- Bu konu 20 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
17 Kasım 2009: 16:05 #760402
Anonim
Dördüncü vecih: Bediüzzaman ve bilginin İslâmîleştirilmesi
Öyle görünüyor ki, Bediüzzaman’ın Kur’ân-ı Kerime olan geniş bakışı ve ümmetin şahit olduğu dış kaynaklı meydan okuma döneminde yaşaması ona, kesin ilmî ve imanî yakine sevketmiştir ki: Kur’ân muhtelif ilimlerin temel merciidir. Bütün bu ilimler, Kur’ân’ın nur kaynağından çıkmışlardır. Onların gerçek kaynağı Kur’ân’dır. Kısaca, Bediüzzaman’ın fikirlerinde, el-Ma’hedü’l-Alemî Li’l-Fikri’l-İslâmî’nin dünyanın dört bir yanındaki şubeleriyle tahkikine çağırdığı “Bilginin İslâmîleştirilmesi” konusunda çok verimli bir zemin bulunmaktadır. Kur’ân’ın bahislerindeki harika camiiyeti; maksat, mesele, ma’na, üslup ve güzelliklerindeki ihatası konusunda Bediüzzaman’ın açıklamaları, sözkonusu fikrin, yani “Bilginin İslâmîleştirilmesi” fikrinin gelişip boy atması için çok zengin ve verimli bir topraktır. Bediüzzaman’ın bu konudaki orijinal görüşlerinden birisi de şu açıklamalarıdır:“Sair enbiya (a.s)’ın mu’cizatları, birer havarık-ı san’ata işaret ediyor ve Hz. Âdem’in (a.s) mu’cizesi ise; esasat-ı san’at ile beraber, ulûm ve fünûnun havarık ve kemâlatının fihristesini bir sûret-i icmâlîde işaret ediyor ve teşvik ediyor.
Amma mu’cize-i kübra-i Ahmediye olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ise,
ta’lim-i esmanın hakikatına mufassalan mazhariyetini;
hak ve hakikat olan ulûm ve fünûnun doğru hedeflerini ve dünyevî, uhrevî kamâlatı ve saadâtı vazıhan gösteriyor.
Hem pek çok azîm teşvikatla, beşeri onlara sevkediyor.
Hem öyle bir tarzda sevkeder, teşvik eder ki; o tarz ile şöyle anlattırıyor:‘Ey insan! Şu kâinattan maksad-ı a’la, tezahür-ü Rububiyyete karşı,
ubûdiyet-i külliye-i insaniyedir ve insanın gaye-i aksası,
o ubudiyete ulûm ve kemalat ile yetişmektir.’Hem öyle bir sûrette ifade ediyor ki, o ifade ile şöyle işaret eder ki:
‘Elbette nev’-i beşer ahir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir.’ (….)
Netice: Madem enbiyaya dâir olan âyetler, şimdiki terakkiyat-ı beşeriyyenin harikalarına birer nevi işaretle beraber, daha ilerideki hududunu çiziyor gibi bir tarz-ı ifadesi var ve madem her bir âyetin müteaddit mânâlara delaleti muhakkaktır; belki müttefakun aleyhtir ve madem enbiyaya ittiba etmek ve iktida etmeye dâir evamir-i mutlaka var. Öyle ise, şu geçmiş âyetlerin maani-i sarihalarına delaletle beraber, san’at ve fünûn-u beşeriyyenin mühimlerine işârî bir tarzda delalet, hem teşvik ediliyor denilebilir…”
Yine meselâ Bediüzzaman’ın,
“Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim yanımızda olmasın. Herşeyi Biz belirli bir miktar ile indiririz.” 7 âyetini zikrederken, İsm-i Hakîm’in tecelli-i a’zamından olan, bütün kâinatı ihata eden umûmî hikmetin, iktisad ve israfsızlık mihveri etrafında döndüğünü, hatta iktisadı emrettiğine işaret ettiğini görüyoruz.Rahmân Sûresin’de dört defa “mizân” kelimesinin geçmesinden şu neticeyi çıkardığını müşahede ediyoruz: “İşte, hakaik-ı Kur’âniyeden ve desatir-i İslâmiyeden olan, adalet, iktisad, nezafet hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı bir düstur olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur’âniye ne derece kâinatla alakadar ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakaikı bozmak, kâinatı bozmak ve sûretini değiştirmek gibi mümkün olmadığını bil!”
“Biz demiri de indirdik ki, onda hem kuvvet ve şiddet, hem de insanlar için faydalar vardır.” 8âyetini açıklarken de şöyle demektedir:
Bediüzzaman şunları da söylüyor: “Allah Tealâ, şahs-ı Âdem’e ta’lim-i esmâ ünvaniyle nev’-i benî ademe ilham olunan bütün ulûm ve fünûnun talimini ifade eder.” “…Meselâ, hendese ilmi, Cenâb-ı Hakkın ‘Adl ve Mukaddir’ isimlerine dayanıyor. Tıb ilmi, Allah’ın ‘Şâfî’ ismine dayanıyor. Fizyoloji, kimya, botanik ve biyoloji gibi hakîkat-ı mevcûdatdan bahseden ilimler, Allah’ın Hakîm ismine dayanır.
Bediüzzaman, Risalelerinin pek çok yerinde, şu gerçeği vurgulamaktadır:
“Ayât-i Kur’ânîye, enva-i ulûm ve
mearif-i hakikiye ve
bütün hülasat-ı ulûm-u kevniye ve
kavanîn ve
şerait-i hayat-ı şahsiye ve
hayat-ı ictimaiye ve
hayat-ı kalbiye ve
hayat-ı maneviye ve
hayat-ı uhreviye gibi umum mearif-i hakikiye ve
hacat-ı beşeriyeye delaletiyle, işaretiyle cami’dir.”
