- Bu konu 25 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
1 Mart 2014: 12:25 #816851
Anonim
[DIKKAT]
-tanrının varlığı için hiç bir müsbet delil gösterilmemesi. bu yüzden kafası iyi çalışan, gerçeklere her zaman şüpheyle bakan, bilimsel akla sahip olan insanlar tanrının varlığını görememesi. sanki tanrı “müsbet bir delil göstermeyeyim, herşeyi müphem bırakayım, bunlar (kafası çalışan şüpheciler -skeptikler) inanmasın, ben de onları cehenneme atayım. her lafa inanan tipler de cennete gidiversin.” diye düşünüyor.[/DIKKAT]
Öncelikle çıkarım ile varmaya çalıştığınız husus çok tezatlar oluşturmakta. Allah’a inananlar cahil inanmayanlar alim öyle mi? İnsanlık tarihinde bilime ve fenne kimler öncülük etti? Peygamberler etmedi mi? Bu husus dahi sorunuza cevap vermeye yeter. Her neyse detaylarda boğulmamak için meselenin özü ile anlatmak istediğinizi ifade edelim..
[BILGI]
“Fakat, sırr-ı teklif olan imtihan ve tecrübe muktezasıyla, elbette bedahet derecesinde ister istemez tasdike mecbur kalacak derecede mucize olmazdı.” cümlesindeki “bedahet derecesinde” ifadesini açar mısınız?
Bedahet: Aklı ve iradeyi teslime mecbur edecek derecede delilin açık ve zorlayıcı olmasıdır ki, Allah imtihan gereği kainatı, Kur’an’ı ve mucizeleri böyle bir açıklıkta ve zorlayıcılıkta deliller ile dizayn etmemiştir. Yani insanın kendi hür iradesi ile hakkı ve batılı ayırt edip, kendi tercih ve kemalatını ortaya koyabilmesi için, deliller bedihi değil, nazari tanzim edilmiştir.
Nazari: Akla kapı açıp iradeyi elden almayacak derecedeki delillere verilen bir isimdir. Yani Allah hem mucizelerde hem kainatta hem de Kur’an’da getirmiş olduğu delilleri öyle bir şekilde dizayn etmiş ki, ne akla kapalı ne de iradeyi teslime mecbur edecek kadar açık bir şekildedir.
İnsanların bir kısmı kainata ve Kur’an’a iman ve hidayet nazarı ile baktığı zaman, elmas ve zümrütler değerinde deliller ile donatılmış olduğunu, her bir zerresinde ve harfinde yüzlerce mucize tezahür ettiğini göreceketir.
Aynı kainat ve Kur’an’a dalalet ve küfür nazarı ve dikkatsizliği ile bakıldığı zaman; kuru ve çorak bir arazi gibi durduğunu görürken; hiçbir yerinde ve köşesinde hakkaniyetine dair bir delil ve işaret göremeyecektir.
Peygamber Efendimiz (asv)’in göstermiş olduğu mucizeler bedihi değil, nazaridir. Şayet gösterilen bu mucizeler bedihi olsa idi, mucizeye şahit olan herkes ister istemez iman etmek zorunda kalacaklardı. Bu da dünyanın tecrübe ve imtihan yapısına zıt bir durum olurdu.[/BILGI]
[NOT]
Yani, “Bir belâ, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.”
Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dar-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif, iktizaederler ki, hakikatler perdeli kalıp, ta müsabaka ve mücahede ile Ebu Bekir’ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehil’ler esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebu Cehil’ler, aynen Ebu Bekir’ler gibi teslim olup, mücahede ile mânevîterakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.[/NOT]
[NOT]Hakîm-i Ezelî, inayet ve hikmet-i ezeliyesinin iktizâsıyla şu dünyayı tecrübe ve imtihana meydan olmak için yarattı. Tecrübe ve imtihanneşvünemâya sebeptir. O neşvünemâ, istidâdâtın inkişafına sebeptir. Oinkişâf, kabiliyatın tezahürüne sebepdir. O tezahür, hakâik-i nisbiyeninzuhuruna sebeptir. O hakâik-i nisbiye, ahirette hakâik-i hakikiyeyeinkılâb ettiği gibi; dünyada da bütün kâinatın revabıtı ve tutkalı hükmünde olan meratib-i nisbiyenin takarruruna sebeptir.
İşte bu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki, cevahir-i âliye, hazefât-ı sâfileden tasaffi eder. Vaktâ ki bunun gibi çok hikem-i dakika için âlemi bu sûrette irade etti. Şu âlemin tagayyür ve tahavvülünü de irade etti. Şu tahaavvül ve tagayyür için ezdadı birbirine karıştırdı. Mazarratı menafiamezc, darrı nef’a derc; şurûru hayrata mütedahil, mekàbihi mehasinle müçtemi halk ederek; şu ezdadı dest-i kudret yoğurarak kâinatı kanun-u tebeddül ve tagayyüre ve namus-u tahavvül ve tekâmüle tâbi kıldı.
Asa-yı Musa[/NOT]
1 Mart 2014: 12:47 #816852Anonim
[DIKKAT]-dinin önce bir kasabaya gönderilmiş olması, daha sonra işler büyüyünce evrensel olduğunun iddia edilmesi.[/DIKKAT]
[BILGI]Kur`an, Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) için,
“Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn” yani, “Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ, 21/107) buyuruyor.
[/BILGI]Bu ayeti kerimeden görüyoruz ki Peygamber Efendimiz a.s.v. sadece belirli bir toplum için olmadığı hatta insanlık içinde olmadığı cin topluluğu da dahil olmak üzere bütün alemlere elçi olarak gönderildiğini görüyoruz..
1 Mart 2014: 13:22 #816853Anonim
[DIKKAT]
-kitaptaki ifadelerin farklı yorumlanmaya çok müsait olması.[/DIKKAT]
[BILGI]“Kuran’ın her kelamı üç kaziyeyi müştemildir. Birincisi, bu Allah’ın kelamıdır. İkincisi, Allah’ca murad olan mana budur. Üçüncüsü, mana-yı murad budur…” izah eder misiniz? (İşarâtü-l i’cazdan)
Kuran’ın her kelamı üç kaziyeyi müştemildir. Birincisi, bu Allah’ın kelamıdır. İkincisi, Allah’ca murad olan mana budur. Üçüncüsü, mana-yı murad budur. Eğer Kuran’ın o kelamı, başka bir manaya ihtimali olmayan muhkemattan olursa veya Kuran’ın başka yerinde beyan edilmiş ise, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabul etmek lazımdır. Ve inkârları küfürdür. Şayet Kuran’ın o kelamı, başka bir manaya ihtimali olan bir nas veya zahir olursa, üçüncü kaziyeyi kabul etmek lazım olmadığı gibi inkârları küfür de değildir. İşte müfessirlerin ihtilafı ancak ve ancak bu kısma aittir.
KELİMELER:
KELAM: söz
KAZİYE: hüküm
MÜŞTEMİL: içine alan
MURAD: istenilen, irade edilen
MANA-YI MURAD: kastedilen mana
MUHKEMAT: manası açık ve tevile ihtiyaç olmayan ayetler
NAS: açık ve kesin ayet
ZAHİR: manası açık olan
MÜFESSİR: Kuran’ın manalarını izah eden âlimler
İHTİLAF: anlaşmazlık, uyuşmazlıkÜstadımızın mezkûr beyanında, Kuran’ın her ayetinin üç hükmü içine aldığı belirtilmiştir. Bu hükümler şunlardır:
Birinci kaziye: O ayetin Allah’ın kelamı olmasıdır. Bu sebeple tek bir ayetin inkarı, kişiyi kafir yapar ve küfre sokar. Kuran’ın tek bir ayetini inkar eden ile tamamını inkar eden arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de kafirdir ve İslam dairesinin dışındadır. İşte “Kuran’ın her kelamı üç kaziyeyi müştemildir. Birincisi, bu Allah’ın kelamıdır” sözüyle kastedilen mana budur.
İkinci kaziye: Allah’ın murad ettiği mananın ayetten açıkça anlaşılmasıdır ki, buna “muhkem ayet” denir. Bazen de ayetin manası kapalıdır; fakat bu kapalı ayet, başka bir ayet ile izah edilir. Her iki durumda da ictihad bunlara giremez. Zira Allah, hükmünü açıkça beyan etmiştir.
Muhkem ayetlere örnek olarak: “Namaz kıl, oruç tut, zekât ver, hacca git…” gibi emirleri sayabiliriz. Bu ayetlerdeki mana açık olduğundan dolayı bu ayetlerde ictihad yapılamaz. Ayrıca bunları inkâr etmek de küfürdür.
Manası başka bir ayette izah edilen ayete örnek olarak, şu ayeti gösterebiliriz: “Muhakkak ki Allah size kanı haram kıldı.” (Bakara 183)Bu ayet-i kerimede, kanın haram olduğu belirtilmiş ancak bu kanın mahiyeti belirtilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Haram olan kanın mahiyeti, En’am suresi 145. ayette “akıcı kan” olarak açıklanmıştır. Bu izahtan anlaşılır ki, dalak ve ciğerdeki kan akıcı olmadığından haram değildir. Haram olan sadece akıcı kandır. İşte haram olan kanın mahiyeti, yine Allah tarafından başka bir ayette izah edildiğinden dolayı, ayeti böylece kabul etmek gerekir. Bunu inkar etmek veya ayet hakkında yersiz teviller yapmak kişiyi küfre sokar.
Demek bir ayetin manası açıksa ya da diğer bir ayet ile izah edilmişse, bu ayetler “muhkemat” sınıfına dahil olmakta ve onlarda ictihad yapılamamaktadır. Zira ictihad, sadece manası açıkça anlaşılamayan ayetlerde, mananın anlaşılması maksadıyla yapılır. İkinci kaziyenin hükmünün geçerli olduğu ayetlerde ise mana zaten açıktır. Bu sebeple ictihada lüzum yoktur.
İşte “Kuran’ın her kelamı üç kaziyeyi müştemildir… İkincisi, Allah’ca murad olan mana budur… Eğer Kuran’ın o kelamı, başka bir manaya ihtimali olmayan muhkemattan olursa veya Kuran’ın başka yerinde beyan edilmiş ise, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabul etmek lazımdır. Ve inkârları küfürdür”sözüyle kastedilen mana budur.
Üçüncü kaziye: Ayet hakkında söylenen “Mana-yı murad budur” hükmüdür. Evet, bazen ayetin manası açık olmayıp, birçok manaya gelme ihtimali vardır. Tabir-i caizse, ayet-i kerime adeta bir deniz gibi olup, içinde birçok manayı barındırmaktadır. Âlimler, kendi anlayışlarına göre bir manayı ve bir ihtimali seçerler. İşte ayetlerin bu manaları hakkındaki müfessirlerin sözünü kabul etmemek küfür değildir. İsterseniz misallerle bu kaziyeyi daha iyi anlamaya çalışalım:
1- “Haccı ve umreyi Allah için tamamlayınız.” (Bakara 196)
Bu ayet-i kerimede Allah-u Teâlâ, hac ve umreyi tamamlamayı emretmiş, ancak tamamlamaktan muradının ne olduğunu hem bu ayette, hem de başka bir ayette beyan etmemiştir. İşte ictihad burada söz konusudur. İmam-ı Azam’a göre “tamamlamaktan” kasıt: Eğer umreye gidilebilirse, farz, vacip, sünnet ve müstehabına riayet ederek umreyi yerine getirmektir. Bu mezhebe göre umre sünnettir. Bu mezhep imamları “tamamlamayı”, “gitmek” manasında anlamayıp; eğer gidilebilirse, “hakkıyla eda edilmesi” manasında anlamışlardır.
