- Bu konu 1 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
14 Kasım 2010: 20:12 #665864
Anonim
selamun aleyküm abi ben risalenur yeni basladim bazi kelimeleri agir geliyor bana besinci söz vecizelerin aciklamasi gibi bana net bi sekilde aciklarmisiniz lütfen yardim edin birde bu sitede gugatin bütün harflerini bulmak icin bir link atarmisiniz selam ve dua ile…
14 Kasım 2010: 23:07 #781095Anonim
Beşinci Sözden sorulmuş ve cevaplanmış bir kaç tanesini buraya aktaralım inşallah. Bunun haricinde takıldığınız yerleri ayrıca sorabilirsiniz.
1. Temsilde vazifeperver neferin erzak ve tayinatını hiç düşünmediği nazara veriliyor. Bundan dünya hayatına hiç önem vermemek gibi bir mana çıkar mı?
Burada “düşünmemek”, dünyada hiçbir iş yapmadan “tembelce oturmak” demek değildir. Üstadın tevekkül tarifinde de güzelce ortaya konduğu gibi, “sebeplere riayet ettikten sonra neticeleri Cenab-ı Haktan beklemek, bütün hayırları Ondan bilmek ve yalnız Ona minnetar olmak” manasındadır. Tarlasına tohumunu eken ve gerekli bütün şartları yerine getiren kişi, artık yağmurun yağıp yağmamasını, ekinlerini dolunun vurup vurmayacağını düşünmez. O kendisine düşen vazifeyi yapmıştır, neticeye karışmaz.Üstadımız, Lemaat adlı eserinde “Elhakku ya’lu” konusunu işlerken Cenab-ı Hakkın iki ayrı şeriatından söz eder. Birisi bildiğimiz şeriattır, diğeri ise kâinatta koyduğu kanunlardır. Bu ikinci kanunlar manzumesine uyan kişiler dünyada maksatlarına erer, başarılı olurlar. Ekmeden biçmeyi bekleyenler Allah’ın irade sıfatından gelen şeriatına uymadıklarından “vazifeperver nefer” tarifinin dışında kalırlar, bunun cezası olarak da dünyada mahrumiyetler içinde çileli bir hayat geçirirler.
2. Hayatın; “en parlak bir mücize-i sanat-ı samedaniye” ve bir “harika-i hikmet-i Rabbaniye” olmasını izah eder misiniz?
Samed ismi, “her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değil” demektir. Canlı olsun cansız olsun, bütün varlıklar, yoklukta kalmayıp varlık âlemine çıkmakla, Samed ismine ayna olmuşlardır. Ancak bu konuda en parlak ayna hayattır. Hayat denilince en mükemmel hayat olan insan hayatı akla gelir.
Mu’ciz, aciz bırakan demektir. Peygamber mucizelerini diğer insanlar yapmaktan aciz oldukları gibi, bu âlemdeki kudret mucizelerinin yapmak da beşer takatinin çok ötelerindedir. Hayatın kendisi de bir mucizedir. Bu İlâhî eserin taklidi mümkün olmamıştır. Hayat bir mucize olmakla birlikte, onun hizmetine verilen su, hava, güneş, mevsimler, rızıklar da birer mucizedir. Onların yapılması da ancak Allah’a mahsustur.
“Hem hayat, kâinatın tedbir ve idaresinde hükümferma olan rızk ve rahmet ve inayet ve hikmeti tazammun ediyor. Güya hayat onları arkasına takıp, girdiği yere çekiyor. Meselâ hayat bir cisme, bir bedene girdiği vakit; Hakîm ismi dahi tecelli eder, hikmetle yuvasını güzelce yapıp tanzim eder. Aynı halde Kerim ismi de tecelli edip, meskenini hacatına göre tertib ve tezyin eder….”…İşte hayat bu câmi’ mahiyeti itibariyle şuun-u zâtiye-i Rabbaniyeye âyinedarlık eden bir âyine-i Samediyettir. (Sözler-33.Söz)
Bir meyve ağacı ilim ve hikmetle terbiye görmüş ve meyve verecek şekilde programlanmıştır. Aynen onun gibi, insan hayatı da bir İlâhî terbiyeden geçmekle ilim, irfan, iman ve marifet sahibi olmaya istidatlı bir hale getirilmiştir. Şu var ki, bu kabiliyetin yerinde kullanılıp kullanılmaması, bu dünya imtihanının bir gereği olarak, insana bırakılmıştır.
