- Bu konu 28 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
3 Ocak 2011: 12:12 #656863
Anonim
Ziyad Halil Muhammed ed-Değamin
Doç. Dr. Malezya Uluslararası İslâm Üniversitesinde öğretim üyesi
Âlemlerin Rabbine hamd, enbiyanın önderi ve peygamberlerin sonuncusu olan Efendimiz Muhammed’e, onun bütün âl ve sahabilerine ve kıyamete kadar ona güzelce tabi olanlara salat ve selâm olsun.Eskiden olduğu gibi günümüzde de âlimler Kur’ân-ı Kerimi inceliyor ve onun her çağda hayatın bütün müsbet yeniliklerini muhtevi, beşerî sistemlere karşı koymaya muktedir ve faydalı mesajlarla dolu bir hazine olduğunu görüyorlar. Bugün de Kur’ân-ı Kerimin meydan okuma kapısı ardına kadar açıktır. O, gerçek marifet yolunu çizme, hakikî düşünce metodunu ortaya koyma, faydalı medeniyetin temellerini kurma ve ideal hayatın prensiplerini belirleme konusunda insanlara ve cinlere meydan okumaya devam etmektedir. Alimler, her geçen gün onun i’câz vecihlerinden bir yenisini keşfetmektedirler. Eskiden derlerdi ki: “Fesahat insanları hayran bırakıp akıllarını çelen, onun beyanındaki güzelliktir.” “O, ihtiva ettiği gaybî haberleri ve gelecekle ilgili ihbarlarıyla mu’cizedir.” “O’nun mu’cizelik yönlerinden biri de, kalbleri etkilemesi, ruhları cezbetmesidir.” “Kur’ân gibi, dinlenildiğinde sesi kulağa değer değmez kalbe damlayan ne nesir, ne de şiir başka bir söz göremezsiniz.” “O’nun mu’ciziğinin bir yönü de kâinat ve kanunları hakkında ihtiva ettiği ilmî gerçeklerdir. Yeni âlimler onun terbiye ve teşri’ alanında ihtiva ettiği prensiplerle mu’cize olduğunu söylüyorlar. Son olarak onun yeni bir mu’cizelik yönünden söz ediliyor. O da, metod ve öğretim ile ilgili eşsizliğidir. Bediüzzaman ise bütün bu i’câz yönlerini özlü olarak şöyle dile getiriyor: “Kur’ân, mu’cizelerin deryası ve menba’ıdır.”
Ben son derece üzüntümü ifade etmek isterim. Çünkü, günümüzde Kur’ân-ı Kerimin mu’cizeliği konusunda eser yazanların tamamı olmasa bile büyük bir kısmı Bediüzzaman Said Nursî merhumun konuyla ilgili yazdıklarından haberdar değillerdir. Oysa Bediüzzaman İ’câzü’l-Kur’ân alanında nev’i şahsına münhasır ve cidden ilgi ve araştırmaya değer bir medod takip etmiştir. İ’câz konusundaki sözlerinin eşi ve benzeri yoktur. Bütün ümmet içerisinde onun hayatı kapkaranlık bir ortama ve zifiri gecelere tesadüf etmiştir. Hilafetin çöküşünü görmüş, İslâmın inanç ve ahlâkını yok etmeye, Müslümanları dininden ve kültüründen koparıp muasır Batı medeniyetine peyk etmeye kararlı bir güruhun faaliyetlerine şahit olmuştur. Kendisi de boş durmamış, bunlara karşı Kur’ân ile meydan okumuştur. Mücadele Bediüzzaman’a göre, bir fikir, marifet, inanç ve medeniyet mücadelesidir.
Bediüzzaman diğer ilmiyle amil âlimler ve salih evliyalar gibi Kur’ân’la yaşamış, bir an olsun onu bırakmamış ve ondan ayrı bulunmamıştır. Birinci Dünya Harbi esnasında savaş meydanlarında düşmana karşı silahla bir kez mücadele etmişse, Kur’ân kılıncıyla çok kere mücadele etmiştir. Nitekim değerli eseri İşârâtü’l-İ’câz’ı cephede kaleme almıştır. Hayatı önemli hadiselerle dolu olmakla beraber, bu kısa süre içerisinde, hayatından, ufkunun genişliğini, fikrinin olgunluğunu, bakışının derinliğini ve görüşünün ileriliğini kesin olarak gösteren birkaç parlak noktaya dikkatinizi çekmek isterim:
Medresetü’z-Zehra adıyla bir İslâmî üniversitenin kurulmasına yetkilileri dâvet etmiş, hattâ buna bilfiil teşebbüs etmiş. Kurmasını planladığı bu üniversite, ilimler arasında tefrik yapmama esasına dayanıyordu. Dolayisiyle, çağdaş ilimlerin yanısıra, Kur’ân-ı Kerim ve sünnet-i Nebeviye ilimleri de tedris edilecekti. Bu üniversitenin önemini anlattığı milletvekillerine şöyle sesleniyordu: “Vilâyat-ı Şarkıyye Âlem-i İslâmın merkezidir. Dinî ilimlerin yanında tecrübî ilimler de okutulmalıdır.” O bu üniversitenin, Batıya ve materyalist felsefeye karşı sözkonusu fikrî mücadelenin minberi olmasını amaçlıyordu. İngiliz sömürgeler bakanının, Kur’ân’ın ortadan kaldırılması gerektiğine ilişkin beyanatı akabinde Bediüzzaman şöyle demiştir: “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş olduğunu bütün dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim!” Büyük ihtimalle Bediüzzaman, böyle bir üniversitenin kurulması düşüncesine davet ederken “el-Ma’hedü’l-Âlemî Li’l-Fikri’l-İslâmi”nin, teşvik ettiği “Bilginin İslâmîleştirilmesi” düşüncesinin farkındaydı. Bunun delili, matematik, astronomi, kimya, felsefe, jeoloji ve coğrafya gibi ilimlerin önemini idrak ederek onları öğrenmesi ve onları Kur’ânî asıllarına dayandırmasıdır. Risâle-i Nûr’u yazarken tefsir ettiği âyet-i kerimeler bu gerçeği te’yid ediyor. Hatta Bediüzzaman bu düşüncenin belli başlı öncüleri arasında yer alır.
Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşına girmemesini daha doğru buluyordu. Bununla birlikte, savaş patlak verince gönüllülerden meydana gelen bir alay teşkil ederek Rus’lara karşı savaştı. Aynı zamanda İslâm dünyasını da cihada davet etti. İslâm dinini ve Müslümanları müdafaa yolunda güzel bir imtihan verdi. Başka türlü de yapamazdı. Çünkü o, bütün bir ümmetin dertlerini omuzlayan ve acılarını yüreğinde hisseden bir zattı.
