• Bu konu 304 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 106 ile 120 arası (toplam 306)
  • Yazar
    Yazılar
  • #821530
    Anonim

      ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ

      Efendim, hiç şekk ve şübhem kalmadı ki; nur nurdan seçilemediği gibi, nur deryasının nuranî talebeleri de, nerede olursa olsun hepsi bir gayede, umumu bir zihniyette, yekdiğerlerine rekabetleri yok, daima birbirinin evsaf-ı mümtazesiyle müftehir ve mübahi, samimiyet ve vefa hususunda, rüfekasını şahsına tercih eder, bir emelde bulunmaları yegâne emel ve gayeleri olan tevhidin bir alâmet-i mümtaze ve farikası olan ittihad ve tesanüd-ü hakikiye ve meşruayı kàlen ve fiilen ve halen göstermeleriyle sabittir ki, bu hal bir alâmet-i muvaffakıyettir.

      Talebeniz H. S.
      #821531
      Anonim

        Aziz ve muhterem Üstadım Efendim!

        Son neşrettiğiniz Söz, fakirde çok derin tesir ve intibalar bıraktı. Onun saikının ne olduğunu anlayamadım. Zât-ı âlînizi o Söz’de çok hiddetli buldum. Gayet ateşîn bir kalem, bütün elemlerinizi dökmüştü. İhtiva ettiği hakaika mest ü hayran olduğum halde, saatlerce okudum. Artık Sözlerinizin hiçbirini diğerine tercih edemiyorum. Zira birine mühim derken, diğeri daha mühim ve bir diğeri ehemm olarak kendini gösteriyor. Binaenaleyh envâr-ı Kur’aniyeyi gökteki yıldızlara benzetiyorum. Filhakika yıldızlar parlaklık itibariyle birbirinden farklı ise de, hepsi yıldızdır. Ve aynı menba’dan ahz-ı envâr etmede olduklarından, keyfiyetçe yekdiğerinden farkı yok gibidir. Sözleriniz aynen böyledir. Her birini yüz defa okusam, yüzbirinci defa hiç okumamış gibi, büyük bir zevk-i manevî ile okumam dahi yüksekliğine şahiddir. Bu bâbda ne kadar yazsam Sözler hakkında hiçbir şey yazmış olamayacağımı düşünerek, sözüme nihayet veriyorum.

        Re’fet
        #821532
        Anonim

          Ey benim muhterem Üstadım!

          Hadd-i büluğumdan bu âna kadar, laîn şeytanın zırhından mamul bir sanduka derununda kilitlemiş olduğu akl-ı uhrevî ve imanımı tazyik altına almıştı. Duanız sayesinde ve bana karşı göstermiş olduğunuz hüsn-ü niyet ve nasihatlerin semeresi olarak, ancak yedi senede, Üstadımın dua yumruğuyla laîn şeytanın zırh sandukası kırılarak, imanımı tekrar teslim ettin. Ve teslim aldığımı şununla isbat ederim ki: Duaya kabul buyurduğunuz tarihte, yani Ramazan-ı Şerifin üçüncü günü bera-yı ziyaret nezdinizde idim. Müfarakatımdan sonra, Cenab-ı Hakk’ın gösterdiği ve sevgili Üstadıma arzeylediğim rü’ya ile, âcizane tefsirimde, gündoğudan günindiye doğru olan çayı yani gündoğudaki duayı almamış olsa idim, önümde elinde sepet ile giden adam gibi gayya kuyusuna gidecektim. Ben de o kapının önünde durduğum halde, o müessir almış olduğum dua sayesinde, o korkunç kapıdan çağırılmayarak, avdetimde geniş bir caddeden halkın omuz omuza geçtiği ve bizim mestur bir mevkide seyreylediğimiz o meşakk u mezahime iştirak ettirilmediğimiz, ancak Üstad-ı Muhteremimin Cenab-ı Hak nezdinde duasının kabulüdür ve Sözler’in mukavemetsûz tesirleridir.

          Ben de buna mukabil, Üstadımın hâdim olduğu çığırı takib ile hizmet etmek emelinde isem de, yalnız ettiğim hizmet kâfi değildir. O da ancak âhiret menfaatimiz içindir. Yalnız Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak Hazretlerinden beş vakitte dua ediyorum: “Ya Rabbi, Ya Rabbi! Yirmiyedi seneden beri, şeytan aleyhi-l la’nenin zırhlı çelik sandukaya kilitlemiş olduğu imanımı, balyozuyla kırarak tahlis eden Üstad-ı Ekremime, yani Kur’an-ı Hakîm’in lemaatı olan Risale-i Nur’un neşrine bir hizmet olarak, bana menamda göstermiş olduğun yevm-i mahşerde gayya kuyusu kapısının ağzından çevirmeğe muvaffak olan müfessir-i Kur’an’ı ve son musannif bulunan Said-ün Nursî Hazretlerinin yevm-i mahşerde sancaktarı kıl, Ya Rabbi ya Erhamerrâhimîn, velhamdülillahi Rabb-il Âlemîn” olan Cenab-ı Mevlâ’dan evkat-ı hamsede vird-i zebanımdır. Ve siz Üstadımın kabul buyurmasını istirham ile el ve ayaklarınızdan öperim, Efendim Hazretleri.

