- Bu konu 12 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
3 Mart 2012: 12:45 #676422
Anonim
Bakara Sûresi
Sual:Îcâz ile i’câz sıfatlarını hâvi Kur’ân-ı Azîmüşşanda, بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ 1 ve فَبِأَىِّ اٰلاَۤءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
2 ve وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ
3 gibi pek çok âyetler tekerrür etmektedir. Halbuki bu tekrarlar, belâgate münafidir, usanç veriyor.Cevap:Ey arkadaş! Her parlayan şey, yakıcı ateş değildir. Evet, tekrar ve tekerrür bazan usanç veriyor, fakat umumî değildir. Her yere, her kelâma ve her kitaba şâmil değildir. Usanç verici addedilen pek çok zâhirî tekrarlar, belâgatçe istihsan ve takdir edilmektedir.
Evet, insanın yediği yemekler, biri gıda, diğeri tefekküh (meyve) olmak üzere iki kısımdır.
Birinci kısım, tekerrür ettikçe memnuniyet verir, kuvvet verir, kat kat teşekkürlere sebep olur.
İkinci kısmın tekerrüründe usanç, teceddüdünde lezzet vardır.
Kezalik, kelâmlar da iki kısımdır.
Bir kısmı ruhlara kut, fikirlere kuvvet verici hakikatlerdir ki, tekerrür ettikçe güneşin ziyası gibi, ruhlara, fikirlere hayat verir. Meyve kabilinden iştihayı açan kısımda tekerrür makbul değildir, istihsan edilmez.
Buna binaen Kur’ân, hey’et-i mecmuasıyla kalblere kut ve kuvvet olup, tekrarı usanç değil, halâvet ve lezzet verdiği gibi, Kur’ân’ın âyetlerinde de öyle bir kısım vardır ki, o kuvvetin ruhu hükmünde olup tekerrür ettikçe daha ziyade parlar, hak ve hakikat nurlarını saçar.
[NOT]Dipnot-1 Rahmân ve Rahîmolan Allah’ın adıyla.
Dipnot-2 “Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz.” Rahmân Sûresi, 55:13.
Dipnot-3 “O gün yalanlayanların (peygamberi ve âhireti) vay haline!” Mürselât Sûresi, 77:15.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân[/TD]
[TD]addedilme: sayılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâğat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi[/TD]
[TD]binaen: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek mahiyet, asıl, esas[/TD]
[TD]halâvet: tatlılık, hoşluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hey’et-i mecmua: fertlerinin hepsi; harf, kelime, âyet ve sûre gibi parçaların oluşturduğu birlik[/TD]
[TD]hâvi: ihtiva eden, içine alan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihsan: güzel bulma, beğenme[/TD]
[TD]i’câz: mu’cizelik, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabilinden: türünden, çeşidinden[/TD]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kezalik: öyle de, bunun gibi[/TD]
[TD]kut: yaşamak için gıda, azık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makbul: kabul gören iyi şey[/TD]
[TD]münafi: aykırı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ruh: hayat kaynağı, can, cevher[/TD]
[TD]sıfat: özellik, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teceddüd: yenilenme[/TD]
[TD]tekerrür: tekrarlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel, bütüne ait[/TD]
[TD]zahirî: görünüşte[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]îcâz: sözü kısaltmak; maksadı açık ve net bir şekilde ifade etmek suretiyle, az sözle çok mânâları ifade etme[/TD]
[TD]şâmil: kapsayan, içine alan[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
3 Mart 2012: 12:49 #802854Anonim
هُوَ الْمِسْكُ مَا كَرَّرْتَهُ يَتَضَوَّعُ
1
Ezcümle: بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
2 gibi âyetlerde bulunan ukde-i hayatiye ve nuranî esaslar, tekerrür ettikçe iştihaları açar; misk gibi, karıştırıldıkça kokar. Demek tekerrür zannedilen, hakikatte tekerrür değildir. Ancak 3 وَاُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا kabilinden, o ayrı ayrı hikmetleri, nükteleri, gayeleri ifade eden tekrarlı kelâmlar, yalnız ibarece, lâfızca birbirine benzedikleri için tekrar zannedilir. Hattâ kıssa-i Mûsâ, çok meziyetleri ve hikmetleri müştemildir. Her makamda o makama münasip bir vecihle zikredilmesi, ayn-ı belâgattir.Evet, Kur’ân-ı Azîmüşşan, o kıssa-i meşhureyi, gümüş iken, yed-i beyzâsına alarak altın şekline ifrağıyla öyle bir nakş-ı belâgate mazhar etmiştir ki, bütün ehl-i belâgat, onun belâgatine hayran olmuşlar, secdeye varmışlardır.
Ve keza, teyemmün, teberrük ve istiane gibi çok vecihleri hâvi; ve tevhid, tenzih, senâ, celâl ve cemal ve ihsan gibi çok makamları tazammun; ve tevhid ve nübüvvet, haşir ve adalet gibi makasıd-ı erbaaya işaret eden besmele, zikredilen yerlerin herbirisinde bu vecihlerden, bu makamlardan biri itibarıyla zikredilmiş ve edilmektedir. Maahâza, hangi sûrede tekerrür varsa, o sûrenin ruhuyla münasip olan bir vecih bizzat kasdedilmekle öteki vecihlerin istitradî ve tebeî zikirleri, belâgate münafi değildir.

[NOT]Dipnot-1 O misk gibidir, karıştırıldıkça kokususu yayılır.
