• Bu konu 6 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
8 yazı görüntüleniyor - 1 ile 8 arası (toplam 8)
  • Yazar
    Yazılar
  • #661826
    Anonim

      ve bihi nesteinu

      İkinci Şu’lenin Üçüncü Nuru şudur ki:
      Kur’an, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünki kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemal cihetinden dört menbaı var.
      Biri mütekellim,
      biri muhatab,
      biri maksad,
      biri makamdır.
      Ediblerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir.
      Öyle ise, sözde
      Kim söylemiş?
      Kime söylemiş?
      Ne için söylemiş?
      Ne makamda söylemiş?” ise bak.
      Yalnız söze bakıp durma.

      Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır. Kur’anın menbaına dikkat edilse, Kur’anın derece-i belâgatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır.
      (25. Söz)

      Bizlerde bu noktadan, Mütekellimi tesbit edelim inşaallah..

      Üstad r.a Mürşid midir ?
      Üstad r.a Alimmidir ?
      Üstad r.a Her ikisimidir ?

      Diye Risale-i nur’lara bakınca, Bizler ne görmekteyiz,yani Üstad r.a MÜTEKELLİM olarak, hangisidir..

      #769114
      Anonim

        ve bihi nesteinu

        Alimleri ve meclislerini anlamak babında maksada işaret edecek alıntılar yapalım..


        ..Sonra imanın kuvvetinden ulvî bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ı talib, Enbiya Aleyhimüsselâm’ın meclisinden gelirken, ülemanın ilmelyakîn suretinde kat’î ve kuvvetli delillerle, Enbiyaların (Aleyhimüsselâm) davalarını isbat eden ve asfiya ve sıddıkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkikler, onu dershanelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki: Binlerle dâhî ve yüzbinlerle müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik kıl kadar bir şübhe bırakmayan tedkikat-ı amikalarıyla, başta vücub-u vücud ve vahdet olarak müsbet mesail-i imaniyeyi isbat ediyorlar. Evet, istidadları ve meslekleri muhtelif olduğu halde usûl ve erkân-ı imaniyede onların müttefikan ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakînî bürhanlarına istinadları öyle bir hüccettir ki; onların mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak ve bürhanlarının umumu kadar bir bürhan bulmak mümkün ise, karşılarına
        ayet-ül kübra
        ..-Benim Cezire’de çok âlimlerim var; eğer hepsini ilzam edebilirsen senin dediğini yaparım, eğer ilzam edemezsen seni Fırat Nehri’ne atarım.

        Molla Said:

        -Bütün ülemayı ilzam etmek benim haddim olmadığı gibi, beni de nehre atmak senin haddin değildir. Fakat ülemaya cevab verince sizden birşey isterim ki, o da mavzer tüfeğidir.
        Tarihçe-i Hayat
        İstanbul’a gelmeden evvel bir gün Tahir Paşa:

        Şark ülemasını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin? demişti.


        ..İstanbul’a gelir gelmez ülemayı münazaraya davet etti. Bunun üzerine İstanbul’daki meşhur âlimler grup grup ziyarete gelip sualler soruyorlar ve o hepsinin de cevablarını sahih olarak veriyordu. Bundan maksadı, Şarkî Anadolu’daki ilm ü irfan faaliyetine nazar-ı dikkati celbetmekti. Yoksa Molla Said, kat’iyyen hodfüruşluğu sevmezdi. Her türlü gösteriş ve alayişten müberra olarak hareket ederdi. İlim, cesaret, hâfıza ve zekâ itibariyle pek hârika idi. Aynı derecede belki daha ziyade olarak hâlis ve muhlis idi. Tasannu ve tekellüften kat’iyyen hoşlanmazdı. İstanbul’daki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asılı idi: “Burada her müşkil halledilir, her suale cevab verilir, fakat sual sorulmaz.”

