- Bu konu 23 yanıt içerir, 7 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
28 Ekim 2011: 15:35 #799133
Anonim
Depreme günahkarlar mı maruz kalır?
28 Ekim 2011 / 13:27
Deprem Broşürü’nde akla gelebilecek sorulara cevap veriliyorRisale Haber-Haber Merkezi
Van ile birlikte bir kez daha gündemimize gelen deprem hadisesiyle ilgili bir çok soru gündeme geliyor. Suffa Vakfı tarafından Deprem Broşürü’nde akla gelebilecek sorulara cevap veriliyor. İşte çalışmanın ikinci bölümü:
7) Bu gibi afetlerde vefat edenlerin şehadet mertebesi ile taltif edilmeleri, tedbir alma noktasında tembelliğe sevk etmez mi?
Cevap: Biz başımıza gelmiş bir depremden bahsediyoruz, gelecek veya gelmesi muhtemel bir depremden bahsetmiyoruz. Yaşanmış ve önlem alınması imkânsız bir olay ile yaşanması muhtemel ve önlem alınması mümkün olan bir olay faklıdır.
İnsan yaşamak için dünyaya gönderilmiştir. Bir kişinin kendi hayatına kastetmesi dinimizde cinayettir. Bile bile tedbir almamak, birisinin hayatına kastetmektir. Tedbir almayanlar, depremde ölenlerin katilleridirler. Kendisi tedbir almamışsa, kendi katili olur ve ahirette hesabını verecektir. Yani bile bile tedbir almadığı için depremde ölen adam sevap değil, azapla karşılaşır.
Depremler ve musibetler, kaderin bir tensip ve programı ise, alınacak tedbirlerin ne anlamı kalıyor?
Cevap: Maalesef birçoğumuz kaderi yanlış anlıyoruz. Kaderi Allah tarafından, geçmişte hakkımızda yazılanların bizim tarafımızdan mecburen canlandırılması diye anlıyoruz ki, bu çok yanlış bir yaklaşımdır. Kaldı ki böyle olduğu varsayılsa bile, biz kaderimizde ne yazıldığını bilmiyoruz ki?
Hiç kimse, kaderimde ne varsa onu göreceğim diye iş yerini açmazlık etmiyor. Sabahın erken saatlerinde iş yerini açmayı ihmal etmeyen bir kimse, kaderimde deprem varsa, mecbur göreceğiz diyemez. Çünkü rızkı da kaderde vardı. Peki, niye iş yerini açıyor ve niye rızkının peşinde koşuyor?
İşimize gelmeyen yerde kadere sığınmak veya kadere havale etmek nefsin bir tuzağıdır. Kendi hakkı olmayan başarıları ile gururlanan, fakat yaptığı yanlışları kadere havale edenlerin sayıları maalesef az değildir.
Ders çalışan öğrenciler başarılı oluyorlar, çalışmayanlar ise başarısız. Eğer kaderde hangi notları alacağı önceden belli olsaydı, bazen de tembel öğrenciler başarılı olurdu. Ancak şu bir gerçek ki, başarılı öğrenciler ders çalışanlar arasından çıkar. Sınavda yüksek not alan bir öğrenci, “Kaderimde ne varsa onu göreceğim.” deyip ders çalışmayı bıraksa, acaba yine aynı başarıyı gösterebilir mi?
Kader, bizim yaptıklarımızın veya yapacaklarımızın Allah tarafından önceden bilinmesidir. Allah’ın ilmi sonsuz olduğu için, sadece dünü ve bu günü değil, sonsuz ilmi ile ezelden biliyor. Ezel ise, sadece maziye yani geçmişe bakmaz; geçmiş, hâl ve geleceği tamamen ihata eder ve tutar. Bu anlamda bir ezeli ilim bizim ne yapacağımızı ezelde biliyor.
Bu ezeli ilim ve Cenab-ı Hakk’ın ezelde bilmesi, bizleri mecburi istikamet olarak yönlendirmiyor. Mesela, takvim yapraklarında bir sene sonra güneşin saat kaçta doğacağı yazılıdır. Takvimde yazıldığı için mi güneş o saatte doğuyor, yoksa güneş o saatte doğacağı için mi takvimde yazılıdır? Acaba takvimde güneş öğle vakti doğacak diye yazılsaydı, güneş öğle vakti mi doğacaktı. Elbette ki hayır. Demek ki, ezeli olarak bilmek olayı etkilemiyor. Güneş yine olması gereken vakitte doğacaktır.