          Mehmed Mes’ud
          #821533
          Anonim

            ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ
            ﺍَﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ ﺍَﺑَﺪًﺍ ﺩَٓﺍﺋِﻤًﺎ


            Kıymetdar Üstadım!

            Tarih-i mektubdan iki gün evvel idi. Yirmiyedinci Mektub’un Üçüncü Zeylini yazmakla meşguldüm. Hulusi ve Re’fet Bey, Zekâi ve Sabri Efendi gibi kardeşlerimin, Risalet-ün Nur ve Mektubat-ün Nur’a karşı gösterdikleri ateşîn muhabbetle, kalbî iştiyaklarını gösteren kalemleri, beni de heyecana düşürmüştü. Bu sırada Bekir Ağa, sizden gelen bir mektubla teşrif etti. Bekir Ağa, mu’tadının hilafı olarak, pek gülşen yüzlü idi. Mektubu aynı sevinçle, ba’de-t takbil beraber açtık. Bir varakpare-i fâzılaneleriyle, Yirmidokuzuncu Mektub’un Sekizinci Kısmının sekiz sahifeden ibaret olan Sekizinci Remzi, üç sekiz tevafukatıyla kendini gösterdi. Yirmiyedinci Mektub’un Üçüncü Zeylinden hasıl olan sevinçli bir heyecan-ı kalbî ve Bekir Ağa’nın Üstadına ve Nurlara karşı kalbî iştiyakını gösteren sevimli yüzü ve dört aydan beri beklediğimiz tevafukatın gayesinin mebde’ini gösteren Sekizinci Remiz’deki, sevgili Üstadımızın manevî bir nur ile parlayan ve gülümseyen, o yüksek en hârika, tatlı sözü, fakir talebenizde öyle bir halet-i azîme tevlid etmişti ki, işte o dakikam saadet-i ebediyeye nâil olanların geçirdiği anlardan bir dakika idi. Bu sürur içinde mektubunuzu ve Sekizinci Remzi okudum. Okurken her bir cümlenin nihayetinde, “var ol, mes’ud ol, bahtiyar ol Üstadım” nidaları kalbime tercümanlık eden lisanımdan ihtiyarsız dökülüyordu. İlk defa Bekir Ağa ile, bir defa Rüşdü Efendi kardeşimle, bir defa da Re’fet Bey kardeşimle okudum.

            Evet sevgili Üstadım, senelerden beri Kur’an-ı Azîm-ül Bürhan’ın bahr-i ummanında medfun defineleri, Risalet-ün Nur ve Mektubat-ün Nur ile meydana çıkarmıştınız. İşte azîm bir define daha lütf-u İlahî ile Yirmidokuzuncu Mektub’un Sekizinci Kısmının Sekizinci Remzi’nde en parlak ve gözler kamaştıran nurlarıyla tezahür ediyor, kendini gösteriyor. Beşerin nazarını ister istemez kendine çeviriyor.

            Bin üçyüz seneden beri, sahib-i insafı hayrette bırakan ve dünyanın her köşesinde ve beşerin her tabakasında, cinn ve beşer lisanında, semavatta melek ve ruhanîler lisanında, en yüksek makam-ı mümtazı işgal eden, o Furkan-ı İlahî’nin esrar-ı mühimmesinden ve i’caz-ı azîmesinden bir parçası daha, susmak bilmeyen mu’ciznüma bir sadâ ve latif bir âvâz ve tükenmez bir feyizle karşımıza çıkıyor. O kıymetdar Kur’an’ın bugün mükevvenatı yed-i kudretinde tutan ve azamet-i kibriyasıyla idare eden ve azamet-i celali karşısında her şeyi kendine secde ettiren bir Zât-ı Vâcib-ül Vücud’un kelâmı olduğunu, üzerindeki hadsiz damgalarıyla gösteren risalelerinizin kıymeti ne büyüktür. O risalelere nasıl kıymet verilir, nasıl başkasıyla müvazene edilir, nasıl bir başkasının tefevvuku tahattur edilir?

            Beşerin zulmetli sîmasına nurlar saçan ve tevhid haricindeki her türlü akideleri zîr ü zeber eden ve şakirdlerine gülümseyerek tatlı bir yüzle bakan ve hoş ve pek şirin bir lisan ile söyleyen o risaleler ve o risalelerin sahibi ve naşiri olan sevgili Üstadım, siz talebelerinizin kalblerinde risalelerinizle yaşıyorsunuz. Hem öyle bir surette yaşıyorsunuz ki, küçük bir işaretinize müheyya talebelerinizin ruhlarında ırmakların çağladıkları gibi tevali eden ve tükenmek bilmeyen İlahî bir muhabbetle yaşıyorsunuz. Hayat-ı fâniyeye veda etseniz bile, büyük büyük cemaatlerin arasında hürmetle yâdedileceğinize

            {(Haşiye): Ben kardeşim Hüsrev’in bu makamdaki hissiyatına iştirak edemiyorum. İnsanların nazarında mevki kazanmak ve dillerinde yâd edilmek, hakikatbîn olanlarca bir şeref değildir. Eğer rıza-yı İlahî varsa, o rızanın cilvesi olarak insanlarda teveccüh görünse; bir derece emare-i rıza olmak noktasında makbul olabilir. Yoksa arzu edilmemeli. Madem Hüsrev hakikatbîndir, elbette benim şahsıma havale ettiği şerefi, risaleleri niyet ediyor. Zâten o şerefte umum talebeler hissedardırlar, tek birisine verilmez.}

            ve namınızın dünya ve ukbada ihtiramla taşınacağına ve risalelerinizin pek büyük hâhişle revaçta olacağına kaviyyen ümidvarım.

