• Bu konu 8 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
10 yazı görüntüleniyor - 1 ile 10 arası (toplam 10)
  • Yazar
    Yazılar
  • #677070
    Anonim

      ﴿
      اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاۤءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لاَيُؤْمِنُونَ
      blank.gif1


      Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i nazmı:

      Arkadaş! Cenâb-ı Hakkın sıfât-ı ezeliye âleminde biri celâlî, diğeri cemalî, iki türlü tecellîsi vardır.

      Celâl ile cemâlin sıfât-ı ef’al âleminde tecellîsinden lütuf ve kahır, hüsün ve heybet tezahür eder.

      Ef’al âlemine tecellî edince, tahliye تَحْلِيَه ile tahliye تَخْلِيَه, (tezyin ile tenzih) doğar.

      Âsâr ve a’mâl âleminden âlem-i âhirete intıba’ edince, lütuf Cennet ve nur olarak, kahır da Cehennem ve nar olarak tecellî eder.

      Sonra âlem-i zikre in’ikâs edince, biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere iki kısma ayrılır.

      Sonra âlem-i kelâmda tecellî edince, kelâmın emir ve nehye taksimine sebep olur. Sonra âlem-i irşada intikal edince, irşadı tergib ve terhib, tebşir ve inzara taksim eder.

      Sonra vicdana tecellî edince, reca ve havf husule gelir.

      Sonra irşadın iktizasındandır ki, havf ile reca arasındaki müvazene devamla muhafaza edilsin ki, reca ile doğru yollara sülûk edilsin, havf ile de, eğri yollara gidilmesin; ne Allah’ın rahmetinden me’yus, ne de azabından emin olunsun.


      [NOT]Dipnot-1 “İnkâr edenlere gelince, sen onları inkârlarının âkıbetinden sakındırsan da birdir, sakındırmasan da…” Bakara Sûresi, 2:6.
      [/NOT]

      [TABLE]
      [TR]
      [TD]Celâl: Allah’ın sonsuz azamet, haşmet ve yücelik sahibi olması[/TD]
      [TD]Cemâl: Allah’ın sonsuz güzellik, rahmet, merhamet ve lütuf sahibi olması[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
      [TD]celâlî: Allah’ın sonsuz büyüklük, yücelik, haşmet ve heybetine dair, isim ve sıfatlarının tecellisiyle ilgili; kudret ve kahr tecellisi gibi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]cemalî: Allah’ın sonsuz lütuf, ihsan, rahmet ve merhametine dair isim ve sıfatlarının tecellisiyle ilgili; lütuf ve cemal tecellisi gibi[/TD]
      [TD]cihet-i nazm: tertip ve diziliş yönü, alâkası, irtibatı[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hamd: şükür, övgü[/TD]
      [TD]havf: korku; Allah’tan korkarak azabına ve gazabına uğrayabileceğini düşünme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]heybet: saygıyla beraber korku duygusunu uyandıran hal, haşmet[/TD]
      [TD]husule gelme: meydana gelme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hüsün: güzellik[/TD]
      [TD]iktiza: gereklilik[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]intikal: geçme[/TD]
      [TD]intıba’: aksetme, damgasını vurma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]inzar: uyarma, ikaz etme[/TD]
      [TD]in’ikas: yansıma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]irşad: doğru yolu gösterme, uyarma[/TD]
      [TD]kahır: üstünlük, galebe[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kelâm: söz, kelime[/TD]
      [TD]lütuf: ihsan, ikram, bağış[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]me’yus: ümitsiz[/TD]
      [TD]mâkabli: öncesi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]müvazene: ölçü, denge[/TD]
      [TD]nar: ateş[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nehy: yasak[/TD]
      [TD]rahmet: şefkat, merhamet, bağış[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]reca: ümit; Allah’ın lütfuna ve nimetine erişebileceğini ümit etme[/TD]
      [TD]sülûk etmek: yönelmek, yola girmek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]sıfât-ı ef’al âlemi: Cenâb-ı Hakkın fiillerinin sıfatları âlemi[/TD]
      [TD]sıfât-ı ezeliye âlemi: ezelden beri Allah’ın zatında bulunan nitelikler âlemi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tahliye تَحْلِيَه: tezyin; güzel özelliklerle donatmak, süslemek[/TD]
      [TD]tahliye تَخْلِيَه: tenzih; noksanlardan uzak tutma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tebşir: müjdeleme[/TD]
      [TD]tecellî: yansıma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tenzih: kusur ve çirkinlikten uzak tutma[/TD]
      [TD]tergib: isteklendirme, şevklendirme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]terhib: dehşete düşürme, korkutma[/TD]
      [TD]tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tezahür: görünmek, ortaya çıkmak[/TD]
      [TD]tezyin: süslemek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vicdan: kalbe ait hislerin mazharı, aynası[/TD]
      [TD]âlem-i irşad: irşat, doğru yolu gösterme âlemi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]âlem-i kelâm: söz dünyası[/TD]
      [TD]âlem-i zikre in’ikâs etme: zikir dünyasına yansıma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]âlem-i âhiret: öldükten sonraki hayat, âhiret âlemi[/TD]
      [TD]âsâr ve a’mâl âlemi: eserler ve ameller âlemi, dünyası[/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #804040
      Anonim


        İşte böylece teselsül eden şu hikmetten dolayı, Kur’ân-ı Kerim, aleddevam, tergibden sonra terhib; ve ebrarı medhettikten sonra füccârı zemmetmiştir.

        S – Bu cümle ile blank.gif1 اِنَّ اْلاَبْرَارَ لَفِى نَعِيمٍ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفِى جَحِيمٍ cümlesi arasında ne gibi bir fark vardır ki, orada atıf var, burada yoktur?