Güneş ne zaman doğacaksa, takvimde o yazılıdır. Bizler de ne yapacaksak, Allah da onu biliyor ve yazıyor.
Bir adam kendini yüksek bir apartmandan attı ve öldü. Kaderinde yazılı olduğu için değil, kendini atacağı için kaderinde öleceği yazılıdır. Hem kaldı ki, adam kaderinde apartmandan atlayarak öleceğini önceden nasıl bilebilir ki? Böyle bir şey mümkün mü? Hiç kimse kaderinde ne olduğunu bilemez.
Dolayısı ile bizler tedbir almazsak, kaderimizde tedbir almadığımızdan dolayı depremden zarar göreceğimiz yazılı olacaktır. Eğer tedbir alırsak; tedbir aldığımız için depremde hasar görmeyeceğimiz yazılı olacaktır. Nitekim önlem alan ülkeler, depremleri az zararla atlatıyor. Acaba kaderlerinde, az zararla atlatacaklar diye yazılı olduğu için mi, zararı az görüyorlar, yoksa tedbir aldıkları için mi, kaderlerinde az zarar görecekleri yazılıdır. Vicdanımıza danışırsak mesele anlaşılır.
9) Depremler ve afetler Müslümanların olduğu ülkelerde daha fazla müşahede ediliyor. Bunun sebep ve hikmetleri hakkında ne dersiniz?
Cevap: Âlemde hikmetsiz ve sebepsiz hiçbir şey yoktur ve olamaz. Bildiğiniz gibi, ufak tefek suçlar, kavgalar köy karakolunda bir iki saatlik nezaret hapsi ile bir şekilde çözüme kavuşturulur. Ama cinayetle biten büyük kavgalar için köy karakolu kifayet etmez. Ancak ağır ceza mahkemelerinde yargılanır ve ağır hapis cezasına çarptırılmaları gerekmektedir.
Tıpkı bunun gibi, Müslümanlar Allah’a iman ettikleri ve ellerinden geldiği kadar İslam’ı yaşadıkları için, gıybet, dedikodu, çekişmeler, şükürsüzlük, gaflet gibi suçların cezaları dünyada verilerek temiz bir şekilde ahirete gönderiliyor. Ama ehl-i küfür ve dalalet, inanmadıkları için en büyük cinayeti işlemiş oluyorlar. Hâşâ Allah yoktur, ahiret yoktur diyerek her şeyi inkâr ediyorlar. Bunun cezası ise dünyada verilemez. Ve dünyevi ceza kifayet etmez. Bu suçları ve cinayetleri ancak cehennem azabı temizler. Dolayısı ile onların bu cezaları ahirete kalmış oluyor; yoksa ihmal ediliyor değil.
10) Musibetlerin; bir cihette isyanlara ve hatalara ceza olduğunu biliyoruz. Ancak, masumların ve mazlumların da aynı musibetten hissedar olmalarının hikmeti nedir?
Cevap: Herkesi bir şekilde etkileyen bu gibi genel musibetler, çoğunluğun hatasından kaynaklanıyor. Yoksa kişisel hatalar kişisel olarak cezalandırılıyor. Kimi zulmeder, kimi de ona karşı sessiz kalır. Kimi açıktan günah işler, kimi de onu gördüğü halde hoş görür veya “bana ne” der. İkisi de suçludur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bir kavmin helakinden bahsedilirken, suçu işleyen ve bu suça karşı sessiz kalanların birlikte helak edildikleri, uyaranların ise zarar görmediği anlatılmaktadır.
Diğer yandan, eğer musibetlerde sadece fena insanlar zarar görse ve iyilere bir şey olmazsa, bu defa herkes mecburen iyi olmağa çalışacak ve inanmak zorunda kalacak. Düşünsenize, alt katta bir zalim var ve onun evi yıkılmış, ama üst kattaki hayırlı insanın evine hiçbir şey olmamış. Bu gibi tablolar herkesi ister istemez inanmaya zorlayacaktır. Bu ise imtihan sırrına zıttır. Herkes aklını kullanarak gerçekleri fark etmeli ve öylece inanmalıdır. Aksi takdirde, sınavdaki öğrenciye kopya vermek gibi olur. Bu ise adalet olamaz.