Dipnot-2 Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Dipnot-3 “(Cennet ehline) Rızıkları birbirine benzer şekilde kendilerine sunulur.” Bakara Sûresi, 2:25.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Azimüşşân: şânı yüce olan Kur’ân[/TD]
[TD]adalet: İslâmiyetin gösterdiği doğru yol, orta ve dengeli yol; hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı belâgat: belâgatın ta kendisi[/TD]
[TD]belâğat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]besmele: Bismillâhirrahmânirrahîm (Rahman ve Rahim olan olan Allah’ın adıyla) cümlesinin kısaltılmış şekli[/TD]
[TD]celâl: haşmet, büyüklük, yücelik,[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: sonsuz güzellik[/TD]
[TD]ehl-i belâgat: belâgatçılar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezcümle: örneğin, meselâ[/TD]
[TD]hakikatte: gerçekte[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma[/TD]
[TD]hikmet: İlâhî gaye, maksat ve sır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâvi: içeren[/TD]
[TD]ibare: yazılı metin, ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifrağ: bir kalıba dökme, şekil verme[/TD]
[TD]ihsan: lütuf, bağış, ikram[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istiane: yardım dileme[/TD]
[TD]istitradî: asli mevzudan olmayan, parantez içi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarıyla: özelliğiyle, bakımından[/TD]
[TD]iştiha: istek, arzu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabilinden: türünden, çeşidinden[/TD]
[TD]kasdedilme: istenilme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[TD]keza: yine, bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıssa-i Mûsâ (a.s.): Hz. Mûsâ’nın (a.s.) kıssası[/TD]
[TD]kıssa-i meşhure: meşhur kıssa[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâfız: söz, kelime[/TD]
[TD]maahâza: bununla beraber, böyle olmakla birlikte[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam: mevki, derece, konum[/TD]
[TD]makasıd-ı erbaa: dört maksat ve gaye; tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet olmak üzere Kur’ân’ın gözettiği dört temel maksat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar etme: eriştirme, kavuşturma[/TD]
[TD]meziyet: üstün özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misk: güzel koku[/TD]
[TD]münafi: aykırı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müştemil: kapsayan, içine alan[/TD]
[TD]nakş-ı belâgat: belâgat nakşı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nuranî: nurlu, parlak[/TD]
[TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ruh: hayat kaynağı, cevher[/TD]
[TD]senâ: övme, yüceltme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sûre: Kur’ân’ın yüz on dört bölümünden herbiri [/TD]
[TD]tazammun: içerme, kapsama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teberrük: bereketli ve mübarek addetme[/TD]
[TD]tebeî: dolaylı, tabi olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekerrür: tekrarlanma[/TD]
[TD]tenzih: her türlü noksan ve çirkinliklerden arındırarak yüce tutma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[TD]teyemmün: saadet ve huzur vesilesi sayma, bereket dileme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ukde-i hayatiye: hayat düğümü, çekirdeği[/TD]
[TD]vecih: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yed-i beyzâ: beyaz, parlak el; burada mecaz olarak Kur’ân’ın mu’cizeli yapısı kastedilmiştir[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Mart 2012: 19:40 #803100Anonim
﴿ الۤمۤ ﴾ Sûrelerin başlarında bulunan hurûf-u mukattaaya ait izahatı dört mebhasta zikredeceğiz.BİRİNCİ MEBHAS: الۤمۤ ile, sûrelerin evvellerinde bulunan hurûf-u mukattaadan teneffüs eden i’câz hakkındadır. İ’câz, inci gibi incecik letaif-i belâgatın parıltılarının imtizaç ve içtimaından tecellî eden bir nurdur. Bu mebhasta, bu nuru, birkaç letaif zımnında izah etmekle parlatacağız. Fakat herbir lâtife ince ve ziyası az ise de, letaifin heyet-i mecmuasından hasıl olan tam bir ziya ile fecr-i sadık çıkacaktır.
1. Hece harflerinin adedi—elif-i sâkine hariç kalmak şartıyla—yirmi sekiz harftir. Kur’ân-ı Azîmüşşan, sûrelerin başında bu harflerin yarısını zikretmiş, yarısını da terk etmiştir.
2. Kur’ân’ın almış olduğu nısıf, terk ettiği nısıftan daha ziyade kesîrü’l-istimaldir.
3. Kur’ân, sûrelerin başında zikrettiği kısım içinde lisan üzerine daha suhuletli olan elif, lâm’ı çok tekrar etmiştir.
4. Kur’ân, aldığı harfleri, hece harflerinin adedince sûrelere tevzi etmiştir.
1
5. Hece harflerinin mehmûse, mechûre, şedîde, rahve, müsta’liye, münhafıza, mutbika, münfetiha gibi çiftli cinslerinin herbirisinden yine nısıf almıştır.
26. Çifti, yani eşi olmayan (evtar) kısmında sakilden azı, hafiften çoğu almıştır: Kalkale, zellâka gibi.
7. Kur’ân-ı Azîmüşşanın, sûrelerin başındaki hurûf-u mukattaanın zikredilen minval üzerine tansifleri hakkında ihtiyar ettiği tarîk, 504 ihtimalden intihap edilmiştir. Ve intihap edilen şu tarikten başka hiçbir ihtimalle mezkûr tansif mümkün değildir. Çünkü, taksimler pek çok birbirine girmiş ve çok mütefavittir.
[NOT]Dipnot-1 Yani, mukattaat harfleri, hece harflerinin sayısı olan yirmi dokuz sûrenin başında geçmektedir.
Dipnot-2 Bk. Kavramlar Sözlüğü h-r-f / ح ر فkökü: Harflerin Bazı Sıfatları.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân[/TD]
[TD]elif-i sâkine: sakin, harekesiz elif[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fecr-i sadık: sabahleyin gerçek aydınlğın çıkmaya başlaması; sabaha karşı doğu ufkunda yayılmaya başlayan aydınlık[/TD]
[TD]hasıl olan: ortaya çıkan, meydana gelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heyet-i mecmua: fertlerin toplamı, parçaların bir arada bulunması[/TD]
[TD]hurûf-u mukattaa: bazı sûrelerin başlarında bulunan ve birer İlâhî şifre özelliğini taşıyan Arapça hece harfleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtimal: olasılık[/TD]
[TD]ihtiyar: seçmek, tercih etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtizaç: kaynaşma, birbiriyle karışma[/TD]
[TD]intihap edilmek: seçilmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[TD]izahat: açıklamalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtima: toplanma[/TD]
[TD]i’câz: mu’cizelik, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalkale: üzerinde durulduğunda hafifçe tekrar söylenen harfler[/TD]
[TD]kesîrü’l-istimal: kullanımı çok olan, çokça kullanılan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letaif: incelikler, güzellikler[/TD]
[TD]letâif-i belâğat: belâğatteki incelikler, ifadelerdeki edebî güzellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil, konuşma dili[/TD]
[TD]lâtife: incelik, güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebhas: bahis, bölüm, konu[/TD]
[TD]mezkûr: zikredilen, söz konusu olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]minval: tarz, üslup[/TD]
[TD]mütbika: dilin yukarı kaldırılarak iki tarafının da üst damağa dokundurulup ağız kapatılmak suretiyle çıkarılan kalın sesli ص، ض، ط، ظ harfleridir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütefavit: farklı[/TD]
[TD]nısıf: yarı, yarım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sakil: ağır, kalın[/TD]
[TD]suhulet: kolaylık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sûre: Kur’ân’ın yüz on dört bölümünden herbiri [/TD]
[TD]taksim: kısımlara ayırma, bölümlere ayırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tansif: yarılama, yarısını alma[/TD]
[TD]tarîk: yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî: yansıma[/TD]
[TD]teneffüs etme: hava alma, nefes alma; burada hayat ve canlılık kazanma anlamında kullanılmıştır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevzi etmek: dağıtmak[/TD]
[TD]zellâka: dilin ucuyla veya dudak hareketiyle çıkartılan hafif harfler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[TD]ziyade: fazla, çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zımnında: açıkça olmayıp, dolayısıyla üstü kapalı olarak içinde var olan[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Mart 2012: 19:43 #803101Anonim
Bu gibi i’câz lem’alarından hisse alamayan, zevkine levm ve itab etsin!İKİNCİ MEBHAS: Bu mebhasta da birkaç letaif vardır:
1. الۤمۤ ile emsalinde göze çarpan garabet, bu harflerin pek garip ve acip birşeyin mukaddemesi ve keşif kolları olduklarına işarettir.2. Bu sûrelerin başlarındaki taktî-i huruf ile isimleri hecelemek, müsemmânın me’hazine ve neden neş’et ettiğine işarettir.
3. Bu harflerin takti’i, müsemmânın vahid-i itibarî olup, terkib-i mezcî olmadığına işarettir.
4. Bu harflerin takti’ ile tâdadı, san’atın madde ve me’hazini muhataba göstermekle muarazaya talip olanlara karşı meydan okuyarak, “İşte, i’câz-ı san’atı, şu gördüğünüz harflerin nazım ve nakışlarından yaptım. Buyurunuz meydana!” diye, onların tahkirane tebkitlerine (tekdirlerine) işarettir.
