereyan eden binlerce numunesinden bahsedilmiş. Sadece bir bahar başlangıcında çok kısa bir sürede, belki birkaç günde bütün bahar mevsiminin olduğu yerleri, binlerce tür bitkilerle, çiçeklerle, sayısız hayvan türleriyle yeniden inşa ediyor Cenab-ı Hak. Sadece bir kaç metrelik alanda bile kaç tane bitki türü, börtü böceğiyle kaç tane hayvan türü ve ferdi olduğunu bir düşünelim ve bir de bunun bahar mevsimi olan bütün zemin yüzündeki sayılarını düşünelim. Hiç birbiri ile karıştırılmıyor, şaşırılmıyor, bütün zihayat ihtiyaç duyduğu rızkı etrafında haşrediliyor, bütün bitkiler iç içe iken bir diğerinden çok kolay bir şekilde ayırdedilebiliyor, yani hatasız, kusursuz bir mükemmellik ve yeniden diriltme manzarası, birkaç gün kadar kısa bir zaman içerisinde gözümüz önünde cereyan ediyor..
Onuncu Söz de bu kısmı izah eden oldukça ikna edici temsiller var..Onları da yeri gelmişken paylaşalım inşaallah..
13 Haziran 2013: 20:34 #814460Anonim
Bâb-ı İhyâ ve İmâtedir. İsm-i Hayy-ı Kayyûmun, Muhyî ve Mümîtin cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki, ölmüş, kurumuş koca arzı ihyâ eden;
ve o ihyâ içinde, herbiri beşer haşri gibi acip,
üç yüz binden ziyade envâ-ı mahlûkatı haşir ve neşredip kudretini gösteren;
ve o haşir ve neşir içinde, nihayet derecede karışık
ve ihtilât içinde nihayet derecede imtiyaz ve tefrik ile ihata-i ilmiyesini gösteren;
ve bütün semavî fermanlarıyla beşerin haşrini vaad etmekle
bütün ibâdının enzârını saadet-i ebediyeye çeviren;
ve bütün mevcudatı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip,
emir ve iradesi dairesinde döndürüp birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla
azamet-i Rububiyetini gösteren;
ve beşeri, şecere-i kâinatın en cami’
ve en nazik ve en nazenin, en nazdar, en niyazdar
bir meyvesi yaratıp kendine muhatap ittihaz ederek herşeyi ona musahhar kılmakla,
insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm,
kıyameti getirmesin, haşri yapmasın ve yapamasın,
beşeri ihyâ etmesin veya edemesin,
Mahkeme-i Kübrâyı açamasın, Cennet ve Cehennemi yaratamasın?Hâşâ ve kellâ!
Onuncu Söz
13 Haziran 2013: 20:36 #814461Anonim
Evet, şu âlemin Mutasarrıf-ı Zîşânı,
her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat rû-yi zeminde
haşr-i ekberin ve meydan-ı kıyametin pek çok emsalini ve nümunelerini ve işârâtını icad ediyor.
Ezcümle:Haşr-i baharîde görüyoruz ki,
beş altı gün zarfında,
küçük ve büyük hayvanat ve nebatattan,
üç yüz binden ziyade envâı haşredip neşrediyor.
Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iade ediyor.Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet suretinde icad ediyor.
Halbuki, maddeten farkları pek az olan tohumcuklar,
o kadar karışmışken, kemâl-i imtiyaz ve teşhis ile,
o kadar sür’at ve vüs’at ve suhulet içinde,
kemâl-i intizam ve mizan ile, altı gün veya altı hafta zarfında ihya ediliyor.Hiç kabil midir ki, bu işleri yapan Zâta birşey ağır gelebilsin,
semâvât ve arzı altı günde halk edemesin,
insanı bir sayha ile haşredemesin?Hâşâ!
Onuncu Söz
13 Haziran 2013: 20:38 #814462Anonim
Acaba, muciznümâ bir kâtip bulunsa,
hurufları ya bozulmuş veya mahvolmuş üç yüz bin kitabı tek bir sahifede,
karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksansız,
hepsini beraber, gayet güzel bir surette, bir saatte yazarsa; birisi sana dese,
“Şu kâtip, kendi telif ettiği, senin suya düşmüş olan kitabını yeniden, bir dakika zarfında hafızasından yazacak”;
sen diyebilir misin ki, “Yapamaz ve inanmam”?Veyahut bir sultan-ı mucizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için,
bir işaretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün halde,
sonra görsen ki, büyük bir taş dereye yuvarlanmış,
o zâtın kendi ziyafetine davet ettiği misafirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar.
Biri sana dese,
“O zât, bir işaretle, o taşı, ne kadar büyük olursa olsun, kaldıracak veya dağıtacak;
misafirlerini yolda bırakmayacak.” Sen desen ki, “Kaldırmaz veya kaldıramaz.”Veyahut, bir zât, bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde,
biri dese, “O zât, bir boru sesiyle, efradı istirahat için dağılmış olan taburları toplar;
taburlar nizamı altına girerler.” Sen desen ki,
“İnanmam”; ne kadar divanece hareket ettiğini anlarsın.Onuncu Söz
13 Haziran 2013: 20:42 #814463Anonim
İşte, şu üç temsili fehmettinse, bak:
Nakkâş-ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip,
bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rû-yi arzın sahifesinde
üç yüz binden ziyade envâı, kudret ve kader kalemiyle ahsen-i suret üzere yazar.
Birbiri içinde, birbirine karışmaz. Beraber yazar; birbirine mani olmaz.
Teşkilce, suretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz, yanlış yazmaz.Evet, en büyük bir ağacın ruh programını,
bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte derc edip muhafaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz,
vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder, denilir mi?
Ve küre-i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât-ı Kadîr,
âhirete giden misafirlerinin yolunda nasıl bu arzı kaldıracak veya dağıtacak, denilir mi?
Hem, hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını,
bütün cesetlerinin taburlarında kemâl-i intizamla
zerrâtı emr-i كُنْ فَيَكُونُ 1 ile kaydedip yerleştiren,
ordular icad eden Zât-ı Zülcelâl,
tabur-misal cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışan
zerrât-ı esasiye ve eczâ-yı asliyesini bir sayha ile nasıl toplayabilir, denilir mi?Hem bu bahar haşrine benzeyen, dünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece gündüzün tebdilinde, hattâ cevv-i havada bulutların icad ve ifnâsında haşre nümune ve misal ve emare olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun. Hattâ, eğer hayalen bin sene evvel kendini farz etsen, sonra zamanın iki cenahı olan mazi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler adedince misal-i haşir ve kıyametin nümunelerini göreceksin. Sonra, bu kadar nümune ve misalleri müşahede ettiğin halde, haşr-i cismânîyi akıldan uzak görüp istib’âd etmekle inkâr etsen, ne kadar divanelik olduğunu sen de anlarsın. Bak, Ferman-ı Âzam, bahsettiğimiz hakikate dair ne diyor:
فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۤ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ 2
Elhasıl: Haşre mâni hiçbir şey yoktur. Muktazî ise, herşeydir.1 : “(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
2 : “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kadirdir.” Rum Sûresi, 30:50.Onuncu Söz
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.