11) Masumların ve mazlumların aynı musibete ortak olmasına, ilahi adalet açısından nasıl yaklaşılmalıdır?
Cevap: Madem imtihan sırrı bozulmasın diye masumlar zarar görüyor. Ebetteki onlar ahirette bunun karşılığını fazlası ile alacaklardır. Kesinlikle müminler şehit oluyorlar ve zayi olan malları da sadaka hükmüne geçiyor.
12) Bu gibi afetlere maruz kalan insanlara; günahkâr ve suçlu olarak bakmak ne kadar doğrudur? Bu gibi afetlerin tek nedeni isyanlar ve günahlar mıdır?
Cevap: Ne yazık ki, toplumumuzda böyle yanlış bir kanaat oluşmuştur. Öncelikle, gerek bireysel ve gerekse de toplumsal olarak maruz kaldığımız musibetler, sadece günahların neticesi olmadığını ifade etmek isteriz. Aksi takdirde, ismet sıfatı olan peygamberlerin yaşadığı sıkıntıları ve musibetleri nasıl izah edebiliriz?
Hamur, yoğrularak kıvamını bulduğu, asker sıkı bir eğitimden geçerek deneyim kazandığı gibi, insanoğlu da musibetleri ve sıkıntıları yaşayarak olgunlaşır ve hayatın kıymetini daha iyi anlar. Hastalanmadan, sağlımızın kıymetini nasıl anlayabiliriz? Aç kalmadan fakirin durumunu tam anlamak imkânsız olduğu gibi, fakir olmadan, nimetlerin değerini tam olarak takdir etmek de mümkün değildir.
Dünya hayatı ve standartları, bir kışla veya bir okul gibi, bizi eğitmeye uygun bir şekilde yaratılmıştır. İnsan dünyada hastalık ve musibetlerle kemale erişir ve cennete layık bir kıvama gelir.
Toprak altına giren bir tohum, sıkıntılara karşı mücadele ederek başını çıkarıp, kocaman bir ağaç olur. Eğer toprağa atılmasa idi, sadece bir çekirdek olarak kalacak ve sonunda çürüyüp yok olacaktı. Aynı tohum toprak altında mücadele etmeyi bırakırsa, yine çürüyecek ve aydınlığa başını çıkaramayacaktı.
İnsanda da bir tohum gibi binlerce kabiliyet ve yetenek vardır. Bütün bunlar dünya hayatı şartlarında ancak olgunlaşabiliyor. Ya mücadele ederek olgunlaşacak ve aydınlık olan cennete gideceğiz veya mücadeleyi bırakıp, nefsimiz ne isterse onu yapacak ve karanlık olan cehenneme atılacağız.
Dolayısı ile depremler, hastalıklar, musibetler bizi olgunlaştırmak, doğru yoldan sapmamak, hakkı bulmak ve hayatımızı fani şeylerle zayi etmemek için birer mürşit görevi yapmaktadır denilebilir.
13) Musibetlerin ve afetlerin yegâne sebebi insanların zulümleri ve isyanları değil ise; o zaman bu müthiş hadiselerin Allah (c.c.)’ın bir ikaz ve uyarısı olduğu yaklaşımı ile çelişmez mi?
Cevap: Gerek kişisel olarak, gerekse de toplumsal olarak musibetlere doğrudan maruz kalanlara günahkâr ve suçlu nazarı ile bakmak ne dinen ve ne de vicdanen doğru değildir. Çünkü onların ne yaptıklarını bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de, suçlu olarak baktığımızda suizanna girmiş oluruz ki, bu dinen haramdır. Hâlbuki Müslüman kişi, hüsn-ü zan dediğimiz olumlu bakışla mükelleftir.
Ayrıca; uyarı ve ikazlar, sadece hatalar ve isyanlar için olduğu anlamına gelmez.