5. Mânâdan soyulmuş şu hece harflerinin zikri, muarızları hüccetsiz bırakmaya işarettir.
Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, şu mânâsız harflerin lisan-ı hâliyle ilân ediyor ki: “Ben sizden beliğ mânâları, hükümleri, hakikatleri ifade eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu tâdâd ettiğim harflerden bir nazîre yapınız—velev iftira ve hikâyelerden ibaret bile olursa olsun!”
6. Harfleri tâdâd ile hecelemek, yeni kıraate ve kitabete başlayan müptedilere mahsustur. Bundan anlaşılıyor ki, Kur’ân, ümmî bir kavme ve müptedi bir muhite muallimlik yapıyor.
7. ا ل د gibi harfleri, meselâ, elif, lâm, dal gibi isimleriyle tabir ve zikretmek,
[TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
[TD]acip: harika, acayip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beliğ: belâğatli; düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenen söz[/TD]
[TD]emsal: benzerler, arkadaşlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garabet: şaşırtıcılık, harikalık[/TD]
[TD]garip: şaşırtıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek ve doğru[/TD]
[TD]hüccet: delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itab etmek: ayıplamak, kınamak[/TD]
[TD]i’câz lem’aları: mu’cizelik parıltıları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz-ı san’at: san’attaki olağanüstülük; burada bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan Kur’ân san’atının olağanüstülüğü kastedilmektedir[/TD]
[TD]kavm: kavim, millet, halk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşif: hakikatleri ortaya çıkarma, bulma[/TD]
[TD]kitabet: yazma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıraat: okuma[/TD]
[TD]letaif: incelikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]levm: kınama, kötüleme[/TD]
[TD]lisan- ı hâl: hâl dili, beden dili; hâl ve durumuyla anlattığı şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]madde: cevher, öz, asıl[/TD]
[TD]mebhas: bölüm, konu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]me’haz: kaynak[/TD]
[TD]muallim: öğretmen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muaraza: karşı gelip itiraz etmek, şiir ve sairede yarışmak[/TD]
[TD]muarız: itiraz edip mücadele eden, yarışan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhatap: hitap edilen; ikinci şahıs[/TD]
[TD]muhit: çevre[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukaddeme: öncü, ön hazırlık[/TD]
[TD]müptedi: yeni başlayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsemmâ: isimlendirilmiş, belirlenmiş, işaret edilen mânâ[/TD]
[TD]nakş: işleme, süsleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazîre: benzer[/TD]
[TD]nazım: diziliş, tertip ve düzen; Kur’ân’ın mânâya delâlet eden söz ve hattının tertibi, dizilişi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neş’et etmek: meydana gelmek, doğmak[/TD]
[TD]nutuk: konuşma, hitap, söylev[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabir: ifade etme[/TD]
[TD]tahkirane: küçük düşürürek, alçaltarak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taktî-i huruf: harflerin bölünmesi, kesilmesi; harflere bölme[/TD]
[TD]taktîi: bölmek, parçalamak, kesmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebkit: azarlama, ağlatma, delil getirerek susturma[/TD]
[TD]tekdir: azarlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terkib-i mezcî: (ar. gr.) iki kelimeden oluşan ve bir isme delalet eden lâfız, Çanakkale gibi[/TD]
[TD]tâdad: sayma, sayım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahid-i itibarî: hakikatte olmayıp farazî olarak kabul edilen tek bir şey, göreceli birim[/TD]
[TD]velev: olsa bile[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümmî: okuma yazma bilmeyen[/TD]
[/TR]
[/TABLE]17 Mart 2012: 19:48 #803102Anonim
ehl-i kıraat ve erbab-ı kitabetin ittihaz ettikleri bir usuldür. Bundan anlaşılıyor ki, hem söyleyen, hem dinleyen ümmî olduklarına nazaran, bu tabirler, söyleyenden doğmuyor ve onun malı değildir; ancak, başka bir yerden ona geliyor.Ey arkadaş! Bu letaifin ince iplerinden dokunan yüksek nakş-ı belâgati göremeyen adam, belâgat ehlinden değildir. Erbab-ı belâgate müracaat etsin.
ÜÇÜNCÜ MEBHAS: الۤمۤ İ’câzın esaslarından, îcâzın en yüksek ve en ince derecesine bir misaldir. Bunda da birkaç letaif vardır.
1. الۤمۤ üç harfiyle üç hükme işarettir. Şöyle ki: Elif,
1هٰذَا كَلاَمُ اللهِ اْلاَزَلِىُّ hükmüne ve kaziyesine; lâm,
2 نَزَلَ بِهِ جِبْرِيلُ hükmüne ve kaziyesine; mim, 3 عَلٰى مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ السَّلاَمُ hükmüne ve kaziyesine remzen ve imaen işarettir.Evet, nasıl ki Kur’ân’ın hükümleri uzun bir sûrede, uzun bir sûre kısa bir sûrede, kısa bir sûre bir âyette, bir âyet bir cümlede, bir cümle bir kelimede, o kelime de sin, lâm, mim gibi hurûf-u mukattaada irtisam eder, görünür. Kezalik, الۤمۤ ’in herbir harfinde mezkûr hükümlerden biri temessül etmiş görünüyor.
2. Sûrelerin başlarındaki hurûf-u mukattaa, İlâhî bir şifredir. Beşer fikri ona yetişemiyor. Anahtarı, ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdadır.
3. Şifrevari şu hurûf-u mukattaanın zikri, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın fevkalâde bir zekâya malik olduğuna işarettir ki, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, remizleri, îmaları ve en gizli şeyleri sarih gibi telâkki eder, anlar.
[NOT]Dipnot-1 Bu Ezelî olan, Allah’ın kelâmıdır.
Dipnot-2 Onu Cebrâil (a.s.) indirmiştir.
Dipnot-3 Muhammed’e (a.s.m.).
