• Bu konu 1 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
  • Yazar
    Yazılar
  • #669225
    Anonim

      Başmuallimin Resûlullah (sas) Olduğu Mekteb: SUFFE

      Medine’ye hicret etmiş ve aynı zamanda evsiz, akrabasız olan sahâbîlerin kaldığı Mescid-i Nebevî’nin bitişiğinde yer alan mekâna “Suffe”; bu mekânda kalıp ilimle meşgul olan ve çoğunluğunu muhacirlerin oluşturduğu topluluğa da “Ashâb-ı Suffe” denilir. Kimsesiz ve bekâr sahâbîlerin kalması için tahsis edilen Suffe, sadece bir barınaktan ibaret olmayıp aksine okuma, yazma, Kur’an, sünnet öğrenilen yatılı bir okul mahiyetinde idi.
      Ebû Hüreyre, Ashâb-ı Suffe’yi “İslâm’ın misafirleri (edyâfu’l-İslâm)” diye isimlendirmiştir.[1] Çünkü Suffe ehlinin ihtiyaçları, başta Efendimiz (sas) olmak üzere zengin sahâbîler tarafından karşılanmaktaydı. Suffe’de bulunanlar Kur’an’la fazla meşgul olmaları sebebiyle Kurra diye de adlandırılmışlardır.
      Ashâbu’z-Zulle de denilen Ashâbu’s-Suffe’nin sayısı; evlenme, ölme, vazife ile Medine’den ayrılma gibi durumlara bağlı olarak değişse de rivâyetlerden anlaşıldığı kadarıyla Suffe’de devamlı kalmak üzere seksen ile yüz civarında sahâbe bulunmaktaydı. Ancak bu sayı, uzak yerlerden Medine’ye gelenlerle dört yüze kadar çıkmaktaydı. Zira Medine’de yakını olmayanlar da Suffe’de kalabiliyorlardı.
      Efendimiz (sas) Ashâb-ı Suffe’nin eğitimiyle bir başmuallim gibi ilgilenir, onlara her türlü işlerinde yardımcı olurdu. Diğer Müslümanların, özellikle Hz. Peygamber(sas)’in yardımıyla geçimlerinin sağlandığı Suffe ehli Resûlullah(sas)’a gelen sadakanın tamamının sahipleri, hediyelerin ise ortaklarıydılar.
      Resûlullah(sas)’ın Suffe ashâbına olan yakın ilgisini ortaya koyan pek çok rivâyet vardır. Yiyecek ve giyecek itibariyle ciddi sıkıntılar yaşayan Suffe ehlinin bu durumunu belirten şu rivâyet, bize onların yaşadıkları zorluklar hakkında bilgi vermektedir: Bir gün Hz. Fâtıma ve Hz. Ali çalışmaktan ellerinin kabardığını söyleyerek kendilerine yardımcı olacak bir köle talep ederler. Resûlullah (sas) onlara şu cevabı verir: “Allah’a yemin olsun ki size köle veremem. Suffe ehli açlıktan kıvranırken ben onlara infak edecek bir şey bulamıyorum. Köle olsa onu satar bedeliyle Suffe ehline yiyecek alırım.”[2] Suffe ehlinden olan Ebû Hüreyre’nin “Ashâb-ı Suffe’den yetmiş zat gördüm. İçlerinde ridası (belinden yukarısını örten elbise) olan bir tek kimse yoktu. Ya izar (belden aşağıyı örten elbise) bağlar veya boyunlarına bağladıkları bir parça elbise giyerlerdi.” sözü de ilk İslâm talebelerinin yaşadıkları fakirliğin boyutunu çok açık bir şekilde izah etmektedir.
      Geçimlerinin Resûlullah (sas) tarafından sağlanmaya çalışıldığı Suffelilerin en önemli görevleri, hiç şüphesiz eğitim ve öğretimle meşgul olmaktı. Kimi zaman Kur’an’ın nüzûlüne şahid olan Ashâb-ı Suffe, Efendimiz’e (sas) bazı sorular sorarak pekçok mesele hakkında malumatımızın olmasına vesile olmuşlardır.[3] Abdullah b. Ömer, Ebû Hüreyre, Ebû Zerr el-Gıfârî gibi meşhur sahâbîler Suffe’de yetişmişlerdir. Ayrıca burada Ebû Saîd el-Hudri, Abdullah b. Amr b. Harâm, Abdurrahman b. Cebr, Uveym b. Sâide gibi Medineli sahâbîlerin bulunması da Suffe’nin “öğretim müessesesi” olma özelliğini ortaya koymaktadır. Abdullah b. Mesud, Selmân-ı Farisî, Ammar b. Yasir gibi pek çok âlim sahâbî Suffe saflarında yetişmiştir. Resûlullah’ın (sas) önde gelen müezzinleri Bilâl-i Habeşî ve Abdullah İbn Ümmi Mektûm da Ashâb-ı Suffe’dendirler.