Zira bilemediğimiz maddi ve manevi istikbâl yapılanmaları, hadisatın lisanen konuşup mesaj vermesi, maruz kalanların makamen yükseltilmeleri ve taltifleri, insanların savunma ve metanet mekanizmalarının güçlendirilmesi, itaatlerin ve sabırların test edilmesi, dünya ile ahretin münasebet ve ilişkileri; en önemlisi de Allah’ın Zat, sıfat ve esmasının mahlûkatta mahiyeti itibari ile tezahür ve tecelliyatı ve hassaten idrak edemeyeceğimiz ilahi maksat ve muratların tahakkuku ile bu anlamda bela, afet ve musibetlerin derin ve ciddi münasebetleri vardır.
14) Bu gibi uyarılardan ve ikazlardan nasıl ders alınabilir?
Cevap: Musibete maruz kalan kişinin kendisi bu dersi çıkaracak. Yoksa birileri üzerine giderek ve âdeta hakaret ederek ona ders çıkartmayacak. Kişi kendisi düşünecek ve hayatını gözden geçirerek, varsa yanlışları, düzeltmeye çalışacaktır. Yoksa birileri adama gidip, “Acaba ne suç işledin de bunlar başına geldi, umarım iyi ders almışsındır.” derse, haddini aşmış olur.
Çobanlar, koyun sürüsü, başkasının tarlasına girdiği veya yanlış bir tarafa yönlendiği zaman, dönmeleri için uzaktan sürüye taş atar ve o taş bazen bir iki koyuna isabet eder, hatta ayakları kırılan bile olur. Şu var ki, atılan taş yalnızca o iki koyuna değil, yanlış tarafa giden tüm sürüye atılmıştır. Ve ikaz sadece iki koyuna değil, tüm sürüye idi. Şimdi sürünün diğer koyunları, taş kendilerine isabet eden iki koyuna günahkâr veya suçlu nazarı ile bakarlarsa ne kadar doğru olur?..
Aslında bir suç varsa, hepsine aittir ve bir ders çıkarılacaksa, hepsinin çıkarması lazımdır.
Hatta taşın isabet ettiği koyunlara, diğer koyunlar şöyle bakmalılar:
“Aslında hepimiz bu cezayı hak etmiştik, ama bu iki arkadaşımız fedakârlık göstererek musibeti göğüslediler ve kendilerini bizim için tehlikeye attılar, feda ettiler.”
Bizlerin de, musibete doğrudan maruz kalanlara böyle bakmamız lazımdır. “Musibeti göğüsleyenler, varsa bir günahları, temizlenmiş oldular, ama biz hâlâ suçluyuz ve temizlenmedik.” diyerek kendimize çekidüzen vermemiz gerekir.
Diğer yandan, musibeti doğrudan göğüsleyenlere de, toplumsal hataların faturasını ödeyen fedakârlar olarak bakmalıyız.
15) Depremlerin nasıl meydana geldiği konusunda genel anlamda iki görüş hâkimdir. Kimileri; “Depremler tesadüfen meydana geliyor.” derken, kimileri de “Allah (c.c.)’ın takdiri ile olmaktadır.” diye söylemektedir. Bu iki görüşün sonuçlarını artı ve eksileri ile değerlendirir misiniz?
Cevap: Bir olayın tesadüfen meydana gelmesi demek, önceden hesaplanmamış, gelişigüzel, bilinçsizce oluşması demektir. Böyle bir yaklaşım ise insanın içine ürperti ve korku salmaktan başka bir fayda veremez. Şoförsüz bir otobüs veya pilotsuz bir uçakla seyahat ettiğinizi düşün. Yüreğiniz ağzınıza gelmez mi? Bir an önce inmek istemez misiniz?
Dünyamız bir uçaktan daha hızlı hareket etmektedir. Tesadüfen ve başıboş hareket ediyor diyenlerin ödü patlamalı değil mi? Ödleri patlamaması gösteriyor ki, nefisleri kabul etmese de, vicdanları Allah’ın varlığını kabul ediyor ki, rahat yaşıyorlar. Çünkü ne zaman nereye çarpacağı ve nereye gideceği belli olmayan bir gezegen üzerinde başka türlü nasıl rahat edilebilir?
Dünyamızın şimdiye kadar yörüngesinden bir santim sapmaması, güneşin doğmasında ve batmasında bir saniye gecikmemesi gösteriyor ki, bu işler tesadüfen değil, sonsuz bir ilim ve kudret tarafından idare ediliyor.