Bediüzzaman, yaşadığı asrın ve içinde bulunduğu ortamın şartlarını çok iyi biliyordu. Kurnaz düşmanın bu din ve mensuplarına karşı giriştiği savaş ve mücadelenin farkındaydı. Her tehlikeyi önceden sezebiliyor ve son derece müteyakkız davranıyordu. Onun için vaktini ve kalemini bu dini savunmaya ve uğrunda mücadele etmeye adamış ve böylesine mücadele dolu bir ortamın ürünü olan Risale-i Nûr’u telif etmiştir. Bu nedenledir ki eserleri, Garbın materyalist felsefesine ve zararlı medeniyetine karşı tam ikna edici bir cevap niteliğindedir. Onun Kur’ân-ı Kerimi anlayıp olduğu gibi tanıtmaya çalışması, kendisine Kur’ân’ın esrar ve hakikatlerine vakıf olma imkânını vermiştir. Ona göre Kur’ân, “Şu kitab-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi ve âyat-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercümân-ı ebedîsi ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri ve zeminde ve gökte gizli Esmâ-i İlâhiyyenin manevî hazinelerinin keşşafı ve sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakâikin miftahı ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisânı ve şu âlem-i şehâdet perdesi arkasında olan ve âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmaniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi ve şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli hendesesi ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetin mâ ve ziyası ve insanlara hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem insanın bütün hacat-ı maneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir kitab-ı mukaddestir…” Hiç şüphesiz bu, Kur’ân-ı Kerimin gaye, hedef ve maksatlarını kavrayan çok kapsamlı ve derin bir anlayışdır. Böyle bir anlayışın, Kur’ân-ı Kerimin mucizeliğini açıklama konusunda çok açık bir etkisi vardır.
Bediüzzaman, Kur’ân-ı Kerimin, Allah’ı tam olarak tanımaya götüren altı cehitinin olduğunu belirtir. Bu cihetlerin birincisi, Kur’ân’ın nokta-ı istinadıdır ki, vahiydir. İkincisi, hedeflediği iki dünya saadetidir. Çünkü Kur’ân’ın irtibat ve alakaları sonsuzluğa ve âhirete kadar uzanmaktadır. Üçüncüsü, apaçık mu’cize oluşudur. Dördüncüsü, kesin delil ve kati’î bürhan direklerine dayanmasıdır. Beşincisi, vicdanı şahit tutmasıdır. Öyle ki, kalbe saçtığı ruhî nefhalara karşı hayranlığını gizleyemeyen vicdan, “Maşaallah!” demekten kendisini alamaz. Altıncısı, ihtiva ettiği çok sayıda “Düşünmez misiniz?” gibi ifadelerle aklı konuşturup tasdike sevketmesidir. “Kur’ân’ın verdiği meyveler, hem mükemmeldir, hem hayattardır. Öyle ise, Kur’ân ağacının kökü hakikattadır, hayattardır. Çünkü meyvenin hayatı, ağacın hayatına delâlet eder. İşte bak; her asırda ne kadar asfiya ve evliya gibi mükemmel ve kâmil zîhayat ve zînûr meyveler vermiş.”
Kur’ân-ı Kerimin bu şümullü tanımını Bediüzzaman Kur’ân âyetleri üzerinde inceden inceye düşünüp tefekkür etmekle, hatta Kur’ân atmosferinde yaşamakla elde edebilmiştir. Mu’cizelik yönlerini ortaya çıkarması da yine aynı ince tefekkür vasıtasıyla olmuştur. Bu da Bediüzzaman metodunun, muhakeme ve tefekkür temellerine dayandığını isbatlamakta ve ona orijinallik ve bağımsızlık kazandırmaktadır.
Hiç kuşkusuz Bediüzzaman’ın sahip olduğu geniş kültür birikiminin ve tahsil ettiği pek çok modern ilimlerin, onun Kur’ân’ı anlaması, mu’cizeliğini ortaya koyması ve onu yorumlaması konusunda büyük etkisi olmuştur.
İ’câz konusundaki metoduyla ilgili olarak önce dağınık bir biçimde risaleler halinde neşredilen, daha sonra Sözler, Lem’alar, Mektûbât ve İşârâtü’l-İ’câz mecmualarında toplanan pek çok eserlerinde tekrar edilen uzun izahlarını inceledim. Bu konudaki sözlerini derleyip tertip ettim. Bediüzzaman, Abduülkahir el-Cürcânî, ez-Zamehşerî ve es-Sekkakî’den etkilendiğine göre, sözkonusu âlimlerin de sözlerini açıklamayı ve Bediüzzamanın izahlarıyla karşılaştırmayı uygun gördüm. Bu amaçla müstakil bir başlık altında, bazı âyetlerin izahı konusunda kendisiyle ez-Zamehşerî arasında bir mukayese yaptım. Böylece Bediüzzaman’ın i’câzı tam olarak tanıyıp zevkettiğini ve eski âlimlerin konuyla ilgili açıklamalarının sınırlarında durmayarak farklı ve orijinal noktalar ortaya koyduğunu göstermeye çalıştım. Bundan önce mu’cize ve i’câzın tanımını yaptım. Nazmî i’câz konusunda detaylı açıklamalarda bulundum. Sonra, risalelerinde işaret ettiği i’câz vecihlerinin sayısıyla bağlı kalmayarak Bediüzzaman’a göre i’câz vecihlerini ele aldım. Ele aldığım i’câz vechinin muhtevasına uygun olarak yeni başlıklar koydum. Ya sözlerini kısaca naklettim veya fikir ve anlayışını kendi ifadelerimle aktardım. Bazı meseleleri tartışmaya tabi tutup kanaatımı belirttim. Sonuç bölümünde de, vardığım çok sayıda neticeyi özet olarak kaydettim.
Bediüzzaman’ın eserlerini Arapçaya tercüme ettiğinden dolayı İhsan Kasım Bey’den ve bu sempozyumu düzenleyen kardeşlerimizden Allah razı olsun. Başarı Allah’tandır. O bize kâfi ve ne güzel vekildir!
3 Ocak 2011: 12:14 #783709Anonim
Mucize ve i’câzın sözlük ve terim anlamı
Rağıb el-İsfahanî, el-Müfredât isimli eserinde şöyle demektedir: “Acz” kelimesi “Aczü’l-insan (insanın arkası)” teriminden alınmıştır. Acz kelimesi başka varlıklar için kullanıldığında hep insanın bu yönüne benzetilerek kullanılmaktadır. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde bu kelimenin çoğulu olan “A’cez” kelimesini kullanmaktadır: “Keennehum a’câzu nahlin münkairin “O rüzgâr onları sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriyordu” 1“Acz” aslında bir şeyden geri kalmak ve bir işe uluşamamak demektir. Dübur kelimesi açıklanırken de bu noktaya temas edilmiştir. Halk arasında, bir şeyi yerine getirmeye gücü yetmemek olarak örf haline gelmiştir. Acz, kudretin zıttıdır. Kur’ân-ı Kerimde “A’ceztü en ekûne” olamadım mı?” 2 âyetinde de kullanılmıştır. Arapça’da, “A’ceztü fülanen”, “Aceztühü”, “Cealtühü acizen” deyimleri de kullanılır. Yaşlı kadınlar için “Acûz” ifadesinin kullanılması bir çok işten aciz bulunmasından dolayıdır.
Terim olarak “mu’cize” ise, peygamberlik iddiasiyle birlikte vukua gelen, benzerini getirmek mümkün olmayan harikulade olay demektir. Mu’cize, Allah’ın peygamberlik iddia eden kimseyi doğrulamak için onun eliyle meydana getirdiği bir delildir.