      Hz. Peygamber’in (sas) sünnetinden fiilî örnek olarak gördüğümüz Suffe, aynı zamanda ilk İslâm devletinde eğitim-öğretim kurumlarına, bu kurumlarda eğitim ve öğretimde bulunan hoca ve öğrencilere verilen önemi de ortaya koymaktadır. Zira Müslümanların ilk eğitim ve öğretim kurumu olan Suffe’de bizzat Resûlullah (sas) dersler veriyordu. Efendimiz (sas) burada bazı sahâbîleri hoca olarak görevlendirmiş ve uygulanacak eğitimin esaslarını da bizzat kendisi belirlemiştir. Hz. Peygamber (sas) ashâbına Kur’an’ı Abdullah b. Mesud, Ebû Huzeyfe’nin azadlısı Sâlim, Muaz b. Cebel ve Übey b. Ka‘b’dan öğrenmelerini emretmiş ve bu kıymetli sahâbîleri de hoca olarak görevlendirmiştir. Hatta Übey b. Ka‘b, vefat edinceye kadar Suffe’de Kur’an öğretmeye devam etmiştir.
      Rivâyetler, Efendimiz(sas)’in özellikle sabah namazından sonra Suffe’ye geçip orada bulunanların eğitimiyle ilgilendiğini, onlarla sohbet ettiğini[4] ve hatta namaz vakitleri dışında da buraya uğrayıp teftişte bulunduğunu belirtmektedir.[5] Bu özelliklerinden dolayı Suffe’nin, İslâm’da her mescidde uygulanmaya çalışılan eğitimin, Mescid-i Nebevî’de organize ve sistematize edilmiş hatta kurumlaşmış şekli olduğu söylenebilir.
      Resûlullah(sas)’ın hiçbir konuşması, hiçbir hutbesi yok ki bunların îrâdı sırasında Ashâb-ı Suffe orada hazır bulunmasın ve hıfzederek orada bulunmayan diğer sahâbîlere nakletmesin. Bundan ötürü İslâm ahkâmının hıfz ve naklinde Ehl-i Suffe’nin çok önemli bir yeri vardır. Eldeki rivâyet malzemesine dikkat edildiğinde görülecektir ki pek çok hadisin isnadının birinci halkasını Suffe ehlinin güzide şahsiyetleri oluşturmaktadır.[6] Muksirûndan olan Ebû Hüreyre, Abdullah b. Ömer, Ebû Saîd el-Hudrî; mukillûndan sayılsa da hadis rivâyeti, tefsir ve fıkıhta büyük bir otorite kabul edilen Abdullah b. Mesûd (848 hadis) Suffe ashâbının önde gelenlerindendir. Ebû Hüreyre, Abdullah b. Mesûd, Ebû Saîd el-Hudrî, Abdullah b. Ömer gibi tefsir ve hadis rivâyetinde temayüz etmiş pek çok sahâbînin Suffe’den olması, burada icra edilen ilmî faaliyetin boyutlarını gayet güzel ifade etmektedir.
      Suffe ehli bir taraftan Resûlullah(sas)’ın talim ve terbiyesi altında yetişirken bir taraftan da İslâm’ı tebliğ görevini üstlenmişlerdi. Ashâb-ı Suffe’den ehliyetli olanlar, Resûlullah (sas) tarafından ihtiyaç duyulan yerlere İslâm’ı anlatmak üzere gönderiliyorlardı. Suffe ashâbının bir kısmı Efendimiz (sas) hayatta iken bir kısmı da O’nun vefatından sonra farklı beldelere gidip yerleşmişler ve hayatlarının sonuna kadar tebliğe devam etmişlerdir.
      Suffe ashâbının İslâm’ın tebliğ edilmesi noktasında icra ettikleri görevi ve Hz. Peygamber’in onlara verdiği değeri anlamak için Bi’rimaûne hadisesi önemlidir. Hicretin 4. yılında Efendimiz (sas) Medine’ye gelen Necid halkından Ebû Berâ Âmir b. Mâlik’e Müslüman olmasını teklif eder. Ebû Berâ bu teklifi kabul etmemekle birlikte Resûlullah(sas)’tan kabilesine İslâmiyet’i anlatacak birilerini göndermesini ister ve gönderilecek muallimlerin kendi himayesinde olacağını belirtir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) Suffe’de yetişmiş ve Kur’an’ı çok iyi bilmelerinden ötürü kendilerine “kurrâ” denilen yetmiş sahâbîyi gönderir. Ne var ki bu kıymetli muallimler topluluğu Bi’rimaûne denilen yerde pusuya düşürülerek –biri hariç[7]– hepsi şehid edilir. Efendimiz’in (sas) hayatında yaşadığı en büyük üzüntü olarak bilinen bu hadise üzerine İki Cihan Serveri (sas) kırk gün boyunca sabah namazlarında kabilelerin bizzat adlarını söyleyerek beddua ettirir ve ashâbı da “âmin” der.