İmam Şafi’ye göre ise, tamamlamaktan kasıt “gitmektir.” Bu mezhebe göre umreye gitmek farzdır.
Görüldüğü gibi, “tamamlayın” emrini farklı anlamak, hükmün farklı olmasına sebep olmuştur. Umreye gitmek bir mezhepte sünnet olurken, diğerinde farz olmuştur.
Şimdi birisi umreye “sünnet” dese ve tamamlamayı farz, vacip ve sünnete uygun olarak eda etmek şeklinde kabul ederek umrenin farz olduğu hükmünü inkar etse, ya da bir başkası tamamlamayı “gitmek” olarak anlasa ve sünnet diyenlerin görüşünü inkar etse, bu görüş onları kafir etmez.
İşte “Kuran’ın her kelamı üç kaziyeyi müştemildir… Üçüncüsü, mana-yı murad budur… Üçüncü kaziyeyi kabul etmek lazım olmadığı gibi inkârları küfür de değildir. İşte müfessirlerin ihtilafı ancak ve ancak bu kısma aittir” sözünün manası budur.
2- “Muhakkak ki biz sana Kevseri verdik. O halde namaz kıl ve kurban kes.” (Kevser 1-2)
Kurban kesmenin hükmü, İ. Azam’a göre vacip iken; İ. Şafi ve İmameyn’e göre sünnettir. İhtilafın sebebi, mezkûr ayeti anlamaktaki farklılıktır.
İ. Azam ayeti şöyle anlar: Birinci ayet olan “Biz sana Kevseri verdik” ayetindeki muhatap Resulullah’tır. İkinci ayetteki muhatap ise, Ümmet-i Muhammed’dir. Ayetteki “Namaz kıl” emrinden maksat beş vakit namazdır ki, bu emir ümmete emredilmiştir. Kurban kesmek emri de bizedir. Dolayısıyla kurban kesmek vacip olur.
İ. Şafi ve İmameyn ise ayeti şöyle anlar: Birinci ayet olan “Biz sana Kevseri verdik” ayetindeki muhatap Efendimiz (sav) olduğu gibi, ikinci ayet olan “O halde namaz kıl ve kurban kes” ayetindeki muhatap da yine O’dur. Buradaki namazdan maksat beş vakit namaz olmayıp, gece namazıdır ki, bu, peygamberlere farzdır. Kurban kesme emri de Efendimize (sav) ait olup, ümmetine sünnettir.
Görüldüğü gibi, kurban kesmenin bir ibadet olduğu hakkında ihtilaf yoktur. İhtilaf, kurban kesmenin hükmü hakkındadır. Bir kısım âlimler vacip derken, bir kısmı sünnet demiştir. Kurban kesmenin vacip olduğunu inkar etmek, ya da sünnet olduğunu inkar etmek ise kişiyi küfre sokmaz.
İşte “Kuran’ın her kelamı üç kaziyeyi müştemildir… Üçüncüsü, mana-yı murad budur… Üçüncü kaziyeyi kabul etmek lazım olmadığı gibi inkârları küfür de değildir. İşte müfessirlerin ihtilafı ancak ve ancak bu kısma aittir” sözünün manası budur.
3- “Ey iman edenler! Namaza kalktığınızda yüzünüzü yıkayın…” (Maide 6)
Bu ayet-i kerimede Cenabı Hak, abdestte yüzü yıkamayı emretmiştir. Emir, muhkem ve açık olduğundan dolayı ictihad buna giremez. Bu yüzden dört mezhep âlimleri yüz yıkamanın farziyyetini kabul etmiştir. Ancak ayette yüzün tarifi yapılmamış ve sınırları çizilmemiştir. O halde yüz neresidir? İşte ihtilaf buradadır.
Mesela Ahmed İ. Hanbel, kulakların da yüze dahil olduğunu kabul ederek, kulakları yıkamanın farz olduğunu söylemiştir. Şimdi biz yüzü yıkamanın farziyyetini inkar etsek, kafir oluruz. Çünkü ayet-i kerime, başka bir ihtimale gelmesi mümkün olmayan muhkemattandır ve yüzü yıkamak ayetin açık hükmüdür. Ama İ. Hanbel’in görüşünü inkar ederek “Kulak yüze dahil değildir“ desek, kafir olmayız. Çünkü bu görüş, ayetin açık hükmü olmayıp, ayetten yapılan bir istinbattır. Tabi İ. Hanbel’in bu konuda hadisten de delilleri vardır. Konumuz bu olmadığından, o kapıyı açmıyoruz.
İşte “Kuran’ın her kelamı üç kaziyeyi müştemildir… Üçüncüsü, mana-yı murad budur… Üçüncü kaziyeyi kabul etmek lazım olmadığı gibi inkârları küfür de değildir. İşte müfessirlerin ihtilafı ancak ve ancak bu kısma aittir” sözünün manası budur.4- “Eğer hastaysanız veya seferde iseniz veya tuvaletten gelmişseniz veya kadınlara dokunmuş ve su bulamamış iseniz, temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz” (Maide 6)
Cenabı Hak bu ayet-i kerimede, abdesti bozan şeyleri sayarken “Lâmestümü-n nisa” buyurarak, kadınlara dokunmayı da zikretmiştir. Kadınlara dokunmak abdesti bozar. Bunu inkar etmek, kişiyi küfre sokar. Fakat kadınlara dokunmaktan maksat nedir? İ. Şafi’ye göre bu: Kadına maddi bir temasta bulunmak ve onun tenine dokunmaktır. Yani İ. Şafi hazretleri, ayeti mutlak olarak almıştır.
İ. Azam ise, dokunmayı cima (cinsel ilişki) ile tefsir etmiştir. Ona göre tene dokunmak abdesti bozmaz, ancak cinsel ilişki bozar. Ve bu ictihadına şunları delilleri getirmiştir:
1- İ. Abbas hazretleri, ayetteki dokunmayı “cima” ile tefsir etmiştir.
2- Büyük Arap lügat âlimi İbnü-s Sikkit: “Bundan maksat cimadır. Zira Arapça’da ‘lemes’ (dokunmak) kelimesi ‘nisa’ (kadın) kelimesi ile yan yana geldiğinde, bundan tene temas değil; cima kastedilir. Zira Araplar ‘Lâmestümü-l mera’ dediklerinde, kadınla cimayı kastederler. Ayetin manası da budur ”demiştir.
3- Efendimizin, eşlerinden bazılarını öptükten sonra abdest almadan namaz kıldığını Hz. Aişe nakil etmiştir. Eğer dokunmak abdesti bozsaydı, Efendimizin (sav) tekrar abdest alması gerekirdi.
4- Hz. Aişe başka bir rivayetinde şöyle der: “Ben Resulullah’ın önünde yatsı namazını kılarken boylu boyunca uzanırdım. Efendimiz vitri kılacağı zaman ayağıyla beni dürter ve namazını öyle kılardı.” Eğer kadına dokunmak abdesti bozsaydı, Efendimizin (sav) tekrar abdest alması gerekirdi. Madem almamıştır, o halde dokunmak abdesti bozmamaktadır.Bütün bu haberleri değerlendiren Hanefiler, ayetteki “Kadınlara dokunduğunuzda” ifadesini “cima” olarak tefsir etmişlerdir.
Şafiler ise, Hz. Aişe’nin birinci hadisini zayıf görürler. İkinci hadisini ise, arada elbise olmasına hamlederler veya “Bu sadece Resulullah’a mahsustur” derler.
Görüldüğü gibi, “kadınlara dokunduğunuzda…” ayetindeki “dokunmanın” manasını anlamada âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bir kısım âlimler bundan “cima”yı anlarken, bir kısmı “mutlak dokunmayı” anlamışlardır. Şimdi biz, “Kadına dokunmak abdesti bozmaz, ya da bozar” desek ve diğer âlimin görüşünü kabul etmesek, bu bizi kâfir yapmaz. Çünkü onun görüşü, ayetin açık manası olmayıp, istinbattır.
İşte “Kuran’ın her kelamı üç kaziyeyi müştemildir…Üçüncüsü, mana-yı murad budur… üçüncü kaziyeyi kabul etmek lazım olmadığı gibi inkârları küfür de değildir. İşte müfessirlerin ihtilafı ancak ve ancak bu kısma aittir” sözünün manası budur.Netice: Kuran’ın her kelamı üç kaziyeyi müştemildir.
Birincisi kaziye: O ayetin Allah’ın kelamı olmasıdır. Bu sebeple tek bir ayetin inkarı, kişiyi kafir yapar ve küfre sokar.
İkinci kaziye: Allah’ın murad ettiği mananın ayetten açıkça anlaşılmasıdır veya murad olan mananın başka bir ayette izah edilmesidir. Her iki durumda da ictihad bunlara giremez.
Üçüncü kaziye: Ayetin farklı manalara gelebilme ihtimali olduğunda, müfessirlerin mana-yı muradı, kendi anlayışlarına göre çıkarmalarıdır. Farklı manalara gelmesi mümkün olan ayetler hakkında müfessirler ictihad ve istinbat yapmışlardır. Müfessirlerin ihtilafının sebebi, ayetlerin farklı manalara gelme ihtimalidir. Müfessirlerin bu sözlerini inkar etmek insanı küfre sokmaz. Ancak şu unutulmamalıdır ki, müfessirler ve müctehidler, anlayış hususunda kendilerine Allah tarafından bir genişlik ihsan edilmiş kimselerdir. Bu sebeple onların görüşlerine saygısızlık yapmamak gerekir. onların kırk dakikada çıkarttığı bir manayı, bizim gibilerin kırk senede çıkarması mümkün değildir.
Bu mesele, hizmetimizin hazırlamış olduğu “Asrımızın hastalığı mezhepsizlik” isimli eserde detayları ile anlatılmıştır. Daha fazla bilgi arzu edenleri, bu eserimize havale ediyoruz.Bu cümlenin izahının yapıldığı görüntülü sohbet için tıklayınız
[/BILGI]
1 Mart 2014: 13:32 #816854Anonim
[DIKKAT]
-geldiği zamana göre devrimsel değişiklik getirecek ahlaki ve sosyolojik değişiklikler içermemesi. (demokrasi, insan hakları, köleliğin kaldırılması vb…)[/DIKKAT]
[BILGI]Kur’ân nelerden bahsediyor, hangi konuları ele alıyor? Hayata getirdiği prensipler nelerdir?
Değerli kardeşimiz;
Kur’an’ın bütününe baktığımızda onun bütün sure ve ayetlerine kadar nüfuz edendört ana gayesi bulunduğunu görürüz. Kur’an bahsettiği her şeyi bu dört gayeyi kuvvetlendirmek için ifade eder.