Hatta, kelimat-ı Kur’âniyenin bile bu hususiyeti bulunmaktadır. “De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, hattâ bir o kadarını daha getirip ilâve etsek, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” 9âyetini açıklarken bu mânâya dikkat çekmekte ve “Rabbimin sözleri”nden maksadın “Kur’ân” olduğunu belirtmektedir. Kur’ân, hayattar olup, hayat fışkırmaktadır.Bediüzzaman merhûmun bu bakış açısı, tabirlere kadar uzanır. Çünkü o, etrafındaki her şeye Kur’ân-ı Kerim’in mefhumlarıyla bakar. Böylece, dışı süslü, içi ise kof bir cehalet olan Garb felsefesinin bu mefhumları karalamasını reddeder. Meselâ, sersem ve geveze felsefe şöyle der: “Güneş bir kitle-i azîme-i mâiye-i nâriyedir. Hem merkez ve medarında döner. Birer kıvılcım gibi ondan fırlamış olan dünyamız ve diğer seyyaratı, etrafında döndürür…” Oysa Bediüzzaman, güneşi, bir me’mur-u musahhar ve bir sırac-ı münevver olarak görür. Ona göre, “Güneşi de bir kandil yaptı.” (Nuh Sûresi, 16) âyet-i kerimesinde azamet-i Rububiyet içinde Halık’ın rahmetine, vüs’at-ı rahmeti içinde ihsanının ifhamına, azamet-i saltanatı içinde keremenin ihsasına işaret vardır. Yine Bediüzzaman, bu mevcûdattan zat ve mahiyetleri için bahsedilmediği, bilakis ma’rifet-i Sani’a alamet olmaları cihetiyle bahsedildiği görüşündedir. Dolayısiyle bu mefhumların, bir kemal-i ilmî, bir zevk-i rûhî, gaye-i insaniye ve fevaid-i diniyyeyi netice vermesi gerekir.
Bediüzzaman’ın, i’câzü’l-Kur’ân’ın bu yönü üzerinde önemle durduğunu görüyoruz. O bu konuda şöyle diyor:
“Şeriat-ı İslâmiye, aklî bürhanlar üzerinde müessestir.
Bu şeriat ulûm-u esâsiyenin hayatî noktalarını tamamiyle tazammun etmiş olan ulûm ve fünûndan mülahhastır.
Evet, tehzîbu’r-ruh,
riyâzetü’l-kalb,
terbiyetü’l-vicdan,
tedbiru’l-cesed,
tedvîru’l-menzil,
siyasetü’l-medeniye,
nizamatü’l-âlem,
hukuk,
muamelat,
hadâb-ı içtimaiye ve saire ve saire gibi ulûm ve fünûnun ihtiva ettikleri esasatın fihristesi, Şeriat-ı İslâmiyedir. (….)
Binaenaleyh, vicdanı insaf ile müzeyyen olan zat, bu şeriatın hakîkatının bütün zamanlarda,
bilhassa eski zamanda, takat-ı beşeriyeden hariç bir hakikat olduğunu tasdik eder.”
Şu halde Kur’ân, ancak kâinat kitabının ışığında anlaşılabilir. Kâinat kitabı da ancak Kur’ân’ın esaslarına göre fehmedilebilir. Bediüzzaman, Kur’ân’ın anlaşılması konusunda bu gerçeğe ve bu esasa dikkat çekerek şöyle der:“Evet, Kur’ân-ı Hakîm,
şu Kur’ân-ı azîm-i kâinatın en âlî bir müfessiridir ve
en belîğ bir tercümanıdır.”
Devam edecek…
19 Kasım 2009: 13:47 #760526Anonim
Beşinci vecih: Kur’ân’ın beyanındaki birlik
Bediüzzaman’ın bu konudaki sözlerinden anlaşılıyor ki: Kur’ân-ı Kerim, tam bir bütünlük içindedir. Bir kısmı bir kısmını tasdik için inmiştir. Birbirini tefsir etmektedir. İçinde en ufak bir şüphe ve ihtilafa yer yoktur:“Kur’ân-ı Mübîn, yirmi senede hacetlerin mevkileri itibariyle necim olarak, müteferrik parça parça nüzûl ettiği halde, öyle bir kemâl-i tenasübü vardır ki, güya bir defada nazil olmuş gibi bir tenasüb gösteriyor.
Hem yirmi senede, mütebâyin esbâb-ı nüzûle göre geldiği halde, tesânüdün kemalini öyle gösteriyor; güya bir sebep-i vahidle nüzûl etmiştir.
Hem mütefavit ve mükerrer suallerin cevabı olarak geldiği halde, nihayet imtizac ve ittihadı gösteriyor. Güya bir sual-i vahidin cevabıdır.
Hem mütegayyir, müteaddit hadisatın ahkâmını beyan için geldiği halde, öyle bir kemal-i intizamı gösteriyor ki, güya bir hadise-i vahidenin beyanıdır.
Hem, muhtelif, mütefavit halette hadsiz muhatabların fehimlerine münasib üslüblarda tenezzülat-ı kelamiye ile nazil olduğu halde, öyle bir hüsn-ü temasül ve güzel bir selaset gösteriyor ki, güya halet birdir, bir derece-i fehimdir, su gibi akar bir selaset gösteriyor.
Hem, mütebaid, müteaddid muhatabîn esnafına müteveccihen mütekellim olduğu halde, öyle bir sühûlet-i beyanı, bir cezalet-i nizamı, bir vuzûh-u ifhamı var ki; güya muhatabı bir sınıftır. Hatta her bir sınıf zanneder ki, bil asale muhatab yalnız kendisidir.