      Rahile YILMAZ




      [1] Buhârî, Rikak, 17.
      [2] Fethu’l-Bârî, VII, 24.
      [3] Buhârî, Salât, 84.
      [4] Dârimî, Sünen, II, 127.
      [5] Ebû Dâvûd, Edeb, 103.
      [6] Kamil Miras, Tecrid-i Sarih, VII, 47.
      [7] Bu kıymetli sahâbî Ka‘b b. Zeyd’dir. Müşrikler onu öldü zannedip ağır yaralı bıraktılar. Ka‘b b. Zeyd, daha sonra yaşamış ve Hendek Gazası’nda şehid olmuştur

      #786275
      Anonim

        ASHÂBU’S-SUFFE

        Hz. Peygamber (s.a.s.)’in mescidine bitişik sofada barınan ve islâmî tedrisatla meşgul olan sahabiler.
        Suffe, eski evlerdeki seki, sed gibi yüksekçe eyvan demektir. Dilimizde buna sofa da denir. İslâm tarihinde “suffe” denilince, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Medine’deki mescidinin bitişiğindeki bu isimle anılan yer anlaşılır. Burada barınan sahabîlere de “ashab-ı suffe” veya “ehl-i suffe” denir. (Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VII, 46).
        Ashab-ı suffe ictimaî, siyasî ve askerî nedenlerle Medine döneminde ortaya çıkmıştır. Kavim ve kabileleri arasında İslâm’ı yaşama imkânı bulamayıp gerek Hz. Peygamber (s.a.s.)’le beraber Mekke’den ve gerekse muhtelif yerlerden Medine’ye hicret eden fakir, yeri, yurdu olmayan kimseler burada barınırlardı. İslâmiyet’te ilk yatılı medrese burası olmuştur. Bundan sonra buranın durumu örnek alınarak İslâm aleminde medreseler hep camilerin etrafına yapılmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, II, 940).
        Medineli müslümanlar olan Ensar evini-barkını,bütün mal varlığını geride bırakarak şehirlerine hicret eden müslümanlara maddî ve manevi yönlerden çok yardımcı oldular. Fakat buna rağmen, yer-yurt sahibi yapılamıyan bazı kimsesiz müslümanların açıkta kalmaması için böyle bir yer yapıldı. Suffe ehlinin ihtiyaçlarıyla Hz. Peygamber (s.a.s.) bizzat ilgilenir, Beytü’l-mâl’e ve kendisine gelen malların büyük bir kısmını onlara ayırırdı. Kendisinin yetişemediği hâllerde Ashab’a tavsiye eder, evlerine Suffe ehlinden götürebilecekleri kadar misafir almalarını söylerdi. Bu sebeple bunlara: Edyâfu’l-müslimîn (Müslümanların Misâfirleri) de denilmiştir. (Buhârî, Rikak, 17) Suffe ehlinin ihtiyaçlarıyla Peygamberimiz, kendi ailesinin ihtiyaçlarından daha çok ilgilenirdi. Bir defasında, değirmen çekmekten yorgun düştüğü için bir hizmetçi isteğinde bulunan kızı Fâtıma’ya peygamberimiz: “Kızım! sen ne diyorsun? Ben, daha henüz Ehli Suffe’nin ihtiyaçlarını temin edebilmiş değilim. ” demişti.
        Ashab-ı Suffe hayatlarını Peygamber medresesinden ilim ve irfan tahsil etmeye adamış seçkin kimselerdir. Bunlar daima Mescid-i Nebevî’de bulunurlar, kendilerini ilim ve ibadete verirler, hep oruçlu olurlar, Kur’an tahsil ederler, Hz. Peygamber’in vaz ve irşâdını dinlerler, onunla beraber savaşlara iştirak ederlerdi. Onların geçimleriyle bizzat Hz. Peygamber ilgilenir ve ashabın zenginlerini de onla ra yardım etmeye teşvik ederdi.