Bunlardan birincisi zatında, sıfatlarında, fiillerinde, eserlerinde ve mülkünde hiçbir ortağı, benzeri, dengi bulunmayan Allahu Teala’ya iman etmek manasına gelen tevhid esasıdır.
İkincisi, Alemlerin rabbinin emirlerini bize ulaştıran, peygamberlik müessesesini ifade eden nübüvvettir.
Üçüncüsü, haşir, yani öldükten sonra yeniden diriltilerek ebedi bir hayata kavuşmaktır.
Dördüncü esas ise adalettir. Kur’an’da insanların dünyada huzurlu bir hayat yaşamaları için gerekli olan adalet emredilir İnsanların hayatlarına bu prensipler çerçevesinde bir düzen vermek hedeflenir Alemlerin Rabbi olan Allah’ın adaletinin bütün kâinatı kuşattığı, haşirde de tam olarak tecelli ederek herkese iyilik ve kötülüğünün karşılığını vereceği bildirilir.
Kur’an’ın mesajlarını ihtiva eden bir çok tanımı vardır. Bu tanımlar aynı zamanda onun konularını da özetlemektedir:
Kur’an: Allah tarafından vahiy edilen, Hz. Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Hz. Muhammed(a.s.m)’e indirilen, tilavetiyle taabbud olunan/okunması ibadet sayılan semavî bir kitab-ı mukaddestir.
Kur’an: Allah’ın birliğini/tevhit akidesini gönüllere nakşeden, başta Hz. Muhammed(a.s.m)’in peygamberliği olmak üzere peygamberlik müessesesini akılların dikkatine sunan, öldükten sonra insanların yeniden dirilip hesaba çekileceklerini, önceki hayatlarında bağlı bulundukları hayat felsefesi ve dünya görüşü doğrultusunda mükâfat veya ceza alacakları ahiret yurdunun varlığını vicdanın derinliklerine kazıyan, insanların Allah ile olan ilişkilerinde ibadetin, kullar ile olan ilişkilerinde ise adaletin, kulluğun olmazsa olmaz şartı olduğunu ders veren yanılmaz ve yanıltmaz bir hidayet kılavuzuzdur.
Kur’an: İlk emri “oku” olan, okuma-yazmayı, ilim- irfanı teşvik eden, kalem kullanmayı Allah’ın büyük bir ikramı olarak değerlendiren, Allah’ın sonsuz ilminin parıltılarını gösteren semavî bir ders kitabıdır.
Kur’an: Hakkı batılın üzerine salarak onun beynini dağıtan, Hak’tan gelen, Hak ismine dayanan, gücünü haktan alan, hak ve hakikati ders veren, Allah’ın en son hak kitabıdır.
Kur’an: Hak ve hakikatin paslanmaz bir elmas olduğunu ders veren, batılın yüzündeki peçeyi kaldırıp basiret sahiplerine çirkin simasını gösteren, gerçek ile yanlışı ayıran ilahî bir Furkandır.
Kur’an: Allah’a hamdu sena ile başlayan, mesajı bulunduğu Rabbul-alemînin Rahman, Rahîm ve din/hesap gününün sahibi olduğunu nazara vererek kullarına ümit bahşeden, yalnız Allah’a kul olmayı, sadece ondan yardım dilemeyi, dosdoğru yolda/sırat-ı müstakimde yürümek için peygamberlerin yoluna uymayı öğreten şaşmaz, şaşırtmaz bir semavî rehberdir.
Ku’ran: Yeryüzünün tek bir sayfası olduğu kâinat kitabının ezelî bir tercümesi, çeşit çeşit dillerle meramını ifade eden bu mücessem kitabın ihtiva ettiği tekvinî/kozmik ayetlerinin ebedî bir tercümanıdır.
Kur’an: Görünen ve görünmeyen varlıkları aynı şekilde gören, her şeyi kuşatan bir ilmin izlerini taşıyan, gaiplerin yanında hazır bulunduğu, Allamu’l-ğuyub olan Allah’ın yerde ve göklerde tecelli eden güzel isimlerinin hikmet dolu yansımalarını açıklayıp ortaya koyan, ilahî hakikatlerin ezelî bir tefsiridir.
Kur’an: Kâinat çapında sürekli meydana gelen kozmik ve sosyolojik hadiselerin altında yatan gizli gerçeklerin kapılarını açan büyüleyici bir anahtar, şahadet âleminin görünen yüzünün arka planında yer alan gerçekleri beyan eden mucizevî bir lisandır.
Kur’an: Şu görünen şahadet âleminin perdesi arkasında yer alan o görünmez/gaip âleminin güzergâhını takip ederek -Rahman ve Rahim olan Allah’ın ebedîyete kadar uzanan bir iltifatı ve ezelî bir hitabı olarak- bize gelen semavî lütuflar hazinesidir.
Kur’an: İslam âleminin manevî şahsiyetinin güneşi, temeli, hendesesi, âhiret ülkesinin mukaddes haritası, Allah’ın Zat, isim, sıfat ve şuunatı hakkındaaçıklamalarda bulunan, onların kusursuzluğunu ve kutsallığını beyan eden kuvvetli bir şerhi, açıklayıcı bir tefsiri, kesin bir burhanı ve parlak bir tercümanıdır.
Kur’an: İnsanlık camiasını eğiten, terbiye eden bir muallim, gerçek ve en büyük insanlık olan İslam’ın hakikat çekirdeklerinin suyu ve ışığıdır. İnsanların dünya ve ahiret saadetinin yolunu gösteren gerçek bir hikmet, bir irşat ve bir hidayet rehberidir.
Kur’an: Sosyal hayatın ahlakî ve hukukî prensiplerini vazeden bir şeriat kitabı,insanların Rablerine nasıl yalvarıp yakaracağını öğreten bir dua kitabı, hayatın hayatı olan dinin hikmet dolu talimatlarını ders veren bir hikmet kitabı, Allah’a karşı kulluğun nasıl yapılacağını belirten bir ubudiyet/kulluk kitabı, Allah’ın emir ve tavsiyelerini ihtiva eden bir çağrı/bir davet kitabıdır.
Kur’an: Allah’ı dille, gönülle, akılla, zikr etmeyi, fikr etmeyi emreden, her şeyde onun marifetine baktıran bir pencere açan, onun huzuruna çıkaran bir manevî asansör tesis eden, mahlukatın nefis ve nefesleri sayısınca onun dergâhına giden yolları keşfeden bir zikir ve fikir kitabıdır.Kur’an: İnsanların bütün kesimlerine hitap eden, herkese kabiliyetine, meslek ve meşrebine göre ders verip akıl, kalp ve hissiyatını tatmin eden, manevî bütün ihtiyaçlarına cevap veren, kusurdan âzâde, noksanlıktan beri, her türlü yanlışlık şaibesinden uzak pek çok kitapları ihtiva eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semavîdir.
Kur’an: Nur isminin cilvelerini yansıtan, kevnî ayetleriyle yer ve göklerin üstünde parlayan İlahî hikmetleri açıklayarak evreni aydınlatan, ders verdiği iman güneşinin ışıklarıyla insanların akıl ve gönüllerini nurlandıran, basiret gözü kör olmayanlara enfusî ve âfakî delillerle donattığı manevî projektörle berzah âleminin öteki yamacında inşa edilen cennet saraylarını aydınlatan, içi nur, dışı nur, özü nur nuranî bir kitab-ı mukaddestir.
Kur’an: Altı ciheti de parlak ve şüphelerin şaibesinden uzaktır. Hiçbir yönden yanlış ve batıl kendisine yaklaşamamıştır: Çünkü Kur’an’ın arkası/istinat noktası kuvvetlidir; semavî bir vahiy olarak sırtını Allah’a dayamıştır. Önü açıktır, güçlü bir zırhla korunmuştur. Çünkü, hedefinde ebedi saadet vardır. Bu saadeti söz veren her şeye gücü yeten ve asla sözünü yemeye tenezzül etmeyen Allah’tır. İçinde barındırdığı mesajlar berrak birer hidayettir. Üstünde parıltıları görülen güneş ise, imandır. Altında delil ve burhan sütunları vardır. Sağ tarafında durup kendisine boyun eğen kalp ve vicdandır. Solunda el pençe duran akıl ve izandır.Meyvesi ise, Allah’ın sonsuz rahmeti ve cennettir.
Kur’ân: Bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır. Onun için yediden yetmişe herkesi kamet-i kıymeti nispetinde terbiye eden ilahî mesajları ihtiva etmektedir.
Hem bütün mevcudatın İlâhı unvanıyla Allah’ın fermanıdır. Bu sebepledir ki, bu ferman-ı azimüşşanda Allah’ın ibadete layık yegâne ilah, yegâne mabud olduğu, insanların –diğer bütün varlıklar gibi- Allah’a ibadet etmek için yaratıldığı vurgulanmış, kâinat çapında tarrakalarıyla Allah’a tesbih ve tahmidde bulunduklarını ilan eden varlıkların bu muhteşem manevî armonisine katılmaları emredilmiştir.
Hem bütün semâvat ve arzın yaratıcısı adına gönderilen bir kitaptır.Bu sebepledir ki, Kur’an’da –sık, sık- göklerde ve yerde görünen harika sanat levhaları aklın nazarına sunulmuş, sonsuz ilim ve kudrete sahip bir yaratıcının edasıyla konulara yaklaşan bir üslup takip edilmiştir.
Kur’an: Tarih sahnelerinde meydana gelen olayları harika bir tasvir metoduyla canlandırarak gözler önüne seren büyüleyici bir üslupla değerlendiren, bu cümleden olarak maddî güç bakımından genellikle zayıf bir konumda olmalarına rağmen peygamberler ve onlara uyan müminlerin -Allah’ın yardımıyla- elde ettikleri galibiyetleri, maddî güç açısından çok kuvvetli olmalarına rağmen inkârcıların -Allah’ın kahrıyla- uğradıkları hezimetleri dikkatlere sunan, tarihin tekerrür eden sosyolojik bir vakıa olduğu gerçeğinden hareketle, gelecek nesillere eskiden olmuş zafer ve hezimetlerin gerekçelerini hatırlatarak, Allah’a itaat eden iyi insanları kuvvetle müjdeleyen, ona isyan eden kötü insanları şiddetle uyaransemavî bir inzar ve tebşir kitabıdır.
Hulasa: Allah’a kul, Hz. Peygamber(a.s.m)’e ümmet olmak isteyen kimselerin aldanmaz ve aldatmaz mürşidi Kur’andır.
Sosyolojik olarak ferdî, ailevî ve içtimaî hayatta huzurlu, psikolojik olarak -ikilemden uzak- uyumlu bir kişiliğe sahip olmak, bozguncu aşırılıklardan uzak, sırat-ı müstakim denilen orta yolda yürümek isteyenlerin şaşmaz ve şaşırtmaz yegâne rehberi Kur’an’dır.