            Evet nasıl sözlerim haksız olsun ki, en tehlikeli anlarda bile hakkı söylemekte susmayan ve pek âlî ruhu taşıyan ve talebelerine her an teselli nurlarını dağıtan, Kur’an-ı Kerim’in bugünkü dellâl-ı muhteremi olan Üstadım! Sizin din-i mübin-i İslâm’a olan merbutiyetinize ve o büyük muhabbetinize ve o yüksek sa’yinize mükâfat olarak defter-i hasenatınıza Cenab-ı Vâcib-ül Vücud Hazretleri lâyüad ve lâyuhsa ecrleri yazmasını rahmet-i İlahiyeden niyaz ederim.

            Nasıl bugünkü beşeriyet size ve Risalet-ün Nur’a medyun olmasın ki; semamızda dolaşan güneşin saçtığı ve her an ufûlüyle bir başka âlemi gösteren nurları gibi değil, Kur’an’ın arş-ı a’zamından gelen nurlarla ölmez, tükenmez, sermedî bir nuru, risalelerinizde gösteriyorsunuz.

            İşte o risaleler ki, herbiri başlı başına menba’ları ve mecraları ayrı fakat bir bahr-i muhit-i ummana dökülen nehirler gibidir. Susuz olan, bu nehirlerin hangisine varsa nasıl doyuncaya kadar su içmez? El ve yüzlerini temizlemek isteyenler, nasıl oluyor da bu enhardan istifade etmez? Veyahut arazilerini iska için cedveller yaparak hangi tarafa götürülse, azîm cemaatler nasıl tefeyyüz etmez?

            Bu enharda öyle azîm şifalar var ki, hastalar içse, her türlü devayı içinde bulurlar. Yaralılar içse, bin türlü yaralarına merhem bulurlar. İhtiyarlar içse, hayat-ı ebediyenin civanmerd gençlerinden olurlar. Tazeler içse, saadet-i dâreyni bir anda elde ederler.

            Risaleleri okuyanlar, sevgili Üstadım sizin ne büyük ve âlî bir kalbe mâlik bulunduğunuzu teslim için, bilmem tefekküre ihtiyaç var mı?

            Bunca zamandan beri “Kur’an-ı Azîmüşşan’ın dellâlıyım ve bu kudsî vazifemi hiçbir şeye değişmem” diye vaki’ olan ilânatınıza, bir kat daha kuvvet veren, bu kerreki neşir buyurduğunuz Yirmidokuzuncu Mektub’un Sekizinci Kısmı’nın sekiz sahifelik olan Sekizinci Remzi ne güzel gösteriyor ve bu gösterilen hakikatlara meftun olmamak mümkün mü?

            Ah sevgili Üstadım, lisan ve kalemim müsaid olsa, her bir risale için lâyık oldukları şekilde medhiyeler yapıp takdim etsem. Heyhat, her şeyde olduğu gibi, bu hususta da pek fakirim.

            Evet sevgili Üstadım! Sevincimizi artıran bir mes’ele daha var. O da “Kenz-ül Arş duasının feyzinden gelen bir nükte-i Kur’aniye” namı altında neşredilen iki sahifelik huruf-u hecaiye-i Kur’aniyenin bu kısma ilâvesi ve bu kısmın da, yazmakta olduğumuz tevafuklu ve haşiyeli Kur’an-ı Kerim’in baş tarafına, umumun istifade ve istifazalarının kolaylıkla teminine binaen dercedilmesi hakkındaki tensib-i fâzılaneleridir. Bu tensib bizce de pek çok musîb görülmekle, fakir talebenizin nazarını maziden hale, halden de istikbale çeviriyor. Ve istikbaldeki parlayan nurları göstermekle, nihayetsiz sürurlara müstağrak kılıyorsunuz.

            Ahmed Hüsrev
            #821534
            Anonim

              ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ
              ﺍَﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ


              Muhterem ve çok kıymetli Üstadım Efendim!

              Yirmidokuzuncu Mektub’un Sekizinci Kısmı’nın Remzini dikkatle okudum. İhtiva ettiği hârikanüma rumuzat ve o rumuzatın ifade ettiği yüksek hakaik, fakire azîm istifadeler temin etti. Ve beni derin derin tefekküre ve teemmüle sevk eyledi. Çocukluğumdan beri hakaik-i diniyeye çok merak eder ve her fırsattan istifade ederek tedkikat ve tetebbuatta bulunurdum. Ne yazık ki, emelime muvaffak olamazdım. Bu sebebden yeis ve nevmîdiye dûçar olurdum. Nâmütenahî şükürler olsun ol Hallak-ı Azîm’e ki, zât-ı âliye-i fâzılaneleri gibi, her asırda emsaline ender tesadüf olunan bir dâhî-i a’zama bizleri mülâki kıldı da, otuz seneden beri ruhumun çok büyük iştiyak ve tahassürle beklediği bir üstad-ı muhtereme nâil eyledi.

              ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﺛُﻢَّ ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﻫَﺬَﺍ ﻣِﻦْ ﻓَﻀْﻞِ ﺭَﺑِّﻰ

              Madem şimdiye kadar böyle hakikatler hiçbir eserde görünmemiş ve işitilmemiştir; yazılması çok muvafıktır ki, okuyan her ehl-i imanın, Kur’an-ı Hakîm’in hazain-i nâmütenahiyesinden bir kısım cevahiri elde etmek suretiyle, hem ağniya-i maneviye adedine dâhil olsun ve hem de künuz-u mahfiyeye ıttıla’ kesbetmek gibi, ruh-u beşerin en büyük ihtiyacatını tatmin etmiş bulunsun. Hülâsa, tevafukat ve rumuzat-ı Kur’aniye, tebşirat-ı azîmeyi ihtiva etmesi itibariyle, kemal-i hassasiyetle takib ve tedkik olunmaktadır. Bundan dolayı nihayetsiz hürmet ve ta’zimatımı arzeder ve mübarek ellerinizden öperek, Cenab-ı Hakk’ın bize inkişaf-ı kalbî ihsan buyurması hususundaki dua-yı hayriyelerini istirham eylerim, sevgili Üstadım Efendim.

              Re’fet
              #821535
              Anonim

                ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ
                ﺍَﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ


                Pek kıymetdar ve pek muhterem Üstadım Efendim Hazretleri!

                Nurlarıyla kara kalbimi nurlandırmış olduğunuz Mektubatınızdan, i’caz-ı Kur’anîden İhlas-ı Şerif, Muavvizeteyn, Fatiha-i Şerif surelerinin tevafukat-ı hurufiye sırlarını gösterir Yirmidokuzuncu Mektub’un Sekizinci Remzini din kardeşlerimle birlikte okuduk. Çok şükür, bin şükür elhamdülillah. Cenab-ı Vâcib-ül Vücud ve Tekaddes Hazretlerinin kelâmı olan Kur’an-ı Azîm-i Hakîm’in sırlarına hayret ve bütün kalbimle ve lisanımla “Allahümme nevvir kulûbena bi-nur-il imani ve-l Kur’an” dedim.

                Üstadım, yeni tevafukatlı Kur’an-ı Azîmüşşan’ın baş tarafına, bu Remzin ilâvesi hak ve hakikatı ilân maksadına muvafık olsa da, okudukça doymak ve usanmak bilinmeyen ve her okudukça dünya lezzetinden bin kat fazla lezzet veren ve kararmış kalbleri nurlandıran ve bize bizim lisanımızla hallerimizi teşrih ve tarîk-ı hakkı gösteren risale-i pür-nurlarınızda da beraber ayrıca bulunması ve Kur’an-ı Hakîm’in başına mümkün olursa hem Arabçasının ve hem de Türkçesinin konulması muvafık olacağı zannındayım, Efendim Hazretleri.

                Rüşdü
                #821536
                Anonim

                  ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ
                  ﺍَﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ ﺍَﺑَﺪًﺍ ﺩَٓﺍﺋِﻤًﺎ

                  İ’caz-ı Kur’aniyeden İhlas-ı Şerifle Muavvizeteyn ve Fatiha-i Şerife surelerinin tevafukat-ı hurufiye sırlarını gösteren, Yirmidokuzuncu Mektub’un Sekizinci Remzini aldım ve okudum. Neşir buyurulan işbu risaledeki tevafukat, şimdiye kadar emsali nâmesbuk bir sırrı meydana koymuş. Bu hususa dair mütalaada bulunmak, kuvve-i kalemiyemin ve havsala-i mevcudemin kat kat fevkinde bulunmakla beraber, afv-ı Üstadanelerine mağruren şu kadar diyebilirim ki: Neşir buyurulan risaledeki izahat, herhangi bir bedbîn ve kör olan bir gafili uyandırmağa ve hattâ bütün mevcudiyetiyle kararmış kalbleri tenvire ve irşada pek büyük delil bulunduğundan, muhterem Üstadımızın tasavvurî kararı vechile, her ferdin Kur’an-ı Azîm-ül Bürhan’daki mu’cizatı görmesi için Kur’an’ın baş tarafına derci hususu pek muvafık görüldüğünü arzeylerim, Efendim Hazretleri.

                  Saatçi Lütfü
                  #821653
                  Anonim

                    ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ
                    ﺍَﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ


                    Üstadımı bu fakire lütf u kereminden ihsan buyuran Kadîr-i Mutlak, ezel ve ebed sultanı Cenab-ı Hayy-ı Lâyemut Hazretlerine, her dakikada yüzbinlerce hamd ü şükr etsem -ki ediyorum- yine yüzbinde bir borcumu bile îfa edemem.