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
[/TD]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i kıraat ve erbab-ı kitabet: okuma yazma bilenler[/TD]
[TD]erbab-ı belâgat: belagatçılar; sözü düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söyleme san’atını bilenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkalâde: olağanüstü, harika[/TD]
[TD]hurûf-u mukattaa: kesik harfler; bazı sûrelerin başlarında bulunan ve birer İlâhî şifre özelliğini taşıyan harfler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imaen: kapalı bir mânâyı işaret yoluyla göstererek[/TD]
[TD]irtisam etmek: resmedilme, görünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittihaz etmek: edinmek, alıp takip etmek[/TD]
[TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaziye: hüküm, önerme[/TD]
[TD]kezalik: bunun gibi, böylece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letaif: incelikler[/TD]
[TD]malik: sahip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebhas: bölüm, konu, mevzu[/TD]
[TD]mezkûr: zikredilen, adı geçen, sözü edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misal: örnek[/TD]
[TD]nakş-ı belâgat: belagat nakşı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]remiz: gizli bir mânâyı ince bir işaretle gösterme[/TD]
[TD]remzen: gizli bir mânâyı ince bir işaretle göstererek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sûre: Kur’ân’ın yüz on dört bölümünden herbiri [/TD]
[TD]telâkki etmek: kabul etmek, anlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temessül etmek: belirmek, görünmek[/TD]
[TD]îcâz: sözü kısaltmak; az sözle maksadı açık ve net bir şekilde ifade etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]îma: gizli ve ince bir mânâyı işaret etme, gösterme[/TD]
[TD]ümmî: okuma yazma bilmeyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İlâhî: Allah tarafından olan[/TD]
[TD]şifrevari: şifre gibi, şifre türünden[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Mart 2012: 19:56 #803103Anonim
4. Şu harflerin taktîi, harf ve lâfızların hâvi oldukları kıymet, yalnız ifade ettikleri mânâlara göre olmayıp, ilm-i esrarü’l-hurufta beyan edildiği gibi, adet ve sayılar misillu harflerin arasında fıtrî münasebetlerin bulunduğuna işarettir. HAŞİYE-1
5. الۤمۤ taktîiyle, bütün harflerin esas mahreçleri olan “halk, vasat, şefe” mahreçlerine işarettir. Ve zihinlerin nazar-ı dikkatini şu mahreçlere çeviriyor ki, zihinler, gerek bu üç mahreçte, gerek bunlara bağlı küçük küçük mahreçlerde lâfızların ve harflerin nasıl vücuda geldiklerini hayret ve ibretle mütalâa etsinler.Ey zihnini belâgatin boyasıyla boyayan arkadaş! Bu letaifi sıkacak olursan, 1 هٰذَا كَلاَمُ اللهِ içinden çıkacaktır.
DÖRDÜNCÜ MEBHAS: الۤمۤ emsaliyle beraber, terkip şeklinden takti’ suretinde zikirleri, bu şeklin müstakil olup hiçbir imama tâbi olmadığına ve hiç kimseyi taklit etmiş olmadığına ve üslûpları acip, çeşitleri garip yeni saha-i vücuda gelen bir bedîa olduğuna işarettir. Bu mebhasta da birkaç letâif vardır.1. Hatip ve beliğlerin âdetindendir ki, mesleklerinde daima bir misale tâbi oluyorlar ve bir örnek üzerine nakış dokuyorlar ve işlenmiş bir yolda yürüyorlar. Halbuki, bu harflerden anlaşıldığına nazaran, Kur’ân hiçbir misale tâbi olmamıştır
2 ve hiçbir nakş-ı belâgat örneği üzerine nakış yapmamıştır ve işlenmemiş bir yolda yürümüştür.2. Kur’ân, baştan aşağıya kadar, nâzil olduğu heyet üzerine bâkidir. Bu kadar Kur’ân’ı taklit etmeye müştak olan dostlar ve mütehâcim düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur’ân’ın ne taklidi yapılmış ve ne de bir misali gösterilmiştir.
[NOT]Haşiye-1 Kırk sene sonra Risale-i Nur, bu lem’a-i i’câzı körlere dahi göstermiştir.
Dipnot-1 Bu Allah’ın kelâmıdır.
Dipnot-2 Bk. Rahman Sûresi, 55:74.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]bedîa: eşsiz, benzersiz güzellik, beğenilen ve çok takdir edilen güzel şey[/TD]
[TD]beliğ: belagâtçi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâki: devamlı, kalıcı[/TD]
[TD]emsal: benzerler, arkadaşlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen[/TD]
[TD]garip: yabancı, tuhaf, şaşırtıcı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk: boğaz[/TD]
[TD]harflerin taktîi: harflerin kesik olması, harflere bölme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hatip: hitap eden, nutuk çeken konuşmacı[/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heyet: yapı[/TD]
[TD]hâvi: içeren, içine alan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilm-i esrarü’l-huruf: harflerin sırlarını araştıran ilim[/TD]
[TD]imam: önder, bir düşünce ve fikir ekolünün lideri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı[/TD]
[TD]letaif: incelikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâfız: söz, ifade[/TD]
[TD]mahreç: harflerin ağızdaki çıkış yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebhas: bölüm, konu[/TD]
[TD]misal: örnek, benzetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misillu: gibi, benzeri[/TD]
[TD]müstakil: bağımsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütalâa etmek: dikkatle okumak, incelemek[/TD]
[TD]mütehâcim: hücum eden, saldıran[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müştak: arzulu, aşırı istekli[/TD]
[TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nakş-ı belâgat: belâgat nakşı[/TD]
[TD]nazar-ı dikkat: dikkatle bakış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâzil olmak: inmek[/TD]
[TD]saha-i vücud: varlık sahası, alanı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taktî’: parçalamak, kesmek, bölmek[/TD]
[TD]terkip: birleşim, sentez[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbi: uyan, takip eden[/TD]
[TD]vasat: orta; burada, boğaz ile dudak arası harflerin çıkış yeri olan damak kastedilmiştir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuda gelmek: meydana gelmek[/TD]
[TD]şefe: dudak[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Mart 2012: 20:00 #803104Anonim
Evet, Kur’ân, milyonlarca Arabî kitaplarla mukayese edilirse, benzeri bulunamaz. O halde, Kur’ân, ya hepsinin altındadır; bu ise muhaldir. Öyle ise hepsinin fevkindedir; öyle ise Allah’ın kelâmıdır.3. Beşerin san’atı olan birşey, bidayette çirkin ve gayr-ı muntazam olur, sonra yavaş yavaş intizama sokulur. Kur’ân ise, ilk zuhurunda gösterdiği halâveti, güzelliği, gençliği şimdi de öylece muhafaza etmektedir.
Ey belâgat letafetinin kokusunu koklayan arkadaş! Zihnini şu mebâhis-i erbaaya gönder ki, bal arısı,
1 اَشْهَدُ اَنَّ هٰذَا كَلاَمُ اللهِ balını çıkarsın!
﴿ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَرَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ
2 ﴾
Arkadaş! Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, heyetlerin tamamen o kelâmın takip ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır.
Birinci misal:
3 وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyet-i kerime nazar-ı dikkate alınırsa görülür ki, bu kelâmdaki maksat ve esas, pek az bir azapla fazla korkutmaktır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıtlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar.Ezcümle, şek ve ihtimali ifade eden اِنْ şartiye olup, azabın azlığına ve ehemmiyetsizliğine işarettir.
Ve keza نَفْحَةٌ
4 sîgasiyle ve tenviniyle azabın ehemmiyetsizliğine îmadır.
[NOT]Dipnot-1 Bunun Allah’ın kelâmı olduğuna şehadet ederim.
Dipnot-2 “Şu yüce kitap ki, onda asla şüphe yoktur. O, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir.” Bakara Sûresi, 2:2.
Dipnot-3 “Rabbinin azâbından küçük bir esinti onlara hafifçe dokunacak olsa…” Enbiyâ Sûresi, 21:46.