Nefs-i emarenin ve firavunlaşmış nefislerin şerrinden, şeytanın sinsi tuzaklarından korunmak isteyenlerin en güçlü kalesi ve en kuvvetli sığınağı Kur’an’dır ve Kur’an’ın hakikî tefsiri olan Hz. Peygamber(a.s.m)’in sünnet-i seniyyesidir.
Allah’ım! Kur’an’ı -bizim için- dünyada arkadaş, kabirde yoldaş, kıyamet gününde şefaatçi, sırat köprüsünde nur, cennet yolunda refakatçi, ateşten koruyan zırh ve bütün hayır işlerinde rehber ve imam kıl! Bunu o sonsuz rahmetinle bize lütfet! Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbimiz!
İlave bilgi için:
- KÖLE, KÖLELİK
- İslam dininde demokrasinin yeri nerededir. Demokrasi ne demektir. İslamın demokrasiye bakış açısı nedir?
- İslam`ın insana verdiği temel haklar nelerdir?
- Doğal hukuk ile insan hak ve özgürlükleri gibi kavramların İslamiyet’teki yeri ve önemi nedir?
Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet
[/BILGI]1 Mart 2014: 13:48 #816855Anonim
[DIKKAT]
-cennetteki ödüllerin çok kısıtlı olması (yiyecek-içecek, seks. başka?)[/DIKKAT]
[BILGI]
Ahirete imanın, ahiretin saadetine dair kısmını Üstad Kur’an’a havale etmiş. Geniş bir şekilde izah eder misiniz?
Sekizinci Meselenin başında, ahiret saadeti veya uhrevi saadet kısmının izahı konusunda şu ifadeler yer almaktadır:
“Saadet-i uhreviyeye ait kısmı, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın izahatı daha hiç bir beyana ihtiyaç bırakmamış. Onu ona havale ederek…”(1)Öyle ise biz de bu konuda doğrudan Kur’an-ı Kerim’e müracaat edeceğiz. Ahirete imanın ahiretin saadetine ait kısmı Kur’an-ı Kerim’de cennetle ilgili ayetlerde çok detaylı bir şekilde izah ediliyor. Bu ayetleri tahkik edersek, ahirette nasıl bir saadeti kazanacağımızı görürüz. Ayrıca Risale-i Nur’da cennet bahsi olarak geçen Yirmi Sekizinci Söz de bu sorunuzun cevabı niteliğindedir.
Biz imanın karşılığı olan ahiretin saadetine, numune olarak bazı ayetleri takdim edelim:
“İman edip salih amellerde bulunanları müjdele. Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: “Bu daha önce de rızıklandığımızdır.” derler. Bu onlara (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır.” (Bakar, 2/25)
“De ki: “Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında içinde temelli kalacakları altından ırmaklar akan cennetler tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah kulları hakkıyla görendir.” (Al-i İmran, 3/15)
“İşte bunların karşılığı Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Böyle) Yapıp-edenlere ne güzel bir karşılık (ecir var.)” (Al-i İmran, 3/136)
“Ama Rablerinden korkup-sakınanlar; onlar için Allah katında -bir şölen olarak- altlarından ırmaklar akan -içinde ebedi kalacakları- cennetler vardır. İyilik yapanlar için Allah’ın katında olanlar daha hayırlıdır.” (Al-i İmran, 3/198)
“İman edip salih amellerde bulunanları, altından ırmaklar akan içinde ebedi kalacakları cennetlere sokacağız. Onda onlar için tertemiz kılınmış eşler vardır. Ve onları ‘ne sıcak-ne soğuk tam kararında gölgeliğe’ sokacağız.” (Nisa, 4/57)
“İman edip salih amellerde bulunanlar biz onları altından ırmaklar akan içinde ebedi kalacakları cennetlere sokacağız. Bu Allah’ın gerçek olan va’didir. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?” (Nisa, 4/122)
“Böylelikle Allah dediklerine karşılık olarak içinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan cennetler verdi. Bu iyilik yapanların karşılığıdır.” (Maide, 5/85)
“Allah dedi ki: “Bu doğrulara doğru söylemelerinin yarar sağladığı gündür. Onlar için içinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.” (Maide, 5/119)
“İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır.” (A’raf, 7/42)
“Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çekip almışız. Altlarından ırmaklar akar. Derler ki: “Bizi buna ulaştıran Allah’a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi biz doğruya ermeyecektik. Andolsun Rabbimizin elçileri hak ile geldiler.” Onlara: “İşte bu yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındığınız cennettir.” diye seslenilecek.” (A’raf, 7/43)
“Kendilerine Allah’ın bir rahmet eriştirmeyeceğine yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı? (Cennettekilere de) Girin cennete. Sizin için korku yoktur ve mahzun olmayacaksınız.” (A’raf, 7/49)
“İşte gerçek mü’minler bunlardır. Rableri katında onlar için dereceler, bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.” (Enfal, 8/4)
“Rableri onlara katından bir rahmeti bir hoşnutluğu ve onlar için kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler. Onda ebedi kalıcıdırlar. Şüphesiz Allah büyük mükafaat katında olandır.” (Tevbe, 9/21, 22)
“Allah mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.”(Tevbe, 9/72)
“Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara içinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.” (Tevbe, 9/100)
“İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da Rableri onları imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan nimetlerle donatılmış cennetlere yöneltip-iletir (hidayet eder). Oradaki duaları: “Allah’ım Sen ne yücesin.”dir ve oradaki dirlik temennileri: “Selam”dır; dualarının sonu da: “Gerçekten hamd alemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” (Yunus, 10/9, 10)
“İman edip salih amellerde bulunanlar ve ‘Rablerine kalbleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar’ işte bunlar da cennetin halkıdırlar. Onda süresiz kalacaklardır.” (Hud, 11/23)“Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe orada süresiz kalacaklardır. (Bu) kesintisi olmayan bir ihsandır.” (Hud, 11/108)
“Onlar Adn cennetlerine girerler. Babalarından eşlerinden ve soylarından ‘salih davranışlarda’ bulunanlar da (Adn cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:) Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel.” (Ra’d, 13/23, 24)
“Takva sahiplerine vadedilen cennet; onun altından ırmaklar akar yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkâr edenlerin sonu ise ateştir.” (Ra’d, 13/35)
“İman edip salih amellerde bulunanlar Rablerinin izniyle altından ırmaklar akan içinde ebedi kalacakları cennetlere konulmuşlardır. Orada birbirlerine olan dirlik temennileri: “Selam”dır.” (İbrahim, 14/23)
“Gerçekten takva sahibi olanlar cennetlerde ve pınar başlarındadır. Oraya esenlikle ve güvenlikle girin. Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar. Orda onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz ve onlar ordan çıkarılacak değildirler.” (Hicr, 15/45-48)
“Adn cennetleri; ona girerler onun altından ırmaklar akar içinde onların her diledikleri şey vardır. İşte Allah takva sahiplerini böyle ödüllendirir. Ki melekler güzellikle canlarını aldıklarında: “Selam size” derler. “Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin.” (Nahl, 16/31, 32)
“Onlar; altından ırmaklar akan Adn cennetleri onlarındır, orada altın bileziklerle süslenirler, hafif ipekten ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler giyerler ve tahtlar üzerinde kurulup-dayanırlar. (Bu) Ne güzel sevap ve ne güzel destek.” (Kehf, 18/31)
“İman edip salih amellerde bulunanlar… Firdevs cennetleri onlar için bir ‘konaklama yeridir.’ Onda ebedi olarak kalıcıdırlar ondan ayrılmak istemezler.” (Kehf, 18/107, 108)
“Ancak tevbe eden iman eden ve salih amellerde bulunanlar (onların dışındadır); işte bunlar cennete girecekler ve hiçbir şeyle zulme uğratılmayacaklar. Adn cennetleri (onlarındır) ki Rahman (olan Allah onu) kendi kullarına gaybtan vadetmiştir. Şüphesiz O’nun va’di yerine gelecektir. Onda ‘boş bir söz’ işitmezler; sadece selam (ı işitirler). Sabah akşam onların rızıkları orda (bulunmakta)dır. O cennet; biz kullarımızdan takva sahibi olanları (ona) varisçi kılacağız.” (Meryem, 19/60-63)
“Hiç şüphesiz Allah iman edenleri ve salih amellerde bulunanları altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler; ordaki elbiseleri ipek(ten)dir. Onlar sözün en güzeline iletilmişlerdir ve övülen doğru yola iletilmişlerdir.”(Hac, 22/23-24)
“De ki: “Bu mu daha hayırlı yoksa takva sahiplerine va’dedilen ebedi cennet mi? Ki onlar için bir mükafat ve son duraktır. İçinde ebedi kalıcılar olarak orada her istedikleri onlarındır; bu Rabbinin üzerine aldığı istenen bir vaaddir.” (Furkan, 25/15-16)
“İşte onlar sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar. Orda ebedi olarak kalıcıdırlar; o ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir.” (Furkan, 25/75, 76)
“İman edip salih amellerde bulunanlar; onları içinde ebedi kalıcılar olarak altından ırmaklar akan cennetin yüksek köşklerine muhakkak yerleştireceğiz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir.” (Ankebut, 29/58)
“Böylece iman edip salih amellerde bulunanlar; artık onlar ‘bir cennet bahçesinde’ ‘sevinç içinde ağırlanırlar.” (Rum, 30/15)“İman eden ve salih amellerde bulunanlar ise, artık onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere bir ağırlanma konağı olarak barınma cennetleri vardır.” (Secde, 32/19)
“Adn cennetleri (onlarındır); oraya girerler orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler. Ve orada onların elbiseleri ipek(ten)dir. Derler ki: “Bizden hüznü giderip yok eden Allah’a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz gerçekten bağışlayandır şükrü kabul edendir. Ki O bizi kendi fazlından (ebedi olarak) kalınacak bir yurda yerleştirdi; burada bize bir yorgunluk dokunmaz ve burada bize bir bıkkınlık da dokunmaz.” (Fatır, 35/33-35)
“Gerçek şu ki bugün cennet halkı ‘sevinç ve mutluluk dolu’ bir meşguliyet içindedirler. Kendileri ve eşleri gölgeliklerde tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Orada taptaze-meyveler onların ve istek duydukları her şey onlarındır. Çok esirgeyen Rabb’dan onlara bir de sözlü “Selam” (vardır).” (Yasin, 36/55-58)