Bediüzzaman’ın mu’cizeye getirdiği tanım da bu anlamdadır. O bu konuda şöyle demektedir: “Mu’cize ise, Halık-ı Kâinat tarafından onun dâvâsına bir tasdiktir; ‘Sadakte (kulum doğru söyledi ona itaat edin) hükmüne geçer” Bediüzzaman mu’cizenin, inkârcıları ikna amacıyla peygamberlik iddiasını tasdik için geldiğini, yoksa onları imana zorlamak için olmadığını belirtir. Bu çok ince bir işaret olup, onun genel olarak İslâma, özel olarak mu’cizeye olan yaklaşımında kullandığı metodunu yansıtmaktadır. Bediüzzaman, bu ölçüyü Kur’ân’dan almış ve bütün risalelerinde harfi harfine uygulamıştır.
3 Ocak 2011: 12:16 #783710Anonim
Kur’ân-ı Kerimin mu’cizeliğini isbat metodu
Bediüzzaman, tıpkı el-Cürcânî, ez-Zamehşerî ve es-Sekkâkî’nin belirttikleri gibi Kur’ân’ın mu’cize oluşunun üç yolla bilinebiliceğine işaret eder. Bu yollardan birincisi, Kur’ân’ın hayret uyandırıcı belağatiyle Arapların üzerine bir güneş gibi doğması ve kendilerinin ona karşı muaraza edememeleri. İkincisi, binlerce ehl-i ilim ve tetkikin, onun beşer sözlerinde birarada bulunması mümkün olmayan meziyet, güzellik ve hakikatleri topladığına ilişkin şehadetleri. Üçüncüsü:-Cahız’ın belirttiği gibi-peygamberlik iddiasını çürütmaya şiddetle muhtaç oldukları halde Arap fesahat ve belağatçılarının ona muaraza etmeye yanaşmamaları.Bediüzzaman, Kur’ân’ın mu’cizeliğini isbat konusunda risalelerinin birçok yerinde bu yolları zikretmiş ve şunu ilave etmiştir: “Kur’ân’ın, kendisini her cihetten inceleyen binlerce âlimlerin ihtimamlarına mazhar olması, onun bir mu’cize-i İlâhiye olduğuna kesin bir delildir.”
O, Kur’ân’ın mu’cize oluşunu şu sözleriyle belirtmektedir: “Bil ki: Kur’ân’ın i’câzı onu tahriften muhafaza etmiştir. Hiçbir müfessir, müellif, mütercim veya muharrifin sözleri, sair semâvî kitaplarla karışıp onları muharref kıldıkları gibi âyetlerle karışamıyor ve onların kisvesine bürünemiyor.”
3 Ocak 2011: 12:18 #783711Anonim
Sarfa yoluyla i’câz konusundaki görüşü
Bediüzzaman, bazı mu’tezilî ve şiî âlimlerin iddia ettikleri gibi, Kur’ân-ı Kerimin mu’cizeliğinin sarfa yoluyla olduğunu kabul etmez. Sarfa konusunda en doğuru yaklaşımın Cürcânî, Zemahşerî ve Sekkakî’nin görüşü olduğunu belirtir. O da, “Beşer kudretinin Kur’ân’ın yüksek nazmının derecesine ulaşamadığı” gerçeğidir. Bediüzzaman, bazı âlimlerin, Kur’ân’a bir kelimeyle olsun muaraza edilememesinin sebebi, Allah’ın insanlara bu imkânı vermemesi ve bundan çevirmesinden dolayıdır, şeklindeki sözlerine değinerek şöyle değerlendirir: “Kur’ân’ın i’câzının sarfa yoluyla olması ise mercuh (zayıf) bir görüştür.” Bediüzzaman, âlimlerin büyük çoğunluğunun görüşünü tercih eder. O da şudur: “Kur’ân’daki letaif-i belağat ve mezaya-yı meanî, kudret-i beşerin fevkindedir. (…) Çünkü, Kur’ân-ı Hakîmin cümleleri, kelimeleri birbirine bakar. Bazı olur ki, bir kelime on yere bakar; onda, on nükte-i belağat, on münasebet bulunuyor.”3 Ocak 2011: 12:20 #783712Anonim
Meydan okuma safhaları
Bediüzzaman, Kur’ân’ın benzerini getirme konusunda insanlara meydan okuma merhalelerini açıklar, bir eserinde bu merhaleleri dokuza çıkarırken, başka bir eserinde sekiz merhaleyi belirtmekle yetinir. Bu merhaleler şunlardır:1) Şu Kur’ân’ın, Muhammedü’l-Emîn gibi bir ümmîden nazîrinin getirilmesi.
2) O zat ümmî olmasın, gayet âlim ve kâtib olsun.
3) Bir kişi bunu yapamıyorsa, bir tek zat olmasın, hepiniz birleşiniz de öylece getirmeye çalışınız.
4) Bunu da yapamayacaksanız, eskiden yazılmış belîğ eserlerden de istifade edip, hatta gelecekleri de yardıma çağırıp, Kur’ân’ın nazîrini gösteriniz, yapınız.
5) Eğer bunu da yapamıyorsanız, Kur’ân’ın yalnız on sûresinin nazîrini getiriniz.
6) Eğer bunu da yapamıyorsanız, haydi hikayelerden, asılsız kıssalardan terkib ediniz.
7) Bunu da yapamıyorsanız, kısa bir tek sûresinin nazirini getiriniz.
Yoksa, din, can, mal ve iyalleriniz, dünyada da ahirette de tehlikeye düşecekler.Daha önce de belirttiğimiz gibi başka bir eserinde bu sekiz merhaleye bir merhale daha ekler. Buradaki yedinci maddeyi ikiye ayırır: Önce uzun bir sûrenin benzerini getirmeyi istemekle meydana okuma, sonra da kısa bir sûrenin benzerini getirmeyi istemekle meydan okuma.
İşârâtü’l-İ’câz isimli eserinde de bu merhalelerin dokuz olduğunu belirtir. Fakat oradaki taksimi buradakinden birazcık farklılık gösterir. Şöyle ki: Birinci merhalede, meydan okumanın yüksek nazmının yanısıra, ihtiva ettiği hakikatler, ilimler ve gaybî haberleriyle ümmi bir zattan getirilecek bütün bir Kur’ân meydana getirmeye çağırıldığını belirtir. İkinci merhalede, uydurma sözlerle de olsa Kur’ân gibi bir kitabın getirilmesinin istenildiğini zikreder. Bu durumda zamir daha önce on sûreye gönderilirken burada ise, “Hakaik”a gönderilir. Sonra herhangi bir sûreyi, okuma yazma bilmeyen bir insandan getiremiyorlarsa, haydi bunu mâhir bir âlim yapsın, der. Bütün cin ve insanlardan yardım istemeyi ayrı bir merhaleye koyar. Dokuzuncu merhalede ise şöyle der: “Bizim şahitlerimiz yoktur, eğer muarazaya girişsek, bizi destekleyecek kimse yoktur’ diye gösterdikleri o bahaneyi de defetmek için, ‘Şühedanıza da müsaade edilmiştir. Onları da çağırın, size yardım etsinler”
Bu merhaleler arasında büyük bir iç içelik göze çarpmaktadır. Bediüzzaman’ı bu merhaleleri böylesine detaylı bir biçimde açıklamaya sevkeden sır, Kur’ân’ın mu’cize olduğu fikrini insanların, özellikle de muasırlarının ruhlarına derinlemesine nakşetmek ve Kur’ân’a muaraza edemeyip kılınçla mukabeleye mecbur kalan kimselerin ne derece aciz olduklarını ortaya koymaktır. Diğer âlimler ise, sadece Kur’ân’ın saraheten belirttiği dört veya beş merhaleyi zikretmekle yetinmişlerdir.