        Gücü kuvveti yerinde olan Suffeliler, dağdan sırtlarında odun taşımak dahil olmak üzere ellerinden gelen işleri yapıyor, mümkün mertebe ihtiyaçlarını sağlamaya çalışıyorlardı. Yoksa Suffe, bir tembeller yuvası değildi. Son derece ihtiyaç ve zaruret içinde olsalar da, iffet ve vakarları onlara, başkalarından bir şey istemeye izin vermiyordu. Şu ayetin onlar hakkında indirildiği rivayet edilir. (Kurtubî, el-Câmi’u li Ahkâmi’l-Kur’an, III, 340)
        “Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde dolaşamayanlara; hayalarından dolayı, kendilerini tanımayanların zengin sandıkları yoksullara verin. Onları yüzlerinden tanırsın; yüzsüzlük ederek insanlardan bir şey istemezler. Sarfettiğiniz iyi bir Şeyi, Allah Şüphesiz bilir. ” (el-Bakara, 2/273)
        Peygamberimize bir şey ikram edildiği zaman Efendimiz, ne maksatla getirildiğini sorardı. Sadaka olduğu söylenirse kendisi kabul etmez Ashabı Suffe’ye gönderirdi. Şayet hediye olduğu söylenirse, bir kısmını ailesi için alıkor, bir kısmını yine Ashab-ı Suffe’ye gönderirdi.
        Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifde Resulullah (s.a.s.): “İki kişilik yiyeceği olan, Ashab-ı Suffe’den bir üçüncüsünü, dört kişilik yiyeceği olan, bir beşincisini, yahut da altıncısını alıp birlikte götürsün” buyurmuş ve bizzat kendisi on tanesini evine götürmüştür. Ebû Bekir (r.a.) da üç tanesini götürmüştür. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, II, 540)
        Suffede sadece, kimsesiz sahabîler değil, zaman zaman, sevgili peygamberimizi görmek için gelen ve kalacak başka bir yeri olmayan misafirler de kalıyordu. Bunun yanında, evlenip ev-bark sahibi olarılar da Suffe’den ayrılıyordu. Bunun için, Ehli Suffe’nin sayısı daima aynı kalmamıştır. Kaynakların bildirdiğine göre Suffeliler’in sayısı;10-30-70-90-400 arasında değişmektedir. Bu rakamlar da, sayılarının zaman zaman değiştiğini göstermektedir.
        Peygamberimiz Suffe ehlinin sadece maişetiyle değil, ibadet ve ilim hayatıyla da yakından ilgileniyordu. Şu hadise bunu göstermektedir: “Bir gün Resulullah (s.a.s.) evinden çıkarak mescide girdi. Mescidde iki halk ile karşılaştı. Bunlardan biri Kur’an okuyor ve Allah’a dua ediyor, diğeri ise ilim öğreniyor ve öğretiyordu. Bunları görünce “İkisi de hayır işliyorlar.
        Bunlar Kur’an okuyor ve Allah’a dua ediyorlar. Allah, dilerse verir, dilerse vermez. Ama şunlar, ilim öğreniyor ve öğretiyorlar. Şüphesiz ben bir muallim (öğretmen) olarak gönderildim” buyurdu ve ilimle meşgul olanların yanına oturdu.” (Dârimî, İbni Mâce)