“İşte onlar; onlar için bilinen bir rızık vardır. Çeşitli-meyveler. Onlar ikram görenlerdir. Nimetlerle donatılmış (naim) cennetlerde. Birbirlerine karşı tahtlar üzerinde (otururlar). Kaynaktan (doldurulmuş) kadehlerle çevrelerinde dolaşılır. Bembeyaz; içenlere lezzet (veren bir içki). Onda ne bir gaile vardır ne de kendilerinden geçip akılları çelinir. Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş iri gözlü kadınlar vardır. Sanki onlar saklı bir yumurta gibi (çarpıcı ve pürüzsüz). Böyleyken kimi kimine yönelmiş olarak birbirlerine soruyorlar: Bir sözcü der ki: “Benim bir yakınım vardı.” Derdi ki: Sen de gerçekten (dirilişi) doğrulayanlardan mısın? Bizler öldüğümüz toprak ve kemikler olduğumuzda mı gerçekten biz mi (yeniden diriltilip sonra da) sorguya çekilecekmişiz? (Konuşan yanındakilere) Der ki: “Sizler (onun şimdi ne durumda olduğunu) biliyor musunuz?” Derken bakıverdi onu ‘çılgınca yanan ateşin’ tam ortasında gördü. Dedi ki: “Andolsun Allah’a neredeyse beni de (şu bulunduğun yere) düşürecektin.” Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı muhakkak ben de (azab yerine getirilip) hazır bulundurulanlardan olacaktım.” (Saffat, 37/41-57)
“Adn cennetleri; kapılar onlara açılmıştır. İçinde yaslanıp-dayanmışlardır; orda birçok meyve ve şarap istemektedirler. Ve yanlarında bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş yaşıt kadınlar vardır. İşte hesap günü size va’dedilen budur. Şüphesiz bu, bizim rızkımızdır, bitip tükenmesi de yok.” (Sad, 38/50- 54)
“Ancak Rablerinden korkup-sakınanlar ise; onlara yüksek köşkler vardır, onların üstünde de yüksek köşkler bina edilmiştir. Onların altında ırmaklar akmaktadır. (Bu) Allah’ın va’didir. Allah va’dinden dönmez.” (Zümer, 39/20)
“Rablerinden korkup-sakınanlar da cennete bölük bölük sevkedildiler. Sonunda oraya geldikleri zaman kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki: “Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin.” (Onlar da) Dediler ki: “Bize olan va’dinde sadık kalan ve bizi bu yere mirasçı kılan Allah’a hamd olsun ki cennetten dilediğimiz yerde konaklayabiliriz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir.” (Zümer, 39/73, 74)
“Takva sahiplerine va’dedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar tadı değişmeyen sütten ırmaklar içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rablerinden bir mağfiret vardır. Hiç (böyle mükafaatlanan bir kişi) ateşin içinde ebedi olarak kalan ve bağırsaklarını ‘parça parça koparan’ kaynar sudan içirilen kimseler gibi olur mu?” (Muhammed, 47/15)
“O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. Bugün sizin müjdeniz içinde ebedi kalıcılar (olduğunuz) altından ırmaklar akan cennetlerdir. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur.” (Hadid, 57/12)
“Sizi, toplanma günü için bir arada toplayacağı gün; işte bu aldanma (teğabün) günüdür. Kim Allah’a iman edip salih bir amelde bulunursa (Allah) onun kötülüklerini örter ve içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte büyük ‘mutluluk ve kurtuluş (fevz)’ budur.” (Teğabün, 64/9)
“İman edip salih amellerde bulunanları, karanlıklardan nura çıkarması için Allah’ın apaçık ayetlerini size okuyan bir elçi de (gönderdik). Kim iman edip salih bir amelde bulunursa (Allah) onu içinde süresiz kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Allah gerçekten ona ne güzel bir rızık vermiştir.” (Talak, 65/11)
“İman edip salih amellerde bulunanlar ise; işte onlar da yaratılmışların en hayırlılarıdır. Rableri katında onların ödülleri, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, kendileri de O’ndan razı (hoşnut memnun) kalmışlardır. İşte bu Rabbinden ‘içi titreyerek korku duyan kimse’ içindir.” (Beyyine, 98/7,
(…)
Konuyla ilgili daha yüzlerce ayet vardır. Biz bu kadarıyla iktifa ediyoruz…
İlave bilgi için:
Nasıl ki Cennet, bütün vücut âlemlerinin mahsulâtını taşıyor ve dünyanın yetiştirdiği tohumları bâkiyâne sümbüllendiriyor.
[h=2]Nasılki Cennet bütün vücud âlemlerinin mahsulâtını taşıyor [/h]
[/BILGI]1 Mart 2014: 14:06 #816856Anonim
[DIKKAT]
-insanların yaptıkları sonlu sayıda hata yüzünden cehennemde sonsuz işkenceye maruz kalması.[/DIKKAT]
Bir saniyelik bir adam öldürme işi yani cinayete mukabil bu dünyada ömür boyu bir hapis cezası veriliyorsa ve bunun gibi kainattaki her bir mevcudada tecavüz edildiğinde nasıl bir ceza verilmeliydi? Halbuki işlenen cinayet bir saniye cezası ise bir ömür yani milyarlarca saniyeler ile hapis..
[BILGI]Birinci Sual:
Mahdud bir hayatta, mahdud günahlara mukabil, hadsiz bir azab ve nihayetsiz bir Cehennem nasıl adalet olur?
Elcevab: Sâbık işaretlerde, hususan bundan evvelki Onbirinci İşaret’te kat’iyyen anlaşıldı ki: Küfür ve dalalet cinayeti, nihayetsiz bir cinayettir ve hadsiz bir hukuka tecavüzdür.Lem’alar ( 84 )
[/BILGI][BILGI]
ONBİRİNCİ İŞARET: Ehl-i dalaletin şerrinden kâinatın kızdıklarını ve anasır-ı külliyenin hiddet ettiklerini ve umum mevcudatın galeyana geldiklerini, Kur’an-ı Hakîm mu’cizane ifade ediyor. Yani: Kavm-i Nuh’un başına gelen tufan ile semavat ve arzın hücumunu ve Kavm-i Semud ve Âd’in inkârından hava unsurunun hiddetini ve Kavm-i Firavun’a karşı su unsurunun ve denizin galeyanını ve Karun’a karşı toprak unsurunun gayzını ve ehl-i küfre karşı âhirette تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ sırrıyla Cehennem’in gayzını ve öfkesini ve sair mevcudatın ehl-i küfür ve dalalete karşı hiddetini gösterip ilân ederek gayet müdhiş bir tarzda ve i’cazkârane ehl-i dalalet ve isyanı zecrediyor.
Sual: Ne için böyle ehemmiyetsiz insanların ehemmiyetsiz amelleri ve şahsî günahları, kâinatın hiddetini celbediyor?
Elcevab: Bazı risalelerde ve sâbık işaretlerde isbat edildiği gibi: Küfür ve dalalet, müdhiş bir tecavüzdür ve umum mevcudatı alâkadar edecek bir cinayettir. Çünki hilkat-i kâinatın bir netice-i a’zamı, ubudiyet-i insaniyedir ve rububiyet-i İlahiyeye karşı iman ve itaatla mukabeledir. Halbuki ehl-i küfür ve dalalet ise, küfürdeki inkârıyla, mevcudatın ille-i gayeleri ve sebeb-i bekaları olan o netice-i a’zamı reddettikleri için, umum mahlukatın hukukuna bir nevi tecavüz olduğu gibi, umum masnuatın âyinelerinde cilveleri tezahür eden ve masnuatın kıymetlerini, âyinedarlık cihetinde âlî eden esma-i İlahiyenin cilvelerini inkâr ettikleri için, o esma-i kudsiyeye karşı bir tezyif olduğu gibi, umum masnuatın kıymetini tenzil ile o masnuata karşı bir tahkir-i azîmdir. Hem umum mevcudatın herbiri birer vazife-i âliye ile muvazzaf birer memur-u Rabbanî derecesinde iken, küfür vasıtasıyla sukut ettirip, camid, fâni, manasız bir mahluk menzilesinde gösterdiğinden, umum mahlukatın hukukuna karşı bir nevi tahkirdir.
İşte enva’-ı dalalet derecatına göre az çok kâinatın yaratılmasındaki hikmet-i Rabbaniyeye ve dünyanın bekasındaki makasıd-ı Sübhaniyeye zarar verdiği için, ehl-i isyana ve ehl-i dalalete karşı kâinat hiddete geliyor, mevcudat kızıyor, mahlukat öfkeleniyor.
Ey cirmi ve cismi küçük ve cürmü ve zulmü büyük ve ayb ve zenbi azîm bîçare insan! Kâinatın hiddetinden, mahlukatın nefretinden, mevcudatın öfkesinden kurtulmak istersen, işte kurtulmanın çaresi: Kur’an-ı Hakîm’in daire-i kudsiyesine girmektir ve Kur’anın mübelliği olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesine ittibadır. Gir ve tâbi’ ol!
Lem’alar ( 83 – 84 )
Devamı için tıklayınız : Sorularla Risale | Risale-i Nur Külliyatı | On Üçüncü Lem’a
İlave bilgi için bakınız:
- “Niçin böyle ehemmiyetsiz insanların ehemmiyetsiz amelleri ve şahsî günahları kâinatın hiddetini celb ediyor?” sorusunun cevabını izah eder misiniz, kimin haklarına nasıl tecavüz ediyoruz? (On Birinci İşaret)
- “Küfürdeki inkârıyla, mevcudatın ille-i gayeleri ve sebeb-i bekaları olan o netice-i âzamı reddettikleri için, umum mahlûkatın hukukuna bir nevi tecavüz olduğu gibi, umum masnuatın aynalarında cilveleri tezahür eden…” devamıyla açıklar mısınız? (On Birinci İşaret)
[/BILGI]
1 Mart 2014: 14:16 #816857Anonim
[DIKKAT]-islam dışı kişilerden erkek olanlarının öldürülmesinin, mallarının gasp edilmesinin, karısına tecavüz edilmesinin, karısının ve çocuklarının köle yapılmasının normal karşılanması.
[/DIKKAT]İslamiyette zina sadece Müslümanlar arasında geçerli bir yasak değil yani dil ve din farkı olmaksızın yasak olmakla beraber tecavüz daha vahim bir durum olması hasebiyle islamiyetten olması nasıl düşünülebilir? Böyle bir cevaz yani tecavüz islamiyette yoktur..
Günümüzce islam çoğrafyasında kölelik meselesi olmamakla beraber köleliği de İslamiyet getirmemiş ve birden kaldırılamayacağının çok hikmeti olması hasebiyle kölelere hak ve hukuk yani bir statü kazandırılmıştır. İslamiyette hür bir insanı köle yapmak yasaktır. Detaylı bilgiler aşağıda yer almaktadır.
[BILGI]
“Gayri müslimin malı ve kanı Müslümana helaldir.” sözünü nasıl anlamamız gerekir? Bu durum “Bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir.” mealindeki ayet ile çelişmiyor mu?
Değerli kardeşimiz;
Bir Müslümana diğer bir Müslümanın malı ve canı helal olmayacağı gibi, gayri müslimlerin de malı ve canı helal değildir. Nitekim Peygamberimiz (asm)
“Kim bir zımmiye eziyet etse, şüphesiz ben onun hasmıyım / düşmanıyım.”diye buyurmuştur.
“Müslüman olmayanın malı ve kanı Müslümana helaldir.” sözü, Müslümanlarla savaşan gayri müslimler için geçerlidir.
Başka hadislerde, savaş sırasında bile savaşamayacak durumda olan yaşlıların ve kadınların öldürülmesi açıkça yasaklanmıştır.
İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:
“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın katıldığı gazvelerden birinde öldürülmüş bir kadın bulundu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunun üzerine kadınları ve çocukları öldürmeyi yasakladı.”(1)Kadın ve çocuğun öldürülmesini yasaklayan farklı rivayetler mevcuttur. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zaman zaman öldürülmüş kadınlara rastladıkça yasağı tekrarlamış ve hatırlatmıştır. İbnu Hacer’in şerhte kaydettiği bir rivayete göre, Taif’de öldürülmüş bir kadın gören Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
“Ben kadınları öldürmeyi yasaklamadım mı, bunu kim öldürdü?”diye sorarak meselenin üzerine gider. Bir adam atılarak açıklar:
“Ben ya Resûlullah. Ben onu tutup bineğimin arkasına almıştım. Beni aşağı düşürüp öldürmeye teşebbüs etti, ben de öldürdüm.”Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kadının gömülmesini emreder.
İmam Malik ve Evzâî Hazretleri, Resûlullah (asm)’ın bu husustaki hassasiyetine binâen şu hükme varırlar:”Kadın ve çocuğun (savaşta) öldürülmesi hiçbir surette câiz değildir, öyle ki, savaşan kafirler, kadın ve çocukları kendilerine kalkan yapıp gerisinde siperlenseler veya bir kaleye veya gemiye girip beraberlerinde çocukları ve kadınları alıp perde olarak tutsalar bile onlara öldürücü atış yapmak veya sığınaklarını yakmak caiz olmaz.”
İmam Şâfiî ve Kûfîler (Hanefî ulemâsı):
“Kadın savaşçı (olarak askerlere karışmış) ise öldürülmeleri câizdir.” demişlerdir.Mâlikîlerden İbnu Habîb:
“Kadının savaşa katılması öldürülmesi için yeterli değildir; bizzat öldürme işine girişmiş ve buna kasdetmiş olması şarttır.” der. Mürahik (büluğ çağına yaklaşmış) çocuğun durumu da aynıdır.İbnu Battâl’ın aktardığına göre, bütün ulemâ, kadın ve çocuğu öldürmeye yönelmenin câiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Kadın için: “Zayıf olmaları sebebiyle”, çocuklar için de: “Küfre düşmekte kâsır olmaları sebebiyle”derler ve ilâve ederler: “Her ikisinden de istifâde etme imkânı vardır…”
Bu açıklamalara göre savaşta kafirlerin çocuklarının ve kadınlarının öldürülmesi caiz değildir, yasaktır.
(1) bk. Buharî, Cihâd 147, 148; Müslim, Cihâd 24, (1744); Muvatta 3, (2, 447); Tirmizî, Cihâd 19, (1569); Ebu Dâvud, Cihâd 34, (1667); İbnu Mâce, 30, (2841).
Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyetİlave bilgi için bakınız:
[/BILGI]
1 Mart 2014: 14:22 #816858Anonim
[DIKKAT]ayetler vol 1 (Ahzab 50)
Ey Nebî (Peygamber)! Muhakkak ki Biz, ecirlerini (mehirlerini) verdiğin zevcelerini ve elinin (altında) malik olduğun, Allah’ın ganimet olarak sana verdiği (cariyelerini) helâl kıldık. Ve seninle beraber hicret eden amcanın kızları, halanın kızları, dayının kızları, teyzenin kızları ve nefsini Nebî (Peygamber) için hibe eden ve Nebî’nin (Peygamber’in) de onu almak istediği mü’min kadınları, (diğer) mü’minler hariç, sana özel olarak (helâl kıldık). Onlara (diğer mü’minlere) zevceleri ve ellerinin (altında) malik oldukları (cariyeleri) konusunda neyi farz kıldık, Biz biliriz. (Bu), senin üzerine bir zorluk olmaması içindir. Ve Allah, Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (Rahîm esmasıyla tecelli eden).[/DIKKAT]
[BILGI]
Ahzab suresi 50-52. ayetleri açıklar mısınız? Bu ayetler bahane edilerek Peygamberimize yöneltilen iftiralar var, bunlara nasıl cevap vermek gerekir?
Değerli kardeşimiz;
– Söz konusu ayetlerden 50. ayette; Hz. Peygamber (asm)’in evlenebileceği bazı kadınların -amca kızı, dayı kızı gibi- özellikleri sayılmıştır. Ayrıca, o gün bütün dünyaca bir sistem olarak kabul edilen, İslam’dan çok öncesinden devam edip gelen (ve İslam’ın her fırsatta bunun kaldırılması için Müslümanlara telkinde bulunduğu, ancak evrensel bir mahiyet arz ettiği için o gün kaldıramadığı) bir teamül çerçevesinde savaş esirlerinden olan cariyelerle de evlenebileceği vurgulanmıştır.
Bırakın diğer kadınların köle gibi muamele görmesi, köle / cariye kadınlar dahi İslam nizamında ve Hz. Peygamber (asm)’in yuvasında birer hanım efendi statüsüne girmiş ve bütün müminlerin annesi sayılmıştır. Efendimizin İbrahim adındaki oğlu, Müslüman olan ve Peygamber Efendimiz (asm) tarafından azat edilen Hz. Mariye’dendir. Bundan daha büyük şeref mi vardır?
– 51. ayette vurgulanan şey şudur: İslam’da birden fazla eşli olanların vaktini onlara eşit olarak paylaşması farzdır. Hz. Peygamber (asm) ise böyle bir zorunluluktan muaf tutulmuştur. Hem maddî hem manevî bir devlet reisi olarak ailesine karşı olduğu gibi topluma karşı da çok büyük görevleri vardı. Böyle yoğun bir çalışma temposu içerinde bulunan elçisine -imkân bulamadığı takdirde, ailesine ayırdığı vaktini eşit bir şekilde taksim etmek zorunda olmadığına dair tolerans tanımasının garipsenecek hangi tarafı vardır? Bu toleransı Hz. Peygamber (asm) kendi kendine tanımıyor, Allah ona tanıyor. Üstelik, tanınan bu ruhsata rağmen, Hz. Peygamber (asm) kendi tercihini yine de “vaktini eşleri arasında eşit ayırma” yönünde kullanmış ve bu tavrı eşlerini daha da sevindirmiştir. Nitekim Hz. Aişe (r.anha) şöyle demiştir:
Hz. Peygamber (asm), eşleri arasında vakit taksimatını eşit bir şekilde uygular ve şöyle dua ederdi:
“Ya Rabbî! Ben elimden geleni yapıyorum. Öyleyse elimde olmayıp yalnız Senin kudretinde bulunan bir şeyi yapamadığımdan dolayı beni sorumlu tutma.”Allah’a ve Resulullah (asm)’a iman eden kimsenin bundan rahatsızlık duyulacak bir şey algılaması söz konusu olmaz. Bu konuya itiraz edenler Hz. Peygamber (asm)’e iman etmemiş kimselerdir.
– Surenin 52. ayetinde ise, Hz. Peygamber (asm)’in bundan böyle evlenmesinin uygun görülmediği hususu seslendirilmiştir. Bu husus tek başına Hz. Peygamberin (asm) Allah’ın hak resulü olduğunu, O’nun emirlerinden bir santim bile dışarı çıkmadığını, bütün hayatını ona göre tanzim ettiğini, aleyhinde olsa bile Allah’ın hükümlerini açıkça herkese bildirdiğini gösteren bir risalet belgesidir.
– Küfür ve iman mücadelesi, Hz. Adem (as)’den beri devam etmektedir ve kıyamete kadar sürecektir.
Bu mücadelede; hakla batılı, doğruyla yanlışı karıştıran ve hakikatleri ters yüz ederek insanları saptırmaya çalışanlara; İslam literatüründe “deccaliyet vasfı sahipleri” denmektedir. Bu manada deccal gibi adamlar İslam’a, Kur’an’a, Peygamber Efendimize (asm), mukaddesatımıza iftiralar etmektedir. Hakkı batıl, batılı da hak olarak göstermeye çalışmktadır. Nitekim, bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:“Ümmetim için en çok korktuğum, dili güçlü, iki yüzlü olan kimselerdir.” (Kenzu’l-Ummal, h. No: 28969-70).
Yani cerbeze yapacak kadar bilgi sahibi, başkasını kandırabilecek kadar ifade gücüne sahip iki yüzlü/münafıkların, İslam ümmetine zararı çok fazladır.
Napolyon’un meşhur bir sözü vardır: “Bana öyle bir söz söyleyin ki, -başka bir şeye ihtimali olmasın- onunla sizi idam edeyim.” Bunun anlamı şudur: Her sözü farklı yorumlamak mümkündür. Cerbezenin özelliği budur. En güzel şeylerin bir ucundan tutup onu çirkin göstermek… En çirkin bir şeyi de çok güzel olarak lanse etmeye çalışmak…
Sekkakî’nin çok güzel bir söz vardır: “Eğer her havlayan köpeğe bir taş atmaya kalkarsan, yerde taş kalmaz.”
Bir insan düşünün ki, elçisi dahil, bütün insanların hayatlarını tanzim etmek üzere vahyedilen bir kitabı, barındırdığı bu konulardan ötürü onu uydurma sayabiliyor. Örneğin Hz. Muhammed (asm)’in kaynaklarda onlarca hikmeti belirtilmiş olan çok evliliğini seslendiren Ahzab suresinin 50-51. ayetlerini, bir uydurma ve Hz. Peygamber (asm)’in arzularını pekiştirmeye yönelik olduğunu söylüyor. Güya inandığı bir Kur’an var da, Muhammed (asm) tarafından içine konulmuş bazı ayetler de varmış gibi, “bu ayeti Kur’an’a soktu” gibi herzeler savuruyor. Oysa, öyle adamlar, A’dan Z’eye Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna inanmadığı gibi, hiç bir peygambere, hatta Allah’a da inanmayanlardır.
Hz. Peygamber (asm) devrindeki en şiddetli kâfirlerin bile söylemedikleri çirkin sözleri ve iftiraları söylemekten çekinmeyen bu tür insanların cehaletini ve karaktersizliklerini ifşa eden Allah’ın şu ayetini okuyacağız:“Biz cehennem için cinlerden ve insanlardan öyle kimseler yarattık ki, onların kalpleri vardır ama bu kalplerle idrak etmezler, gözleri vardır onlarla (hakikati) görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler (gerçekleri duymazlıktan gelirler). Hasılı onlar hayvanlar gibidir, hatta (bakış açısı ve hayat felsefesi bakımından) onlardan da şaşkındırlar. İşte asıl gâfil olan onlardır.”(Araf, 7/179).
Ayette geçen özelliklerin bu gibi heriflere nasıl tıpa tıp uyduğunu göstermek için, bir misal olarak, Ahzap suresinin 50-51. ayetini çarpık yorumlarla yorumlarken kendi tuzağına düştüğü gafletin boyutunu göstermektedir.