        C – Atfın hüsnü, münasebetin hüsnüne bakar. Hüsn-ü münasebet, her iki cümleden takip edilen arz ve maksadın bir olmasına mütevakkıftır. Halbuki oradaki maksat, burada yoktur. Burada birinci cümledeki maksat, Kur’ân’ın medhine incirar eden mü’minlerin medhidir. İkinci cümleden maksat, yalnız tahvif ve terhib için kâfirlerin zemmidir. Bu ise Kur’ân’ın medhiyle alâkadar değildir.

        Sonra bu cümlenin ihtiva ettiği eczanın nazmında tezahür eden letaif cihetine bakalım.

        اِنَّ ile اَلَّذِينَ blank.gif2 mevkilere göre ifade ettikleri nüktelerden maada, belâgatçe kıymetli sayılan iki nükteyi daha tazammun etmişlerdir ki, Kur’ân, pek çok yerlerinde اِنَّ ile اَلَّذِينَ ’yi mükerreren zikretmiştir.

        Tahkiki ifade eden اِنَّ ’deki nükte şöyle tasvir edilebilir ki: اِنَّ herhangi bir cümlede bulunursa, o cümlenin damını deler, hakikate nüfuz eder. Ve o dâvâyı veya hükmü aşağıya indirir. Hakikate yapıştırmakla, o hükmün hayalî veya zannî veya mevzu veya hurafe hükümlerden olmadığını ve ancak hakaik-i sâbiteden olduğunu ispat eder.

        Bu cümlede اِنَّ ’nin hususî nüktesi: Bu âyetin muhatabı olan Hazret-i Muhammed’e (a.s.m.) şek ve inkâr bulunmadığı halde şek ve inkârı ref etmek şe’ninde


        [NOT]Dipnot-1 “İhlas ile kulluk edenler, nimetlerle dolu Cennet içindedir. Günaha dalan kâfirler ise Cehennem ateşindedir.” İnfitar Sûresi, 82:13-14.
        Dipnot-2 O kimseler ki (bk. n-ḥ-v: İsm-i mevsûl).
        [/NOT]

        [TABLE]
        [TR]
        [TD]aleddevam: devamlı, sürekli[/TD]
        [TD]atıf: (Ar. gr.) bağlaç; kendinden öncesiyle sonraki kelime veya cümle grubu arasındaki irtibatı sağlayan edat; “vav” harfi gibi[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
        [TD]cihet: yön, taraf[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]dam: tavan, çatı [/TD]
        [TD]dâvâ: iddia[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ebrar: iyiler; fazilet sahibi kimseler[/TD]
        [TD]ecza: cüzler, bölümler, parçalar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]füccâr: günahkârlar, açıktan günah işleyenler[/TD]
        [TD]hakaik-i sâbite: sabit, değişmez hakikatler, gerçekler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hakikat: gerçek mahiyet, asıl[/TD]
        [TD]hikmet: sır, sebep[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hurafe: delile dayanmayan asılsız, batıl, boş[/TD]
        [TD]hüsn: güzellik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hüsn-ü münasebet: irtibatın güzelliği[/TD]
        [TD]ihtiva etme: içine alma, kapsama[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]incirar etmek: bağlanmak, çekilip bir yerde durmak[/TD]
        [TD]inkâr: reddetme, kabul etmeme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]letaif: sırlar, güzellikler, ince mânâlar[/TD]
        [TD]maada: başka, -in dışında[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]medh: övgü[/TD]
        [TD]mevzu: uydurma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]muhatap: kendisiyle konuşulan, seslenilen[/TD]
        [TD]mükerreren: tekrar tekrar, tekrarla[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mütevakkıf: -e bağlı, -in üzerine durma[/TD]
        [TD]nazm: dizme, tertip edip düzenleme; Kur’ân-ı Kerîmin Allah Teâlâ tarafından dizilen mübârek sözleri, ifadeleri[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
        [TD]ref: kaldırma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tahkik: gr. pekiştirme[/TD]
        [TD]tahvif: korkutma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tasvir: anlatma, ifade etme[/TD]
        [TD]tazammun etme: kapsama, içine alma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tergib: isteklendirme, şevklendirme[/TD]
        [TD]terhib: dehşete düşürme, korkutma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]teselsül etme: sürüp gitme, zincirleme peş peşe devam etme[/TD]
        [TD]tezahür etme: ortaya çıkma, görünme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zannî: kesin olmayan, zanna dayalı[/TD]
        [TD]zem: kötüleme, çirkin görme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]şek: şüphe[/TD]
        [TD]şe’n: durum, hal[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]اِنَّ: gr. pekiştirme edatı olup muhakkak, kesinlikle anlamına gelir[/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #804041
        Anonim


          olan اِنَّ ile karşılanması, onların iman etmesi için Peygamberin (a.s.m.) şiddet-i hırsına işarettir.

          اَلَّذِينَ blank.gif1 kelimesi ise, göze görünmezden evvel akla görünen garip ve yeni hakikatlere bir vasıta-i işarettir. Bunun içindir ki, hakikatleri tebdil ve tecdid eden ve inkılâpları tasvir için kullanılan işaret ve vasıtalardan en çok kullanılan اَلَّذِينَ ve emsalidir.Kur’ân’ın tecellîsiyle çok neviler silindi, hakikatler yıkıldı. Onlara bedel, yeni yeni neviler, hakikatler teşekkül etti. Evet, zaman-ı cahiliyete bak: O zamanda bütün neviler millî rabıtalar üzerine teşekkül ettiği gibi, içtimaî hakikatler de taassub-u kavmî üzerine bina edilmişti. Kur’ân’ın tecellîsiyle o rabıtalar kesildi, o hakikatler tahrip edildi. Onlara bedel, dinî rabıtalar üzerine yeni neviler ve hakikatler ihdas edildi.