Dipnot-4 Küçük bir esinti.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Arabî: Arapça
[/TD]
[TD]beliğ: belâğatli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâğat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi[/TD]
[TD]bidayet: başlangıç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezcümle: örneğin, meselâ[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı muntazam: düzensiz[/TD]
[TD]halâvet: tatlılık, hoşluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsn: güzellik[/TD]
[TD]intizam: tertip, düzen, disiplin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[TD]letafet: güzellik, hoşluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebâhis-i erbaa: dört bahis, bölüm[/TD]
[TD]mezkûr: zikredilen, adı geçen, söz konusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza etmek: korumak[/TD]
[TD]muhal: imkânsız, olmayacak şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukayese etmek: kıyas etmek, karşılaştırmak[/TD]
[TD]nazar-ı dikkat: dikkatle bakmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâzır: bakan, yönelik[/TD]
[TD]sîga: (Ar. gr.) kalıp, kip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takviye: güçlendirme, kuvvetlendirme[/TD]
[TD]tenvin: Arapça gramerinde bir kelimenin sonunu nun gibi okutmak üzere konulan işaret; kelimenin sonuna iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün) gelmesi hâli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zuhur: ortaya çıkma[/TD]
[TD]âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın her bir cümlesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]îma: gizli ve ince bir mânâya işaret etme, gösterme[/TD]
[TD]şartiye: Arapça gramerinde şart edatı olarak kullanılır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şek: şüphe[/TD]
[TD]اِنْ: (Ar. gr.) Arapça şart edatı olup “ise, eğer” anlamlarına gelir[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Mart 2012: 20:05 #803105Anonim
Ve keza مَسَّ
1 kelimesi, azabın şedit olmadığına işarettir.
Ve keza, teb’îzi ifade eden مِنْ ve şiddeti gösteren نَكَالْ
2 kelimesine bedel, hiffeti îma eden عَذَابٌ
3 kelimesi ve رَبِّ
4 kelimesinden îma edilen şefkat, hepsi de azabın kıllet ve ehemmiyetsizliğine işaret etmekleşu şiiri, lisan-ı hâlleriyle temessül ediyorlar.عِبَارَاتُنَا شَتَّى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُشِيرُ
Yani, “İbarelerimiz ayrı ayrı ise de, hüsnün birdir. Hepsi de o hüsne işaret ediyorlar.”
İkinci misal: الۤمۤ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَرَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ
5 olan âyet-i kerimedir. Bu âyette maksad-ı esas, Kur’ân’ın yüksekliğini göstermektir. Ve bu maksadı takviye eden الۤمۤ
6 ذٰلِكَ
7 اَلْكِتَابُ
8 لاَرَيْبَ فِيهِ
9 kayıtlarıdır. Evet, bu kayıtlar, istinad ettikleri pek ince ve gizli delillerine işaret etmekle beraber, o maksadın takviyesine koşuyorlar.
Ezcümle, الۤمۤ kasem olduğu cihetle, Kur’ân’ın azametine ve altında müstetir, gizli o mezkûr letaif cihetiyle de dâvânın ispatına işaret eder.
[NOT]Dipnot-1 Hafifçe dokunma, temas etme.
Dipnot-2 Ağır azap, ağır ceza.
Dipnot-3 Azap.
Dipnot-4 Her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden; tedbir, tasarruf ve egemenliği altında bulunduran Allah.
Dipnot-5 “Elif, Lâm, Mîm. İşte bu kitapta hiç şüpheye yer yoktur; takvâ sahipleri için bir hidâyet kaynağıdır.” Bakara Sûresi, 2:1,2.
Dipnot-6 “Elif, Lâm, Mîm.” Bakara Sûresi, 2:1.
Dipnot-7 “Bu (kitap).” Bakara Sûresi, 2:2.
Dipnot-8 “(Bu kitap) Kur’ân-ı Kerim.” Bakara Sûresi, 2:2.
Dipnot-9 “Onda hiç şüpheye yer yoktur.” Bakara Sûresi, 2:2.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük, yücelik[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delil: işaret, alâmet; kendisine doğru belirli bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
[TD]dâvâ: iddia[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezcümle: bu cümleden, meselâ[/TD]
[TD]hiffet: hafiflik, azlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsn: güzellik[/TD]
[TD]ibare: ifade, söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinad etmek: dayanmak[/TD]
[TD]kasem: yemin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: böylece, bunun gibi[/TD]
[TD]letaif: incelikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hâl: hâl dili[/TD]
[TD]maksad-ı esas: temel maksad, hedef[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: zikredilen, sözü edilen[/TD]
[TD]misal: örnek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstetir: gizli, örtülü[/TD]
[TD]takviye: güçlendirme, kuvvetlendirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teb’îz: bütünü parçalamak, bölmek, kısımlara ayırmak; bütünden bir parça, bir kısım[/TD]
[TD]temessül etme: görünme, belirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın her bir cümlesi[/TD]
[TD]îma: gizli ve ince bir mânâyı işaret etme, gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şedit: şiddetli[/TD]
[TD]şefkat: acıma, merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]مِنْ: (Ar. gr.) biraz, bir kısım, …den, …dan gibi mânâlara gelen cer harfi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Mart 2012: 20:09 #803106Anonim
Ve keza, ذٰلِكَ zat ile sıfatı gösteren bir işaret olması itibarıyla hem Kur’ân’ın azametine, hem azameti ispat eden sıfât-ı kemâliyeye işaret eder.Ve keza, ذٰلِكَ işaret-i hissiyeye mahsus iken, işaret-i akliyede kullanılması, tâzim ve ehemmiyeti ifade ettiği gibi, mâkul olan Kur’ân’ı, mahsus suretinde göstermesi, Kur’ân’ı, ezhan ve enzârın nazar-ı dikkatine arz etmekle tesettürü icap eden hile, za’fiyet ve sair çirkin şeylerden münezzeh olduğunu izhar ve itiraf ettirmektir.
Ve keza ذٰلِكَ ’nin ل vasıtasıyla ifade ettiği bu’d, Kur’ân’ın kemâline delâlet eden ulüvv-ü rütbesine işarettir.
Ve keza اَلْكِتَابْ
1 ’daki اَلْ hasr-ı örfîyi ifade ettiğinden, Kur’ân’ın azametine ve başka kitapların mehasinini cem etmekle onların fevkinde olduğuna işarettir.Ve keza كِتَابْ tabiri ehl-i kıraat ve kitabetten olmayan bir ümmînin mahsulü olmadığına işarettir.
Ve keza لاَرَيْبَ فِيهِ
2 zamirininher iki ihtimaline binaen Kur’ân’ın kemâlini ispat veya tekit eder.Ve keza, istiğrâkı ifade eden لاَ Kur’ân’ın her köşesinde rekz ve her yerinde
[NOT]Dipnot-1 “Kitap.” Bakara Sûresi, 2:2.