        Bu iki topluluk da Ehli Suffe’den idi. Çünkü onlar, gündüzleri mescidde ilim ve ibadetle meşgul olur, Suffe’yi yatakhane ve ilmî müzakere yeri olarak kullanırlardı. (Ebû Dâvud, Büyû’, 36) İlimle meşgul olan Suffe ehline başta Kur’an-ı Kerîm olmak üzere; yazı, hadisler, çeşitli dînî bilgiler öğretiliyordu. Öğretmenleri ise; başta sevgili Peygamberimiz olmak üzere, Abdullah b. Mes’ud, Übey b. Ka’b, Muaz b. Cebel, Ebu’d-Derdâ, Ubâde b. es-Sâmit gibi bilgin sahabîler idi. Ehli Suffe ilme son derece düşkündü. Dünyevî meşgaleleri de olmadığı için zamanlarının çoğunu, ilmî müzakerelere ve Peygamberimizle beraber olmaya verebiliyorlardı. Belki de Peygamberimiz, böyle bir imkânın doğması için onların ihtiyaçlarını gidermeye bu kadar ihtimam göstermiştir.
        Ashab arasında,1000’den fazla hadis rivayet edenlere “Müksirûn*: Çok hadis rivayet edenler” denir ve bunların hepsi yedi sahabîdir. Bu yedi sahabînin de üçü; Ebû Hüreyre, Abdullah b. Ömer, Ebû Saîd el-Hudrî idi. Bu sahabîlerden Ebû Hüreyre şöyle der:
        “Benim fazla hadis rivayet etmem çok görülmesin! Muhacir kardeşlerimiz çarşıda, pazarda ticaretle, Ensar kardeşlerimiz de tarlada bahçede ziraatle uğraşırken Ebu Hüreyre, boğaz tokluğuna Peygamber’in mübarek nasihatlarını ezberliyor, onların şahit olmadığı olaylara şahit oluyordu.” (Buhârî)
        ilme ve Hz. Peygamber’in yanında olmaya düşkünlüğünden olsa gerek ki, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, Suffe’de kalmayı, Mescid-i Nebevî’ye hayli uzak olan baba evine tercih etmiş ve ilimle, hadis öğrenme ile daha fazla meşgul olmuştur.
        Peygamber Efendimiz Suffe’de yetişen bu elemanları, bilgi ve kabiliyetlerine göre çeşitli hizmetlerde kullanıyordu. Meselâ;
        Yeni müslüman olan kabilelere Kur’an ve diğer dînî bilgileri öğretmek, onları İslâmî yönden eğitmek için Ehli Suffe’den muallim ve mûrşidler görevlendiriyordu. Raci’ ve Bi’ri Maûne* vak’alarında kalleşçe şehit edilen yetmiş kurrâ, böyle bir göreve giderken müşrikler tarafından şehit edilmişti. İslâm’ı öğrenmek için kısa bir süre Medine’ye, Hz. Peygamber’in yanına gelenler; bir taraftan sevgili Peygamberimiz’le görüşürken, öbür taraftan, bilhassa Suffe ehlinden olan muallimlerden çeşitli İslâmî bilgileri öğreniyorlardı. Peygamberimiz, Suffe ehlinden olan Bilâl-i Habeşi ve Abdullah b. Ümmü Mektûm’u müezzinlikle görevlendirmişti.
        Kısacası Suffe; leylî-meccânî (parasız-yatılı) bir eğitim ve öğretim yuvası, çeşitli hizmetler için de hazır bir kuvvet idi.
        Ehli Suffe’den olan ve yukarıda ismi geçen sahabîlerden başka, bu babda Ebû Zerr el-Gıfârî, Huzeyfe, Ammar, Habbâb, Ebû Hüreyre, Selmân-ı Fârisî, Suheybi’r-Rûmî, Ukbe b. Âmir, Ükkâşe, Abdullah b. Mesud, Berâ b. Mâlik gibi önemli sahabileri sayabiliriz.
        Akif KÖTEN
        Durak PUSMAZ