          Evet, Şems-i Kur’ân’ın tulûu ile, bazı kalbler, onun ziyasıyla tenevvür etti. Ve mü’minlerin nev’ini temyiz ve tayin eden bir hakikat-i nuraniye meydana geldi. Kezalik, o keskin ziya karşısında, mezbeleye benzeyen bazı pis kalbler de yanıp kömür oldular. Ve o kâfirlerin nev’ini ilân eden zehirli bir hakikat-i küfriye husule geldi. İşte bu hakikat-i küfriyeye işaret için اَلَّذِينَ zikredilmiştir.Maahâzâ, her iki اَلَّذِينَ arasında tam bir münasebet vardır. Çünkü, herbirisi birbirine zıt olan bir hakikate işarettir.

          Ve keza, harf-i tarif olan اَلْ ’in ifade ettiği beş mânâyı اَلَّذِينَ ’de ifade ediyor. O mânâların en meşhuru, ahiddir. Yani, gerek اَلْ ’den, gerek اَلَّذِينَ ’den, mâhut ve malûm birşey kasdedilir. Binaenaleyh, Ebu Cehil, Ebu Leheb,

          [NOT]
          Dipnot-1 O kimseler ki (bk. n-ḥ-v: İsm-i mevsûl).
          [/NOT]

          [TABLE]
          [TR]
          [TD]Ebu Cehil: (bk. bilgiler)[/TD]
          [TD]Ebu Leheb: (bk. bilgiler)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ahid: belirlilik, bilinen bir şey olma[/TD]
          [TD]emsal: benzerler, arkadaşlar[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hakikat: gerçek mahiyet, asıl[/TD]
          [TD]hakikat-i küfriye: küfrün hakikati, inkâr ve inançsızlığın gerçeği[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hakikat-i nuraniye: nurlu, aydınlık gerçek[/TD]
          [TD]harf-i târif: gr. Arapça’da isimlerin başına gelen ve o ismi belirli, bilinen bir isim yapan “el” takısı[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]husule gelmek: ortaya çıkmak, meydana gelmek[/TD]
          [TD]ihdas: icad etme, bir şeyi meydana getirme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]inkılâp: değişim[/TD]
          [TD]içtimaî: sosyal, toplumsal, topluma ait[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]keza: böylece, bunun gibi[/TD]
          [TD]kezalik: bunun gibi, böylece[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]maahâzâ: bununla birlikte[/TD]
          [TD]malûm: bilinen[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mezbele: çöplük[/TD]
          [TD]mâhut: bilinen, tayin edilmiş[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
          [TD]nevi: tür, çeşit[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]rabıta: bağ[/TD]
          [TD]taassub-u kavmî: aşırı milliyetçilik, ırkçılık[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tahrip edilme: yıkılma, yok edilme[/TD]
          [TD]tasvir: anlatma, ifade etme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tayin: belirtme, belirleme [/TD]
          [TD]tebdil: değiştirme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tecdid: yenileme, tazeleme[/TD]
          [TD]tecellî: ortaya çıkma, yansıma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]temyiz: üstün tutma, ayırma[/TD]
          [TD]tenevvür: aydınlanma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]teşekkül: oluşma, meydana gelme[/TD]
          [TD]tulû: doğma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]vasıta-i işaret: işaret vasıtası, aracı[/TD]
          [TD]zaman-ı cahiliye: cahiliye dönemi[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ziya: ışık[/TD]
          [TD]Şems-i Kur’ân: Kur’ân güneşi[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]şiddet-i hırs: aşırı hırs, şiddetli istek, arzu[/TD]
          [TD]اَلْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]اِنَّ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #804042
          Anonim


            Ümeyye ibni Halef ve saire gibi mâhut ve meşhur büyük kâfirlere اَلَّذِينَ blank.gif1 ile işaret edilmiş olduğu ihtimali pek kavîdir. Bu ihtimale binaen, şu âyet, gaybdan ihbar eden âyetlerden biri olur. Çünkü onlar küfür üzerine ölmüşlerdir. Ve aynı zamanda, i’câz‑ı mânevînin dört nev’inden bir nev’i, şu gaybî ihbarlardan tezahür eder.

            S – Kur’ân, zaruriyat-ı diniyedendir. Zaruriyatta ihtilâf olamaz. Halbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı mânâların bir kısmı birbirine muhaliftir.

            C – Azizim! Kur’ân’ın herbir kelâmı, üç kaziyeyi müştemildir.

            Birincisi: Bu, Allah’ın kelâmıdır.

            İkincisi: Allah’ca murad olan mânâ, haktır.

            Üçüncüsü: Mânâ-yı murad, budur.

            Eğer Kur’ân’ın o kelâmı, başka bir mânâya ihtimali olmayan muhkemattan olursa veya Kur’ân’ın başka bir yerinde beyan edilmişse, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabul etmek lâzımdır ve inkârları da küfürdür. Şayet Kur’ân’ın o kelâmı, başka bir mânâya ihtimali olan bir nass veya zâhir olursa, üçüncü kaziyeyi kabul etmek lâzım olmadığı gibi, inkârı da küfür değildir. İşte, müfessirlerin ihtilâfları, ancak ve ancak şu kısma aittir.
            İhtar: Mütevatir hadîsler de, bu hususta, âyetler gibidir. Yalnız birinci kaziye, teemmül yeridir. Çünkü هٰذَا ile işaret edilen hadîsin hakikaten hadîs olup olmadığında tereddüt yeri vardır.

            S – Küfür, cehildir. Halbuki kâfirler,Hazret-i Muhammed’i (a.s.m.) evlâtları kadar tanıyorlardı.