        ..İstanbul’da grup grup gelen ülemanın suallerini cevablandırıyordu. Genç yaşında böyle bilâistisna bütün suallere cevab vermesi ve gayet mukni’ ve belig ifade ve hârika hal ve tavırlarıyla, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire sevkediyordu. Ve “Bedîüzzaman” ünvanına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zâtı, bir “nadire-i hilkat” olarak tavsif ediyorlardı.
        Tarihçe-i Hayat

        #769115
        Anonim

          ve bihi nesteinu

          Mürşidleri ve meclislerini anlamak babında maksada işaret edecek alıntılar yapalım

          …Sonra, imanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakîn derecesinden aynelyakîn mertebesine terakkisindeki envârı ve ezvakı görmeye çok müştak olan o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telahukuyla tevessü’ eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra genişliğinde bir tekye, bir hangâh, bir zikirhane, bir irşadgâhta ve cadde-i kübra-yı Muhammedînin (A.S.M.) ve mi’rac-ı Ahmedînin (A.S.M.) gölgesinde hakikataçalışan ve hakka erişen veaynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:

          ..O ehl-i keşf ü keramet mürşidler; keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve kerametlerine istinaden bil’icma’ müttefikan “Lâ ilahe illâ Hû” diyerek, vücub-u vücud ve vahdet-i Rabbaniyeyi kâinata ilân ediyorlar. Güneşin ziyasındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renk ile, belki esma-i hüsna adedince, Şems-i Ezelî’nin ziyasından tecelli eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyalı levnler ve başka başka hakikatlı tarîkatlar ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurani âriflerin icma’ ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zahir ve bahir olduğunu aynelyakîn müşahede etti ve enbiyanın (Aleyhimüsselâm) icmaı ve asfiyanın ittifakı ve evliyanın tevafuku ve bu üç icmaın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyasından daha parlak gördü..

          ..Sonra, pür-merak ve pür-iştiyak o misafir, âlem-i şehadet ve cismanî ve maddî cihetinde mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ı hallerinden ders aldığından, âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalaa ile bir seyahat ve bir taharri-i hakikat arzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan ve kâinatın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber manen kâinat kadar inbisat edebilen müstakim ve münevver akılların, selim ve nurani kalblerin kapısı açıldı. Baktı ki; onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehadet ortasında insanî berzahlardır ve iki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve kalbine dedi ki: Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki iman noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütalaamız ile istifade etmeliyiz, dedi. Mütalaaya başladı. (ayet-ül kübra)


          ..”Sen kendin hastasın, kendine bir tabib ara!” Ben dedim: “Sen tabibim ol!” Tuttum, kendimi ona muhatab addederek, o kitabı bana hitab ediyor gibi okudum.
          Mektubat


          İkinci Misal: Biraderzadem merhum Abdurrahman, sekiz seneden beri benden ayrılıp dünyanın gaflet ve evhamlarına bulaştığı halde, şahsıma karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zannı varmış. Bende olmayan ve elimden gelmeyen himmeti istiyor ve meded bekliyordu.Kur’an-ı Hakîm’in himmeti imdadına yetişti. Haşre dair olan Onuncu Söz’ü, vefatından üç ay evvel eline yetiştirdi. O Söz onu manevî kirlerinden ve evham ve gafletten temizlemekle beraber; âdeta mertebe-i velayete çıkmış gibi, vefatından evvel yazdığı mektubunda üç zahir keramet izhar etmiş. Yirmiyedinci Mektub’un fıkraları içinde dercedilmiş, müracaat olunsun.

          Üçüncü Misal: Burdur’lu Hasan Efendi isminde ehl-i kalb bir âhiret kardeşim ve talebem vardı. Bana karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zan ederek, büyük bir veliden himmet beklemek gibi bîçare benden meded bekliyordu. Birdenbire hiç münasebet yokken, Otuzikinci Söz’ü Burdur köylerinde oturan birisine mütalaa etmek üzere verdim. Sonra Hasan Efendi hatırıma geldi, dedim: “Şayet Burdur’a gidersen Hasan Efendi’ye ver, beş-altı gün mütalaa etsin.” O adam gitmiş, doğrudan doğruya Hasan Efendi’ye vermiş. Hasan Efendi’nin eceli otuz-kırk gün kalmıştı. Gayet susamış bir adamın, âb-ı kevser gibi tatlı suya rastgelirken yapışması gibi; öyle de Otuzikinci Söz’e yapışmış, mütemadiyen mütalaa yapa yapa ve tefeyyüz ede ede, hususan Üçüncü Mevkıfındaki muhabbetullah bahsinde, tamamıyla derdine deva bulmuş ve bir kutb-u a’zamdan beklediği feyzi onda bulmuş. Sağlam olarak câmiye gitmiş, namaz kılmış, orada ruhunu Rahman’a teslim eylemiş (Rahmetullahi Aleyh).
          (Mektubat)

          #769116
          Anonim

            ve bihi nesteinu

            Üçüncü Mes’ele olan Üçüncü Risale

            [Şu mes’ele umum ihvanımın ekseri lisan-ı hal ile ve bir kısmının lisan-ı kal ile ettikleri umumî bir sualin, has ve hususî ve mahremce bir cevabıdır.]