3 Ocak 2011: 12:22 #783714Anonim
Bediüzzaman’a göre Kur’ân’ın i’câz yönleri
Bediüzzaman Kur’ân’ın i’câz yönlerini açıklarken bir tek görüşle yetinmemiş, aksine sayısız vecihlere işaret etmiştir. Kur’ân-ı Kerimin her bir asırdaki bütün insan tabakaları için mu’cize olduğunu belirtmiştir. Bazı eserlerinde sadece “nazm” denilen bir tek vecih üzerinde durur. Bazen, Kur’ân’ın yedi küllî vecihle mu’cize olduğunu ifade eder. Bazen on küllî vecihten söz eder. Pek çok defa da, insanların değişik tabakalarına göre kırk vecih i’câz yönünün bulunduğunu belirtir. Kur’ân’ın, i’câzını muhtelif meşreb sahiplerine gösterdiğini, her bir meşrebin diğeri tarafından farkedilemeyen bir i’câz yönünü gördüğünü söyler. Bediüzzaman’a göre bunda garipsenecek hiçbir şey yoktur. Çünkü Kur’ân, maden-i mu’cizat, Nübuvvet-i Ahmediyyeyi ve vahdaniyyet-i İlâhiyyeyi tam olarak isbat eden mu’cize-i kübradır.Bediüzzaman, Hz. Peygamber ile Kur’ân arasındaki ilişkiden hareketle de, Kur’ân’ın mu’cize oluşunu isbat ederek şöyle der: “Nasıl ki, Kur’ân bütün mu’cizat ve hakaıkiyle Hz. Muhammed’in (a.s.m) bir mu’cizesidir, Hz. Muhammed (a.s.m) de bütün mu’cizeleri, delail-i nübuvveti ve kemâlât-ı ilmiyesiyle Kur’ân-ı Kerimin bir mu’cizesi ve onun Rabbü’l-Âlemîn’in kelamı olduğuna bir hüccet-i katıasıdır.” “Kur’ân, nübüvveti i’câz ile, i’câzı tahaddi ile, tahaddiyi ise onların sükutuyla isbat etti…”
Ben, Bediüzzaman’ın pek çok eserlerinde zikrettiği i’câz vecihlerini, verdiği sayılarla bağlı kalmaksızın ve görebildiğim ölçüde açıklayacağım.
3 Ocak 2011: 12:26 #783716Anonim
Birinci vecih: Kur’ân nazmının mucizeliği
Bediüzzaman’a göre Kur’ân nazmının mu’cize oluşuna dair bir giriş:
Bediüzzaman, Kur’ân nazmının mu’cize olduğunu açıklamaya başlamadan önce, kelâm-ı belîğin önemli özelliklerini ihtiva eden on iki meseleden meydana gelen bir mukaddimeye yer vermiştir. Çünkü Bediüzzaman bu meselelerin İ’câzü’l-Kur’ân konusunda en önemli yönü teşkil ettiği kanaatındadır. Bu mukaddimeyi özet olarak zikredeceğim. Daha detaylı bilgi için dileyen kaynağına başvurabilir.
Birincisi: Kelamın nazmı, efkâr ve hissiyatın tabii mecrası, belağat nakışlarının da menşeidir. Kâinat, yaratıcı tarafından fesîh ve belîğ yaratıldığı gibi, sûretlerinden her biri de bir kudret mu’cizesidir. İşte, kelâm da vakıaya tıpatıp uygunluk arzettiğinde ve sözün nazmı, âlemin nizamına mutabakat gösterdiğinde, bütün yönleriyle tam bir cezâlet kazanır.
İkincisi: Sihr-i beyânî, belîğ teşbihleri ve tasvirleriyle hakîkata mebnîdir.
Üçüncüsü: Kelâmın cemâl ve kemâlı üslûbuyladır. Üslûb ise, hakâikin sûreti ve eşya arasındaki münasebet sırrına dayanan istiare-i timsîliyyeden alınan kalıb-ı mehanîdir. Temsîl üslubunun faydası, ince mânâları ve derin kökleri dinleyiciye ulaştırmaktır. Üslûb çeşitliliği ve renkliliğinin hikmeti, kalbin köşelerinde durgun mânâları uyandırmaktır.
Dördüncüsü: Kelâm-ı belîğin, nazmının kayıt ve heyetleri birbiriyle uyumludur, herbiri diğerinin elinden tutar ve birbirini destekler.
Beşincisi: Nazm-ı kelâmın, keyfiyetleri, heyetleri ve müstetbeatı, hedef ve maksadın levazımına, tevabi’ ve furuuna remizde bulunur. Tıpkı kelamın aslı bunlara işaret ettiği gibi. Bu da kelâmın zenginlik, servet ve genişliğine delildir.
Altıncısı: Belîğin şe’ni, kelâmın sarihiyle, garaza taalluk edeni, makamın gerektirdiğini, muhatabın istediğini ifade etmesi, sonra da bu kalıba döktüğü mânâda, mânânın diğer tabakalarına işaret eden delillere yer vermesidir. Çünkü, tehassür, teessüf, iştiyak, temeddüh, hitap, işaret, teellüm, tahayyür, taaccüb ve tefahur gibi öylesine ince mânâlar vardır ki, onları ifade edecek husûsi lafızlar bulunmamaktadır.
Yedincisi: Üslub, hayale-teşbih ve tasvîr-mebni olduğunda eksen olarak hakikati alması lâzım. Çünkü nahvin felsefesi bu kabildendir.
Sekizincisi: Mânâları teaddüd eden “Bâ”, “Min”, “İlâ” gibi harflerin asıl mânâsı tektir ve bu aslî mânâ ondan ayrılmaz, fakat makam ve maksada göre bazen tâlî bir mânâ teşerrüb eder ve o mânâyı içine çeker.
Dokuzuncusu: Belâğatın en yüksek mertebesi, mütekellimin aynı anda, herbiri kardeşleriyle omuz omuza vererek en büyük nakş-ı a’zama doğru müteselsilen uzanan bir nakşı izhar eden cümlelerin müvazenesi ve kelime kayıtlarının münasebetlerini muhafaza ve müraat etmektir. Böylece, sanki mütekellim birçok akılları da kendi aklına katarak istihdam etmiş gibi olsun. Yine, kelâmın yüksekliğinin bir başka sebebi de, makam ve maksada doğru sarkan maksatlara doğru teselsülen gitmesi ve tıpkı Hz. Musâ’nın kıssası gibi, birçok füru’ ve vücûhun istinbatına elverişli olmasıdır.
Onuncusu: Sözün selaseti, mânâ ve hissiyatın ya birbiriyle kaynaşıp birleşmesini veya muhtelif olmakla birlikte intizamlı olmasını gerektirir. Böylece merkez etraftan kuvvet alır. Maksadın belirlenip, unsurlarının bir noktada birbirini desteklemesi de kelâmın selasetinin gereğidir.
Onbirincisi: Sözün selameti, evhamı def’ ve şübehatı red için intizam etmesini gerektirir.