Hem mütefavit, mütederric irşâdî bazı gayeler isal ve hidayet etmek için nazil olduğu halde, öyle bir kemal-i istikamet, öyle bir dikkat-i muvazenet, öyle bir hüsn-ü intizam vardır ki, güya maksat birdir.”Bu, Kur’ân’ın bedi’ ve emsalsiz bir i’câz vechidir. Bediüzzaman merhumdan başka bu i’câz vechine dikkat çekeni görmedim. Gerçekten de Kur’ân, muntazam bir vahdet teşkil etmektedir. Ne önünden, ne de arkasından hiçbir batıl kendisine yanaşamaz. Hakîm ve Hamîd olan Allah Teala tarafından indirilmiştir. Onda niza ve çekişmeye düşmek asla doğru değildir. Bu nokta, Kitab-ı Azîz olan Kur’ân’la muamelenin önemli esaslarından biridir.
Altıncı vecih: Dengeli bir yol ortaya koyması
Bediüzzaman, İ’câzın bu vechini müstakil bir bahiste ele almıştır. Bu i’câz vechiyle şunu kastetmektedir:
“Kur’ân, bütün aksam-ı tevhîdin bütün meratibini, bütün levazımatiyle muhafaza ederek beyan edip muvazenesini bozmamış, muhafaza etmiş.
Hem bütün hakaik-i aliye-i İlâhiyyenin muvazenesini muhafaza etmiş;
hem bütün Esmâ-i Hüsnâ’nın iktiza ettikleri ahkâmları cem’etmiş, o ahkamın tenâsübünü muhafaza etmiş.
Hem Rubûbiyet ve Ulûhiyyetin şuunatını kemâl-i muvazene ile cem’etmiştir.
İşte şu muhafaza ve muvazene ve cem’ bir hâsiyettir. Kat’iyen beşerin eserinde mevcut değil…”
“Kur’ân, bütün uhrevî ve dünyevî, ilmî ve amelî erkân-ı sitte-i imaniyenin herbirisini tafsilen,
erkân-ı hamse-i İslâmiyenin herbirisini kasden ve cidden ve
saadet-i dareyni te’min eden bütün düsturları görür, gösterir.
Muvazenesini muhafaza edip, tenasübünü idame edip o hakaikın hey’et-i mecmuasının tenasübünden hasıl olan
hüsün ve cemalin menbaından Kur’ân’ın bir i’câz-ı manevîsi neş’et eder.
İşte şu sırrı-ı azîmdendir ki, ulemâ-i ilm-i kelâm, (….) bir kısmı onar cild olarak
erkân-ı imaniyeye dâir binler eser yazdıkları halde,
aklı nakle tercih ettikleri için Kur’ân’ın on âyeti kadar vuzuh ile ifade ve
kat’î isbat ve ciddi ikna edememişler.”
Bediüzzaman, o büyük müsademeler ve o acib inkılab ile birlikte,“Hz. Muhammed (a.s.m) getirdiği şeriatın hakaiki, fıtratın kanunlarındaki muvazeneyi muhafaza etmiştir. İctimaiyatın rabıtalarına lâzım gelen münasebetleri ihlal etmemiştir. Zaman uzadıkça, aralarında ittisal peyda olmuştur. Bundan da anlaşılır ki; İslâmiyet nev’-i beşer için fıtrî bir dindir ve ictimaiyatı tezelzülden vikaye eden yegane bir amildir” der.
“O Kur’ân-ı câmiin nusus ve vücuhundan ve işarat ve rumuzundun çıkan şeriat-ı kübra-yı İslâmiyetin kemal-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve resaneti;
cerhedilmez bir şahid-i adil, şüphe getirmez bir bürhan-ı katı’dır. Demek oluyor ki:
Beyanat-ı Kur’âniye, beşerin ilm-i cüz’îsine müstenid olamaz.”
Bilemiyorum, bu harika izahlar varken, ez-Zerkânî, İ’câzü’l-Kur’ân konusunda bu vechi, neden ma’lul vecihlerden saymıştır?Devam edecek…
22 Kasım 2009: 10:47 #760606Anonim
Yedinci vecih: Kur’ân-ı Kerimin hakemliği ve murakabeciliği
Bediüzzaman i’câzın bu yönü hakkında şöyle diyor:
“Kur’ân’ın bir cenahı mazîde,
bir cenahı müstakbelde,
kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve
bu, onları tasdik ve te’yid ettiği ve
onlar dahi tevafukun lisan-ı haliyle bunu tasdik ettikleri gibi, öyle de:
Evliya ve asfiya gibi ondan hayat alan semereleri, hayattar tekemmülleriyle,
şecer-i mübarekelerinin hayatdar, feyizdar ve hakikatmedar olduğuna delalet ediyorlar”
Kur‘an, bütün kütûb-u sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatların kavaid-i esasiyelerini cem’etmiş olduğundan, usulde muaddil ve mükemmeldir.
Kur’ân’ın mazi ve müstakbeli kanatları altına alması, onun murakebesine delildir. Geçmiş semâvî kitablardaki hakikatleri ta’dil ve ikmal etmesi onun hakemliğini isbat eder. Alimlerin ve evliyaların büyük çoğunluğunun ondan derslerini almaları yine onun hakimiyetini gösterir. Bu murakabe ve hakemliğin sözkonusu olduğu en önemli nokta, hayatî ve amelî yönün yanısıra, ilim ve ma’rifet cihetidir.
Sekizinci vecih: Gaybi ihbarları
Kur’ân’ın ihtiva ettiği ihbarat-ı gaybiye üç çeşittir. (el-Mektûbât’ın 143 sayfasında belirttiği gibi dört çeşit değildir):Maziye ait ihbarat-ı gaybiye: Kur’ân, Hz. Adem’den tâ en hayırlı asır olan Asr-ı Saadete kadar pek çok haberleri nakletmiştir.
İstikbale ait ihbarat-ı gaybiye: Hz. Muhammed’in korunacağına,
düşmanlarının hezimete uğratılacağına,
Rumların Sasanîlere galib geleceklerine,Müslümanların Mekke’yi fethedip Mescid-i Haram’a gireceğine dair ihbarlar bu nev’e girer.