Dipnot-2 “Onda hiç şüpheye yer yoktur.” Bakara Sûresi, 2:2.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük, haşmet[/TD]
[TD]binaen: bundan dolayı, üzerine[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bu’d: uzaklık[/TD]
[TD]cem etmek: toplamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etmek: işaret etmek, göstermek[/TD]
[TD]ehl-i kıraat ve kitabet: okuma-yazma bilen kimseler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enzâr: nazarlar, bakışlar, görüşler[/TD]
[TD]ezhan: zihinler, akıllar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[TD]hasr-ı örfî: örfen bir şeye ait kılma; örfe göre “el” takısı bazı cins isimleri özel isim derecesine yükseltir. Meselâ, “el-Kitap” sözüyle Kur’ân’ın kastedilmesi gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icap etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]istiğrâk: türü kapsayacak şekilde umumi hâle getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarıyla: özelliğiyle, bakımından[/TD]
[TD]itiraf ettirmek: kabul ettirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izhar: göstermek, açığa çıkartmak[/TD]
[TD]işaret-i akliye: akla hitap eden işaret. Soyut işaret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]işaret-i hissiye: hislere, duygulara hitap eden işaret. Somut işaret[/TD]
[TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: böylece, bunun gibi[/TD]
[TD]mahsul: ürün, netice[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsus: yalnız bir şeye ait olan; beş duyu ile bilinebilen, hissedilen[/TD]
[TD]mehasin: güzellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâkul: akılla bilinebilen, akılla idrak edilen, soyut şey[/TD]
[TD]münezzeh: temiz, kusur ve çirkinlikten uzak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı dikkat: dikkatli bakış[/TD]
[TD]rekz: dikmek, yerleştirmek, delil getirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât-ı Kemâliye: Kur’ân’ın mükemmel nitelikleri[/TD]
[TD]tekit etmek: pekiştirmek, kuvvetlendirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesettür: örtünme, gizlenme[/TD]
[TD]tâzim: azamet ve büyüklüğünü dile getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulüvv-ü rütbe: rütbenin, derecenin yüksekliği[/TD]
[TD]zamir: ismin yerine geçen kelime[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]za’fiyet: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
[TD]ümmî: okuma-yazma bilmeyen; düşünce ve tecrübe ürünü kitapları okumamış olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]اَلْ: (bk. ḥ-r-f
[/TD]
[TD]ذٰلِكَ: bu (kitap)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ل: ism-i işarette uzaklık gösteren lâm[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Mart 2012: 20:16 #803107Anonim
zikredilen deliller, burhanlar, hücuma gelen şek ve şüpheleri def ile, Kur’ân’ın o gibi lekelerden münezzeh olduğunu ilân eder. Ve lisan-ı haliyle şu şiiri okutur:
وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلاً صَحِيحًا وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقِيمِ
1
Yani, “Kur’ân’da ta’yip edilecek hiçbir nokta yoktur. Kur’ân gibi sahih kavilleri tayip etmek, ancak fehimlerin sekametinden ileri geliyor.”Ve keza, zarfiyeti ifade eden فِى tâbiri, Kur’ân’ın sathına ve zâhirine konan şek ve şüphe varsa, içerisindeki hakaik ile def edilebileceğine işarettir.
Arkadaş! Tahlil vasıtasıyla terkibin kıymetini ve küll ile cüzler arasındaki farkı idrak edebildiysen, bu misallerdeki kuyud ve hey’âta dikkat et. Ve o kelimelerden nebean eden zülâl-i belâgati ve kevser-i fesahati doyuncaya kadar iç, “Elhamdülillâh” de.
S – الۤمۤ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَرَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ
2 âyet-i kerimesinin cümleleri, atf ile birbiriyle bağlanmamış olması neye binaendir?C – O cümleler arasındaki şiddet-i ittisal, bağlılık ve sarılmaktan bir ayrılık yoktur ki, birbiriyle bağlanmaya lüzum olsun. Zira, o cümlelerin herbirisi, arkadaşlarına hem babadır, hem oğul; yani, hem delildir, hem neticedir.
Evet, الۤمۤ lisan-ı haliyle hem muarazaya meydan okur, hem mu’ciz olduğunu ilân eder. ذٰلِكَ الْكِتَابُ
3 hem bütün kitaplara fâik olduğunu tasrih eder, hem
[NOT]Dipnot-1 El-Mütenebbî, Dîvan, 4:246.
Dipnot-2 “Elif, Lâm, Mîm. İşte bu kitapta hiç şüpheye yer yoktur; takvâ sahipleri için bir hidâyet kaynağıdır.” Bakara Sûresi, 2:1,2.
Dipnot-3 “Bu kitap (Kur’ân-ı Kerim).” Bakara Sûresi, 2:2.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]atf: (Ar. gr.) bağlaç, kendinden öncekiyle sonraki arasındaki kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı kuran edat [bk. ḥ-r-f; (harf-i cer)][/TD]
[TD]burhan: sarsılmaz kesin delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz: parça, kısım[/TD]
[TD]def: uzaklaştırmak, gidermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delil: işaret, alâmet; kendisine belirli bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
[TD]fehim: anlayış, anlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâik: üstün[/TD]
[TD]hakaik: gerçekler, esaslar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idrak etmek: anlamak, bilmek[/TD]
[TD]kavil: söz, ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kevser-i fesahat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılmasından doğan tatlılık, doygunluk[/TD]
[TD]keza: böylece, bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuyud ve hey’at: bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi[/TD]
[TD]küll: parçaları içine alan bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hâl: hâl dili[/TD]
[TD]muaraza: karşı gelme, karşı koyma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’ciz: bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan, olağanüstü[/TD]
[TD]münezzeh: temiz, arındırılmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebean etmek: doğmak, kaynaklanmak[/TD]
[TD]sahih: doğru, güvenilir, sağlam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sath: bir şeyin üstü, dış yüzü[/TD]
[TD]sekamet: hastalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahlil: analiz[/TD]
[TD]tasrih etmek: açık şekilde bildirmek, ifade etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ta’yip etmek: ayıplamak, kusurlu bulmak[/TD]
[TD]terkib: birleşim, sentez[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbir: ifade, deyim[/TD]
[TD]zarfiyet: bir kelimenin yer ve zaman bildirmesi hâli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhir: görünüşte olan, dış yüz[/TD]
[TD]zülâl-i belâgat: belâgatin saf ve berrak suyu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın her bir cümlesi[/TD]
[TD]şek: şüphe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şiddet-i ittisal: güçlü bağ, irtibat[/TD]
[TD]فِى: içinde, de, da[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Mart 2012: 20:21 #803108Anonim
müstesna ve mümtaz olduğunu izhar eder. لاَرَيْبَ فِيهِ
1 hem Kur’ân’ın şek ve şüphe yeri olmadığını tasrih eder, hem müstesna ve mümtaz olduğunu izhar eder. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ
2 hem tarik-i müstakimi irâe etmekle muvazzaf olduğunu gösterir, hem mücessem bir nur-u hidayet olduğunu ilân eder. İşte bu cümlelerden herbirisi, ifade ettiği birinci mânâsıyla arkadaşlarına delil olduğu gibi, ikinci mânâsıyla da onlara neticedir.
Sonra bu âyetin şu cümleleri arasında i’câza menba, belâgate medar olan on iki münasebet, alâka ve bağlılık vardır. Bunlardan misal olarak üç taneyi zikir, ötekileri de sana havale ederim.
1. الم bütün muarızları, muarazaya dâvet eder. Öyle ise, en yüksek bir kitaptır. Öyleyse, bir yakîn sadefidir. Zira kitabın kemâli, yakîn iledir. Öyle ise, nev-i beşer için mücessem bir hidayettir.