Tesadüfî şeylerde düzen, nizam ve intizam, uyum beklenemez. Karmaşa ve düzensizlik hâkim olur. Bu gözle, âleme ve yaratılanlara bir bakalım, nerede bir düzensizlik vardır? Her şey ince hesaplarla yerli yerine konmuş ve işlemeye devam ediyor. Bir saniye kontrol elden bırakılsa, her şey darmadağın olur.
“Depremler tesadüfen meydana geliyor.” diyenler, hiçbir ders çıkaramayacakları gibi, teselli bulmaları da mümkün değildir. Tesadüfen, şuursuz tabiat tarafından meydana gelen bir olayda, herhangi bir amaç ve gaye beklenemez. Dolayısı ile bir ders de çıkarılamaz. Ayrıca ölenler ölmüştür, zayi olan mallar da yitirilmiştir. Yapılacak hiçbir şey yoktur.
Fakat “Bu depremler, Allah tarafından kontrollü bir şekilde belli gaye ve hikmetlerle takdir edilmiştir. Bizlere ya bir uyarı ya da bir ders vardır.” diyenler, kendilerini gözden geçirme fırsatı bulurlar. Ayrıca hayatını kaybedenler şehit ve giden mallar da sadaka hükmüne geçmiştir. Bundan daha büyük bir teselli olabilir mi?
(Devam edecek)28 Ekim 2011: 15:38 #799134Anonim
Atmosfer dahi Senin birliğine şehadet eder
28 Ekim 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
Ey Vâcibü’l-Vücûd, ey Vâhid-i Ehad,
Bu harika yıldızlar, bu acîp güneşler, aylar, Senin mülkünde, Senin semâvâtında, Senin emrinle ve kuvvetin ve kudretinle ve Senin idare ve tedbirinle teshir ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün o ecram-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden birtek Halıka tesbih ederler, tekbir ederler, lisan-ı hal ile Sübhânallah, Allahu Ekber derler. Ben dahi onların bütün tesbihatıyla Seni takdis ederim.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelâl, ey Kâdir-i Mutlak,
Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tâlimiyle anladım: Nasıl ki gökler, yıldızlar Senin mevcudiyetine ve vahdetine şehadet ederler. Öyle de, cevv-i semâ, bulutlarıyla ve şimşekleri ve ra’dları ve rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla, Senin vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ederler.
Evet, câmid, şuursuz bulut, âb-ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların imdadına göndermesi, ancak Senin rahmetin ve hikmetinledir; karışık tesadüf karışamaz.
Hem elektriğin en büyüğü bulunan ve fevâid-i tenviriyesine işaret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise, senin fezadaki kudretini güzelce tenvir eder.
Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezayı konuşturan ve tesbihatının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra’dat dahi, lisan-ı kàl ile konuşarak Seni takdis edip, rububiyetine şehadet eder.
Hem zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifelerle tavzif edilen rüzgârlar dahi, cevvi âdeta bir hikmete binaen “Levh-i mahv ve isbat” ve “yazar, ifade eder sonra bozar tahtası” suretine çevirmekle, Senin faaliyet-i kudretine işaret ve Senin vücûduna şehadet ettiği gibi, Senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi, mevzun, muntazam katreleri kelimeleriyle senin vüs’at-ı rahmetine ve geniş şefkatine şehadet eder. (Lem’alar, Münâcat)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
acaib : şaşırtıcı, garip şeyler
acîp : şaşırtıcı, hayranlık verici
âhiret âlemi : öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat
Aleyhissalatü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
Allahu Ekber : “Allah en büyüktür”
:
azamet-i kibriyâ : Allah’ın büyüklüğünün varlıkları kuşatması
bâki : devamlı, sürekli, ölümsüz
cevv-i semâ : hava boşluğu, atmosfer
delâlet : delil olma, işaret etme
ecrâm-ı ulviye : gökteki büyük cisimler
efrad : fertler, bireyler
feza : uzay
Halık : yaratıcı, herşeyi yaratan Allah
ihtar : hatırlatma, ikaz
ihtifa etmek : gizlenmek
Kadîr-i Mutlak : herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi Allah