Hakaik-ı İlahiyeye, hakaik-ı kevniyeye ve umûr-u uhreviyeye dair ihbarat-ı gaybiyesidir.
Bediüzzaman, Fetih Sûresinin ihtiva ettiği gaybî haberleri zikrederken şu değerlendirmeyi yapar: “İşte Kur’ân’ın enva-ı i’câzından olan ihbar-ı gayb nev‘inin lemeat-ı i’câziyesi ayat-ı Kur’âniyede o kadar çoktur ki, hasra gelmez. Ehl-i zahirin kırk elli âyete hasretmeleri, nazır-ı zahirî iledir. Hakikatte ise binden geçer. Bazen bir âyette dört beş vecihle ihbar-ı gaybî bulunur.”
Kur’ân’ın i’câzını isbat eden ihbarat-ı gaybiyenin diğer bir çeşidini de Bediüzzaman nazım sûretindeki Lemeat risalesinde şöyle açıklar:“Nakil ve hikâyatında, ihbar-ı sadıkada hazır müşahid gibi bir üslûb-u bedi-i pür meanî naklederek, beşeri onunla ikaz eder.
Menkulatı şunlardır:
İhbar-ı evvelîni,
ahval-i ahirîni,
esrar-ı cehennem ve cinanı.
Hakaik-ı gaybiye,
hem esrar-ı şehadet,
serair-i İlâhî,
revabıt-ı kevniye dair hikayatıdır,
hikayet-i iyânî ki ne vaki’ reddeylemiş, ne mantık tekzib etmiş.
Mantık kabul etmezse redd de bile edemez.
Semâvî kitabların ki matmah-ı cihânî.
İttifakî noktalarda museddikane nakleder.
İhtilâfî yerlerinde musahhihane bahseder.”
Bu açıklamaların önceki vecihle de münasebeti bulunmaktadır.
Şu kadar var ki: Ben, Bediüzzaman’ın: “Ulemâ-i batın için Kur’ân baştan başa ihbarat-ı gaybiye nev’indendir” derken kendisine katılmıyorum. Çünkü, “Ulema-i batın” tabiri, âlimler nezdinde mazbut değildir. Ayrıca bu gibi ikiliklerden uzak durmak gerekir. Çünkü bu ümmeti yanlış anlamaya sevkeden hususlardandır. Bundan dolayı biz Müslümanlarda şu gibi ikilikler ortaya çıkmış: Ulemâ-i zahir-Ulemâ-i batın, dünya-ahiret, ilim-din…Dokuzuncu vecih: Bütün insan tabakalarına hitab etmesi
Bediüzzaman’a Kur’ân terkib yönleri konusunda müfessirlerin ihtilaf etmelerinin sırrı sorulmuş, o da şu şekilde cevap vermiştir:
“Kur’ân’ın i’câz vecihlerinden biri odur ki; nazmı öyle bir üsluptadır ki, bütün asırlara, tabakalara intibak edebilir.”
Kur’ân gençliğini ve tazeliğini muhafaza etmiş ve “her asırdaki tabakat-ı beşerin her bir tabakasına güya doğrudan doğruya husûsî müteveccihdir, hitab ediyor. Evet bütün benî Ademe bütün tabakatiyle en yüksek ve en dakik ilim olan imana ve en geniş ve nuranî fen olan ma’rifetullaha ve en ehemmiyetli ve mütenevvi maarif olan ahkham-ı İslâmiyeye davet eden, ders veren Kur’ân ise, her neve her taifeye muvafık gelecek bir ders vermek elzemdir. Halbuki ders birdir, ayrı ayrı değil. Öyle ise, aynı derste tabakat bulunmak lâzımdır. Derecâta göre herbiri, Kur’ân’ın perdelerinden bir perdeden hisse-i dersini alır.” Kur’ân, hiç kimseyi i’câzından mahrum bırakmıyor.“İşte Te’nis-i ezhan için akl-ı beşere karşı İlâhî tenezzülat. Tenzîlin üslubunda tenevvüü, mûnisliğidir mahbhub-u ins-u cânnı.”
“Hatta yalnız gözü bulunan, kulaksız, kalbsiz, ilimsiz tabakasına karşı da, Kur’ân’ın bir nevi alamet-i i’câzı vardır. Şöyle ki: (….) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor. Meselâ Sûre-i Kehf’de ‘Ve sâminuhum kelbuhum’ kelimesi, altında yapraklar delinse, Sûre-i Fatır’daki ‘Kıtmîr’ kelimesi, az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak”
Bana öyle geliyor ki, gözünden başka bir şeyi olmayan kimseye i’câzın isbatında bir nevi tekellüf ve mübalağa vardır. Çünkü, mushafların tab’ ve baskısı üzerinde yapılacak bir müdahale bu gibi delilleri ortadan kaldırır. Öte yandan, bu gibi şeylerle meşgul olmak, Bediüzzaman merhumun da bizzat belirttiği makasıd-ı Kur’ânîyeden değildir.Devam edecek…
4 Aralık 2009: 12:54 #761018Anonim
Onuncu vecih: Bir din te’sis etmesi ve hayatı değiştirmesi
Kur’ân öyle bir din te’sis etmiştir ki, ne geçmişte onun misli var, ne de gelecekte olacak. “Arzımızı, senevî yevmî dairesinde şu hayt-ı semâvîdir; tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş. Bırakmıyor isyanı.”
“Kur’ân, bu dünyada öyle nuranî ve saadetli ve hakikatli bir sûrette bir tebdîl-i hayat-ı ictimaiye ile beraber,
insanların; hem nefislerinde,
hem kalblerinde,
hem ruhlarında,
hem akıllarında,
hem hayat-ı şahsiyelerinde,
hem hayat-ı ictimaiyelerinde,
hem hayat-ı siyasiyelerinde bir inkılab yapmış ve
idame etmiş ve
idare etmiştir…”
Onbirinci vecih: Uzun zaman geçmesine rağmen kendisine muaraza edilmemesi
“On üç asır müddette meylü’t-tehaddi varmış Kur’ân’ın a’dasında,
şevk-i taklid uyanmış Kur’ân’ın ahbabında.