Ahzab Suresi, Ayet, 50-51-52:”50. Ey peygamber! Biz bilhassa sana şunları helâl kıldık: Mehirlerini vermiş olduğun eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak ihsan buyurduklarından sahip olduğun cariyeleri, amcalarının kızlarından, halalarının kızlarından, dayılarının kızlarından, teyzelerinin kızlarından seninle beraber hicret etmiş olanları, bir de mümin bir kadın kendini peygambere hibe ederse, peygamber nikâh etmek istediği takdirde, onu başka müminlere değil de sadece sana mahsus olmak üzere helâl kıldık. Onlara eşleri ve cariyeleri hakkında neyi farz kıldığımızı biliyoruz. Bunlar sana hiçbir darlık olmaması içindir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”
“51. Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Sırasını geri bıraktığın kadınlardan dilediğini yanına almanda da sana bir günah yoktur. Onların gözleri aydın olup üzülmemelerine ve kendilerine verdiğin ile hepsinin hoşnut olmalarına en elverişli olan budur. Allah kalblerinizdekini bilir. Allah her şeyi bilir ve yumuşak davranır.”
“52. Bundan başka kadınlar sana helâl olmaz. Bunları başka eşlerle değiştirmek de olmaz. İsterse güzellikleri hoşuna gitsin. Ancak sahip olduğun cariyen başka. Allah her şeye gözcü bulunuyor.”AÇIKLAMA:
50. Ey Peygamber! Biz sana özellikle şunları helal kıldık. Bu âyette, peygambere, layık ve faziletli olan hanımlar zikredilmiş ve beyan buyurulmuştur. Çünkü;
1. “Ecir”lerini yani, mehirlerini verdiğin hanımların. Şüphesiz mehıri verilmiş olan hanımın gönlü verilmeyenden daha hoştur.
2. Bir kimsenin bizzat kendisinin katıldığı savaşta ganimet olarak sahip olduğu cariye, elbette satın aldığı cariyeden daha temiz ve daha şüphesizdir.
3. Kendisi ile birlikte hicret eden akrabaları da hicret etmeyenlerinden daha şereflidir. Bununla birlikte bazılarının dediği gibi, mehrin önce verilmesi peygamberin özelliklerinden olması da ihtimal dahilindedir. Nitekim amca ve hala, dayı ve teyze kızlarının helal olmasında “seninle birlikte hicret edenler,..”diye kayıtlanmasında Peygamber (asm)’in özelliğinin olması ağır basmaktadır.Bunu şu rivayet de destekler: Ebu Talib’in kızı Ümmühanî şöyle demiştir: “Resulullah (s.a.v.) önceleri, benimle evlenmek istemişti, ben özür diledim; o da özürümü kabul etti. Sonra da Allah Teâlâ bu âyeti indirdi; ben ona helal olmadım. Çünkü ben onunla hicret etmemiştim. Ben Tuleka’dan, yani serbest bırakılanlardandım.” Bunun gibi “Ve kendisini Peygambere hibe eden mümin bir kadın,..” yani kendisinin mehirsiz olarak Peygambere nikahlanmasına razı olan kadın, fakat bu mutlak değil, “Peygamber O’nu nikah etmek istediği takdirde,” böyle mehirsiz olarak nikah da Peygamberin özelliklerindendir. Bazıları Meymune binti Haris, Zeyneb binti Huzeymetel-Ensariye, Ümmü Şerike binti Câbir ve Havle binti Hakîm, bu şekilde kendilerini bağışlamışlardı demiş ise de, İbnü Abbas bunun gerçekten meydana gelmediğini, yani Peygamberin bu şekilde hiçbir kadın ile evlenmediğini söylemiştir. “Bütün bunlar sırf sana mahsus olmak üzere helal kılındı, müminlere değil.”, çünkü zikrolunan kayıtlarla hepsinin helal olması diğer müminler hakkında gerçekleşmiş değildir. Sayıca da, şekilce de fark vardır.
“Onlara hanımları ve “mülk-i yeminleri” olan cariyeleri hakkında farz kıldığımız, takdir buyurup karara bağladığımız hükümleri gerçekten bilmişizdir.” Yani onlara layık olanı menfaat ve yararlarını bilerek takdir etmişiz ve bildirmişizdir ki, Nisa Sûresi’nde geçtiği üzere dörde kadardır, onun için bu beyan olunanları diğer müminlere değil, sadece sana helal kıldık. “Şunun için ki sana hiçbir zorluk, bir darlık olmasın.” Olmasın da kalbin huzur içinde ilahî vahyin ortaya çıktığı yer olsun.(…)
51. Onlardan dilediğini geriye bırakırsın. Dilediğini de yanına alırsın.Birden çok hanımı olanlara sıra ile bir nöbet izlemek vaciptir. Buna “Kasm”denilir. Fakat Peygamberin özelliklerinden olmak üzere ona “Kasm” vacip kılınmayıp kendi dilemesine bırakılıyor. “Azlettiğin, yani bıraktığın yahut boşadığından arzu ettiğine dönmen durumunda da üstüne bir günah yoktur. Bu hüküm,” yani tertib üzere nöbetle “Kasm” sana vacip kılınmayıp böyle senin arzu ve dilemene bırakılması, “onların gözlerinin aydın olmasına ve gözleri aydın olup da üzülmemelerine ve senin kendilerine verdiğin ile yaptığın davranış ve ihsan ile hepsinin hoşnud olmalarına daha elverişlidir.” Çünkü o, bir kere hepsinin eşit oldukları bir hükümdür, sonra sen aralarını eşit tutar “Kasm” yaparsan, onu senin bir ihsanın bilerek sevineceklerdir. Ve eğer bazısını tercih edecek olursan, onu da Allah’ın bir hükmüyle yaptığını bilecekler, yine gönülleri hoş olacaktır. bundan anlaşılır ki hanımları sevindirmek, gönüllerini hoş etmek de şeriatın gözettiği maksatlardandır.
“Kalblerinizdekini Allah bilir.” Hatırınızdan neler geçiyor, gönüller neler istiyor, ne duyguda, ne niyette bulunuyor hepsini bilir. Onun için kalplerinizi de güzel tutmaya çalışın. “Allah her şeyi bilir ve yumuşak davranır.” ALÎM, mübalağa ile alîm, çok, pek çok bilir; onun için gizli açık neyiniz varsa bilir. Fakat halimdir, ceza vermekte acele edivermez, mühlet verir, ihmal etmez; o halde cezanın geri bırakılmasından dolayı aldanmamalı ve çok titizlik etmemelidir.52. “Sana bundan öte kadınlar helal olmaz.” Muhayyer kılınıp da seni tercih eden dokuz hanımından başka kadınla evlenmek caiz olmaz. Bu hanımlar, Aişe binti Ebi Bekr, Hafsa binti Ömer, Ümmü Habibe binti Ebî Süfyan, Sevde binti Zem’a, Ümmü Seleme binti Ebi Ümeyye, Safiyye binti Huyeyyi’l-Hayberiye, Meymune binti’l-Harisi’l-Lilâliye, Zeyneb binti Cahşi’l-Esediye, Cüveyriye binti’l-Hârisi’l-Mustalikıyyedir. Allah hepsinden razı olsun. “Onları başka hanımlara değiştirmen de olmaz.” Yani bunları boşayıp yerlerine başka kadınlarla evlenmen de caiz olmaz. Onlar Allah ve Resulü’nü seçtikleri için Allah Teâlâ da onlara böyle ikram ve lutufda bulunmuş, Resulullah (s.a.v.) de vefatına kadar sadece bu hanımlarla evli kalmış vefatında da onlar müminlerin anaları olarak kalmışlardı. “Güzellikleri hoşuna gitse bile.” Alacağın kadınların güzellikleri, senin takdirine layık olmaları varsayılsa bile helal olmaz. İbni Atiyye tefsirinde der ki: Bu ifade, bir adamın evlenmek istediği kadına bakmasının caiz olduğuna delildir. Nitekim Mugire b. Şu’be ve Muhammed b. Mesleme hadisleriyle Sünen’de de varid olmuştur. “Ancak elinin altında bulunan cariyeler hariç.” Çünkü onlar helal, “Bununla birlikte Allah her şeyi gözetliyor.” Onun için O’ndan korkmalı, koyduğu sınırları aşmamalı, helalden harama geçmemeli. Yukardaki ayetin eki mahiyetinde olan bu son cümle, yukarsını tamama erdirirken aşağısına bir ön giriş oluyor.
(ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR, KUR’AN-I KERİM TEFSİRİ)
Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet[/BILGI]1 Mart 2014: 14:41 #816859Anonim
[DIKKAT]Muhammed bunları yazarken karımla yalnız kalamayacağım diye misafir istememiş bunu yazmış (ahzab 53)[/DIKKAT]
Sorunuz o kadar tezat ki bu sorunuz dahi sizin inkarınızın ne kadar kör olduğunu gösterir. Şöyle ki bu soruyu soran kişi ancak Allah’a inanan bir kimse ve peygambere inanmayan bir kimse olabilir. Çünkü Allaha inanmasa yazmış ifadesini kullanmaz. Demek ki maksad ilim ve hakikat öğrenmek değil farklı kirli amaçlar içermekte. Hem bu ayetlerin sizin inkar ettikleriniz ile bir alakası olmadığı gibi tamamıyla iftira niteliği taşımakta. İnanmadığınız bir peygambere neden iftira atmaya çalışıyorsunuz? Bu sizin kötü ahlaklı olduğunuzdan olabilir mi?
[BILGI]
Ahzab suresi, 53. ayetinde belirtildiği üzere; Peygamberimiz’in (s.a.) eşlerinin evlenmeleri neden yasaklanmıştır?
Sorunun Detayı
Ahzab suresi, 53. ayetinde belirtildiği üzere; Peygamberimiz’in (s.a.) eşlerinin evlenmeleri neden yasaklanmıştır?
Değerli kardeşimiz;
Ahzab suresi, 53. Ayet:
“Ey iman edenler! Peygamberin evlerine vaktine bakmaksızın ve yemeğe izin verilmedikçe girmeyin. Fakat çağırıldığınız vakit girin. Yemeği yediğinizde de hemen dağılın. Sohbet etmek için de izinsiz girmeyin. Çünkü bu haliniz Peygambere eziyet veriyor, ama o sizden utanıyor. Fakat Allah gerçeği söylemekten utanmaz. Hem O’nun hanımlarına bir ihtiyaç soracağınız vakit de perde arkasından sorun. Böyle yapmanız hem sizin kalbleriniz ve hem de onların kalbleri için daha temizdir. Hem sizin Resulullah’a eziyet etmeye hakkınız yoktur. Ondan sonra hanımlarını da ebediyyen nikâh edemezsiniz. Çünkü bu Allah katında çok büyük bir günahtır.”
«Allah’ın peygamberini incitmeniz ve kendisinden sonra O’nun eşleriyle evlenmeniz size asla helâl değildir. Böyle bir şey yapmanız Allah yanında çok büyük (bir günah)tır.»
Peygamber (A.S.) Efendimiz nasıl bütün mü’minlerin en yakın dostu İse, eşleri de bütün mü’minlerin anneleridir. Onlardan her biri Peygamber mektebinde eğitilip yetiştirilen örnek hanımlardır. Hayatlarının her cephesi diğer kadınlara ışık tutacak özelliktedir. O bakımdan Peygamber (A.S.) Efendimiz’in vefatından sonra hayatta kalan eşleriyle herhangi bir mü’minin evlenmesi kesinlikle yasaklanıp en büyük günahlardan sayılmıştır.