            [NOT]
            Dipnot-1 O kimseler ki (bk. n-ḥ-v: İsm-i mevsûl).
            [/NOT]

            [TABLE]
            [TR]
            [TD]aziz: çok değerli, izzetli, saygın[/TD]
            [TD]beyan edilme: açıklanma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]cehil: bilgisizlik[/TD]
            [TD]gaybdan: bilinmeyen, görünmeyen âlemden[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]gaybî ihbar: bilinmeyen, görünmeyen şeyleri haber verme[/TD]
            [TD]hadîs: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hak: doğru[/TD]
            [TD]hakikaten: gerçekten[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ihbar: haber verme, bildirme[/TD]
            [TD]ihtimal: olasılık[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]inkâr: reddetme[/TD]
            [TD]i’câz-ı mânevî: mânevî mu’cizelik[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kavî: kuvvetli, güçlü[/TD]
            [TD]kaziye: önerme, hüküm[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
            [TD]küfür: inkâr etme, kabul etmeme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]muhalif: farklı, aykırı[/TD]
            [TD]muhkemât: İslâmiyetin sağlam ve kuvvetli kanunları, emirleri; yoruma ihtiyaç bırakmayacak derecede mânâsı açık olan ve nesh edilme imkânı olmayan sözler, hükümler[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]murad: maksat, istenilen[/TD]
            [TD]mâhut: bilinen, tayin edilmiş[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mânâ-yı murad: kastedilen, istenilen mânâ[/TD]
            [TD]müfessir: Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından tefsir eden, yorumlayan âlim kimse[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mütevatir hadis: yalanda birleşmeleri mümkün olmayan toplulukların birbirinden ve ilk topluluğun da Peygamber Efendimizden (a.s.m.) aktardığı hadîs[/TD]
            [TD]müştemil: kapsayan, içine alan[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nass: kesin hüküm; söyleyen kişideki bir mânâ sebebiyle zâhirden daha açık olan lafız; meselâ[/TD]
            [TD]nev’i: tür, çeşit[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]saire: başkaları, diğerleri[/TD]
            [TD]teemmül: etraflıca düşünme, tefekkür etme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tereddüt: kararsızlık, kuşku[/TD]
            [TD]tezahür: ortaya çıkma, görünme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zahir: açık, görünen; söyleyenin maksadı, düşünülmeye muhtaç olmaksızın anlaşılmakla birlikte mânâsı, tevil ve yoruma açık olan söz[/TD]
            [TD]zaruriyât-ı diniye: din ve dünya işlerinin kıvamının kendilerine bağlı zorunlu hususlar; dinî esaslar[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]Ümeyye ibni Halef: (bk. bilgiler)[/TD]
            [TD]هٰذَا: (bk. n-ḥ-v[/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #804043
            Anonim


              C – Küfür iki kısımdır. Bir kısmı, bilmediği için inkâr eder; ikincisi, bildiği halde inkâr eder. Bu da, birkaç şubedir. Birincisi, bilir, lâkin kabul etmez. İkincisi, yakîni var, lâkin itikadı yoktur. Üçüncüsü, tasdiki var, lâkin vicdanî iz’ânı yoktur.

              S – Şeytanın kalbinde marifet var mıdır?

              C – Yoktur. Çünkü, san’at-ı fıtriyesi iktizasınca, kalbi daima idlâl ile telkin için, fikri, daima küfrü tasavvur etmekle meşgul olduğundan, kalbinde veya fikrinde boş bir yer marifet için kalmıyor.

              S – Küfür, kalbe ait bir sıfattır. Kalbde o sıfat bulunmadığı takdirde, zünnar bağlanmasından veya ona kıyas edilen şapkanın giyilmesinden niçin küfür hasıl olsun?

              C – Gizli olan umura, şeriat, emarelere göre hükmeder. Hattâ illet olmayan esbab-ı zahirîyi, illet yerine kabul eder. Binaenaleyh itmam-ı rükûa mâni olan bir kısım zünnarların bağlanması ve secdenin ikmâline mâni olan bazı şapkaların giyilmesi, ubudiyetten istiğna ve küfre teşebbüh etmeye emarelerdir. Gizli olan o sıfat-ı küfriyenin yok olduğuna kat’iyetle hükmedilemediğinden, bu gibi emarelere göre hükmedilir.

              S – Eğer inzar fayda vermeyecekse teklif niçin yapılıyor?

              C – İnzar yapılmadığı takdirde teklif de yapılmazsa, adem-i tecziyelerine bir hüccet olur. Zira, “Biz ne yapalım? Ne tebliğat yapıldı ve ne tekliften haberimiz var” diye mücazattan kurtuluşlarına bir medar olur.

              S – Cenâb-ı Hakkın onların küfür ve temerrüdlerinden yaptığı ihbar, onların imana gelmelerini imtinâ derecesine çıkarıyor. Mümteni ve muhal birşey teklif edilir mi?

              C – Cenâb-ı Hakkın ihbarı, ilmi ve iradesi, sebepten kat-ı nazarla yalnız küfürlerine taallûk etmez. Ancak ihtiyarlarıyla küfürlerine birlikte taallûk eder. Bu ise ihtiyarlarını nefyetmez ki, teklif-i bilmuhal olsun. Bu bahsin tafsilâtı gelecektir.