Şu iki meyl-i şeditle milyonlarca kütûb-u arabiye yazılmıştır, meydanda.
Onlar ile Tenzil muvazene edilse, en amî adam bile onların beşerî kitaplar,
Kur’ân’ın ise semâvî olduğuna hükmedecek.
Kur’ân, beşerin önünde kapıları açık bırakmış,
bu uzun zaman zarfında kendi mazmun ve muhtevasını neşretmiş.
Ruhları ve zihinleri de kendine davet etmiş.
Buna rağmen beşer onun muarazasına muktedir olamamış.
İmtihan zamanı artık geçti.”
Ben ise diyorum ki: Kıyamete kadar bu meydan okuma sona ermeyecek ve devam edecektir.Onikinci vecih: İ’câz-ı ilmi
Bediüzzaman, modern ilmin keşfiyatından da bahseder. Kur’ân’ın bu konuyu da ihmal etmediği görüşündedir. Çünkü Kur’ân, bütün beşeriyete hitab etmektedir. Kur’ân buna iki cihetle işaret etmiştir:
Birincisi: Mu’cizat-ı enbiya sûretiyle. İkincisi: Bazı hadisat-ı tarihiyeyi serdederken. Bediüzzaman ayrıca bu konuda araştırma yapmanın çok büyük bir dikkat gerektirdiği kanaatındadır.
“Ra’d” ve “Berk” kelimelerini tefsir ederken bu konuya temas ederek şöyle der:
“Onlar (ra’d ve berk) âlem-i gayb cihetinden bulutlar âlemindeki kanunlarının tanzimi için müvekkel kılınmış meleklerin elinde iki açık delildir.
Sonra, hikmet-i İlâhiye sebepleri müsebbelere bağlamıştır.
Bulut, havada dağınık bulunan su buharından teşekkül edince, bir kısmı negatif elektrikle, bir kısmı da pozitif elektrikle yüklü olur.
Bunlar birbirine yaklaşınca aniden çarpışır ve şimşek meydana gelir.
Sonra birbirine girme, anî yer değişikliği ve-âlemde boşluk bulunamayacağı için-yerinin başkasıyla dolması sebebiyle de titreme olur,
tabakaları dalgalanır ve gök gürültüsü doğar.
Bu durumlar, ancak Ra’d ve Berk meleklerinin temsil ettikleri bir nizam ve kanun altında cereyan eder.”
Bediüzzaman’ın risaleleri i’câz’ın bu nev’inin örnekleriyle doludur.
Onüçüncü vecih: Allah Teala’nın marifetine ulaştıran yol Kur’ân’dır
“…105…”
Bediüzzaman Rabbimizi bize tarif eden üç büyük küllî muarrif bulunduğunu söyler ve bunları şöyle sıralar:Birisi: Şu kitab-ı kâinattır.
İkincisi: Şu kitab-ı kebîrin âyet-i kübrası olan Hz. Muhammed (a.s.m)’dır.
Üçüncüsü ise: Kur’ân-ı Hakîm’dir.
Bundan anlaşılıyor ki: Bütün ma’rifetlerin en mühimmi, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük hakkı ve diğer hakikatleri bilmenin kaynağı olan ma’rifet-i Halık’ın kaynağı ikidir: Birincisi: Vahiy; ikincisi ise: Kâinat, yani duyular, tecrübe ve müşahede. Bu, ta’lim ve terbiye alanında yararlanılması için gerçekten anlaşılması ve geliştirilmesi gereken bir yaklaşımdır.Bediüzzaman merhum, i’câz yolları arasında bir tezahum bulunmadığını belirtir. İ’câz vecihlerinin bitmez tükenmez olduğuna, anlattıklarını İ’câzü’l-Kur’ân’ın sadece bir parçasını keşfeden kısa bir bahis olduğuna ve konuyu layık olduğu şekilde izah etmediğine inanır.
Kur’ân, dünya durdukça duracak ve yeni yeni mu’cizeleri de ortaya çıkacaktır. Kur’ân’ın diğer i’câz vecihlerini sadece zaman ortaya çıkarmayacak, âyetleri üzerinde derin tefekkür ve teemmül, özellikle de Kur’ân atmosferinde yaşama da bu hizmeti ifa edecektir.
Devam edecek…
5 Aralık 2009: 15:35 #761077Anonim
İ’câzü’l-Kur’ân’a dair şüpheler
Bediüzzaman, asrın mülhidlerinin Kur’ân-ı Kerim hakkında uyandırdıkları şüpheleri görmezlikten gelmemiş, aksine, bunlara karşı son derece uyanık davranmıştır. Kur’ân’ın kendi kendisini müdafaa ettiğini ve hükmünü icra ettiğini önemle belirtmiştir.Bediüzzaman sözkonusu şüphelerin en önemlilerini ele alır. Şöyle ki:
Birincisi: Kur’ân’da müteşabihat ve müşkilat denilen, hakîkî mânâları anlaşılmayan, bazı şeylerin bulunması, i’câzına münâfidir. Zira Kur’ân’ın i’câzı, belağat üzerine müessestir. Belağat da ancak ifadenin zuhur ve vüzûhuna mebnîdir.
İkincisi: Yaratılışa ait meseleler, mübhem ve mutlak bırakılmıştır. Ve keza kâinata dair fünundan pek az bahsedilmiştir. Bu ise talim ve irşad mesleğine münafidir.
Üçüncüsü: Kur’ân’ın bazı âyetleri zahiren aklî delillere muhaliftir. Bundan o âyetlerin hilaf-ı vaki oldukları zihne geliyor. Bu ise, Kur’ân’ın sıdkına muhaliftir.