Artık bu konuda kalbinde bir şeyler gizleyenler de uyarılıyor ve daha nezih düşünmeleri, daha saygılı olmaları isteniliyor.
(bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4887.)
Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyetİlave Bilgi için tıklayınız :
[/BILGI]
1 Mart 2014: 14:42 #816860Anonim
[DIKKAT]
Birde bişey sorabilir miyim hurma ağacı senin halan desem bana ne dersin?[/DIKKAT]
[BILGI]Adı ne?[/BILGI]
1 Mart 2014: 14:55 #816862Anonim
Böyle terbiyesiz akıl noksanı hiçbir bilgisi olmayan cahil birine laf anlatmak çok zor. Böyle birine laf anlatabilmek için bir çok ilim esaslarına hakim olmak gerekir. Aksi takdirde “Çünki mesail-i imaniyenin münakaşa suretinde bahsi caiz değildir. ” Mektubat ( 42 )
Bu soruların cevabının hepsi Risale-i Nurda mevcut Risale-i Nura hakim olmadan bu tarz diyaloglar içine girilmesini doğru bulmuyorum hele ki böyle yazışma ortamlarında bu meseleler tam anlatılamıyor böyle olunca zararları olmakta, en güzeli ve doğrusu Risale-i Nurlara hakim olan kişilere götürülerek sohbet ettirilmesidir. Tabii maksad öğrenmekse yoksa iki lafın belini kıralım mantığında olanlara bir şey anlatılmaz..
2 Mart 2014: 02:14 #816868Anonim
@Siyah Sancak 463022 wrote:
selamun aleyküm hocalar üstadlar yeni kayıt oldum. size soru sormak istiyorum nereye açacağımı bilmeden buraya yazdım. umarım kusura bakmazsınız.hocalarım üstadlarım şimdi bir atesit arkadaş var ve bana soru soruyor biraz da kazık biz buna öyle bir cevap vermeliyiz ki ya susmalı yada müslüman olmalı Sorular (atesit) sana Kur’ânla ilgili birkaç bişey gönderiyorum.
-kitabın edebi bir değerinin olmaması. konudan konuya atlaması. başının sonunun belli olmaması. bu kitap bir yayıncıya basılması için gönderilmiş olsa edebi yetersizlikten dolayı hemen reddedilirdi.
-kadınların ikinci sınıf insan olması.
-her şey için bir, bilemedin iki şahit yeterli olurken, zina için penisin vajinaya girdiğini, aradan ip geçmediğini gören 4 şahit gerekmesi. bu şahadetin olabilmesi pratikte mümkün mü?
-tanrının varlığı için hiç bir müsbet delil gösterilmemesi. bu yüzden kafası iyi çalışan, gerçeklere her zaman şüpheyle bakan, bilimsel akla sahip olan insanlar tanrının varlığını görememesi. sanki tanrı “müsbet bir delil göstermeyeyim, herşeyi müphem bırakayım, bunlar (kafası çalışan şüpheciler -skeptikler) inanmasın, ben de onları cehenneme atayım. her lafa inanan tipler de cennete gidiversin.” diye düşünüyor.
-cennetteki ödüllerin çok kısıtlı olması (yiyecek-içecek, seks. başka?)
Kur’anın edebi bir değerinin olmadığını iddia etmek, Onun hakkında hakikatli hiçbir bilgiye sahip olmamakla aynı şeydir. Hem bilmiyor olup hem de bu kadar iddialı konuşmak.. Allah cc. dünyada en çok basılan kitap olma ünvanını bu Kur’ana bahşetmiş ki bu bile cevab olarak yeter.
Sonra onun edebi, fesahati, nazmı, belagati, icazı hakkında en azından insan bi eser okur gelir. Cehaletle insanları suçlamak kolay iş. Eyvallah suçla ama velakin bunu yaparken kendin cahil durumuna düşme. Önce adımını bi sağlam at. Hikmet nedir iyi bir niyetle sor ki sana en safi en doğru cevab gelsin. Ve gelen cevab kalbine dokunsun. Sen doğrudan sorun ile kendi cehaletini, niyetini belli edersen en doğru cevabta sana faide etmez..Önce niyetini safileştir sonra sorularına cevab ara ki hidayeti bulasın..
Kadınların İslamda ikinci sınıf olduğunu iddia eden ateistler çok iyi biliyoruz ki kendileri 5. sınıfta kıymet vermiyor kadına. Öyle ya birliktelik sadece dünya için, devamı yok, ne hakkı hukuku olsun kadının ? İslam hukukunu iyi okuyun kardeş. Sonra getirin bütün kadına değer veriliyor diye iddia ettiğiniz hukukları. Kıyas yapalım İslamın verdiği hakların yüzde kaçını verebilmişsiniz verebilmişler ? Peygamberimiz aleyhissalatü vesselamın aile hayatına bakın. Hanginizin hayatında kadın öyle bir değer görmüş ? Hangi din ya da dinsizlik böyle bir saadeti hem dünyada hem ahirette kadına bahşetmiş? Zırvaları değil hakikatleri okuyun. Bulanık kaynaklardan su içmekle susuzluğunuzu gideremezsiniz. Eğri cetvellerinizle düz çizgi çizemezsiniz. Önce kaynağınızı doğrultun, önce cetvelinizi düzeltin..
Zina konusunda ne yani “ben onu zina ederken gördüm” diye her önüne gelenin sözü delil mi kabul edilsin ? Zaten kıskançlık, şüphe, vehim gibi şeyler yüzünden kolayca ailelerini yıkabilen insanlara bu iş daha da kolay hale mi getirilsin ? Elbetteki kutsal bir müessesenin yıkılmasına, son bulmasına sebeb olacak bir fiilin iyi analiz edilmesi gerektir ta ki sudan bahanelerle, iyi analiz edilmemiş şeylerle bu müessesenin kudsiyeti ayaklar altına alınmasın..
Allahın kendini bizzat göstermemesini Onun yokluğuna delil sayanlara İmamı azam ebu hanife radıyallahu anh. taa 13-14 asır öncelerinden cevab vermiş. Ateistler nedense çok akıllı olduklarını ve çok okuduklarını iddia ederler. Nasıl böyle şeyleri kaçırırlar anlamam. Kitabın içinde katibin ne işi var ? Resimin içinde ressam aranır mı ? Binlerce parçadan müteşekkil bir arabanın parçaları içinde araki onu yapanı bulasın. Bu nasıl bir yaklaşım, bu nasıl sorgulama. Diyorum ki ey kardeşim aklın var mı ? Haysiyetin var mı ? Bişeyleri seviyor musun ? İç aleminde mana diye bir şey var mı ? Beyninden geçenlerin hepsini somut olarak gösterebiliyor musun ? Hayatının şeklini çizer misin ? Şimdi desem sana sende akıl yok elbette bana kızacaksın “işte cevab veriyorum, verdiğim cevabla akıllı olduğumu gösteriyorum” diyebilirsin. Peki o halde neden şu kainattaki yaratılmış sayısız varlıkların, akıllıca yapıldıklarını gördüğün halde, onları yapanın ilminden şüphe edersin ? Senin hangi sebebin hangi tesadüfün hangi tabiatında o şuur var ? Madem onlarda o ilim yok o halde mevcudatın sahibi kimdir nedir izah et ?
Az kaldı Allah diyeceksin ama kuru inadın Allah dedirtmiyor. Bir Allah diyemediğin içinde herşeye bir nevi uluhiyet vermişsin. Şimdi söyle bir ordu tek merkezden mi idare edilirse daha kolaydır yoksa her askerin kendi kendine emir vererek, düzenin o şekilde sağlanması mı daha kolaydır. Resmin içinde ressam yoktur ama velakin çizgilerden, onun bir kalemi olduğunu anlarsın, boyalardan onun bir fırçası olduğunu. Resmin güzel oluşundan anlamlı oluşundan onun bir ilmi hikmeti olduğunu. Sonra onun bir kudreti, görmesi, hayatı, iradesi olduğunu anlarsın. Bunlar olmasa o ressam onu yapamaz bilirsin. Şimdi bak kainattaki rahmet eserlerine. Her eserde bir mana var, bir ustalık var, bir ilim var, hayat var, kudretle yapılmış, göreerek ve bilerek yapılmış ve yapılıyor. Bunları yapan Ustada da aynen o resimdeki resaamda aradığımız ve kabul ettiğimiz özellikleri kabul etmemiz gerekmez mi ?
Yoksa Allahın “ben Allahım” diye çıkıp ortalıkta dolaşmasını bekliyorsanız boşa beklemeyin öyle bişey olmayacak..Kitabın içinde katib bizzat şahsı ile, resmin içinde de ressam bizzat şahsı ile bulunmaz..Yani kısacası Yaratan yaratılanın içinde bizzat zatı ile aranmaz. O ona sığışmaz, ki zaten mekandan ve zamandan münezzehtir. Amma velakin her bir eserinde Onun varlığına ve birliğine deliller emvcuttur. Zira eser müessirden haber verir..Biraz Risale-i Nur okursanız bunları çok iyi anlayacaksınız. Görür gibi inanmak istiyor iseniz buyrun okuyun.
Ha bir de akıllılar ateistmişte cahiller müslümanmış iddiasıda tam bir hurafedir. Yahu hiçmi islam alimi diye bişey duymadınız. Bi İslam öncüleri ansiklopedisi gibi bi kitap okuyun. Sonra bu müslümanların İslama en yakın olduğu zamanlardaki durumlarına bakın ve gerek sosyal açıdan, gerek teknolojik bakımdan, gerek ilim bakımından ve gerekse de hak ve hukuk açısından dünyanın en ileri düzeyde olduğunu görüceksiniz. Ve bugün bilimle İslamın karşısına çıkıp güya onu cehaletle suçlayıp küçük düşüreceğini zannedenlerin nasıl bir alimin eserleri ile yıkıma uğradıklarını görün ve kimin alim kimin ilim fukarası olduğunu farkedin.
Doğruyu bilmek çok okumakla olucak şey değildir. Doğruyu bilmek doğruyu okumakla, doğrunun peşinden gitmekle olur. Ve bugün dünyada tabiat, evrimcilik, tesadüfçülük, sebeb sonuç ilişkisi ile kainattaki düzenin devam ettiğini iddia eden güya bilim adamlarınızın davalarını çürüten milyonlarca nur talebesi var. Kimmiş alim kimmiş cahil. Maksadınız icadsa bu konuda öncülük eden müslümanları da okumadığınız belli. Hatta en önemli icadların mucidleri olan Peygamberler sizin bu iddianızı kökünden çürütüyor.
Cennetteki ödüllerin ksııtlı olmasından bahsedilmiş. Kısacık dünya hayatını bu bahsettiği yiyecek içecek gibi şeylere taparcasına ayıranlar, cennette onların çok daha fazla, kıyaslanamayacak derecede fevkınde olan nimetleri hafife alması ne kadar tezat değil mi ? Biri fani biri baki.. Aynısı bile olsa her halde rüyanda görsen secdeden başını kaldırmazsın ki akılların anlayamayacağı kadar farklı olmasına rağmen böyle konuşulması biraz komik oluyor..
- KÖLE, KÖLELİK
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.