Onikincisi: Üslub üç çeşittir. Mücerred üslûb: Bunun misali Seyyid Cürcânî’nin kitaplarıdır. Müzeyyen üslûb: Delâilü’l-İ’câz ve Esraru’l-Belâğa gibi. Alî üslûb: Bu üslûbun özelliği şiddet, kuvvet, heybet ve ulviyyettir. Bu üslubun münasib makamı, İlâhiyyat, Usûl ve hikmet konularıdır. Kur’ân gibi.
Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz isimli eserini Kur’ân’ın nazmî i’câzını ortaya koymaya tahsis etmiştir. Bu eseri yazmasındaki amacını şöyle dile getirir: “Şu İşârâtü’l-İ’câz adlı eserden maksadımız; Kur’ân’ın nazmına, lafzına ve ibaresine ait i’câz işaretlerini ve remizlerini beyan etmektir. Çünkü, i’câzın mühim bir vechi, nazmından tecelli eder. Ve en parlak i’câz Kur’ân’ın nazmındaki nakışlardan ibarettir.”
Nazm konusunda Bediüzzaman’ın görüşünü ele almadan önce, İmam Abdulkahir el-Cürcânî’nin Nazmu’l-Kur’ân konusundaki görüşünü sunmayı gerekli görüyorum. Çünkü Kur’ân’ın en önemli mu’cizelik yönü nazmıdır. Bediüzzaman da bu noktada Cürcanî’ye katılmakta ve bu nazariyesini oldukça övmektedir. Aynı şekilde, Zemahşerî’nin bu konudaki gayreterine de değineceğiz.
3 Ocak 2011: 12:28 #783717Anonim
Cürcani’ye göre nazım nazariyesi
Cürcânî merhum şöyle der: “Nazım, ancak kelamını nahv ilminin gerektirdiği biçimde ortaya koyman, sözkonusu ilmin kanun ve usullerine uygun davranman, belirlediği metodları bilip onlardan sapmaman, çizdiği prensipleri gözetip onlardan hiçbirini ihlal etmemendir. Bize göre, nazımın nazmında gözetmesi gereken tek şey, her babın vecih ve farklarına bakmasıdır.” Cürcanî şöyle devam eder: “İşte yol budur. Hata olsun sevab olsun nazım ile ilgili ne varsa hepsi nahivle ilgilidir ve bu ismin altına girer. Ya söz, tam yerinde kullanılmıştır ve hakkı verilmiştir veya bunun tersina davranılmış, yerinden saptırılmış ve kullanılması gereken yerde kullanılmamıştır. Nazmın sıhhatı veya fesadı ile nitelendirilmiş ya da, bir meziyet veya üstünlükle tavsif edilmiş bir söz yoktur ki, o sıhhat ve fesadın, o meziyet ve üstünlüğün kaynağı nahv ilminin mânâ ve hükümlerine dayanmasın, sözkonusu ilmin asıllarından birinin altına girmesin veya bablarından birine dahil olmasın…Cürcanî’ye göre, istiare, kinaye, temsîl ve bütün çeşitleriyle mecaz, nazmın gereklerindendir. Nazım bunlardan meydana gelir ve bunlarla ayakta durur. Bunlardan biri ihlal edildiğinde, bu ihlalin sadece ona münhasır kalması ve konuya nahvin ahkamından birine taalluk etmemesi düşünülemez. Kur’ân, ancak nazmı ve uyumuyla mu’cize olmuştur.
Cürcâniye göre kelamın unsurları üçtür: Lafız, mânâ ve nazm. Nazım için iki ameliye gerekir. Birincisi: Manaların nefiste (zihinde) tertib edilmesi. İkincisi: Lafızların nutukta tertib edilmesi. Bu nazariyede iki yön açıkça göze çarpıyor: Nefsî (zihnî, ruhî) yön ve fikrî yön. Nefsî yön, okuyucunun kelam-ı belîği teemmül ve tefekkür ederken hissettiği tesirin terinliğinde ortaya çıkar. Fikrî yön ise, bir açıdan mânâların birbiriyle olan alakasından, diğer açıdan mânâlarla lafızlar arasındaki ilişkide görülür. Bu ilişki de, sadece vaz’ itibariyle değil, bilakis hem vaz’ hem de tertib açısından bulunmalıdır.
Zemahşerî’ye gelince, bu nazariyeyi tefsirinde amelî ve tafsîlî bir biçimde uygulayarak onu netleştirme şerefi kendisine aittir.
Bediüzzaman da, i’câz konusunda nazmın rolü üzerinde sıkıca durur ve der ki: “Belağat nakışlarının menşei, nazm-ı meanîdir, yoksa mütefalsıf lafızperestlerin yaptıkları gibi lafzın nazmı değildir. Onlarda hubb-u lafız öyle müzmin bir hastalık olmuş ki, Abdu’l-Kahir Cürcânî, Delâilü’l-İ’câz ve Esraru’l-Belağa’da onlara cevap vermeye mecbur olmuş ve yüzden fazla sahifeyi onlarla münazaraya tahsis etmiş”
Şu sözleriyle de bunu örneklendirir: “Nasıl ki, insanın başındaki gözbebeğini yerinde yerleştirmek, bütün cesedin münasebâtını ve vezaif-i acibesini ve gözün o vezaife karşı vaziyetini bilmekle olur.”Abdulkahir ve Bediüzzaman, lafızların feshatını inkâr etmiyorlar. Bunun bu şekilde anlaşılması gerektiğine dikkat çekmek isteriz. Ancak onlara göre, bu lafızlara nazımdan hariç bir biçimde bakılmamalıdır.
Bediüzzaman, Kur’ân’daki nazmın esrarını açaklamak için beyan ve meanî ilimlerine dayanmak konusunda Cürcânî ve Zemahşerî’nin görüşlerine katılır ve şöyle der:
“Kur’ân-ı Kerimin i’câzının esası, nazmının belağatındadır. Nazmın belağatı da iki kısımdır: Bir kısmı ziynet gibidir, diğer kısmı ise, libas gibidir. Birinci kısmın beyanını, ilm-i beyan taahhüd etmiştir ki, gümüş taşlar arasına altın eritir gibi kelimeler arasında nahvî ve harfî mânâların yerleştirmektir. İkincisini beyan etmeyi ise, ilm-i beyan taahhüd etmiştir ki, mânâların kametine göre üslubdan biçilmiş ve muntazam parçalardan dikilip def’aten ma’na, kıssa veya maksada giydirilen kıymetli bir hulle ve alî bir libastır.”
Nazımdaki nefsî ve fikrî cihetlere dikkati çekerek şunları söyler: “Kelam-ı Belîğ, akıl ve vicdanın aynı anda kendisinden istifade ittiği sözdür. Öyle ki, akla girdiği anda vicdana da tekattur etsin. Bu iki vechi tekeffül eden ise temsildir. Nitekim, i’câz-ı Kur’ân’ı akseden en parlak ayna addedilmiştir.”, “Onun esası da teşbihtir. Teşbihin şe’ni de nefret, rağbet, meyelan, tenfir, kerahet, hayret veya heybet hissini tahrik etmesidir. Bazen de ta’zim veya tahkîr, terğîb veya tenfîr, teşvîh veya tezyîn ya da taltîf… ilh. için olur. Üslubun sûretine göre vicdan uyandırılır, his meyil veya nefretle tenbih edilir.