İnsan, aklını yerinde kullanırsa o manevî ağaçtan nice faydalı meyveler alabilir. Aksi halde çok zararlı sonuçlar da yine o aklın zehirli meyveleri olarak boy gösterirler. Kalbimiz ve bütün his dünyamız da böyledir. Meselâ, insana sevgi hissi verilmiştir. İnsan ruhu, sevecek şekilde terbiye edilmiştir. Ancak, bu sevginin meşru yahut gayr-ı meşru sahalarda kullanılması insana bırakılmıştır.
Hayatla ruh arasındaki ilgi çoğu zaman sorulduğu için bu konuya da kısaca temas edelim: Hayat ruhun sıfatıdır. Yani, insan ruhu hayat sahibi bir varlıktır. Bitkiler gibi ruhsuz varlıklarda da “yarı canlılık” dediğimiz bir hayat çeşidi vardır. Bitkide hükmeden kanunlar ruhla mukayese edildiklerinde aralarında “insanla ağaç kadar büyük bir farklılık” olduğu anlaşılır.
3. Vasıta-i rızk-ı helalin ihtiyar ve iktidar ile olmadığı acz ve zaaf ile doğru orantılı olduğu anlatılıyor. Acaba burada tembellik ve yanlış tevekkül anlaşılmaz mı?
Üstadın bu dersi insanları çalışmamaya değil, helal rızık ile iktifa edip harama girmemeye ve diğer insanların hakkına tecavüz etmemeye bir davettir.
Bütün hayvanların rızıkları İlâhî ilham ile kendilerine bildirilmiş, mideleri bunları hazmedecek biçimde, bütün organları da bunlardan faydalanacak şekilde planlanmıştır. Buna zıt bir yolda gitmek onlar için mümkün değildir. “Ata et, aslana ot” haram kılınmıştır. Bu gün bir buçuk milyonu aşkın olduğu tespit edilen hayvan türlerinin bütün rızıkları acz ve fakrlarına bir imdat olarak rahmet haziresinde hazırlamış ve kendilerine verilmiştir. İnsan bu türlerden sadece birisidir. Bütün canlı türlerini rızıklandıran Allah, insanı da açlıktan öldürecek değildir. Şu var ki, insana cüzi irade verildiği ve yine insanın kuvveleri sınırlı tutulmadığı için, insanlar hırs ile birbirlerinin haklarına da tecavüz etmekte ve haram yollardan servet sahibi olma yoluna da gitmektedirler. Bu gibi kimseler çok aciz ve fakir bir varlık olduklarını, bu kâinatı ve içindeki her şeyi onlara Allah’ın ihsan ettiğini, hakkına tecavüz etmek istedikleri kimselerin de Allah’ın kulu olduklarını düşünseler ve helal rızka kanaat etseler, gasp ve zulüm yoluna girmeseler insanlık âlemindeki bu keşmekeşler ve bu haksızlıklar ortadan kalkacaktır.
4. “İnsanın ibadet için yaratıldığını, fıtratı ve manevî cihazatı gösteriyor.” cümlesini açıklar mısınız?
Nurlarda, “İnsanın fıtratında cemale karşı muhabbet, kemale karşı meftuniyet, ihsana karşı perestiş vardır.” buyuruyor. Bu fitrî görevin Kur’anın bildirdiği ve Peygamberimizin (asm.) öğrettiği şekilde yapılmasıyla ibadet ortaya çıkar.İnsandaki cihazların ibadet için verildiği, Yirmi Üçüncü Söz’de geniş bir şekilde izah edilmiştir.