Bediüzzaman bu şüphelere şöyle cevap verir: Kur’ân’ın üsluplarında cumhûr-u nasın fehimleri müraat edilmiştir. Beşerin akıl seviyesine tenezzülatta bulunulmuştur. Ta ki, avam onları idrak ve fehmedebilsin. Onun için müteşabih gelmiştir.
“Gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti.” (Bakara Sûresi, 29) 10 kaydını tefsir ederken aynı gerçeği şöyle te’yid etmektedir: “Pek geniş olan Kur’ân-ı Hakîmin hitablarına, mânâlarına, işaretlerine dikkat edilmekle bir amîden tut bir veliye kadar bütün tabakat-ı nâsa ve umum efkâr-ı ammeye olan müraatları, okşamaları fevkalade hayrete, taaccübe mucibtir. Her bir kısım insanlar, (“yedi gök” hakkında) istidatlarına göre feyz-i Kur’ân’dan hisselerini almışlardır.”
Bediüzzaman’ın “İşkâl dedikleri şey, ya üslubun pek yüksek ve muhtasar olmasiyle mânânın çok derin ve inceliğinden ileri gelir, Kur’ân’ın müşkilatı bu kabildendir” sözünde ise bir îtham vardır. Çünkü, zorluk anlayışlardan kaynaklanmaktadır, Kur’ân’ın kendisinden değil.
Meselâ, müşkil diye iddia ettikleri âyetlere bakın. Bu kimselerin, sözkonusu âyetlerin sayıları ve neden müşkil sayıldıkları konusunda farklı görüşler ileri sürdüklerini görürsünüz. Öyleyse, her işkâl, ilminin azlığından ve bu konudaki yetersiliğinden dolayı sahibinin anlayışından kaynaklanmaktadır. Kur’ân, lafzını muğlaklaştırmaktan ve ibaresini güçleştirmekten münezzehtir.
Bediüzzaman, ikinci şüpheye ise şöyle cevap vermektedir: Eğer Kur’ân ta o zamanda kevnî ilimlerde tafsilata girseydi, cumhur-u nasın zihinlerini teşviş ederdi. En iyisi insanlarla akıllarının derecesine göre konuşmasıdır.
Üçüncü şüpeyi ise şöyle cevaplandırıyor:
“Kur’ân’ın maksatları dörttür.
Kur’ân’da kâinatın bahsi,
san’at-ı İlâhiyye ve
nazm-ı nizam-ı bedi’ ile
Nazzam-ı Hakikî’ye istidlal etmek için ancak tebe’î ve istitradîdir.”
“Hülasa: Madem ki Kur’ân bütün zamanlardaki bütün insanlara nâzil olmuştur,
şu şüphe addettikleri umûr-u selase,
Kur’ân’a nakîsa değil,
Kur’ân’ın yüksek i’câzına delillerdir.
Evet Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanı talim eden Cenab-ı Hakka kasem ederim ki;
o Beşîr ve Nezîr’in basar ve basîreti,
hakîkatı hayalden tefrik edememekten münezzehtir, celîldir, celîdir;
veya insanları kandırarak muğalatalara düşürtmekten,
meslek-i alileri ganîdir, alîdir, temizdir, tahirdir.”
Bediüzzaman, aynı şekilde Kur’ân’ın üslubu ile ilgili olarak da bazı şüphelere yer veriyor ve bunları kesin cevaplarla çürütüyor:
Meselâ, “Allah, celal ve azametiyle insanların konuştukları gibi nasıl insanlar ile tekellüm etmeye tenezzül eder? Ve cüz’î ve hakir şeylerden nasıl bahseder? Azamatine yakışır mı?”
Bediüzzaman bu şüpheye şöyle cevap veriyor:
“Allah’ın iradesi, ilmi, kudreti, kullî, umumî, muhît ve şamildir.
Cenab-ı Hakkın azametine mikyas, ancak mecmu’ âsarıdır.
Meselâ, şems ziyasını bütün âleme neşrettiği bir sırada, pis mülevves bir zerre de onun ziyasından istifade ettiği vakit, şemse karşı:
‘Ne için bu pis, bu mülevves zerre ile meşgul oldu ve ne için ona ziyasını verdi?’ diye itiraz edilebilir mi? (….)
Hülasa: zerre gibi küçük şeyler veya âdî fiiller, Halık’ın halkıyla vücûda geldikleri için,
O’nun dâire-i ilminde dahil oldukları bedîhîdir.
Bu itibarla, onlardan bahsetmekte bilbedahe, müşahhat (münakaşa etmek) yoktur.
(….) Kur’ân’ın muhatabı beşer olduğuna göre, Kur’ân beşerin hissiyatiyle memzuc olan üsluplarını giyer ve şivesiyle söyler ki,
beşerin fehmi söylenilen sözden tevahhuş edip ürkmesin.
Evet yüksek bir insan bir çocukla konuştuğu zaman, çocuğun şivesiyle konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur.
(….) Kur’ân’ı inzal etmekten maksat, cumhur-u nası irşad etmektir.
Cumhur ise avamdır.
Avam-ı nas çıplak olan hakaikı göremez;
ülfet peyda etmedikleri akliyat-ı mahzayı ve mücerredâtı fehimleri alamaz.
Bunun için Cenab-ı Hak, lütuf ve ihsaniyle hakikatları onların ülfet ettikleri bir libas ile,
bir şive ile göstermiştir ki, tevahhuş edip ürkmesinler.”
Devam edecek…
8 Aralık 2009: 18:37 #761238Anonim
Araştırmanın sonuçları
Bediüzzaman’ın Kur’ân’ın mu’cizeliğini isbat ve beyan konusundaki metodunda gözlenebilen bazı önemli hususlar vardır. Öncelikle İ’câzü’l-Kur’ân’ı açıklarken üzerinde durduğu arka plana bakmak gerekir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, hiç kuşkusuz o Kur’ân’a yapılan hücumlardan ve bu hücumlara karşı Kur’ân’ın bizzat verdiği cevaplardan hareket etmiştir. Alimlerimiz, Kur’ân’ın mu’cizeliğini Araplara detaylı olarak, Arap olmayanlara ise icmâlî bir biçimde açıklamaya özen göstermişler. Bediüzzaman ise, Kur’ân’ın mu’cize yönlerini bütün insanlara tasilatlı bir biçimde açıklamaya büyük ihtimam göstermiştir.