3 Ocak 2011: 12:30 #783718Anonim
Kur’ân belağatının kaynağı
Bediüzzaman merhum, Kur’ân’ın mu’ciz belağatının, “nazmın cezaletinden ve hüsn-ü metanetinden ve üsluplarının bedaatinden, garib ve müstahsenliğinden ve beyanın beraatinden, faik ve safvetinden ve meanisinin kuvvet ve hakkaniyetinden ve lafzının fesahatinden, selasetinden tevellüd ettiğini” söyler. Kur’ân i’câzının bu vechini aşağıdaki beş hususla tafsil eder. İşaret etmek gerekir ki, bu hususlardan her birisi İ’câzu’l-Kur’ân’ın vecihlerinden müstakil bir vecihtir. Bu hususlar şunlardır:1) Nazmındaki cezalet-i harikadır. Bediüzzaman bunu şöyle örneklendirir: “Nasıl ki, saatin saniye, dakika ve saatleri sayan millerinden her biri diğerini ikmal eder. Kur’ân cümlelerinden herbirinin heyetlerinin nazmı, kelimeleri arasındaki nizam, herbir cümlenin diğerine müteveccih münasebetindeki intizam da aynen böyledir. Bakara sûresinin baş tarafını tefsir ederken Kur’ân kelamının eczalarının birbiriyle olan irtibatı üzerinde durmuştur. Ona göre münasebetler üç çeşittir: Ayetlerin makablleriyle münasebeti, cümleleri arasındaki nazım ve her bir cümlenin heyetlerinin birbirine bakmasıdır.
2) Mânâsındaki belağat-ı harikadır. Şöyleki, Kur’ân, belağatının resanetine ve ifadesinin yüksekliğine ilave olarak kelamın mânâlarına da kuvvet vermiştir.
3) Lafzındaki fesahat-ı harikadır. Kur’ân’ın lafzı nihayet derecede selis ve fesihdir. Bunun delili usanç ve bıkkınlık vermemesi ve âlimlerin buna şahitlik etmeleridir. Buna Al-i İmran sûresinin 145. âyeti örnek verilmiştir. Bu âyetin, bütün heca harflerini içinde bulundurduğu halde, güzelliğine güzellik katmasıdır.
Bediüzzaman Kur’ân kelimelerinin de i’câzın mazharlarından biri olduğunu vurgulayarak şöyle der: “Kur’ân’da hiçbir kelime bulunmuyor ki, mevkiiyle münasebetdar olmasın. Veyahut mevkiinin başka bir kelimeye münasebeti daha çok olsun. Evet, Kur’ân’ın herhangi bir yerinde bulunan bir kelime, o mevkiin başında bir tac-ı zerrin gibi görünür. Ve aralarındaki münasebetlerden dolayı, aralarında geçimsizlik yeri yoktur.” Bunun için de tercümesi mümkün değildir.
4) Beyanındaki beraat-ı faikadır. Kur’ân hitab tabakalarının ve terğib ve terhib, medh ve zem, isbat ve irşad, ifhâm ve ifham gibi kelam kısımlarının en yükseğinde bulunmaktadır.
5) Üslubundaki harika güzelliktir. Bediüzzaman buna Mukattaat Harflerini örnek vermiş, bunların İlâhî şifre ve remizler olduğunu ve heca harflerinin bütün çeşitlerinin yarısını aldığını belirtir. “Elif Lâm Mîm”in bedî bir üslup ve garîb bir tarz olduğunu ifade eder.
Bediüzzaman, îcazın kaynağının, i’câzın da kaynağı olduğu görüşündedir. Ona göre, belağat mutabakat-ı muktaza-yı haldir. Gerçekte, Kur’ân muhatapları değişik tabakalarda ve muhtelif asırlarda bulunmaktadırlar.-Her nevi muhatabın kendisine ayrılan hissesini alması için-bu tabakaları müraat etmek ve asırları göz önünde bulundurmak ve tamim ve tevzi’ gayesiyle Kur’ân, çoğu yerde haziflerde bulunmuş. Teşmîl ve taksim için birçok yerde mutlak söylemiş. Belagat nazarında müstahsen ve ilm-i arabîce makbul ihtimalleri ihtiva etmek ve vecihleri çoğaltmak için nazmı irsal etmiş. Böylece her zihne kendi zevki ölçüsünde feyiz vermeyi gerçekleştirmiştir. Feteemmel!
Bediüzzaman, Kur’ân’ın beliğ irşad üslubunun, onun i’câz vecihlerinden biri olduğuna dikkat çeker ve Kur’ân’ın fıtrî selasetini muhafaza ettiğini ve tekellüf elinin kendisine ulaşmasından münezzeh bulunduğunu belirtir.
3 Ocak 2011: 12:32 #783719Anonim
Kur’ân’da tekrar
Bediüzzaman,-cahillerin bir kusur ve medar-ı tenkid zannettikleri-Kur’ân’ın üslubundaki tekrarı i’câz vecihlerinden birisi sayar ve tekrarın hikmetlerini açıklar. Bu hikmetler şunlardır:1) Kur’ân bir kitab-ı zikir, dua ve davettir. Dua tekrar, davet de terdid ve te’kid edilir.
2) Her bir sûre küçük bir Kur’ân hükmündedir. Onun için, Kur’ân’ın ekser maksatları ekser sûresine dercedilmiştir. Böylece, herkesin bütün Kur’ân’dan istifadesi sağlanmış, hiç kimse bundan mahrum bırakılmamıştır. Bu gayeyle tevhid, haşr ve Hz. Musa’nın kıssası… tekrar edilmiştir. Bediüzzaman’a göre, Kur’ân’ın maksatları dörttür: Tevhid, nübuvvet, haşir ve adalet.
3) Kur’ân’ın tekrarı, insanın manevi ihtiyaçlarının teceddüdüne münasib düşmektedir.
4) Kur’ân, bu dinin müessisidir. Müessisi, tesbit etmek için tekrar lâzımdır. Te’kid için terdad lâzımdır. Te’yid için takrir, tahkik, tekrir lâzımdır.
5) Hem Kur’ân, öyle mesail-i azîme ve hakaik-i dakikadan bahsediyor ki: Umumun kalblerinde yerleştirmek için çok defa muhtelif sûretlerde tekrar lâzımdır.
Bediüzzaman merhum, hülasa olarak Kur’ân’da gerçekte tekrar bulunmadığını, her bir âyetin çok mânâları, çok faideleri, çok vücuh ve tabakaları bulunduğunu, her bir makamda ayrı bir mânâ, faide ve maksatlar için zikredildiğini, dolayısiyle tekrarın ancak sûreten olduğunu söyler.
3 Ocak 2011: 12:34 #783720Anonim
Kur’ân’ın hepsi belağat bakımından aynı derecede midir?
Âlimler, Kur’ân’ın, belağatın zirvesinde olduğunda birleşiyorlar. Ancak İzz ibn Abdüsselam ve Ebu Nasr el-Kuşeyrî, Kur’ân’ın fesahat mertebeleri bakımından farklı olduğunu söylemişlerdir. Kadî ise, bu görüşün tersini savunmaktadır.İmam Ebu Süleymân el-Hattabî şu görüştedir: İ’câz beliğ kelamda gizlidir. Mu’ciz kelam şu üç sınıftan hariç olamaz: Birincisi: Belîğ, rasîn ve cezil. İkincisi: Fesîh, karîb ve sehl. Üçüncüsü: Câiz, talîk ve rasl. Kur’ân, bütün bunları ihtiva etmektedir. Çünkü muhataplar eşit değildirler. Dilini tehzib eden şehirli bulunduğu gibi, bedeviliğin kendisine kuvvet ve resanet kazandırdığı bedevî de vardır.