Özet olarak:
İnsan sonsuz aciz ve fakir yaratılmıştır. Her insan, bedenindeki organlar gibi, haricî âlemdeki eşyaya, yani havaya, suya, bitkilere, hayvanlara, aya güneşe de muhtaç olduğu için sonsuz fakirdir, bunların hiçbirini kendi gücüyle yapamayacağı için de sonsuz acizdir. İşte her vicdan bu manayı idrak eder; her insan kendisinin kul olduğunu, bütün bu eşyanın da ancak Allah’ın ihsanıyla ona hizmet ettiklerini yakinen bilir. Bu da sonsuz bir şükrü gerektirir. Bu şükür ise, başta namaz olmak üzere, ibadetlerle yapılabilir.
Öte yandan, insanın istidadı bütün hayvanlardan çok daha üstündür. İnsandan daha az sermayesi olan hayvanlar bu dünya hayatını güzelce geçirdiklerinden anlaşılıyor ki insana verilen bu büyük sermaye sadece bu fani dünya için değildir.
İnsan kalbi ancak Rabbini bilmek, tanımak ve ona ibadet etmekle tatmin olmaktadır. İnsan aklı, ölümün hiçlik olmaması gerektiğini, aksi hale insana verilen bu mükemmel sermayenin sonunda hiç olacağını, buna ise Allah’ın hikmet ve rahmetinin müsaade etmeyeceğini bilir. Sadece bu fani dünya için yaratılmadığının şuuru içinde ölüm ötesi için de bir şeyler yapması gerektiğini ders verir.
“İnsanın cihazat cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki: Akıl ve fikir sebebiyle insanın hasseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peyda etmiştir. Ve ihtiyacatın kesreti sebebiyle çok çeşit çeşit hissiyat peyda olmuştur. Ve hassasiyeti çok tenevvü etmiş. Ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle pek çok makasıda müteveccih arzulara medar olmuş ve pek çok vazife-i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihazatı ziyade inbisat peyda etmiştir. Ve ibadatın bütün enva’ına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için bütün kemalâtın tohumlarına câmi’ bir istidad verilmiştir. İşte şu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz muvakkat şu hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir.” (Sözler-23.Söz)
5. İnsanın hayat-ı manevîye ve uhreviyesine lazım olan; “İlim, iftikar, tazarru ve ibadet” cihetinde hayvanatın sultanı ve kumandanı hükmünde olmasını nasıl anlamalıyız?
Hayvanların çok sade bir hayatları vardır. İlimden nasipleri yoktur. Sadece İlâhî ilhamla görevlerini yerine getirirler. Mesela, bir koyun nefes alırken, havayı tanımaz, içine çektiği havanın ciğerlerine gittiğini, böylece kanının temizlendiğini bilmez. Zaten kanın ne varlığından haberi vardır ne de vazifesinden.
Karanlık olunca uyur, ışıklarla uyanır, dünyanın döndüğünü, böylece gecenin gidip gündüzün geldiğini bilmez.
Bütün bunları bilmemesi onun için bir nimettir. Çünkü kendisine verilen cihazlar ile mevcut işinden fazlasını yapacak halde değildir; bilip de rahatsız olmaması için kendisine çok şeyler bildirilmemiştir.
Bu hayatın ölümle son bulacağının farkında değildir, çünkü bunu bildiğinde ölüm ötesi için daha fazla süt vermek için çalışacak değildir.
İftikar noktasında da hayvan insanın çok gerilerindedir. Neyin fakiri olduğunu bilmediği gibi, muhtaç oluğu şeyler de insana nispeten çok azdır.
İnsan bütün bu ihtiyaçlarını bildiğinden ve sonsuz aczine de vakıf olduğundan her şey için Rabbine niyazda bulunur, tazarru ve dua eder. Her ihtiyacı için O’nun rahmet kapısını çalar.