Kadîr-i Zülcelâl : kudreti herşeyi kuşatan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah
kudret : Allah’ın güç, kuvvet ve iktidarı
Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
lisan-ı hal : hal dili
mevcudiyet : varlık
muntazam : düzenli, intizamlı
mutî : emre uyan, itaatkâr
nefer : asker, er
nuranî : nurlu, parlak
ra’d : gök gürültüsü
Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
sâir : diğer, başka
saltanat-ı Ulûhiyet : Cenâb-ı Hakkın ilâhlık saltanatı, egemenliği
sefine : gemi
semâvât : gökler
seyyare : gezegen
Sübhânallah : “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir”
şaşaa : gösteriş, parlaklık
şehadet : şahidlik, tanıklık
şiddet-i zuhur : çok kuvvetli şekilde görünme
takdis etmek : Allah’ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etmek
talim : öğretme, eğitme
tanzim : düzenleme, düzene koyma
tavzif etmek : vazifelendirmek
tecessüm etmek : cisimleşmek
tedbir : idare etme, çekip çevirme
tekbir etmek : Allah’ın büyüklüğünü dile getirmek
tesbih : Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma
tesbihat : Allah’ı noksan sıfatlardan yüce tutan sözler
teshir : emir altında tutma
Vâcibü’l-Vücud : varlığı mutlaka zorunlu olan ve yokluğu asla düşünülemeyen Allah
vahdet : Allah’ın birliği
Vâhid-i Ehad : birliği herşeyi kaplayan ve herbir şeyde görülen Allah
vücub-u vücud : Allah’ın varlığının zorunlu olması
zâhir : açık, âşikar
zemin : yer
âb-ı hayat : hayat suyu
azamet : büyüklük, yücelik
berk : şimşek
binaen : dayanarak
câmid : cansız, katı
cevv : hava, gök boşluğu
faaliyet-i kudret : Allah’ın sonsuz kudretiyle ortaya çıkan fiiller, işler
fevâid-i tenvir : aydınlatmanın, nurlandırmanın faydaları
Feyyâz-ı Müteâ : Hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmadan çok bereket ve bolluk veren Allah
feza : uzay
haysiyet : itibar, özellik
heyet-i mecmua : genel yapı, bütün
hikmet : fayda, gaye
imdad : yardım
istifade : yararlanma
katre : damla
keyfiyet : durum, nitelik, özellik
kudret : Allah’ın güç, kuvvet ve iktidarı
Levh-i Mahv, İsbat : bir şeyin yıkılıp tekrar kuruluşunu gösteren manevî levha, yaz boz tahtası
lisân-ı kal : sözlü ifade
mahiyet : temel özellik, nitelik
mahşer-i acaip : hayret verici şeylerin toplandığı yer
mevzun : ölçülü
muhalif : aykırı, zıt
muntazam : düzenli, intizamlı
Mutasarrıf-ı Fa’âl : Her zaman zatına has ve lâyık iş yapan, daima faaliyette bulunan, idâre eden ve tasarrufta bulunan Cenâb-ı Hak
nüfus : nefisler
ra’d : gök gürültüsü
ra’dât : gökgürültüleri
rahmet : İlâhî şefkat, merhamet
rububiyet : Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi
suret : şekil, biçim
şefkat : acıma, merhamet
şehadet etmek : şahitlik etmek
şuur : bilinç, anlayış
şümûl : kapsamlılık, kuşatıcılık
takdis etmek : Allah’ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etmek
tasarruf etmek : dilediği gibi kullanmak ve yönetmek
tavzif etmek : vazifelendirmek
tenvir etmek : nurlandırmak
tesbihat : Allah’ı noksan sıfatlardan yüce tutan sözler
umum : bütün
vahdet : birlik
vücub-u vücud : Allah’ın varlığının zorunlu olması
vücûd : varlık
vüs’at-ı rahmet : rahmetin genişliği, büyüklüğü
zemin : yer
zîhayat : canlı, hayat sahibi28 Ekim 2011: 15:40 #799135Anonim
Depremin düşündürdükleri…
27 Ekim 2011 Perşembe 07:00
Zemin yine sarsıldı, depreşti; her şey O’nun elinde; Rahmeti Gadabını geçen Rabbimizin bir mektubu zelzele; umarım bu defa bu sarsıcı mektubun hem dünyevî hem de uhrevî mesajlarını iyi okuruz ve Celâl içinde tecellî eden Cemâl derslerinin farkına varırız.Zira Bedîüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle, “Zelzele gibi vakıalar olan şu hâdisat-ı kevniye, tesadüf oyuncağı değiller.” Elbette çok hikmetleri ve dersleri ihtiva ediyor.