2. ذٰلِكَ الْكِتَابُ
3 Yani, emsaline tefevvuk etmiştir. Öyle ise, müstesnadır. Çünkü şek ve şüphe yeri değildir. Çünkü müttakîlere doğru yolu gösterir. Öyle ise mu’cizedir.3. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Yani, tarik-i müstakime irşad eder. Öyle ise yakîniyattandır. Öyle ise mümtazdır. Öyle ise mu’cizdir.
Ey arkadaş, şu هُدًى لِلْمُتَّقِينَ cümlesindeki nur-u belâgat ve hüsn-ü kelâm, dört noktadan tezahür etmiştir.
[NOT]Dipnot-1 “Onda hiç şüpheye yer yoktur.” Bakara Sûresi, 2:2.
Dipnot-2 “Takvâ sahipleri için bir hidâyet kaynağıdır.” Bakara Sûresi, 2:2.
Dipnot-3 “Bu kitap (Kur’ân-ı Kerim).” Bakara Sûresi, 2:2.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[TD]emsal: benzerler, arkadaşlar; burada diğer kitaplar kastediliyor[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]havale etmek: bir işi başkasına bırakmak[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak yolu gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsn-ü kelâm: sözdeki güzellik[/TD]
[TD]irâe etmek: göstermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irşad: doğru yolu gösterme[/TD]
[TD]izhar etmek: açıklamak, göstermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz: mu’cizelik, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olma[/TD]
[TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: kaynak, dayanak noktası[/TD]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muaraza: yarışma, sözle mücadele[/TD]
[TD]muarız: karşıt, karşı gelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muttakî: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyan kimseler[/TD]
[TD]muvazzaf: memur, görevli, vazifeli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’ciz: bir benzerini yapma noktasında başkasını aciz bırakan, olağanüstü[/TD]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mücessem: vücut bulmuş, cisimleşmiş[/TD]
[TD]mümtaz: seçkin, üstün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: ilgi, bağ[/TD]
[TD]müstesnâ: seçkin, benzeri olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insan türü, insanlık[/TD]
[TD]nur-u belâgat: belâgat nuru, ışığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u hidayet: doğru ve hak olan yolu gösteren nur, ışık[/TD]
[TD]sadef: sedef; uç, taraf, inci kabuğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarik-i müstakim: doğru ve hak yol[/TD]
[TD]tasrih etmek: açık şekilde bildirmek, ifade etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefevvuk etmek: üstün gelmek[/TD]
[TD]tezahür etme: görünme, ortaya çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yakîn: şüpheye yer bırakmayacak derecede kesin bilgi[/TD]
[TD]yakîniyat: şüpheye yer bırakmayacak derecede kesin olan şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şek: şüphe[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Mart 2012: 20:23 #803109Anonim
1. Bu cümlede “mübteda” mahzuftur. Bu hazf, cümleyi teşkil eden “mübteda” ile “haber” arasındaki ittihad öyle bir dereceye varmış ki, sanki “mübteda” hazf olmayıp haberin içerisine girmiş. Haricen ikisi müttehid oldukları gibi, zihnen de müttehid olduklarına işarettir.2. هَادِى
1 yerinde هُدًى
2 yani, ism-i fâil mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nur-u hidayetten cevher-i Kur’ân’ın husule geldiğine işarettir.3. هُدًى ’deki tenvin-i tenkirden anlaşılıyor ki, hidayet-i Kur’ân öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikatı idrak edilemez ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihatası ilmen kabil değildir. Çünkü, “ma’rife”nin zıddı olan “nekre,” ya şiddet-i hafâdan olur veya kesret-i zuhurdan neş’et eder. Buna binaendir ki, “Tenkir bazan tahkiri, bazan tâzimi ifade eder” denilmiştir.
4. Müteaddit kelimelere bedel ism-i fâil sigasıyla ihtiyar edilen مُتَّقِينَ
3 kelimesiyle yapılan îcaz, hidayetin semeresine ve tesirine işaret olduğu gibi, hidayetin vücuduna da bir delil-i innîdir.S – Gayet mahdut, az birkaç noktadan beşerin takatinden hariç denilen i’câzın doğması ihtimali var mıdır?
C – Maddî ve mânevî her şeyde yardımın ve içtimaın büyük kuvvet ve tesiri vardır. Evet, in’ikâs sırrıyla, üç şeyin hüsnü içtima ederse, beş olur. Beş içtima
[NOT]Dipnot-1 “Hidâyet veren; doğru yolu gösteren.” Bakara Sûresi, 2:2.
Dipnot-2 “Hidayet.” Bakara Sûresi, 2:2.
Dipnot-3 “Takvâ sahipleri.” Bakara Sûresi, 2:2.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]bedel: karşılık [/TD]
[TD]binaen: bundan dolayı, -dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevher-i Kur’ân: Kur’ân’ın cevheri, özü [/TD]
[TD]delil-i innî: olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haber: (gr.) isim cümlesinde yüklem[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, mahiyet, asıl ve esas[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haricen: dışarıdan, görünüşte[/TD]
[TD]hazf: düşürme, atma, zikretmeme; söylenilmesi icap etmeyen sözün ibarede zikredilmemesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hidayet: doğru ve hak yol, doğru yolu gösterme[/TD]
[TD]hidayet-i Kur’ân: Kur’ân’ın doğru ve hak yolu göstermesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]husule gelmek: meydana gelmek[/TD]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idrak: anlamak, bilmek[/TD]
[TD]ihata: kuşatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek[/TD]
[TD]in’ikas: yansıma, aksetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ism-i fâil: gr. bir iş, oluş veya durumu yüklenen şahsı bildiren kelimedir, meselâ; kâtip[/TD]
[TD]ittihad: birliktelik, birleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtima: toplanma, bir araya gelme[/TD]
[TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabil: mümkün[/TD]
[TD]kesret-i zuhur: çok sayıda görünme, belirip ortaya çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahdut: sınırlı[/TD]
[TD]mahzuf: düşmüş, kaldırılmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masdar: gr. şahıs ve zaman göstermeyen, ancak olumlu veya olumsuz bir fiil ve oluşa delâlet eden kelimerin, daima yalın halde olup bütün fiil ve türevler kendinden doğar; kaynak kelime[/TD]
[TD]ma’rife: gr. başına “el” takısı almış, mânâsı belirlenmiş isim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübteda: (gr.) isim cümlesinde özne[/TD]
[TD]müteaddit: bir çok, çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müttehid: birleşmiş[/TD]
[TD]nekre: gr. başına “el” takısı almamış, mânâsı kapalı, belirsiz isim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neş’et etmek: doğmak[/TD]
[TD]nur-u hidayet: doğru ve hak yolu göstermenin ve görmenin aydınlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[TD]siga: gr. kip, kalıp[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahkir: aşağılama, hafife alma, hakaret etme[/TD]
[TD]takat: güç, kuvvet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecessüm: belirme, kendini gösterme, cisimleşme[/TD]
[TD]tenkir: gr. belirsiz kılma; bir kelimeyi nekre yapıp mânâyı kapalı, belirsiz yapma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenvin-i tenkir: gr. nekre tenvini; kelime sonlarına gelerek o kelimeye kapalılık ve belirsizlik mânâsı veren iki üstün (en), iki esre (in) ve iki ötre (ün) işareti[/TD]
[TD]teşkil etmek: oluşturmak, meydana getirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâzim: yüceltme, büyüklüğünü dile getirme[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]îcâz: sözü kısaltma; az sözle maksadı açık ve net bir şekilde ifade etme[/TD]
[TD]şiddet-i hafâ: aşırı gizlilik, kapalılık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Mart 2012: 20:24 #803110Anonim
ederse on olur. On içtima ederse kırk olur. Çünkü herşeyde bir nevi in’ikâs ve bir nevi temessül vardır. Nasıl ki, birbirine mukabil tutulan iki âyinede çok âyineler görünüyor; kezalik, iki üç nükte veya iki üç hüsün içtima ettikleri zaman pek çok nükteler, pek çok hüsünler tevellüt eder. Bu sırra binaendir ki, her hüsün sahibinin ve herbir sahib-i kemâlin emsaliyle içtima etmeye fıtrî bir meyli vardır ki, içtimaları zamanında hüsünleri, kemalleri bir iken iki olur. Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber, kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar teavün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!