İşte kendi mahiyetini böylece bilen insan, “her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nazır, her mekânda hazır” bir Kadîr-i Zülcelale “iman ile intisap eder ve ubudiyetle hizmetine girer.”
6. İnsanın nazlı ve niyazlı bir abd olması ne demektir? Makam-ı naz ve makam-ı niyazı mukayese eder misiniz?
İnsanın nazlı olması çok yönlüdür. Bir risalede “nazeninane beslendiğimizden” söz edilir. Sadece beslenmemize dikkatle baksak ne kadar nazlı bir kul olduğumuz açıkça görülür. Bizim hizmetimize verilen hayvanlar ağızlarını yerlere sürterek rızıklarını temin ederken, insana el ile tutma, yemeğini pişirme gibi nice ihsanlarda bulunulmuştur. Öte yandan, insan “sair sekenelerde tasarruf” yetkisine sahiptir. Yani hizmetine verilen hayvanları dilediğinde kesip yiyebilmekte, onların “tesbihatlarına müdahale” edebilmektedir. Bu da nazlı bir varlık olmanın ayrı bir yönüdür.Örnekleri çoğaltabiliriz.
Günümüzün en lüks seyahat vasıtası olan uçakta bile insan, tam sessiz bir yolculuk yapamıyor. Motorun gürültüsü az da olsa insanı rahatsız edebiliyor. Dünyamız ise hem kendi, hem de güneş etrafında süratle döndüğü halde, bu hareketin hiç farkında olmuyoruz. Allah Kelamında, dünyanın insan için bir beşik olduğu haber veriliyor. Sanki bu beşikte istirahat eden nazlı yavrunun rahatsız olmaması için beşik çok dikkatle ve sessizce hareket ettiriliyor.
Nefesimizle kanımız temizlenirken de hiçbir şey duymuyoruz. Bu temizlik de nazlı misafire uygun olarak yapılıyor. Hücrelerimizin değişmesinden de hiç haberimiz olmuyor. Halbuki, bir bina yıkılıp yerine yenisi inşa edildiğinde ne kadar zorluklar ve çevre için ne kadar sıkıntılar ortaya çıktığını yakinen biliyoruz.
Bu kadar nazlı bir hayat süren insanın, bütün bu nimetlere karşı Rabbine iman ve itaat etmesi, sebeplere gönül bağlamaması, onlara yalvarırcasına zillet göstermemesi gerekir.
Naz makamıyla bu konunun fazla ilgisi yok. Bir kısım evliyalar Vedud isminin tecellisiyle bazen öyle bir noktaya varıyorlar ki, dillerinden ( görünürde bizim edep ölçülerimize uygun düşmeyen) bazı naz cümleleri dökülebiliyor. Üstad hazretleri, “Senin hakkın naz değil niyazdır.” buyurarak bu kapıyı kapıyor.
7. (Derd-i maişet) Geçim temini bahanesiyle namazın niçin terk edilmeyeceğini, beşinci sözdeki hakikatlar çerçevesinde kısaca anlatır mısınız?
Birinci olarak; insan dünyaya geçim peşinde koşmak için değil, iman ve ibadet için gönderilmiştir. İnsanın asıl vazifesi iman ve ibadettir. Bu sebepten dolayı, geçim bahanesi ile insan, ibadetin özü hükmünde olan namazı terk edemez.İkinci olarak dünyada çalışmak ve geçim peşinde koşmak, insana bir meşguliyet olsun diye verilmiştir. Geçim peşinde koşmayı abartıp, bunu maksat ve gaye haline getirmek, yersiz ve saçma bir tutumdur. Tıpkı askerin asıl vazifesi olan talim ve cihadı terk edip, geçim meşgalesini gaye ve maksat haline dönüştürmesi gibi. Halbuki geçim bir eğlence, bir meşgaledir; yoksa insanın asıl vazife ve gayesi değildir.