Muhtemelen Bediüzzaman merhum bu sözden etkilenmiştir. Çünkü, i’câz bakımından Mekkî üslubun, Medenî üsluptan farklı olduğu görüşünü ileri sürer. Çünkü ona göre, muhatab ve muarızların tabiatları muhteliftir. Mekkî üslup âlî, kaviyy, mu’ciz ve mukni’ gelmiştir. Medenî üslupta ise, sadelik, açıklık ve tafsilli oluşuyla mu’cize bir hava hakimdir.
Bediüzzaman, Kur’ân’da edebî tasviri kavramış, büyüleyici güzelliğini zevketmiş ve şu neticeye varmıştır: “Sihr-i beyânî, kelamda tecelli ettiği vakit, arazları cevherlere, mânâları cisimlere, cemadatı zî ruhlara, nebatatı akıllı varlıklara dönüştürür. Aralarına muhavere atar. Bu muhavere bazan muhasemeye, bazen de muhabbete varır. Cemadat hayalin nazarında raksederler.”
“Aya gelince, onun için de menziller takdir ettik ki, kurumuş hurma dalının ince yay halinin alıncaya kadar incelir.” 3âyetini açıklarken şöyle diyor: “Âyet, şu teşbih ile semanın yeşil perdesi arkasında güya bir ağaç bulunuyor gibi beyaz, sivri, nûranî bir dalı, perdeyi yırtıp başını çıkarıp, süreyya o dalın bir salkımı gibi ve sâir yıldızlar o gizli hilkat ağacının birer münevver meyvesi olarak işitenin hayalî olan gözüne göstermekle…”
3 Ocak 2011: 12:35 #783721Anonim
Kur’ân-ı Kerim ve şiir
Özellikle Bakıllanî döneminde Kur’ân’ın üslûbu bazı mülhidlerce tartışma konusu edilmiş olacak ki, Kur’ân’ı bazı şiirlerle mukayeseye kalkışmışlar, bu yüzden de Bakıllanî özel olarak şöyle demiştir: Kur’ân’ın i’câzı konsunda tercihe değer görüş, onun, beşer kelamındaki mu’tad bütün nazım çeşitleri dışında bir nazım olması ve bütün hitap üsluplarından farklı bulunmasıdır. Kur’ân, ne şiir, ne seci’, ne de kafiyeli olmayan mevzun kelam türünden değildir. Bu yüzden de muarazası mümkün olmamıştır.”Bediüzzaman ise, Kur’ân’ın şiir olmaktan münezzeh bulunmasının hikmetlerini açıklar ve bunları üç noktada özetler:
Birincisi: Kur’ân-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri câmi olduğundan, şiirin hayalatından müstağnîdir.
İkincisi: Âyetlerin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip tâ ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mabeynlerinde mevcud münasebet-i maneviyeye rabıta olmak için, o dâire-i muhîta içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etmesidir. Güya, serbest her bir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var… İşte intizamsızlık içinde kemâl-i intizamı gör!
Üçüncüsü: Şiirin şe’ni küçük ve sönük hakikatları, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’ân’ın hakikatleri, o kadar büyük, âlî ve revnaktardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlere nisbet edilse, gayet küçük ve sönük kalır.
Bediüzzaman’ın bu yaklaşımı, Bakıllanî’ninkinden çok daha güçlü ve sağlamdır.
3 Ocak 2011: 12:37 #783722Anonim
Kur’ân’da fasıla
Bediüzzaman, Kur’ân’daki fasılanın mucizelik yönünü açıklamaya özel bir bahis tahsis etmiştir. Bu fasılalara, “hulasât ve fezlekât” adını verir. bunların, ya Esma-i Hüsnâyı veya mânâlarını tazammun ettiğini veya aklı tefekküre sevketmek için akla havale ettiğini, veyahut makasıd-ı Kur’ânîyeden bir kaide-i külliyeyi tazammun ettiğini, böylece âyetin te’kid ve te’yidi için fezlekeler yapıldığını söyler. Sözkonusu fezlekeler bu özellikleriyle Kur’ân-ı Kerimin mu’ciz birer mazharıdır. Bediüzzaman Kur’ân’ın fasılalarını ele alırken şu neticeleri ortaya çıkarır:1) Kur’ân, Sani-i Zülcelal’in ef’al ve eserlerini nazara karşı serer, basteder. Sonra o âsar ve ef’alinde esma-i İlahiyyeyi istihrac eder; veya haşir ve tevhid gibi bir makasıd-ı asliyye-i Kur’ânîyeyi isbat ediyor. Bunun misali, Bakara Sûresi 29. âyettir.
2) Kur’ân, beşerin nazarına san’at-ı İlâhiyyenin mensûcâtını açar, gösterir. Sonra fezlekede o mensûcatı, esma içinde tayyeder veyahut akla havale eder. Misâl: Yûnus Sûresi 31-32. âyetler ve Bakara Sûresi 164. âyet.
3) Bazen Kur’ân, Cenab-ı Hakk’ın fiillerini tafsîl ediyor. Sonra bir fezleke ile icmâl eder. Tafsîliyle kanaat verir, icmal ile hıfzettirir, bağlar. Misâl: Yûsuf Sûresi, 6 ve Al-i İmran Sûresi 27. âyet.
4) Kur’ân, gâh olur mahlûkat-ı İlâhiyyeyi bir tertiple zikreder; sonra o mahlukat içinde bir nizam, bir mizan olduğunu ve onun semereleri olduğunu göstermekle güya bir şeffafiyet, bir parlaklık veriyor ki, sonra o ayine misal tertibinden cilvesi bulunan Esmâ-i İlâhiyyeyi gösteriyor. Güya o mahlukat-ı mezkûre, elfazdır; şu esmâ onun mânâları, yahut o meyvelerin çekirdekleri, yahut hulasalarıdırlar. Meselâ: Mu’minûn Sûresi 12-14. âyetler; A’raf Sûresi 54. âyet.
5) Kur’ân, bazen tagayyura maruz ve muhtelif keyfiyyata medar maddî cüz’iyâtı zikreder. Onları hakaik-i sâbite sûretine çevirmek için, sâbit, nûranî, küllî esma ile icmal eder, bağlar. Veyahut, tefekküre ve ibrete teşvik eder bir fezleke ile hatime verir. Misâl: Bakara Sûresi: 31-32. Nahl Sûresi: 66-69. âyetler.
6) Gâh oluyor ki âyet, geniş bir kesrete ahkâm-ı Rubûbiyyeti serer, sonra birlik ciheti hükmünde bir rabıta-i vahdet ile birleştirir, veyahut bir kaide-i külliye içinde yerleştirir. Meselâ: “Vesi’a kürsiyyuhu’s-semâvâti ve’l-arda velâ yeûdühü hıfzuhüma ve hüve’l-aliyyü’l-azîm” 4
7) Gâh oluyor ki âyet, zâhirî sebebi, icadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için müsebbebin gayelerini, semerelerini gösteriyor. Tâ anlaşılsın ki, sebep yalnız zâhirî bir perdedir.
