• Bu konu 1 yanıt içerir, 1 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Yazılar
  • #659150
    Anonim

      Bismillâhirrahmânirrahîm

      Elhamdülillâhi rabbil âlemîn velâkıbetülil müttekîn vessalêtü vessalêmü alê seyyidine Muhammediv ve alê êlihi vesahbihi ecmain alê rasulüne salevât

      KÂİNATTAN HÂLIKINI SORAN BİR SEYYAHIN MÜŞAHEDATIDIR.

      Evet bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir,
      gözünü açıp baktıkça görür ki:

      Gayet keremkârane bir ziyafetgâh
      ve gayet san’atkârane bir teşhirgâh
      ve gayet haşmetkârane bir ordugâh ve talimgâh
      ve gayet hayretkârane ve şevk-engizane bir seyrangâh ve temaşagâh
      ve gayet manidarane ve hikmet-perverane bir mütalaagâh olan
      bu güzel misafirhanenin sahibini
      ve bu kitab-ı kebirin müellifini
      ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için
      şiddetle merak ederken;

      O seyahat-ı fikriyeye alışan o mütefekkir misafire,
      küre-i arz lisan-ı haliyle diyor ki:

      “Gökte, fezada, havada ne geziyorsun?
      Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım.
      Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku!”

      O da bakar görür ki:
      Arz meczub bir mevlevî gibi iki hareketiyle;
      günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne medar olan bir daireyi,
      haşr-i a’zamın meydanı etrafında çiziyor.
      Ve zîhayatın yüzbin enva’ını bütün erzak ve levazımatlarıyla içine alıp
      feza denizinde kemal-i müvazene ve nizamla gezdiren ve güneş etrafında
      muhteşem ve müsahhar bir sefine-i Rabbaniyedir.

      Sonra sahifelerine bakar, görür ki:
      Bablarındaki herbir sahifesi, binler âyâtıyla arzın Rabbini tanıttırıyor.

      Umumunu okumak için vakit bulamadığından,
      yalnız birtek sahife olan zîhayatın bahar faslında
      icad ve idaresine bakar, müşahede eder ki:

      Yüzbin enva’ın hadsiz efradlarının suretleri,
      basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor
      ve gayet rahîmane terbiye ediliyor
      ve gayet mu’cizane bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip,
      onları uçurmak suretiyle neşrettiriliyor ve gayet müdebbirane idare olunuyor
      ve gayet müşfikane iaşe ve gayet müşfikane iaşe ve it’am ediliyor.
      ve gayet rahîmane ve rezzakane hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları,
      hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden,
      çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor.

      Her bahara, bir vagon gibi,
      hazine-i gaybdan yüzbin nevi et’ime ve levazımat,
      kemal-i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor.

      Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri
      ve vâlidelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek,
      o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki,
      bilbedahe bir Rahman-ı Rahîm’in gayet müşfikane ve mürebbiyane
      bir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu isbat eder.

      Sonra o mütefekkir yolcu
      her sahifeyi okudukça saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenip
      ve manevî terakkiyatın miftahı olan marifeti ziyadeleşip
      ve bütün kemalâtın esası ve madeni olan iman-ı billah
      hakikatı bir derece daha inkişaf edip manevî çok zevkleri
      ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden;
      sema, cevv ve arzın mükemmel ve kat’î derslerini dinlediği halde
      “Hel min mezîd” deyip dururken,
      denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekâ
      denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârane cûş u huruşla zikirlerini
      ve hazîn ve leziz seslerini işitir.

      Lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile:
      “Bize de bak, bizi de oku!” derler.

      O da bakar, görür ki
      Hayatdarane mütemadiyen çalkanan
      ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler,
      arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür’atli bir surette
      bir senede yirmibeş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde;
      ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler.

      Demek gayet kudretli ve azametli bir zâtın emriyle
      ve kuvvetiyle durur gezerler, muhafaza olurlar.

      Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki:
      Gayet güzel ve zînetli ve muntazam cevherlerinden başka
      binlerce çeşit hayvanatın iaşe ve idareleri ve tevellüdat
      ve vefiyatları o kadar muntazamdır;
      basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları
      ve tayinatları o kadar mükemmeldir ki,
      bilbedahe bir Kadîr-i Zülcelal’in,
      bir Rahîm-i Zülcemal’in idare ve iaşesiyle olduğunu isbat eder.

      Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: .
      Menfaatleri ve vazifeleri ve vâridat ve sarfiyatları
      o kadar hakîmane ve rahîmanedir; .
      bilbedahe isbat eder ki, bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler,
      bir Rahman-ı Zülcelali Ve-l İkram’ın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar.
      Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarfediliyorlar ki,
      “Dört nehir Cennet’ten geliyorlar.” diye rivayet edilmiş.
      Yani; zahirî esbabın pek fevkinde olduklarından,
      manevî bir cennetin hazinesinden ve yalnız gaybî
      ve tükenmez bir menbaın feyzinden akıyorlar demektir.

      Meselâ:
      Mısır’ın kumistanını bir cennete çeviren Nil-i Mübarek;
      cenub tarafından, “Cebel-i Kamer” denilen bir dağdan
      mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor.

      Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur.
      Halbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz.

      Vâridatı ise; o mıntıka-i harrede pek az gelen
      ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur,
      elbette o müvazene-i vasiayı muhafaza edemediğinden,
      o Nil-i Mübarek âdet-i arziye fevkinde bir gaybî cennetten çıkıyor diye rivayeti,
      gayet manidar ve güzel bir hakikatı ifade ediyor.

      Sonra dağlar ve sahralar, seyahat-ı fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar,
      “Sahifelerimizi de oku!” diyorlar.

      O da bakar, görür ki:
      Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler;
      akılları hayret içinde bırakır.

      Meselâ: Dağların zeminden emr-i Rabbanî ile çıkmaları
      ve zeminin içinde, inkılabat-ı dâhiliyeden neş’et eden heyecanını
      ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek;
      zemin o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip,
      zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup, vazife-i devriyesinde
      sekenesinin istirahatlarını bozmuyor.

      Demek nasılki sefineleri sarsıntıdan vikaye ve müvazenelerini muhafaza için
      onların direkleri üstünde kurulmuş;

      Öyle de dağlar, zemin sefinesine bu manada hazineli direkler olduklarını,
      Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan çok âyetlerle ferman ediyor.

      Erhamürrâhimîn’den rahmet kapılarını bize açmasını

      ve şu Sözün tekmiline tevfikini refik eylemesini niyaz ile,

      kusurumuzun ve hatamızın afvını taleb ile hatmediyoruz.

      Subhâneke lâ ılmelene illema allemtene inneke entel alîmul hakîm ve ahiru de’vehüm enilhamdülillahi rabbil âlemin, el fatiha..

      21.30’da sohbet kanalında yapılan derstir.
      Muhabbeti Bakiye
    1 yazı görüntüleniyor (toplam 1)
    • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.