Üçüncü olarak geçim ve rızka Allah kefil olduğunu ayetleri ile ilan ediyor. Bu yüzden insan, rızık ve geçim noktasında endişelenip, asli vazifelerini unutacak kadar telaşlanması ile; Allah’a ve ayetlere karşı bir saygısızlık ve hürmetsizlik etmiş oluyor. Tıpkı askerin devlete güvenmeyip, kendi rızkını temin etmek için, çarşıda pazarda dilencilik etmesi gibi, insanın da geçim derdine düşüp, iman ve ibadet vazifesini aksatması, komik ve saygısız bir vaziyettir.
8. Beşinci Söz’de bahsi geçen; “İnsan amel ve iktidar cihetinde en edna serçe kuşuna yetişemez.” cümlesini açıklar mısınız?
İnsan fıtratı ahiret hayatı için dizayn edilmiştir. Yani insanın mahiyetine konulan bütün duygu ve kabiliyetlerin yönü ahirete bakıyor. Şayet insan bu duygu ve kabiliyetleri ahirete değil de şu fani ve maddi aleme odaklarsa, bu maddi alemle tatmin olmaz, hatta azaba düşer. Nasıl ekmek ve peynir yemek için tasarlanmış dişlerimizi ve ağzımızı taş ve demir yemekte kullanırsak o diş ve ağza zulmetmiş ve azap etmiş oluruz; aynı şekilde, ahirete bakan ve ahiret için tasarlanan duygu ve kabiliyetlerimizi de bu dünyanın kir ve paslarında kullanırsak bu duygu ve kabiliyetlerimize zulmetmiş ve azap etmiş oluruz.
Hayvanların tasarımı ise bu dünyaya bakıyor ve kabiliyetleri bu dünya için verilmiştir. Bu nedenle dünyadan tam lezzet alıyorlar. Öyle ise insan ahireti unutup, sadece dünya noktasından hayvanlarla rekabet etse, kaybetmeye mahkumdur. Yani dünya lezzetleri noktasından, günde kendi vücudunun on katı yem yiyen ve yüz defa çiftleşebilen küçük bir serçe kuşuna insan yetişemez.
İnsanın fıtri tasarımı iman ve ibadet için dizayn edildiği için, yemek ve şehvette hayvanlara yetişemiyor. Yani ben Allah ve ahireti bırakıp, sadece yemek ve şehvet için yaşayacağım diyen birisi en küçük bir serçe kuşundan bile aşağı da kalıyor. İnsanı insan yapan değer; iman ve ibadettir ve bu iki vazifeye göre tasarlanmış insani duygu ve kabiliyetlerdir.
Özet olarak, insan dünya zevki noktasında en küçük hayvana yetişemez, ama iman ve ibadet yönünde hareket edip insanlığının gereğini yerine getirirse, bütün mahlukata efendi olur.9. “Hem insan ibadet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazât-ı mâneviyesi gösteriyor.” ifadesini nasıl anlamalıyız?
Mesnevi-i Nuriye’de geçen aşağıdaki ifadeler bu sorunuza cevap teşkil etmektedir.
“İ’lem eyyühe’l-aziz! Arslan gibi hayvanların diş ve pençelerine bakılırsa, iftiras ve parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve kavunun, mesela, letafetine dikkat edilirse, yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezalik, insanın da istidadına bakılırsa, vazife-i fıtriyesinin ubudiyet olduğu anlaşıldığı gibi, ruhani ulviyyetine ve ebediyete olan derece-i iştiyakına da dikkat edilirse, en evvel insan bu alemden daha latif bir alemde ruhen yaratılmış da teçhizat almak üzere muvakkaten bu aleme gönderilmiş olduğu anlaşılır.”
“Ve keza, insan, hilkat semeresi olduğundan anlaşılır ki: İnsanlardan bir çekirdek var ki, Cenab-ı Hak şecere-i hilkati o çekirdekten inbat etmiştir. O çekirdek de ancak ve ancak bütün ehl-i kemalin ve belki nev-i beşerin nısfının ittifakıyla efdalü’l-halk, seyyidü’l-enam Hazret-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselamdır.”