              [TABLE]
              [TR]
              [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
              [TD]adem-i tecziye: cezalandırmama[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]emare: işaret, alâmet, belirti[/TD]
              [TD]esbab-ı zahirî: görünürdeki sebepler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hasıl olmak: meydana gelmek[/TD]
              [TD]hüccet: delil[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]idlâl: saptırma, yoldan çıkarma[/TD]
              [TD]ihbar: haber verme, bildirme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ihtiyar: irade, istek, tercih[/TD]
              [TD]ikmâl: tamamlama, tam olarak yapma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]iktiza: gereklilik[/TD]
              [TD]illet: hükmün gerekçesi olan asıl sebep, neden [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]imtinâ: imkânsızlık[/TD]
              [TD]inkâr: reddetme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]inzar: uyarı, ikaz[/TD]
              [TD]irade: Allah’ın iradesi, dilemesi[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]istiğna: ihtiyaç hissetmeme, uzak durma[/TD]
              [TD]itikad: inanç[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]itmam-ı rükû: namazda rükûyu tamamlama, tam olarak yapma[/TD]
              [TD]kat-ı nazar: bakmamak, dikkate almamak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]küfür: nimeti örtme, nankörlük, inkâr[/TD]
              [TD]kıyas etme: karşılaştırma, mukayese etme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]lâkin: ama, fakat [/TD]
              [TD]marifet: Allah’ı bilme, tanıma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]medar: sebep[/TD]
              [TD]muhal: olması imkânsız şey[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mâni: engel[/TD]
              [TD]mücâzât: cezalandırma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mümteni: olması imkânsız, muhal[/TD]
              [TD]nefyetmek: uzaklaştırmak, kovmak, tesirsiz hâle getirmek[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]san’at-ı fıtriye: yaratılıştaki san’at, doğal yapı[/TD]
              [TD]sıfat-ı küfriye: küfre ait özellikler, inkârâ ait nitelikler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]taallûk etme: ilgili olma, bağlı olma[/TD]
              [TD]tafsilât: ayrıntılar, detaylar[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tasavvur: düşünme, zihinde şekillendirme, tasarlama[/TD]
              [TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tebliğat: tebliğler, bildirilen şeyler[/TD]
              [TD]teklif: tebliğ, bildirme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]teklif-i bilmuhal: imkânsız ve olmayacak birşeyi teklif etme[/TD]
              [TD]telkin: fikrini kabul ettirme, bir şeyi zihnine yerleştirme çabası[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]temerrüd: inat, direnme[/TD]
              [TD]teşebbüh etme: benzeme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ubudiyet: Allah’a kulluk[/TD]
              [TD]umur: işler, haller[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]vicdanî iz’ân: kalbe ait hislerin aynası olan vicdanın kesin kabulü[/TD]
              [TD]yakîn: şüphe edilmeyecek derecede kesin bilgi[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]zünnar: papazların beline bağladığı demir kuşak[/TD]
              [TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî hükümlerin hepsi, İslâmiyet[/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #804045
              Anonim


                S – İman etmeyeceklerini ifade eden لاَيُؤْمِنُونَ blank.gif1 ve emsali âyetlere, onları iman etmeye dâvet etmekten, adem-i imana iman çıkıyor. Bu ise, muhal-i aklîdir.

                C – Onlara teklif edilen iman, icmalîdir, tafsilî değildir. “Herbir âyete, herbir hükme ayrı ayrı, birer birer iman ediniz” diye teklif yapılmıyor ki bu mahzur lâzım gelsin.

                Sonra, küfürlerini sîga-i mâzi ile zikretmek, Hakkın izhar ve ispatından evvel onların, küfrü kucaklayıp kabul etmelerine işarettir. Bunun içindir ki, onlara karşı inzarın adem-i inzar gibi faidesiz kaldığına, سَوَۤاءٌ blank.gif2 kelimesiyle işaret yapılmıştır.

                Sonra, fevkaniyeti ifade eden عَلَيْهِمْ blank.gif3 ’deki عَلَى onların yüzleri yere yapışmış gibi, başlarını kaldırıp âmirlerinin sözünü dinleyemediklerine işarettir.
                Ve keza mânâya bir zarar ve bir halel iras etmeyen ve terkine tercih edilen عَلَيْهِمْ ’in zikri, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma nazaran, inzarın, adem-i inzar gibi olmadığına işarettir. Zira inzarda ecr ü sevap vardır.

                ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ blank.gif4 cümlesindeki hemze ile اَمْ müsavatı ifade ettiğinden سَوَۤاءٌ kelimesine tekittir. Yahut سَوَاۤءٌ kelimesinden müsavatın bir mânâsı, hemze ile اَمْ ’den ikinci mânâsı irade edilir. Çünkü, müsavatın medarı ya adem-i faidedir veya mûcibin adem-i vücududur.

                S – İstifham şekliyle müsavatı ifade etmekte ne mânâ vardır?

                C – Yapmış olduğu fiilinde bir faidesi olmayan muhatabın fiilinin faidesiz olduğuna


                [NOT]Dipnot-1 İman etmezler.
                Dipnot-2 Eşittir.
                Dipnot-3 Onlar üzerinde.
                Dipnot-4 “O inkar edenleri korkutarak ikaz etsen de, etmesen de…” Bakara Sûresi, 2:6.
                [/NOT]