                    ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻭَ ﺍﻟْﻤِﻨَّﺔُ ﻫَﺬَﺍ ﻣِﻦْ ﻓَﻀْﻞِ ﺭَﺑِّﻰ

                    Pür-taksir olan bu fakir, bilâ-fasıla otuzdört sene olan hayat-ı askeriyemde, mukteza-yı beşeriyet, az ve çok masiyet fırtına ve dalgalarına tutulmuş, vazife-i diniye-i uhreviye ve ubudiyet ciheti pek çok noksan kalmış ve hâb-ı gaflet perdesine bürünmekle imrar-ı hayat etmiş olduğumu şimdi anlıyorum ve kusurlu geçmiş zamanlarıma pişman ve nâdim olup, evvelki güldüklerime şimdi ağlıyorum. Bu da, siz Üstadıma ve risalelerinize kavuşmakla hasıl olmuştur ki, yüzbinlerce şükür Cenab-ı Hak sizi bu fakire ihsan buyurdu.

                    Dört sene evvel Burdur’a geldiğimde, kardeşimiz Şeyh Mehmed Efendi’nin delalet ve tavassutu ile muhabereye başlamış ve binnetice hikmetresan ve nurfeşan ve müşkilküşa ve kâinatın muamma-yı tılsımını açan anahtarları bu fakirin eline veren yine o risalelerdir. İşte o bahâ takdir edilemeyen o anahtarlar, öyle mücevherat ve pırlanta elmaslar ki, ne diyeyim iktidarsızlığımdan lisanım ve kalemim kalbimin tercümanı olamıyor, âciz kalıyor.

                    Şeriat, hakikat ve marifet hazine ve definelerini küşad edecek ve eden, ancak ve ancak bu Nur risale-i şerifeleridir. Bu Nur risalelerinin her birisi birbirinden nurlu, hele İ’caz-ı Kur’an “nur-un alâ nur.” Nasıl tavsif edeyim, bir gülistan-ı ferahfezada gayet nâdide ve hoş-bû ezhar-ı latife gûna-gûn bulunup da, hangisini koparmağa, koklamağa, tercih etmeye mütehayyir kalıp da, neticede hepsinden bir deste, bir demet yapmağa karar verdiği gibi; bu risale-i şerifeler de yazanı, okuyanı, dinleyeni nur bahçesine, nur deryasına gark edip de mütefekkir, mütehayyir edip, hepsinden bir çiçek demeti yapmaz da ne yapar? İnsanı, fakat o insanı tahayyür ve tefekkür sahrasında mest-i lâya’kıl bırakmaz da ne yapar? Bütün dünyevî beşeriyet ve hayvaniyet hâssalarından tecerrüd etmesine, Hâlıkına ubudiyet-i mütemadiyede bulunmasına, mezmum bilcümle ahlâkları def’ u tardetmesine ilh… gibi hissiyatıyla mütehassis edip de nefs-i emmareyi öldürmez de ne yapar?

                    Diyebilirim ki, bu Nur risale-i şerifeleri bir gülistan-ı cinandır. Bu gülistandan istifade edemeyen bed-mayelere, nasîbedar olamayanlara sad-hezar teessüf. İşte o gibilere ilham-ı Rabbanî erişsin de, Yirmiüçüncü Söz risale-i şerifesinin âhirindeki iki levhanın birincisi ki, hicab-ı gafletten nihanı, ikinci levhadaki zeval-i gafletle ayâna tebdil edebilsinler.

                    Cümle mü’minîn-i muvahhidînin tarîk-ı hidayette hatve-endaz olmaları için; Cenab-ı Vâcib-ül Vücud Hazretlerine kavlen dua ve tazarru’ etmekliğim ve fiilen de henüz dörtte birini yazamadığım bu Nur risale-i şerifelerinin fakirde mevcud olanlarını, itimad ettiğim, muhabbet ve aşkı olduğunu hissettiğim ihvana, ezcümle (……) gibi zevat-ı muhtereme, cum’a günleri fakirhanede toplanıldığı vakit, bizzât okuyor ve ellerine birer Nur parçalarından verip akşama kadar ve bazı geceleri okumakta devam ediliyor. Hepimiz Cenab-ı Kàdir-i Kayyum’a ubudiyet ve niyazımızı îfa ediyoruz ve Zât-ı Üstadanelerine karşı da, bu borcumuz olan dua-yı üstadanelerini yâd ü tezkâr ediyoruz.

                    Cenab-ı Zülcelal ve-l Kemal Hazretleri Muhterem Zât-ı Üstadanelerini dünyalar durdukça Nur Risalelerini rehberlikte, delalette ve nur dellâllığında ilâ-âhir-üd deveran kaim buyursun, duasını her namazın âhirinde hemşirenizle beraber vird-i zeban etmişiz, Efendim Hazretleri.

                    Âsım
                    #821654
                    Anonim

                      Âdem-i ilm-i hakikattır sözün,
                      Tercüman-ı kenz-i vahdettir sözün.

                      Hazret-i Hak’tan atâ-yı mahzdır,
                      Neş’e-i Şît-i hüviyettir sözün.

                      Ders-i hikmetten bütün ulvî beyan,
                      Misl-i İdris, pür-hikmettir sözün.

                      Mevc-i tufan-ı dalaletten siper,
                      Keştî-i Nuh-u selâmettir sözün.

                      Sarsar-ı ilhaddan inkaz eden,
                      Şu’le-i Hûd-u hidayettir sözün.