Ateş düştüğü yeri yakıyor. Vanlı, Ercişli kardeşlerimize Allah yardım etsin. Bu vesileyle vefat edenlere Allah’tan Rahmet, yaralılara şifa, kalanlara sabırlar diliyorum.
Van’da meydana gelen deprem her felâket zamanında olduğu gibi, deprem mahallini, Van’ı sarsmadı sadece; hepimizi titretti; silkelemeye, düşündürmeye de devam ediyor.
Musibetler dua vakitleridir; dua ve yardıma devam edeceğiz. Bu arada, düşünmeye, dersler çıkarmayı da ihmal etmeyeceğiz elbette.
Dün Somali, bugün Van, yarın kim bilir neresi, ama Somali gibi Van da yardım için gayret gösteren vicdan ehline sonu olmayan bir hayır kapısı açarak yardım ediyor. Çürük vicdanlıları da ayıklıyor, ayrıştırıyor.Müslümanlık da insanlık da imtihan olunuyor musibet zamanlarında. Siyaset de cemiyet de. Mücahidler de müteahhitler de! Asker de sivil de. Gazeteci de kâğıt toplayan çocuk da…
Bu münasebetle, depremzedelere yardım için seferber olan tüm resmî-sivil kurum ve şahısları tebrik etmek gerek. Hemen felâket sonrası Van ve Erciş’e ulaşan devletin en üst kademesinden insani yardım kuruluşu temsilcilerine, dua ve yardım çalışmaları başlatan kurumlarımızdan gazeteci Ahmet Tezcan gibi ‘sanal âlemi’ hakiki bir kardeşlik zeminine ve ‘ensar rûhu’na vesile kılarak “EvimEvindirVan” gibi kampanyalar başlatan ve icra eden dostlara binler teşekkür ve dua borcumuz var…
Hamdolsun kardeşlik şuuru, yardımseverlik, dayanışma ruhu hâlâ capcanlı. Göz yaşartıcı, iftihar vesilesi pek çok yardım ve duâ kampanyasına şu birkaç günde şâhit olduk. Şimdiden Van ve Erciş’te vefat eden, ‘manevî şehit’ olan kardeşlerimiz tüm Türkiye’ye paha biçilmez dersler verdiler. Acılar hamlıklarımızı tedavi ediyor, pişiriyor, yakıyor bizi…
Umûmî, herkesi içine alan mûsibetler, hepimizin ortak olduğu hatalarımızı hatıra getiriyor. Van’ın, Türk’ün, Kürt’ün değil! Hepimizin!
Umûmî musibetler helalleşmeye, tevbe etmeye, dua etmeye sevk ediyor vicdan sahiplerini. Şüphesiz vicdanı bozuk olan kömür ruhluları da gözlere gösteriyor. Şehidi tanımayan rezîl, Kürde düşman bedevî, depremzedeye saygısız berduş; hepsi ama hepsi mevcut mebzul miktarda, bunu da gösteriyor, tâ ki, iyinin, hayrın, temizin, kâmilin kıymeti bilinsin!
Dün Cengiz Çandar’a, “Acaba Van depremi siyaset aktörleri için bir ilahi mesaj olarak algılanacak mıdır?” (Radikal) sorusunu sorduran deprem, Fehmi Koru’yu “Acaba bu kez Van’da vuran deprem âfeti, teröre ilâç olur mu?” arayışına sevk edebiliyor. (Star) Veya Abdurrahman Dilipak bu vesilyle ‘Milli Bilgi Bankası’ projesini dillendiriyor. (Yeni Akit)
Örnek çok, ama her seviyede ve her ölçekte dersler alınıyor. Dünyevî ve uhrevî.
Kimine Zilâl Sûresi’ni ve Enfâl Sûresi 25. âyeti tefekkür ettiriyor zelzele, kimi Bedîüzzaman Hazretleri’nin telif ettiği ‘Zelzele Bahsi’ni (14. Söz’ün Zeyli) okuyup pek çok sorusuna cevap buluyor.