        #786276
        Anonim

          Mescid-i Nebevî’nin bir tarafına, etrâfı açık ve üstü hurma dallarıyla örtülü bir suffe43 (gölgelik, çardak) yapıldı. Evi ve âilesi olmayan fakir müslümanlar burada kalır ve onlara “Ashâb-ı Suffe” veya “Ehl-i Suffe” denirdi.44 İçlerinden evlenen, sefere çıkan, bir başka yere yerleşen veya vefât edenler olduğu zaman sayıları değişir, bâzen artar bâzen de eksilirdi. Bir ara sayılarının yetmişi bulduğu olmuştur.

          Bâzı kaynaklarda Suffe Ehli’nden olduğu söylenen yüzden fazla sahâbînin ismi zikredilir. Bunların maîşetlerini Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- temin eder, hâli vakti yerinde olan sahâbenin onlara yardımcı olmalarını isterdi.
          Ashâb-ı Suffe’den olan Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle demektedir:
          “Suffe Ehli, İslâm misâfirleriydi. Onların ne sığınacak bir âileleri ne malları ne de bir kimseleri vardı. Bir sadaka geldiğinde Peygamber Efendimiz onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şâyet gelen bir hediye ise kendisi ondan bir parça alır ve kalanını yine Ashâb-ı Suffe’ye gönderirdi. Böylece gelen hediyeyi onlarla paylaşırdı.” (Buhârî, Rikâk, 17)
          Yine Ebû Hüreyre Hazretleri şöyle demiştir:
          “Ben Suffe Ehli’nden yetmiş kişiyi gördüm. Hiçbirinin üzerinde bütün vücûdunu örten bir elbise yoktu. Ya belden aşağı giyilen bir izâr ya da belden yukarı giyilen bir ridâları vardı. Elbiselerini boyunlarına bağlarlardı. Bunların bir kısmı baldırlarının yarısına, bir kısmı da topuklarına erişirdi de avret yerleri görülmesin diye elbiselerini elleriyle toplarlardı. (Buhârî, Salât, 58)
          Fedâle bin Ubeyd -radıyallâhu anh- ise şöyle demiştir:
          “Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâba namaz kıldırırken, onlardan bâzıları açlığın verdiği tâkatsizlikten ayakta duramayarak düşüp bayılırdı. Bunlar Suffe Ashâbı idi. Çölden gelen bedevîler: «Bunlar deli!» derlerdi. Allâh Rasûlü namazı bitirince açlıktan bayılanların yanına gider ve onları tesellî ederek:
          «Allâh Teâlâ’nın katında sizin için neler hazırlandığını bir bilseydiniz, daha fazla yoksul ve muhtaç olmayı isterdiniz.» buyururdu.” (Tirmizî, Zühd, 39/2368)
          Abdurrahmân bin Ebû Bekir -radıyallâhu anhümâ- da şu hâdiseyi nakleder:
          “Suffe Ashâbı gâyet fakir kimselerdi. Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
          «–İki kişilik yemeği olan, (Suffe ashâbından) bir üçüncüsünü; dört kişilik yemeği olan da, bir beşincisini ve hattâ altıncısını yemeğe buyur edip götürsün!»
          Babam Ebû Bekir, onlardan üç kişiyi evimize getirdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de on kişiyi hâne-i saâdetlerine götürüp ikrâm etti… Allâh’a yemin ederim ki, yediğimiz her lokmanın ardından yemek daha da artıyordu. Nihâyet misâfirler doydular. Yemek de ilk getirildiğinden daha fazla olarak ortada duruyordu. Ebû Bekir, yemeğe baktı ve hanımına hitâben:
          «–Ey Benî Firâs’ın kızı! Bu ne hâl?» dedi.
          O da:
          «–Gözümün nûruna yemin ederim ki, yemek şimdi öncekinden üç misli daha fazla!» dedi.” (Buhârî, Mevâkît 41, Menâkıb 25, Edeb 87-88; Müslim, Eşribe 176-177)
          64bdbfe8bd9c3bf6fc7a7ccdbb2d2798.jpg
          Bu manzara, ihlâs ve cömertliğin getirdiği berekete müşahhas bir misâldir.
          Suffe Ashâbı iş buldukları zaman çalışırlar, diğer zamanlarda mescidde ilim ve ibâdetle meşgûl olurlardı. Nitekim gücü kuvveti yerinde olan Suffe Ashâbı, dağlardan sırtlarında odun getirmek, su taşımak gibi ellerinden gelen her türlü işi yapar, kazandıkları parayla arkadaşlarına yiyecek alırlardı.45 İffet ve vakarlarına düşkünlükleri sebebiyle şahsiyetlerini zedeleyecek hareketlerden imtinâ ederlerdi. Kimseden bir şey istemezlerdi.
          Ashâb-ı Suffe, dînin menbaına en yakın, Rasûlullâh’ın meclisine en müdâvim insanlardı. Bu yüzden yetişmeleri daha hızlı oluyordu. Muallimleri başta Hazret-i Peygamber olmak üzere Übey bin Kâ’b, İbn-i Mes’ûd, Muâz bin Cebel ve Ubâde bin Sâmit gibi âlim sahâbîlerdi.
          Ehl-i Suffe, yüksek seviyede ve âdeta hızlandırılmış bir eğitim görmekteydiler. Nitekim en çok hadîs-i şerîf rivâyet eden sahâbîler (müksirûn) umûmiyetle onlar içinden çıkmıştır. Bunların başında gelen Ebû Hüreyre Hazretleri şunları söyler:
          “İnsanlar, «Ebû Hüreyre çok hadîs naklediyor.» diye şaşırıyorlar… Muhâcir kardeşlerimiz çarşıda, pazarda ticâretle; Ensâr kardeşlerimiz tarlada, bahçede ziraatle meşgûl iken, Ebû Hüreyre boğaz tokluğuna Allâh Rasûlü’nün yanında bulunuyor, onların şâhid olmadığı nice şeylere şâhid oluyor, ezberleyemediklerini ezberliyordu.” (Buhârî, İlim, 42)
          İslâm’ı öğrenmek için kısa bir süre Medîne’ye gelen heyetler bir taraftan Varlık Nûru ile görüşürken diğer taraftan da Ashâb-ı Suffe’den bilmedikleri hususları öğreniyorlardı. Medîne dışında yeni müslüman olan kabîlelere İslâm’ı öğretmek üzere bir muallim göndermek gerektiğinde, bunlar arasından seçiliyordu.
          Ashâb-ı kirâm arasında fazîlet bakımından Hulefâ-i Râşidîn, Aşere-i Mübeşşere ve Ashâb-ı Bedir’den sonra Ashâb-ı Suffe gelirdi. Allâh Teâlâ onları muhtelif âyetlerde medhetmiştir. Cenâb-ı Hak buyurur:

          لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ

          (Yapacağınız hayırlar) kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirlere olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allâh bilir.” (el-Bakara, 273)
          Habbâb -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:
          “Mütekebbir müşriklerden Akrâ bin Hâbis ile Uyeyne bin Hısn, Allâh Rasûlü’nün yanına geldiler. O’nu Bilâl, Suheyb, Ammâr, Habbâb gibi fakir ve kimsesiz müslümanlar arasında otururken buldular. Çevresindeki bu zayıf müslümanları hor ve hakîr görerek Efendimiz’e:
          «–Bizim için bunlardan farklı bir meclis tahsîs etmeni isteriz. Böylece Araplar, bizim bunlardan üstün olduğumuzu anlasınlar. Biliyorsun ki, bize Arap kabîlelerinden birtakım elçiler ve heyetler gelir. Onların bizi bu kölelerle birlikte görmelerinden utanırız. Dolayısıyla, biz gelince onları yanından uzaklaştır. Sen’inle işimiz bittikten sonra yine istersen onlarla ayrıca otur.» dediler.
          Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
          «–Olur.» buyurdu.
          Onlar ise:
          «–Olur demen yetmez! Bizim için bunu yazılı hâle getir.» dediler.
          Bunun üzerine Allâh Rasûlü -aleyhissalâtü vesselâm-, Hazret-i Ali’yi çağırdı, bir de yazdırmak için sayfa istedi. Biz bir köşede oturuyorduk. O sırada Cebrâîl -aleyhisselâm- şu âyet-i kerîmeleri getirdi:

          وَلاَ تَطْرُدِ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِم مِّن شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِم مِّن شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِمِينَ

          «Sabah-akşam Allâh’ın rızâsını dileyerek Rablerine duâ edenleri sakın yanından uzaklaştırma! Onların hesâbından Sana hiçbir sorumluluk yoktur. Sen’in hesâbından da hiçbir şey onlara âit değildir. Eğer onları uzaklaştırırsan, zâlimlerden olursun!» (el-En’âm, 52)