S – Belâgat ve hidayetten maksat, hakikati vâzıh bir şekilde gösterip fikirleri ve zihinleri ihtilâflardan kurtarmak iken, müfessirlerin bu gibi âyetlerde yaptıkları ihtilâfat, gösterdikleri ihtimaller, beyan ettikleri ayrı ayrı, birbirine uymayan vecihler altında hak ve hakikat ne suretle görülebilir?
C – Malûmdur ki, Kur’ân-ı Azimüşşan, yalnız bir asra değil, bütün asırlara nâzil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, bütün tabakat-ı beşere şümulü vardır. Hem bir sınıf insanlara ait değil, bütün beşerin sınıflarına râcidir. Binaenaleyh, herkes, her tabaka, her zaman, fehmine, istidadına göre Kur’ân’ın hakaikinden hisse alabilir ve hissedardır. Halbuki nev-i beşer derece itibarıyla muhtelif ve zevk cihetiyle mütefavit; ve keza meyil, istihsan, lezzet, tabiat itibariyle birbirine uymuyor. Meselâ bir taifenin istihsan ettiği birşey, öteki taifenin zevkine muhaliftir. Bir kavmin meylettiği birşeyden öteki kavim nefret ediyor. Bu sırra binaendir ki, Kur’ân-ı Kerim, günahların cezası veya hayırların mükâfatı hakkında zikrettiği âyetlerde tahsisat yapmamış, âmm bir şekilde bırakmıştır ki, herkes zevkine göre fehmetsin.
Hülâsa, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, âyetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde
[TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[TD]binaen: bundan dolayı, -dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emsal: benzerler, arkadaşlar[/TD]
[TD]fehm: anlayış, kavrayış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrî: yaratılıştan gelen, doğal[/TD]
[TD]hakaik: hakikatler, doğrular[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek, doğru[/TD]
[TD]hidayet: hak ve doğru yolu gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: kısaca, özetle, netice olarak[/TD]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idrak etme: anlama, bilme[/TD]
[TD]ihtilâf: ayrılık, uyuşmazlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâfat: ayrılıklar, anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar[/TD]
[TD]in’ikâs: yansıma, aksetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidad: ruhî özellikler; kabiliyet[/TD]
[TD]istihsan: güzel bulma, beğeni[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarıyla: bakımından[/TD]
[TD]içtima: toplanma, bir araya gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavim: topluluk, millet[/TD]
[TD]kemal: fazilet, olgunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: böylece, bunun gibi[/TD]
[TD]kezalik: böylece, bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsus: özel, ait[/TD]
[TD]malûm: bilinen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyl: eğilim[/TD]
[TD]muhalif: zıt, aykırı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtelif: farklı, değişik[/TD]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müfessir: Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından tefsir eden, yorumlayan âlim kimse[/TD]
[TD]mükâfat: ödül[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütefavit: birbirinden farklı[/TD]
[TD]nev-i beşer: insan, insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: tür, çeşit[/TD]
[TD]nâzil olma: inme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[TD]râci: dönen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahib-i kemâl: fazilet ve iyilik sahibi[/TD]
[TD]sukut: düşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabakat-ı beşer: insan sınıfları; burada her asırda yaşayan insanlar kastediliyor[/TD]
[TD]tahsisat: genel bir şeyi özelleştirme; genel bir hüküm ifade eden bir sözü belirli bir hükme mahsus kılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife: grup, sınıf[/TD]
[TD]teavün: yardımlaşma, işbirliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temessül: görünme, şekillenme, yansıma[/TD]
[TD]tevellüd: doğma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: yön, yüz[/TD]
[TD]vâzıh: açık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmm: genel; sayısız şeyleri içine alan, aynı cinsten bir çok fertlere birden delâlet eden lâfız; cemaat, ibadet lâfızları gibi[/TD]
[TD]şümul: kapsamlılık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
17 Mart 2012: 20:26 #803111Anonim
nazmetmiş ve vaz etmiştir ki, her cihetten ihtimal yolları bulunsun ki, muhtelif fehimler ve istidatlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler. Binaenaleyh, ulûm-u Arabiyenin kaidelerine muvafık ve belâgatın prensiplerine uygun ve ilm-i usule mutabık olmak şartıyla, müfessirlerin birbirine muhalif olan beyanatı ve ihtimalleri, zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre murad ve câizdir diye hükmedilebilir. Bu nükteden anlaşıldı ki, Kur’ân’ın i’câz vecihlerinden biri odur ki, nazmı öyle bir üslûptadır ki, bütün asırlara, tabakalara intibak edebilir.
[TABLE]
[TR]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[TD]beyanat: açıklamalar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]bürhan-ı innî: olaylardan kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eserin sahibine (müsebbip) ulaştıran delil. Dumanın ateşe delil olup göstermesi gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]câiz: sakıncasız, doğru, geçerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehm: anlayış, kavrayış[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak yol, doğru yolu gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icap etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]ilm-i usul: usul ilmi, metodoloji[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intibak etmek: uymak, uygun gelmek[/TD]
[TD]istidad: ruhî özellikler; kabiliyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz: mu’cize oluş; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülük[/TD]
[TD]kaide: kural, prensip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medh: övmek[/TD]
[TD]muhalif: zıt, aykırı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtelif: farklı, değişik[/TD]
[TD]murad: istenilen şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutabık: uyumlu, uygun[/TD]
[TD]muvafık: uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müfessir: Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından tefsir eden, yorumlayan âlim kimse[/TD]
[TD]nazm: dizme, tertip edip düzenleme; Kur’ân-ı Kerîmin Allah Teâlâ tarafından dizilen mübârek sözleri, ifadeleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazmetmek: dizmek, tertip edip düzenlemek[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve, netice, sonuç[/TD]
[TD]seyyiat: günahlar, kötülükler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabakalar: sınıflar[/TD]
[TD]takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tathir etmek: temizlemek[/TD]
[TD]tezyin etmek: süslemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûm-u Arabiye: Arap dili ve edebiyatına ait ilimler[/TD]
[TD]vaz etmek: yerlerini belirleyip koymak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: yön[/TD]
[TD]üslûp: ifade ve anlatım tarzı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şahid: delil, tanık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.