            Sual: Senin ziyaretine gelen herkese diyorsun ki:Benim şahsımdan bir himmet beklemeyiniz ve şahsımı mübarek tanımayınız. Ben makam sahibi değilim. Âdi bir neferin müşir makamının evamirini tebliği gibi, ben de manevî bir müşiriyet makamının evamirini tebliğ ediyorum. Hem müflis bir adamın, gayet kıymetdar ve zengin elmas ve mücevherat dükkânının dellâlı olduğu gibi; ben dahi, mukaddes ve Kur’anî bir dükkânın dellâlıyım.” diyorsun. Halbuki “Aklımız ilme muhtaç olduğu gibi, kalbimiz dahi bir feyiz ister, ruhumuz bir nur ister ve hâkeza çok cihetle çok şeyler istiyoruz. Seni hacatımıza yarayacak adam zannedip, senin ziyaretine geliyoruz. Bize âlimden ziyade bir sahib-i velayet, sahib-i himmet ve sahib-i kemalât lâzım. Eğer hakikat-ı hal dediğin gibi ise, ziyaretinize yanlış geldik.” lisan-ı halleri diyor.


            Elcevab: Beş noktayı dinleyiniz, sonra düşününüz. Ziyaretiniz beyhude mi, yoksa faideli midir? O vakit hükmediniz.


            Birinci Nokta: Nasılki bir padişahın âdi bir hizmetkârı ve bîçare bir neferi; padişah namına feriklere, paşalara hedaya-yı şahanesini ve nişanlarını veriyor, onları minnetdar ediyor. Eğer ferikler ve müşirler, “Bu âdi nefere neden tenezzül edip, elinden ihsan ve nişanları alıyoruz?” deseler, mağrurane bir divaneliktir. Eğer o nefer dahi; vazifesinin haricinde müşire kıyam etmezse, kendini ondan yüksek görse, eblehçesine bir divaneliktir. Hem eğer o memnun olan feriklerden birisi, müteşekkirane o neferin kulübeciğine tenezzülen misafir gitse; kuru ekmekten başka bulmayan o nefer mahcub kalmamak için, o hali gören ve bilen padişah -elbette o neferini mahcub etmemek için- matbah-ı şahaneden, sadık hizmetkârının muhterem misafirine tabla gönderir; öyle de: Kur’an-ı Hakîm’in sadık bir hizmetkârı, ne kadar âdi olursa olsun Kur’an namına, en büyük insanlara emirlerini çekinmeyerek tebliğ eder ve en zengin ruhlu olanlara Kur’anın âlî elmaslarını yalvararak mütezellilane değil, belki müftehirane ve müstağniyane satar. Onlar ne kadar büyük olursa olsun, o âdi hizmetkâra, vazife başında iken tekebbür edemezler. Ve o hizmetkâr dahi, onların ona müracaatında, kendine medar-ı gurur bulamaz.. ve haddinden tecavüz etmez. Eğer o hazine-i kudsiyenin müşterileri içinde bazıları, o bîçare hizmetkâra velayet nazarıyla baksalar ve büyük tanısalar; elbette hakikat-ı Kur’aniyenin merhamet-i kudsiyesi şanındandır ki, o hizmetkârını mahcub etmemek için, hazine-i hâssa-i İlahiyeden, o hizmetkârın hiç haberi ve medhali olmadan, onlara meded versin ve himmet ederek feyizdar etsin.
            (Mektubat- Yirmisekizinci Mektub/Üçüncü Mes’ele olan Üçüncü

            #769117
            Anonim

              ve bihi nesteinu

              Üstad r.a,mana-i ismi noktasından kendi nefsleri için kullandıkları ifadeler ile..