                      Tezkiyetbahş-ı kulûb-u mü’minîn,
                      Sâlihdar-ı emanettir sözün.

                      Vahdetin esrarını ilân eden,
                      Ol Halil-veş asl-ı millettir sözün.

                      Bahş-ı zemzem eyler, ehl-i hayrata,
                      İsmail-i feyz-i hürmettir sözün.

                      Mahz-ı tahkiktir, hayalâttan alâ,
                      Sırr-ı İshak-ı hakikattır sözün.

                      Zümre-i Tagut’u hep berbad eder,
                      Lut gibi rükn-ü salabettir sözün.

                      Hep kelâmullah-ı nâtık şerhidir.
                      Kenz-i i’caz-ı risalettir sözün.

                      Din-i Hakkın neşr ü tamimi için,
                      Fazl-ı İsrail-i kudrettir sözün.

                      Hak cemaliyle kemalin gösteren,
                      Hüsn-ü Yusuf’tan işarettir sözün.

                      Yokluk içre, varlığa kaim olan,
                      Sabr-ı Eyyüb-ü metanettir sözün.

                      Mülhid firavunları gark eyleyen,
                      Tûr-u Musa-i şeriattır sözün.

                      Serteser mizan-ı hikmetle rasîn,
                      Çün Şuayb-ı emn ü adalettir sözün.

                      Ehl-i idlâli eden zîr ü zeber,
                      Sanki Harun-u fesahattır sözün.

                      Asker-i Calud küfrü mahveder,
                      Savt-ı Davud-u hilafettir sözün.

                      Marifet-i takva ve hikmet mülküne,
                      Bir Süleyman-ı emarettir sözün.

                      Hasılı dertlilere derman eder,
                      Dest-i Lokman-ı hazakattir sözün.

                      Ba’s-ü ba’de-l mevte kaim hüccetin,
                      Çûn Üzeyr mazhariyettir sözün.

                      Söz değil, özdür bütün tibyanınız,
                      Vech-i Hakka hep işarettir sözün.

                      Lübb-i lüb marifettir mâ-hasal,
                      Yüzyüze hakka itaattir sözün.

                      Ehl-i şevke âb-ı hayat bahşeden,
                      Hıdr-ı bahreyn-i velayettir sözün.

                      Bâr-ı sıkletten ukûlü kurtaran,
                      Nur-u İlyas-ı riyazettir sözün.

                      Kulluğun efdalini izhar eden,
                      Zülkifl-i ibadettir sözün.

                      Sed çeker kâfir olan ye’cüclere,
                      Çünki Zülkarneyn-i kudrettir sözün.

                      Sırr-ı tesbihatı telkin eyleyen,
                      Misl-i Yunus gavvas-ı hakikattır sözün.

                      Rahmet-i Rahman’ı hep tezkâr eder,
                      Hamd-i Zekeriyya-yı rahmettir sözün.

                      Tâb ile şerh-i kitab-ı Hak eder,
                      İlm-i Yahya-i verasettir sözün.

                      Mürdeyi ihya, körü bîna eder,
                      Nefha-i İsa-yı fıtrattır sözün.

                      Müjdepeyma-yı kulûb-ü ehl-i hak,
                      Mâhî-i târîk-i fetrettir sözün.

                      Ahmed’in mi’racını eyler beyan,
                      Şerh-i ahkâm-ı nübüvvettir sözün.

                      Hak Teâlâ daima pür-nur ede,
                      Çünki irfan-ı saadettir sözün.

                      Şân-ı Üstadda ne dersen Galiba,
                      Az ki, bir iman-ı hayrettir sözün.

                      Ahmed Galib

                      #821655
                      Anonim

                        ﻣُﻘِﻴﻢُ ﺍﻟﺴُّﻨَّﺔِ ﺑِﺎﻟْﺎِﺟْﺘِﻬَﺎﺩِ ٭ ﻗِﻮَﺍﻡُ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِ ﻓِﻰ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟْﻔَﺴَﺎﺩِ

                        ﺳَﻠَﻠْﺖَ ﺍﻟﺴَّﻴْﻒَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺿَﻠُّﻮﺍ ٭ ﻋَﻦِ ﺍﻟْﺤَﻖِّ ﻭَ ﻫُﻢْ ﺍَﻫْﻞُ ﺍﻟْﻌِﻨَﺎﺩِ

                        ﺑَﻴَﺎﻧُﻚَ ﻛَﺎﻥَ ﺻَﻤْﺼَﺎﻣًﺎ ﺷَﺪِﻳﺪًﺍ ٭ ﻋَﻠَﻰ ﺍَﻫْﻞِ ﺍﻟﻀَّﻠﺎَﻟَﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﺎِﺭْﺗِﺪَﺍﺩِ

                        ﻭَ ﻧَﺎﺩَﻳْﺖَ ﺍﻟْﺠَﻮَﺍﻧِﺐَ ﻫَﻞْ ﺍَﺟَﺎﺑُﻮﺍ ٭ ﺍِﻟَﻰ ﻧَﻬْﺞِ ﺍﻟْﺤَﻘِﻴﻘَﺔِ ﻭَ ﺍﻟﺴَّﺪَﺍﺩِ