Her şey, her hâdise gibi zelzelenin de tesadüf olmadığını, vefat eden mü’minlerin şehit, mallarının sadaka hükmüne geçtiğini, bu tür musibetler de masumların da zarar gördüğünü ve ehli cennet olduklarını ve bunun gibi pek çok hakîkat ve hikmet okuması yapıyor akıl sahipleri.Öte yandan ilahiyat mensubu olduğunu iddia eden birileri de çıkıp depremden manevî, ilâhî mesajlar, dersler çıkartmanın “yanlış Tanrı tasavvurunun doğal sonuçları” olduğu hezeyanlarını yazıp çiziyor! İfadeye bakınız; deprem asıl bu çeşit insanları vuruyor galiba!
Depremi konuşmaya, dersler çıkarmaya devam edeceğiz. Şehitlerimizi ve vefat eden kardeşlerimizi, masumları, asıl vatanlarına uğurlayacağız. Yaraları sarmaya çalışacağız. Ama asıl bundan sonra başımıza gelecek musibetlerdeki tavırlarımız, tepkilerimiz, yaklaşımımız bugünkünden aldığımız derslerin imtihanı ve değerlendirmesi olacak.
Yeni Akit3 Kasım 2011: 10:02 #799351Anonim
En büyük başarı mahşerdedir
01 Kasım 2011 / 04:26
Günün Ayet-i Kerime meali…Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak (c.c), Teğabun Sûresi 9. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
Gün gelir, Allah hepinizi en büyük toplantı günü olan mahşerde bir araya getirir. İşte o gün aldanma günüdür. Kim Allah’a îmân eder, makbûl ve güzel işler yaparsa, Allah onun fenâlıklarını, günâhlarını siler ve içinden ırmaklar akan cennetlere, hem de devamlı kalmak üzere yerleştirir.İşte en büyük başarı, en büyük mutluluk budur.10 Kasım 2011: 09:21 #799565Anonim
Dillerinizin farklılığı O’nun ayetlerindendir
10 Kasım 2011 / 04:33
Günün Ayet-i Kerime meali…Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak (c.c), Rum Sûresi 22. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
Yine göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O’nun âyetlerindendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için nice ibretler vardır.4 Aralık 2011: 12:56 #800535Anonim
[TABLE=”align: center”]
[TR]
[TD=”width: 600, align: center”]. . . : Kur’an’dan Bir Mesaj : . . .[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”] “Size ne oluyor ki Allah yolunda ve çaresizlik içinde bırakılan: “Ey büyük Rabbimiz! Ahalisi zalim olan şu memleketten bizi kurtarıp çıkar. Tarafından bir sahip gönder, katından bir yardımcı yolla!” diye yalvarıp yakaran bir kısım erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda düşmanla çarpışmıyorsunuz?”[Nisa Suresi 4,75]Bu âyet, Mekke’de veya başka bir yerde müslüman olmuş olup da Medine’ye hicret ederek kendilerini işkenceden kurtaramayan müminlerin feryadını dile getiriyor.
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”width: 600, align: center”][/TD]
[/TR]
[/TABLE]6 Aralık 2011: 10:28 #800621Anonim
[TABLE=”align: center”]
[TR]
[TD=”align: center”]. . . : Kur’an’dan Bir Mesaj : . . .[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”] “Baksana o kimselere ki, savaş zamanı değilken kendilerine: “Savaşa sebebiyet vermeyin, namazı hakkıyla ifa edin, zekâtı verin!” denilmişti. Sonra onlara savaşma farz kılınınca, onlardan bir kısmı insanlardan, Allah’tan korkarcasına, hatta daha fazla korkup şöyle diyorlar: “Ya Rabbenâ, niçin bize harbi farz kıldın? Bize biraz daha mühlet verseydin ya!” Onlara de ki: “Dünya zevki pek azdır, âhiret ise günahlardan sakınanlar için sırf hayırdır ve size kıl kadar olsun haksızlık yapılmaz.””[Nisa Suresi 4,77][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[/TABLE]6 Aralık 2011: 10:36 #800623Anonim
Düşünen bir topluluk için ayetler vardır
06 Aralık 2011 / 04:40
Günün Ayet-i Kerime meali…Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak (c.c), Bakara Sûresi 164. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip – yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.10 Ocak 2013: 21:05 #811297Anonim
Allah razı olsun emeginize sağlık kardeşlerim..
10 Ocak 2015: 22:48 #817940Anonim
Allah razı olsun sağolun..
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.