Bediüzzaman’ın, İ’câzü’l-Kur’ân’ı açıklama konusunda kendisinden önceki âlimlerden etkilendiği doğrudur. Ancak, bu konuda daha önce hiç temas edilmeyen önemli bir takım çizgiler belirlediğini de itiraf etmeliyiz. Abdulkahir Cürcânî ve onun nazmu’l-Kur’ân konusundaki nazariyesini takdir etmekle birlikte, Abdulkahir’in vardığı çizgide kalmamış, aksine bu nazariyeden çıkan başka bir meselede tafsilatta bulunmuştur. O da, münasebetler meselesidir. Bediüzzaman, buna büyük önem vermiş ve tefsir ettiği âyetlere kapsamlı bir şekilde uygulamıştır. O kadar ki, bu uygulamasında Zemahşeri’yi aşmıştır.
Sözkonusu münasebetler üçtür:
Ayetin âyetle münasebeti.
Aynı âyetin cümleleri arasındaki münasebet.
Her bir cümlenin keyfiyet ve unsurları arasındaki münasebet. Yani aynı cümlenin, lafız ve eczaları arasındaki ilişki, mânâsındaki münasebetler.Bu Kur’ân-ı Kerimdeki i’câz sırrını anlamak için “nazım nazariyesi”ne Bediüzzaman tarafından getirilen çok güzel ve önemli bir yeniliktir. Aynı şekilde Abdulkahir Cürcanî’ye takdir ve hayranlığını bildirmekle birlikte Bediüzzaman’ın, Kur’ân’ın i’câz vecihlerinden sadece bir tanesiyle yetinmek konusunda onu taklit etmediğini, yani “Nazım Nazariye”sini i’câz konusunda tek ölçü kabul etmediğini görüyoruz.
Bediüzzaman’ın başka bir yönüne daha dikkat çekmek gerekir. O da, İ’câz konusunda bazı orijinal ve yeni vecihler getirmesidir. Meselâ:Kur’ân’ın marifet ve medeniyet konusundaki i’câzına dikkat çekmesi,
Kur’ân’daki ilimlerin birliğini vurgulaması,
Kur’ân’ın ilim ve ma’rifetin temel bir kaynağı olduğunu belirtmesi,
Kur’ân’ın yapısındaki bütünlük ve ahengi açıklaması,
Kur’ân’ın bütün semâvî kitaplara murakıb ve hakem olduğunu ifade etmesi… gibi konular Bediüzzaman’ın i’câzü’l-Kur’ân konusunda getirdiği yeniliklerdir.Bediüzzaman, i’câz vecihlerinden her birisine ve hatta bu vecihlerin şıklarına orijinal ve güzel misaller getirmiş ve bu açıklamalarında eski âlimler tarafından tekrar edilen misallerle yetinmemiştir.
İ’câz konusunu ele alan kitaplara göz attığımızda, müelliflerinin Kur’ân’ın mu’cizeliğini âlimler seviyesindeki kimselere göstermeye çalıştıklarını görüyoruz. Dolayısiyle onların muhatapları sadece âlimlerdir, başkalarını nazara almazlar. Fakat, Bediüzzaman’ın onlardan farklı olarak, i’câzü’l-Kur’ân konusunda avam-ı nasa özel bir itina gösterdiğini gördüm. Bu gerçek, avamın da Kur’ân’ı anlayabileceği ve Kur’ân’ın avam tabakası için de mu’cize teşkil ettiğini tekrar tekrar ifade etmesinde açıkça göze çarpıyor. Acaba, avama gösterdiği bu itinanın sırrı ne olabilir? Hiç şüphesiz Bediüzzaman “alim-i mürşid”e güzel bir örnektir. Çünkü, avamın seviyesini yükseltmeye çalışmış, böylece bir çoklarının Kur’ân’ı anlayıp mânâlarını idrak etmelerine, dolayısiyle iki dünya saadetini kazanmalarına ve Kur’ân’a muhatap olma seviyesine çıkmalarına imkân sağlamıştır.
Bediüzzaman İ’câz konusunda-özellikle-iki nokta üzerinde açıklamalarını teksif etmiştir.
Birincisi: Beyan i’câzı.
İkincisi ise: Batı ve materyalist felsefe karşısındaki ma’rifet ve medeniyet i’câzı.Acaba, bizzat Bediüzzaman’ın da belirttiği gibi Arap olmayanların Araplaşıp, Arapların arasına karışınca lafız sanatının galebe etmesi sebebiyle insanların dil konusundeki selikaları bozulmuşken beyan i’câzının rolü ne olabilir? Bir âlim-i mürşid olan Bediüzzaman, terbiyenin en evvel metod ve usule ihtiyacı olduğu inancındadır. Bunun en güzel yolu ise, belağat ve edebiyattır. Çünkü, bu insanın hassasıdır. İnsanın ruhunu en güzel şekilde terbiye, vicdanını en okşayıcı olarak tasfiye, fikrini en güzel biçimde tezyin eden ve kalbini en iyi şekilde genişleten bir nevi edebiyattır. Bundan dolayıdır ki, bu nevi edebiyatı, bütün ilimlerin sultanıymış gibi, hepsinden daha yaygın, daha geniş, daha nafiz ve beşer kalbine daha yakın olarak görürsünüz. Bediüzzaman, belağatın ehemmiyetine ve akıl ve vicdana olan te’sirine önemle dikkat çeker. Bu sebeplerden dolayıdır ki, Bediüzzaman bu i’câz vechine son derece önem verir.