                        ﺍَﺟَﺎﺏَ ﺍَﻫْﻞُ ﻗَﻠْﺐٍ ﻃَﺎﺋِﻌِﻴﻦَ ٭ ﻭَ ﺗَﻬْﺘَﺰُّ ﺍﻟْﻘُﻠُﻮﺏُ ﺑِﺎﻟْﻮَﺩَﺍﺩِ

                        ﻟﺎَﻧْﺖَ ﺩَﻋَﻮْﺗَﻬُﻢْ ﺳِﺮًّﺍ ﻭَ ﺟَﻬْﺮًﺍ ٭ ﻟَﻘَﺪْ ﺟَﺎﺅُﻙَ ﻣِﻦْ ﺍَﻗْﺼَﻰ ﺍﻟْﺒِﻠﺎَﺩِ

                        ﻓَﻤَﺎ ﺍﺳْﺘَﻐْﻨَﻮْﺍ ﻋَﻦِ ﺍﻟْﺎَﻳَﺎﺕِ ﻃُﺮًّﺍ ٭ ﻟِﺎَﻧَّﻬُﻢْ ﺍَﺗَﻮْﻙَ ﺑِﺎِﻋْﺘِﻤَﺎﺩٍ

                        ﺭَﺍَﻭْ ﻓِﻰ ﻧُﻄْﻘِﻜُﻢْ ﻧُﻮﺭًﺍ ﺟَﻠِﻴًّﺎ ٭ ﻓَﻴَﻮْﻣًﺎ ﺑَﻌْﺪَ ﻳَﻮْﻡٍ ﻣُﺴْﺘَﺰَﺍﺩٌ

                        ﻓَﺘَﺤْﺖَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺍَﺑْﻮَﺍﺑًﺎ ﻛَﺜِﻴﺮًﺍ ٭ ﻣِﻦْ ﺍَﻗْﺴَﺎﻡِ ﺍﻟْﻌُﻠُﻮﻡِ ﺑِﺎﻟﺮَّﺷَﺎﺩِ

                        ﺟَﺰَﺍﻙَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻣِﻦْ ﺧَﻴْﺮٍ ﻛَﺜِﻴﺮٍ ٭ ﻭَ ﺍَﻋْﻄَﺎﻙَ ﺍﻟﺼَّﻔَﺎ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﻭَﺍﺩٍ

                        ﻭَ ﻳَﺤْﻔَﻆُ ﻗَﻠْﺒَﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﻫَﻢٍّ ٭ ﻭَ ﺍَﺛَﺎﺭَﻙَ ﻣِﻦْ ﻃَﻮْﺭِ ﺍﻟْﻜَﺴَﺎﺩِ

                        ﻳُﺮَﻭِّﺝُ ﻧُﻄْﻘَﻜُﻢْ ﻓِﻰ ﺳُﻮﻕِ ﺣِﻜْﻤَﺔٍ ٭ ﺑِﺎَﻧْﻮَﺍﺭٍ ﺍِﻟَﻰ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟﺘَّﻨَﺎﺩِ

                        ﺍَﻟﺎَ ﻟﺎَ ﺗَﺮْﺗَﻌِﺐْ ﻋَﻦْ ﺩَﻋْﻮَﺓِ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ٭ ﻓَﺒَﺸِّﺮْ ﻗَﻠْﺒَﻬُﻢْ ﻭَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻫَﺎﺩِﻯ

                        #821656
                        Anonim

                          Aziz Dost!

                          Derya-yı maariften sema-yı irfana İlahî bir hava ile coşup fışkıran ve sema-yı irfandan zemin-i maarife İlahî bir hava ile inen baran-ı marifeti ve feyezan-ı hikmeti zemin ile âsuman arasında seyre dalmıştım. Bu sırada coşan deryanın ka’rından, sahil-i beyana bahâ takdir edilemeyen cevahir geliyordu. Bunlardan bir mikdar olsun almaya iktidarım gelmiyor ve gelemiyordu. Yalnız görüp alabildiğim birşey varsa, bedî’in cilvesiyle bedîiyatın neş’esiyle hayrettir.

                          Murad
                          #821657
                          Anonim

                            Ondördüncü asrın elliikinci sâline yetişip, ahkâm-ı kat’iyyesiyle mü’mine beraet ve mücrime i’dam-ı ebedî kararının infaz u icrası gününe kadar bâki kalacak olan kavanin-i ezeliye-i Sübhaniyeyi, bilkülliye hedm ü imha etmek âmâl-i bâtıla ve efkâr-ı münafıkanesine kapılan ehl-i dalalet, ilk hatvelerini atmak istedikleri sırada, keşf-i kabl-el vuku’ olarak, işbu çelik kal’a tabir ettiğimiz, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın müfessir ve mümessili olan Nur deryası zahiren otuzüç aded, manen otuzüç milyon elmas, inci ve mücevherat-ı mütenevvia ve müteaddideyi vücuda getirdikten sonra, asıl kal’anın bu teşkilât-ı nuraniye ve mühimme dairesinde tanzim ve tarsini iktiza ettiği hengâmda, edna bir amele olarak, yüzbin defa haddimin fevkinde olan şu kudsî vazifeye, bu abd-i âciz de, tayin ve kabul edilmekteki tevfikat-ı Sübhaniyeye karşı, secdegâh-ı Rabbaniyede mütalaa ve riya olmasın şu fâni vücudumu ârâmsız ifna etsem, o mukaddes vazife dairesinde, bir dakika müşerrefiyetime mukabil ubudiyet etmiş olamayacağımdan,