                [TABLE]
                [TR]
                [TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
                [TD]Hak: her şeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]adem-i fayda: faydasızlık[/TD]
                [TD]adem-i iman: iman etmeme, imansızlık[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]adem-i inzar: uyarmama, ikaz etmeme[/TD]
                [TD]adem-i vücud: var olmama[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ecr ü sevap: iyilik ve sevap[/TD]
                [TD]emsal: benzerler[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]fevkaniyet: üstte, üst tarafta olma[/TD]
                [TD]halel: eksiklik, zarar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hemze: Arap albesinin ilk harfi, harekeli elif[/TD]
                [TD]icmalî (iman): Resûl-i Ekremin (a.s.m.) tebliğ ettiği İslâmî esasların tamamına, ayrıntılara girmeden topluca inanma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]inzar: haber vererek uyarma, ikaz[/TD]
                [TD]istifham: soru, sual[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]izhar: gösterme, açığa çıkarma[/TD]
                [TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]küfr: inkâr, reddetme[/TD]
                [TD]mahzur: sakıncalı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]medar: sebep[/TD]
                [TD]muhal-i aklî: akıl yoluyla imkânsız görme, aklen muhal olan şey[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]muhatab: kendisiyle konuşulan, seslenilen[/TD]
                [TD]mûcib: gerektirici sebep[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]müsavat: eşitlik, aynı olma[/TD]
                [TD]nazaran: bakarak, –göre[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sîga-i mâzi: gr. geçmiş zaman fiil kipi[/TD]
                [TD]tafsilî (iman): Resûl-i Ekrem‘in (a.s.m.) tebliğ ettiği İslâmî esasların her bir hükmüne ayrıntılı olarak inanma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tekit: pekiştirme, kuvvetlendirme[/TD]
                [TD]âmir: yönetici, lider[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]îras etme: netice verme, sebep olma[/TD]
                [TD]اَمْ: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]عَلَى: (bk. ḥ-r-f[/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #804046
                Anonim


                  lâtif ve mukniâne bir vecihle ikaz edilmesi ancak istifham ile olur ki, muhatap, fiilini düşündükten sonra, kötü neticesini nazara alarak kalbi mutmain olsun.

                  S – سَوَاۤءٌ blank.gif1 kelimesi inzar ve adem-i inzardan mecaz ise, aralarındaki alâka nedir?

                  C – İstifhamın müsavatı tazammun etmesidir. Zira istifham eden adamın bilgisine göre vücut ile adem mütesavidir. Maahaza bu gibi istifhamlara verilen cevaplar, alelekser şu müsavat-ı zımniye ile verilir.

                  S – Mâzi sigasıyla inzardan yapılan tabir neye işarettir?

                  C – İkinci ve üçüncü inzarlara lüzum kalmadığına işarettir. Yani “Yaptığın inzar faide vermedi, bundan sonra da faidesiz kalır.”

                  S – İnzar etmemekte faidenin bulunmaması zâhirdir. اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ blank.gif2 kaydında ne faide vardır?

                  C – Sükût etmek, bazan muhatabın insafa gelip matlup işe muvafakatine sebep olur.

                  S – Kur’ân-ı Kerim, başka makamlarda terhibden sonra tergib de yaptığı halde, burada tergibi terketmiştir. Esbabı nedir?

                  C – Küfür makamına, ancak terhib ve tahvif münasiptir. Hem de küfür gibi mazarratları def etmek, Cenneti kazanmak gibi menfaatlerin celbinden daha evlâ ve daha tesirlidir. Maahâzâ, buradaki terhib, tergibi de andırıyor. Çünkü, inzar ve adem-i inzarı gören hayal, zıddiyet münasebetiyle, derhal tebşir ve adem‑i tebşire intikal eder.

                  Azizim! Herbir hükmün başka şeylere hizmet eden çok mânâları olduğu ve herbir hükümden takip edilen gizli maksatlar bulunduğu ve bu kelâmın da Hazret-i Muhammed’e (a.s.m.) işaret eden mânâları olduğu gibi, küfrü takbih etmek maksadıyla büyük bir ölçüde tenkiratta bulunmuştur.


                  [NOT]Dipnot-1 Eşittir.
                  Dipnot-2 Uyarmasan da.
                  [/NOT]
                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD]adem: yokluk[/TD]
                  [TD]adem-i inzar: uyarmama, haber verip ikaz etmeme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]adem-i tebşir: müjdelememe[/TD]
                  [TD]alelekser: çoğunlukla, genellikle[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]celb: çekme[/TD]
                  [TD]def etmek: uzaklaştırmak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]esbab: sebepler[/TD]
                  [TD]evlâ: daha iyi, güzel[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]harfî (mânâ): başkalarına hizmet eden ve onlara işaret eden mânâ[/TD]
                  [TD]ikaz: uyarı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]intikal: geçme[/TD]
                  [TD]inzar: uyarı, ikaz[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]istifham: soru[/TD]
                  [TD]kavl: söz, ibare[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]küfür: inkâr, inançsızlık[/TD]
                  [TD]lâtif: ince, hoş, güzel[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]maahaza: bununla birlikte[/TD]
                  [TD]matlup: istek, arzu edilen şey[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mazarrat: zararlar, zararlı, kötü ve çirkin şeyler[/TD]
                  [TD]mecaz: bir ilgi veya benzetme sonucu gerçek mânâsından başka mânâda kullanılan söz[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mukniâne: ikna ederek, ikna edici bir şekilde[/TD]
                  [TD]mutmain: kalbi hoş ve rahat[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muvafakat: başarı[/TD]
                  [TD]mâzi sigası: gr. geçmiş zaman kipi[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]müsavat: eşitlik[/TD]
                  [TD]müsavat-ı zımniye: gizli eşitlik[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mütesavi: eşit[/TD]
                  [TD]sükût: susma, suskunluk[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tahvif: korkutma[/TD]
                  [TD]takbih: çirkin görme, gösterme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tazammun: içine alma, kapsama[/TD]
                  [TD]tebşir: müjdeleme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tenkirat: hoş görmeme, yasaklama[/TD]
                  [TD]tergib: istek uyandırma, şevklendirme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]terhib: dehşete düşürme, korkutma[/TD]
                  [TD]vecih: yön, şekil, tarz[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]vücut: varlık, var olma
                  [/TD]
                  [TD]zâhir: açık, âşikâr[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]zıddiyet: terslik, zıtlık[/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #804047
                  Anonim


                    Ezcümle, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın görmekte olduğu zahmetlerin tahfifine ve göstermekte olduğu hırs ve şiddetin tehvinine medar olmak için, mânâ-yı harfî kabilinden bazan imalarda bulunmuş ve eski resullerin hallerini nazara alarak, onlara iktida ile tesellî yollarını göstermişse de, bu bir kanun-u fıtrîdir, tahammül ve inkıyad lâzımdır diye lisan-ı hal ile ilân etmiştir.