Âyet gösteriyor ki, sebepler çendan nazar-ı zâhirîde ve vücudda müsebbebât ile muttasıl ve bitişik görünür. Fakat, hakikatte beynlerinde uzak bir mesafe var. Sebepten müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en ednâ bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte sebep ve müsebbeb arasındaki uzak mesafede Esmâ-i İlâhiyye birer yıldız gibi tulu’ eder… Esbâb ile müsebbebat mabeyninde öyle bir mesafe-i maneviyye var ki, imanın dürbiniyle, Kur’ân’ın nûriyle görünür. Meselâ: Abese Sûresi: 24-32. âyetler; Nûr Sûresi: 43-45. âyetler.
Kur’ân, gâh oluyor ki, Cenab-ı Hakk’ın ahirete bakan hârika ef’allerini kalbe kabul ettirmek için izhariye hükmünde ve zihni tasdika müheyya etmek için bir idadiye sûretinde dünyadaki acaib ef’alini zikreder veyahut, istikbalî ve uhrevî olan ef’al-i acibe-i İlâhiyyeyi öyle bir sûrette zikreder ki meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatımız gelir. Meselâ: Yasîn Sûresinin son âyetleri, Tekvîr ve İnşikak Sûreleri gibi.
9) Kur’ân-ı Hakîm, gâh olur cüz’î bazı maksatları zikreder. Sonra o cüz’iyat vasıtasiyle küllî makamda zihinleri sevketmek için, o cüz’î maksadı, bir kaide-i külliye hükmünde olan esma-i hüsna ile takrir ederek tesbit eder, tahkik edip isbat eder. Meselâ: Mücadele, İsra ve Fatır Sûrelelerinin ilk âyetleri gibi.
10) Gâh oluyor; âyet, insanın isyankârane amellerini zikreder, şedîd bir tehdit ile zecreder. Sonra şiddet-i tehdit, ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esma ile hatime verir, teselli verir. Meselâ: İsrâ Sûresi: 42-44. âyetler.
Bunlar, Kur’ânî fasılaların te’siri ve Kur’ân nazmının belağatı konusundaki rollerini açıklayan güzel yorumlardır. Ben, Bediüzzaman’ın fasılalar konusunda yazdıklarıyla Dr. Ahmed Bedevî’nin yazdıklarını karşılaştırdım. Bedevî’nin genellikle herbir fasılanın sonunda yer aldığı âyetle olan münesebeti açıklamakla yetindiğini ve Suyûtî’nin el-İtkan’da yazdıkları çerçevesinde dönüp dolaştığını gördüm. Bediüzzaman, sözkonusu fasılalara kapsamlı bir nazarla bakar, içinde bulundukları âyetle münasebetlerini belirtir, insanın ruh, akıl ve vicdanı üzerinde etkili olan imanî tesirlerini ortaya koyar. Bunu da, Allah’ın isim ve sıfatlarını ta’rif ederek, san’at-ı İlâhiyyenin enfüs ve afaktaki eserlerini açıklayarak yapar. Bu açıklamalarında, Dâiretü’l-Mearifi’l-Biritaniyyenin aynı alandaki iddialarına çok etkili ve parlak bir cevap vardır.
3 Ocak 2011: 12:39 #783723Anonim
İ’câzı zevketme
Bediüzzaman şu kanaattedir: Kur’ân’ın i’câzını tam olarak zevketmek isteyen kişi, kendisini Kur’ân’ın nüzûlünden evvel olan o asr-ı cahiliyette ve sahra-ı bedeviyette farzetsin ki, her şey perde-i cehil ve gaflet altında perde-i cümûd-u tabiata sarılmış olduğu bir anda birden Kur’ân’ın lisan-ı ülvîsinden: “Göklerde ne var, yerde ne varsa, herşeyin hakikî sahibi olan, her türlü noksandan münezzeh bulunan, kudreti herşeye galip olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah’ı tesbih eder.” 5gibi âyetleri işitsin, baksın: o ölmüş veya yatmış mevcûdat-ı âlem “sebbaha.. yusebbihu…” (tesbih etti, tesbih eder) sadasiyle işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Böylece o asra şuuren gitmekle i’câzın dakaikını zevkedebilirsin. Fakat şimdi o âyetlere ülfet ve perdesi arkasından bakmakla herbir âyetteki mu’ciz güzelliğin derecesini hakiki mânâda göremezsin.”Ben de derim ki: Her ne kadar tabiatler körelmiş ve ülfet galebe etmiş olsa da, Kur’ân, mu’ciz güzelliğiyle feyizlerini akıtmaya devam etmektedir. Merhum Seyyid Kutub’un edebî tasvir konusundaki eseri, bu mu’ciz güzelliği isbat etmektedir. Diğer taraftan paslı yürekler, cahiliyet döneminde de olsa, Kur’ân’ın güzelliğini yansıtamazlar.
Kur’ân’daki nazım güzelliğini zevketme konusunda ise, Bediüzzaman Abdulkahir Cürcânî’nin görüşünü benimser. Cürcanî, i’câzın bu yönünü, edebî zevke ve sanat duygusuna sahip olanlardan başkasının zevkedemeyeceğini söyler.
Bediüzzaman, i’câzın ifade edilebileceği konusunda da Abdulkahir’in görüşünü benimser. Merhum bu konuda şunları söyler: “Sekkakî demiştir ki: ‘İ’câz zevkîdir; tarif ve tabir edilemez. ‘Men lem yezuk lem yedri’ Yani; fikri ile i’câzı zevketmeyen, tarif ile vakıf olamaz… bal gibidir’ Lâkin Abdulkahir’in iltizam ettiği veche göre, i’câzı tarif ve tasvir etmek mümkündür. Biz de bu vechi kabul ediyoruz.”
Diğer i’câz vecihlerine gelince, gündüzün ortasındaki güneş gibi açıktır. parmaklarını kulaklarına tıkayan, kafalarını kuma sokan, kibir ve inatlarından inkârlarında ısrar edenlerden başkası onları inkâr etmiyor.
3 Ocak 2011: 12:40 #783724Anonim
Neden belağat i’câzı?
Beidüzzaman Kur’ân nazmının i’câzına ve belağatının harikalığına bu kadar ihtimam göstermesinin sırrı belağat ve edebin, insanın hasiyeti olduğunu idrak etmesidir. O bu konuda şöyle der: Beşerin ruhunu terbiye eden en a’la, vicdanını tasfiye eden en latîf, fikrini tezyin eden en güzel, kalbini tevsi’ eden en geniş şey bir nevi edebiyattır. Sen bu nev’i, fenlerin alan bakımından geniş, tesir bakımından nafiz, beşer kalbine en alakadar ve sanki onların sultanı olarak görürsün.”Bediüzzaman, Kur’ân’ın başka bir sözle mukayese edilmesinin mümkün olmadığını söyler. “Çünkü kelamın tabakaları, ulviyyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemal cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatab, biri maksad, biri makamdır. Yani, kim söylemiş, kime söylemiş, ne için söylemiş ve ne makamda söylemiş? Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, Kur’ân’ın derece-i belagatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır.”
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.