              üstad r.a mana-i harfi noktasından vazifedarlığı ve vazifesi ve kalb ve ruhunun Allah ile olan irtibat ve aynalığı arasında iltibas etmeden bakabilsek anlarızki,

              Üstad r.a ehl-i tasavvuf gibi kendi nefsi adına bir makam almamış,kabul etmemiş ve öylede göstermemiş.. Bu zatten mesleki olarak YASAKTIR..
              Yani Mürşid vaziyeti takınmak, kendini mürşid bilmek mesleken yasaktır..

              Bu demek değildirki, sana kendini ders arkadaşı bilip öylede muamele eden VAZİFEDAR ZATAT mürşid nazarı ile ve daha fazlası ile bakman yasaktır,bunun yasak olmadı tam tersine bunun olması gerektiği ve bu nazara sahib olanlar nelere mazhar olmuşlar diye risale-i nurlarda yazmaktadır..

              Vazifeler ise mana-i harfi ile vazifedarlar tarafından eda edilir..geriye onlara muhatab olanlar ve nazarları ve nasibleri kalır..

              Hulasa üstad r.a ve Risale-i nur dairesinde vazife alan zevatı kirama mana-i harfi noktasından ve vazifeleri noktasından bakmak gerektir..

              Hiç mümkünmüdürki bir okul müdürsüz, bir vilayet valisiz, bir ordu komutansız olsun..

              Hiç mümkünmüdürki,bir köyde birkaç muhtar bir vilayette birkaç vali olsun ve kargaşa olmasın..

              Hiç mümkünmüdür ki bir vilayette herkes aynı mertebede GÖRÜP GÖRÜNSÜN,aralarında ne vazife nede vazifelilikleri noktasından farklar ve sorumluluklar ve selahiyyetler olmasın..
              Bunlarında kendi aralarında kemiyet ve keyfiyyet ve kemalat gibi farklılıkları olmayacak..!

              Hiç mümkünmüdür ki ..?

              #774972
              Anonim

                bu uzun yazıları sade ve anlaşılır açıklaması nedir?daha doğrusu mürşidle alim arasında farklar nedir?

                #774980
                Anonim

                  @şifaa 206589 wrote:

                  bu uzun yazıları sade ve anlaşılır açıklaması nedir?daha doğrusu mürşidle alim arasında farklar nedir?

                  MÜRŞİD : Doğru yolu gösteren, irşâd eden.
                  ÂLİM : Bilen, bilgili. * Çok şey bilen. * Çok okumuş, bilgiç. * İlim ile uğraşan.

                  #774981
                  Anonim

                    Üstad: Kelime olarak ilim veya sanatta üstün olan kimse, usta, san’atkâr, muallim, profesör. bilgide veya san’atta veya amelde maharetli zât manalarına geliyor.

                    Üstad Hazretleri de bu zamanda Kur’an’ın anlaşılmasında ve çok insanların imanının kurtulmasında en kuvvetli bir vasıta ve tefsir olan Risale-i Nurların müellifi olmasından ona “üstad” vasfı veriliyor.

                    Risale-i Nurlar onun mübarek kalp ve zihin aynası vasıtası ile Allah tarafından ilham ve ihtar şeklinde bize ikram ve ihsan edildiği için, onunda hürmet ve dua da hakkı vardır. Nasıl bir elmayı yemek için elma ağacının bakımını yapmak zorunda isek halbuki elmanın hakiki vesile ve sahibi Allah’tır, ama Allah elmayı o ağacın vesileliği ile bize ikram ediyor. Öyle ise elmanın sahibi olarak Allah’ı bilirken ağacının da vesilelik bakımını yapmak ile mükellefiz.

                    Aynı şekilde Risale-i Nurlar bu zamanda Allah’ın bir inayet ve ikramı olarak Üstad Hazretlerinin vasıtası ile bizlere ikram ve ihsan ediliyor. Nimetin sahibine şükrederken nimetin aracına da hürmet etmek gerekir.

                    Ve üstad da alim olduğundan mürşidliği de icraat etmektedir.

                    Üstad Hazretlerinin şahsı ile Risale-i Nurların “mürşitlik” derecesi aynıdır, lakin birisi fani diğeri bakidir. Üstad Hazretleri bireysel olarak fanidir, ama Risale-i Nurlar bakidir kıyamete kadar devam edecek inşallah.

                    .

                  8 yazı görüntüleniyor - 1 ile 8 arası (toplam 8)
                  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.