                    Bu âyet وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ blank.gif1 cümlesine kadar bütün eczasıyla küfrü takbih, ve tenfir ile nehyeder. Ve ehl-i küfrü, tehdit ve tahvifle küfürden terhib eder. Ve keza, bütün kelimatıyla, küfrün büyük bir musibet olmakla beraber, lezzeti yok, elemi var; nimeti yok, nikmeti var diye ilân eder. Ve keza, bütün cümleleriyle küfrün herşeyden zararlı olduğunu tasrih eder.

                    Evet, onlar iman etmediklerinden ve cevher-i ruhu ifsad ve bütün elemleri içine alan küfür musibetine maruz kaldıklarından blank.gif2 لَمْ يُؤْمِنُوا ’ya bedel كَفَرُوا blank.gif3 tabiriyle işaret edilmiştir. Ve keza blank.gif4 لاَيَتْرُكُونَ الْكُفْرَ kelimesine bedel لاَيُؤْمِنُونَ blank.gif5 tabiriyle, onların büyük musibete maruz kaldıkları gibi, pırlanta gibi cevher-i imanîyi de kaybettiklerine işarettir.

                    Ve keza, خَتَمَ اللهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ blank.gif6 cümlesiyle, kalb ile vicdan, nur-u iman sayesinde hakaik-i İlâhiyenin tecellîsine mazhar olmakla menba-ı kemâlât, hayattar ve ziyadar oldukları halde; küfrün ihtiyar edilmesiyle zulmetli, ıssız haşarat-ı


                    [NOT]Dipnot-1 Onlar için çok büyük bir azap vardır. Bakara Sûresi, 2:7.
                    Dipnot-2 İmân etmediler.
                    Dipnot-3 Onlar Allah’ı inkâr ettiler.
                    Dipnot-4 Küfrü terk etmezler.
                    Dipnot-5 İman etmezler.
                    Dipnot-6 Allah onların kalpleri üzerine mühür vurmuştur. Bakara Sûresi, 2:7[/NOT].

                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
                    [/TD]
                    [TD]cevher-i imanî: imana ait öz, cevher, iman hakikati[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]cevher-i ruh: ruh cevheri, ruh hakikati[/TD]
                    [TD]ecza: bölümler, kısımlar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ehl-i küfür: inkârcılar, inançsızlar, kâfirler[/TD]
                    [TD]ezcümle: örneğin[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hakâik-i İlâhiye: İlahî hakikatler; Allah’ın Kur’ân’da açıkladığı ince hakikatler, gerçekler[/TD]
                    [TD]hayattar: canlı, hayat dolu[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ifsad: bozma[/TD]
                    [TD]ihtiyar edilme: tercih edilme, seçilme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]iktida: uyma, tabi olma[/TD]
                    [TD]ima: işaret[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]inkıyad: boyun eğme[/TD]
                    [TD]kabilinden: türünden, çeşidinden[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kanun-u fıtrî: yaratılışa ait kanun[/TD]
                    [TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]küfr: peygamber Efendimizin (a.s.m.) kesin olarak bildirdiği bir şeyi inkâr etme, inançsızlık[/TD]
                    [TD]lisan-ı hal: hal dili[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]maruz: tesiri altında kalma, uğrama[/TD]
                    [TD]mazhar: ayna[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]medar: sebep[/TD]
                    [TD]menba-ı kemâlât: mükemmelliklerin kaynağı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mânâ-yı harfî: harf gibi başka bir şeyin mânâsını gösteren[/TD]
                    [TD]nazara almak: dikkate alma, gözününde bulundurma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nehyetmek: yasaklamak[/TD]
                    [TD]nikmet: musibet, belâ[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nur-u iman: iman ışığı, iman aydınlığı[/TD]
                    [TD]resul: peygamber[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tahammül: yüklenme[/TD]
                    [TD]tahfif: hafifleme, hafifletme [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tahvif: korkutma[/TD]
                    [TD]takbih: çirkinliğini göstermek, kötüleme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tasrih etme: açıkça bildirme[/TD]
                    [TD]tecellî: yansıma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tehvin: kolay gösterme, küçük gösterme[/TD]
                    [TD]tenfir: nefret ettirme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]terhib: korkutma, dehşete düşürme[/TD]
                    [TD]ziyadar: ışıklı, parlak[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]zulmet: karanlık[/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #804048
                    Anonim


                      muzırra yuvasına inkılâp ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki, o korkunç yuvadaki akreplerden veya yılanlardan içtinap edilmesine işaret edilmiştir.

                      Ve keza وَعَلٰى سَمْعِهِمْ blank.gif1 kelimesiyle, küfür sebebiyle kulağa ait pek büyük bir nimeti kaybettiklerine işaret edilmiştir. Hattâ kulaktaki zar, nur-u iman ile ışıklandığı zaman, kâinattan gelen mânevî nidaları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. Hattâ o nur-u iman sayesinde rüzgârların terennümatını, bulutların nâralarını, denizlerin dalgalarının nağamatını ve hâkezâ yağmur, kuş ve saire gibi her neviden Rabbânî kelâmları ve ulvî tesbihatı işitir. Sanki kâinat, İlâhî bir musikî dairesidir. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbânî aşkları intiba ettirmekle kalbleri, ruhları, nuranî âlemlere götürür, pek garip misalî levhaları göstermekle o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder.

                      Fakat o kulak, küfürle tıkandığı zaman, o leziz, mânevî, yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îras eden avazlar, mâtem seslerine inkılâp eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle nihayetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur.