          <

          وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لِّيَقُولواْ أَهَـؤُلاء مَنَّ اللّهُ عَلَيْهِم مِّن بَيْنِنَا أَلَيْسَ اللّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ

          «Biz, onların bir kısmını diğerleri ile: “Allâh aramızdan bunlara mı lutfunu lâyık gördü?” desinler diye işte böyle imtihân ettik. Allâh şükredenleri en iyi bilen değil mi?» (el-En’âm, 53)

          وَإِذَا جَاءكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ

          «Âyetlerimize îmân edenler Sana geldiklerinde de ki: “Selâm sizlere! Rabbiniz, rahmet ve merhamet etmeyi va’detmiştir.”…» (el-En’âm, 54)
          Âlemlerin Efendisi, antlaşmayı yazdırmak üzere eline aldığı sayfayı derhâl bir kenara bıraktı ve bizi yanına çağırdı. Huzûruna geldiğimizde bize:

          «…Selâm sizlere! Rabbiniz, rahmet ve merhamet etmeyi va’detmiştir…» diyordu.
          O’na yaklaştık, hattâ o kadar yaklaştık ki dizlerimizi O’nun dizlerine dayadık. Bu âyetin nüzûlünden sonra, biz eskiden olduğu gibi Efendimiz’in yanında oturmaya devâm ettik. Fakat O, istediği zaman yanımızdan kalkıp giderdi. Ne zaman ki:

          وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُم بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا

          «Sabah-akşam rızâsını dileyerek Rablerine duâ edenlerle birlikte candan sabret! Dünyâ hayâtının süslerini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma!..» (el-Kehf, 28) âyet-i kerîmesi nâzil oldu, artık böyle davranmadı. Bundan sonra biz daha titiz davranmaya başladık. Birlikte otururken vakit bir hayli geçince Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rahatça kalkıp gidebilmesi için, biz nezâket göstererek erken davranır ve O’nun yanından kalkardık.” (İbn-i Mâce, Zühd, 7; Taberî, Tefsîr, VII, 262-263)
          Bu son âyet-i kerîme nâzil olunca, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hemen kalkıp o fakir sahâbîlerini aramaya koyuldu ve onları mescidin arka tarafında Allâh’ı zikrederlerken buldu. Bunun üzerine:
          “Canımı almadan önce, ümmetimden bu insanlarla berâber sabretmemi emreden Allâh’a hamd olsun! Artık hayâtım da ölümüm de sizinle berâberdir.” buyurdu. (Vâhidî, s. 306)
          Ebû Saîd -radıyallâhu anh- anlatıyor:
          “Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, (bütün vücûdunu örten bir elbisesi olmadığı için) diğerleri(nin karaltısından istifâde) ile iyice örtünmeye çalışıyorlardı. Bir kimse de bize Kur’ân okuyordu. Derken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çıkageldi ve yanımızda durdu. Allâh Rasûlü’nün gelmesi üzerine Kur’ân okuyan kimse okumayı bıraktı. Rasûlullâh da selâm verdi ve:
          «–Ne yapıyorsunuz?» diye sordu.
          «–Ey Allâh’ın Rasûlü! O hocamızdır, bize Kur’ân okuyor. Biz de Allâh Teâlâ’nın kitâbını dinliyoruz.» dedik.
          Bunun üzerine Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
          «–Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen kimseleri yaratan Allâh’a hamd olsun!» dedi.46
          Sonra Allâh Rasûlü, kendisini bizimle aynı seviyede tutarak ortamıza oturdu. Eliyle işâret edip:
          «–Şöyle (halka yapın!)» dedi.
          Cemaat hemen etrâfında halka oldu ve yüzlerini O’na doğru çevirdi. Nihâyet Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizlere şu müjdeyi verdi:
          «–Ey yoksul muhâcirler, müjdeler olsun! Sizlere kıyâmet gününde tam bir nûr müjdeliyorum. Sizler cennete, insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünyâ günleriyle) beş yüz sene eder.»” (Ebû Dâvûd, İlim, 13/3666)
          4d9ab88d4ffab070d9baeea1d797d73c.jpg

        3 yazı görüntüleniyor - 1 ile 3 arası (toplam 3)
        • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.