                            ﺍِﻟَﻬِﻰ ﺍَﻧْﺖَ ﺫُﻭ ﻓَﻀْﻞٍ ﻭَ ﻣَﻦٍّ ٭ ﻭَ ﺍِﻧِّﻰ ﺫُﻭ ﺧَﻄَﺎﻳَﺎ ﻓَﺎﻋْﻒُ ﻋَﻨِّﻰ


                            kaside-i şerifesiyle arz-ı ubudiyet etmekle iktifa ettim.


                            Hulusi-i Sâni Sabri
                            #821658
                            Anonim

                              Sevgili Üstadım!

                              Bu hal karşısında kendimi düşünüyorum ve bir de peşinde koştuğum bu kudsî hizmete bakıyorum. Cenab-ı Hakk’ın lütf u ihsanlarına hamdeder ve şükrederken bir kardeşimizin dediği gibi, ben de kendime diyorum ki:

                              Evet Hüsrev, iyi olan sen değilsin; takib ettiğin yol iyidir, güzeldir, parlaktır. Ondan daha güzel ve ondan daha parlak ve onlardan daha nurlu, hiçbir şey olamaz diyorum.

                              Sevgili Üstadım! Size medyunuz, risalelere medyunuz. Bizi size ve risalelere ulaştıran Cenab-ı Hakk’a medyun u müteşekkiriz ve hâmidiz.

                              Sevgili Üstadım! Mektubunuzda yorgunluğumdan bahis buyuruyorsunuz. Evet bazan yoruluyorum, fakat yorgunluktan istirahatı arzu eden nefsimi, ruhum vazifeye davet ediyor ve belki bugünkü sa’yim, keffaret-üz zünub olur. Çünki Cenab-ı Hakk’ın rahmeti vâsi’dir, diyorum. İşte bu düşünce ile şevk ve sevince doğru ilerlerken, yazılarımın kıymetdar Üstadımı memnun etmesi, bu halimi kat kat tezyid ediyor.

                              ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﻫَﺬَﺍ ﻣِﻦْ ﻓَﻀْﻞِ ﺭَﺑِّﻰ

                              Ahmed Hüsrev
                              #821659
                              Anonim

                                Yirmidokuzuncu Mektub’un Yedinci Kısmını akşam fakirhanede Bekir Ağa ile beraber bazı hususî arkadaşlarımızla okuduk. Ve son risalenin dinsizleri iskâta kâfi geleceğine hepimiz kanaat ve iman getirdik.

                                Küçük Zühdü
                                #821660
                                Anonim

                                  Vakit vakit mukaddesat-ı diniyeye, ehl-i dalaletin icra etmekte oldukları hücumlarla, ruhumda açılan cerihaların teellümatıyla müteellim olduğum bir anda, muhterem Bekir Ağa Hızır gibi yetişerek, Yirmidokuzuncu Mektub’un Yedinci Kısmını sunup, derdime derman oldu. Evet eczahane-i Kur’anın müstahzaratından ve ancak binden bir nisbetindeki hikmetinden olan işbu dürr-i meknun, es’ile ve ecvibe, işaret ve sarahatıyla tedavi ile, mağmum kalbimi tesrir ve müteessir vicdanımı tenvir ve mükedder ruhumu mahzuz edince dedim: “Aman ya Rabbi! Sen Resulün ve Habibin Muhammed Mustafa’nın (A.S.M.) hakikî ümmetine öyle bir tükenmez hazain-i hikmet bahşetmişsin ki, o hazine-i kudsiye 1351 sene ahkâm-ı ezelîsi ve ferman-ı ebedîsiyle öyle bir hayat-ı bâkiye ihsan etmiş ki, hakikî verese-i enbiya olan ülema-i be-nâm, en kısa bir âyetten nice hakaik-i nâmütenahiye istinbat ve istihrac ederek ümmet-i Muhammedin kulûb-u mecruhalarını Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın âb-ı hayatıyla ihya buyuruyorsunuz.

                                  Ey Mâlik-ül Mülk, ey Hâlık-ı Zülcelal, ey Hâkim-i Bîmisal! Senin Zât-ı Azamet-i Kibriyana iltica ederek niyaz ediyorum, şöyle ki: Ahkâm-ı Kur’aniyeyi i’lâ ve tarîk-ı Ahmediyeyi ibka ve hakikî verese-i enbiyanın âmâl ü makasıdını teshil ü teysir buyurarak, bu bîçare kullarını Kur’an-ı Azîmüşşan’ın daire-i nuraniyesinde mes’udane i’lâ-yı kelimetullah etmeyi göstermeden hayat-ı bâkiye âlemine göçürme Allah’ım diyerek zahirî ve bâtınî gözlerimi levaih-i Kur’aniye ile perdeledim, Üstadım Efendim.

                                  Pür-kusur talebeniz
                                  Sabri
                                15 yazı görüntüleniyor - 106 ile 120 arası (toplam 306)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.