                      Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri, Rabbânî aşkları îras eden sesler helâldir. Yetimâne hüzünleri, nefsânî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.

                      وَعَلٰى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ blank.gif2 Bu cümle ile rüyete, yani göze ait büyük bir nimet-i basariyenin küfürle kaybolduğuna işaret edilmiştir. Zira, gözün nuru, nur-u imanla ışıklanırsa ve kavîleşirse, bütün kâinat gül ve reyhanlarla müzeyyen bir



                      [NOT]Dipnot-1 Kulakları üzerine de.
                      Dipnot-2 “Gözlerinde de bir çeşit perde vardır.” Bakara Sûresi, 2:7.
                      [/NOT]

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD]Nuranî âlem: nurlu, aydınlık âlem[/TD]
                      [TD]Rabbânî: Rabbe ait ve Ona yönelik[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]adem: yok olma, yokluk[/TD]
                      [TD]ahbab: dostlar, sevgililer[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]avaz: ses, sada; sesleniş[/TD]
                      [TD]ebedî: sonu olmayan sonsuz[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]fehmetmek: anlamak[/TD]
                      [TD]fıkdan: kaybolma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]garip: şaşırtıcı, harika[/TD]
                      [TD]garketmek: boğmak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hasıl olma: meydana gelme[/TD]
                      [TD]haşerat-ı muzırra: zararlı böcekler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hâkezâ: işte bunun gibi, böylece[/TD]
                      [TD]inkılâp etme: dönüşme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]intiba ettirmek: basmak, nakşetmek; iz ve tesir bırakmak[/TD]
                      [TD]içtinap: kaçınma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kavîleşmek: güçlenmek, kuvvetlenmek[/TD]
                      [TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]küfür: nimeti örtmek, inkâr, inançsızlık[/TD]
                      [TD]lisan-ı hal: hal dili[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mahrum: yoksun[/TD]
                      [TD]misalî: görüntüye dayalı[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mâlik: sahip[/TD]
                      [TD]mânevî: mânâ ile ilgili, maddî olmayan[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mâtem: yas[/TD]
                      [TD]müzeyyen: süslü[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nağamat: nağmeler, hoş ve güzel sesler[/TD]
                      [TD]nefsânî: nefse ait, nefsin hoşuna gider şekilde[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
                      [TD]nidâ: ses, sesleniş[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nimet-i basariye: görme nimeti[/TD]
                      [TD]nur-u iman: iman nuru, ışığı[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]reyhân: hoş ve güzel koku veren çiçek
                      [/TD]
                      [TD]ruh: canlı, şuurlu, çevresini görüp gösteren hayat kaynağı olan nurlu varlık[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]rüyet: görme, görüş[/TD]
                      [TD]saire: diğer, başka[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]savt: ses[/TD]
                      [TD]tahrik etme: harekete geçirme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]terennümat: terennümler; dile getirilen sesler[/TD]
                      [TD]tesbihat: Allah’ı her türlü noksan ve kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ulvî: yüce, yüksek[/TD]
                      [TD]vicdan: kalbe ait hislerin mazharı, aynası[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]îras etmek: netice vermek[/TD]
                      [TD]İlâhî: Allah’a ait ve Ona yönelik[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâmiyet[/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #804049
                      Anonim


                        cennet şeklinde görünür. Gözün gözbebeği de, balarısı gibi, bütün kâinat safhalarında menkuş gül ve çiçek gibi delillerinden, burhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usare ve şıralarından vicdanda o tatlı imanlı balları yapar.

                        Eğer o göz küfür zulmetiyle kör olursa, dünya, genişliğiyle beraber bir hapishane şekline girer. Bütün hakaik-i kevniye, nazarından gizlenir. Kâinat ondan tevahhuş eder. Kalbi ahzan ve ekdar ile dolar. وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ blank.gif1 cümlesiyle, küfür şeceresinin âhirete ait zakkum gibi semeresine işaret edilmiştir. لاَيُؤْمِنُونَ blank.gif2 kelimesi ise, inzar ile adem-i inzar arasındaki müsavata nassederek سَوَاۤءٌ blank.gif3 kelimesine tekittir.

                        endOfSection.gifendOfSection.gif

                        [NOT]Dipnot-1 Onlar için büyük bir azap vardır. Bakara Sûresi, 2:7.
                        Dipnot-2 İman etmezler.
                        Dipnot-3 Eşittir.
                        [/NOT]

                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD]adem-i inzar: uyarmama, ikaz etmeme[/TD]
                        [TD]ahzan: hüzünler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil[/TD]
                        [TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ekdar: kederler[/TD]
                        [TD]fikret: fikir, düşünce[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hakaik-i kevniye: kâinattaki hakikatleri[/TD]
                        [TD]inzar: uyarma, ikaz[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]küfür: inkâr, imansızlık[/TD]
                        [TD]menkuş: nakışlı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]müsavat: eşitlik[/TD]
                        [TD]nassetmek: delil olmak, kesin olarak açıklamak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nazar: göz, görüş, bakış[/TD]
                        [TD]safha: sayfa, yüz[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]semere: meyve[/TD]
                        [TD]tekit: pekiştirme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tevahhuş: vahşete düşme, ürkme, korkma[/TD]
                        [TD]usare: öz su, sıkılmış meyve suyu[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]zakkum: meyvesi acı olan cehennem ağacı[/TD]
                        [TD]zulmet: karanlık[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
                        [TD]ünsiyet: alışkanlık, yakınlık[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]şecere: ağaç[/TD]
                        [TD]şıra: meyveden sıkılan su[/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                      10 yazı görüntüleniyor - 1 ile 10 arası (toplam 10)
                      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.