Devam edecek…
9 Aralık 2009: 07:36 #761263Anonim
Bediüzzaman, “Beyanî i’câz”ı açıklarken iki metod takip etiğini görüyoruz.
Birincisi: Buna yeterli derecede delil ve bürhan getirmesi. Fatiha Sûresinin tamamı ile Bakara Sûresinin ilk otuz üç âyetini içine alan parlak tefsiriyle bu metoda gözel bir örnek sergilemiştir.
İkincisi: İ’câzü’l-Kur’ân konusundaki bu veche yöneltilebilecek bütün şüpheleri defetmek.Meselâ, Kur’ân’daki tekrarların sırları ve Kur’ân’ın şiir olmaktan münezzeh olduğu konusundaki ikna edici izahlarını gördük. Bana öyle geliyor ki Bediüzzaman, bu konuda, İ’câzü’l-Kur’ân isimli kitabının büyük bir kısmını şiirin tenkidi, tahlili ve Kur’ân’ın şiire olan üstünülüğüne tahsis eden el-Bakillânî’den daha iyi yapmıştır. Çünkü Bakıllânî, bu noktada israfa kaçmıştır. Eğer, Kur’ân nazmının güzelliğini açıklamaya yönelseydi daha önemli ve üstün bir hizmet yapmış olurdu.
Yine Bediüzzaman’ın, Kur’ân’ın fasılaları (ayet sonları) konusunda ne güzel açıklamalar yaptığını gördük. Bu açıklamaları yaparken, sadece âyet sonunun âyetle olan münasebetini belirtmekle yetinmemiş, aksine, bu fezlekelerin Allah’a iman ve sıfatullahla ilgili temel kaideler ihtiva ettiğini, Kur’ân’ın külli maksatlarını isbat ettiğini belirtmiş ve Kur’ân fasılalarının insanın vicdanı ve kalbi üzerindeki imanî ve psikolojik tesirlerini açıklamıştır. Bu güzel ve orijinal açıklamaları Bediüzzaman’dan başka bir kimsenin yaptığını görmedim.
Kur’ân’ın marifet ve medeniyet konusundaki i’câzına gelince,
Bediüzzaman bu i’câz yönünü kavrayıp el atabilmiş, onu isbat edebilmiş ve
Kur’ân’a hücum edildiği bu asırda bununla Kur’ân muarızlarına karşı koyabilmiş,
ve bundan hareketle Batının bozuk medeniyetinin çürüklüğünü ve
bu medeniyetin nasıl beşeriyeti dalalete sürükleyip hak ve hakikati görmesine engel olduğunu isbat edebilmiştir.
Bediüzzaman bunu yaparken, realiteyi konuşturmuş ve
İslâm Ümmetinin, Allah’ın Şeriat ve nizamını terkederek harfi harfine ve
adımı adımına Batıyı taklid etmesi karşısında duyduğu
teessüf ve üzüntü haliyle gerçekleri dile getirmiştir.
Onun sözleri, Kur’ân-ı Kerimi yeniden hayat ve marifet alanına aktarmaya,
Ümmetin inanç ve kültürünü tashih ve medeniyetini kurma konusunda Kur’ân’ı tekrar
en büyük merciiyet makamına iade etmeye açık bir davettir.Bediüzzaman merhumun, ictimaî, beşerî ve tabii ilimlerin Kur’ân-ı Kerimin nur kaynağından çıktığını ve özellikle de Allah’ın güzel isimlerine dayandığını açıklamasıyla “bilginin İslâmîleştirilmesi” fikrinin en büyük öncülerinden birisi olmuştur. Bu nedenle, Bediüzzaman’ın fikirleriyle “el-Ma’hedü’l-Alemî Li’l-Fikri’l-İslâmî” arasında bir köprü kurulmasını zarurî görüyorum.
Bediüzzaman’ın İ’câzü’l-Kur’ân konusundaki fikirleri öylesine gerçekçi ve canlıdır ki,
günlük hayata aktarılmaya rahatlıkla imkân verir.
Bu da, onun fikirlerini araştırmak,
onları geliştirmek,
üzerinde yeni fikirler bina etmek ve
bunların üzerinde donup kalmamakla olur.İslâmın sancağını asırlarca taşıyan bu millet,
Batının materyalist medeniyetine karşı koyabilen Bediüzzaman’ı örnek alarak
Kur’ân-ı Kerimin esas ve düsturları üzerinde eski şanlı tarihini yeniden kurabilir
ve buna muktedirdir.Hülasa: Kur’ân, âlimlere enerji kaynağı olmaya devam edecek,
hayranlık uyandırıcı sırları bitip tükenmeyecek,
bütün kitaplara ve bilcümle ma’rifetlere olan hakemliği sürecek
ve âlimler: “Kur’ân hâlâ taptazedir!” demeye devam edeceklerdir.Ben, Bediüzzaman’ın eserlerinde zengin bir fikir madeni buldum. Her fikri, Kur’ân-ı Kerimin i’câz vechinden biri sayılabilir. Bu açıklamalarımla maksadımı ifade edip edemediğimi bilemiyorum.
Dipnotlar
1. Kamer Sûresi: 20.
2. Mâide Sûresi: 31.
3. Yâsîn Sûresi: 39.
4. Bakara Sûresi: 255. âyet; İbrahim Sûresi: 32-34. âyetler.
5. Cum’a Sûresi: 1.
6. Nebe’ Sûresi: 7.
7. Hicr Sûresi: 217.
8. Hadîd Sûresi: 25.
9. Kehf Sûresi: 109.
10. Bakara Sûresi, 29KÖPRÜ’96 (Bahar Sayısı)
koprudergisi.com
Ziyad Halil Muhammed ed-Değamin
Doç. Dr. Malezya Uluslararası İslâm Üniversitesinde öğretim üyesi -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.