10. “En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir; meyve kurtları ve balıklar gibi,.. Hem en âciz, en nazik mahlûk, en iyi rızkı o yer; çocuklar ve yavrular gibi,..” zengin bir adam oturduğu yerden emrederek rızkını ağzına getirtir, nasıl anlamalıyız?
Soruda konunun özünün kaçırıldığı anlaşılıyor. Üstad maddeci ve inkârcı felsefenin en temel esaslarına öldürücü bir darbe indiren kâinat çapındaki bir hakikattan bahsediyor:
Maddeci ve inkârcı felsefe:
1-) Her şey kendine maliktir ve kendine yeterlidir.
2-) Hayat bir savaştır ve bu savaş güçlü olanın zaferiyle sonuçlanır” diye iki esasa inanır.Üstad söz konusu olan ifadeleri ile bu fikre kâinat çapında bir kerem düsturu ile cevap vermektedir. Önce
1-) Yerinden kımıldayamayan ağaçların onlara göre hareketli ve ağaçlara göre çok üstün tarafları olan hayvanları karşılaştırır. Açıkça ağaçların ve bitkilerin hayvanlara göre daha iyi ve daha kolay beslendiğini nazara verir.
2-) Sonra hayvanların balıklar gibi en aptalları ile tilki ve maymun gibi en zekilerini karşılaştırır. Aptalların semizliğini ve zekilerin zayıflığını nazara verir.
3-) İnsan ve hayvanlarının ömür devirlerini nazara verir. Doğmadan önce en acizdirler, fakat ağızlarını bile kımıldatmalarına gerek kalmadan göbek kordonundan beslenirler, doğduktan sonra sadece ağızlarını annelerinin memelerine yapıştırmaları gerekir; azıcık daha güçlenip akıl – fikir belirmeye başladığında çiğneme zahmetine katlanmaları gerekecek. Büyüyüp geliştiğinde artık anne – babaların himayesi de kalkacak ve kendi rızıklarını kendilerinin bulmaları gerekecektir. Görüldüğü gibi güç kuvvet geldikçe akıl fikir kuvvetlendikçe rızk nazlanmaya başlıyor.Bütün bunlardan çıkacak sonuç şudur: “Rızk iktidar ve ihtiyarın derecesine göre değil, belki acz ve iftikarın nisbetinde geliyor” Geliyor vurgusuna dikkat edilirse. Bu bir kerem hakikatına işaret ediyor. Yani rızık canlıların kendi güçleriyle koparıp aldıkları bir ganimet değil, doğrudan doğruya rahmet ve kerem sahibi bir zatın ikramıdır. Ve o da acizliğini, fakirliğini hisseden mütevazı mahlûklarına daha çok veriyor. Kendinde bir güç – kuvvet vehmeden mağrurlara daha az veriyor.
Kâinat çapındaki bu kerem kanununu nazara veren Üstad, aynı şeyin insanın şahsî ve içtimaî hayatında da kendisini hissettirdiğini bildiriyor: Aklına ve kuvvetine fazla güvenen ve hırsla rızk peşinde koşanların halini tasvir etmektedir:
“Hem çok ediplerin ve çok ulemanın fakr-ı hali ve çok aptalların servet ve gınâsı dahi gösteriyor ki, celb-i rızkın medarı zekâ ve iktidar dğildir, belki acz ve iftikardır, tevekkülvâri bir teslimdir ve lisan-ı kal ve lisan-ı hal ve lisan-ı fiil ile bir duadır.”
Soruda geçen, “Hâlbuki zengin bir adam oturduğu yerden emirlerle rahatlıkla rızkını ağzına kadar getirtemez mi?” ifadesine buradan bakarsak, verilenin zenginlik olduğudur. Zenginlik rızka bol bol erişmektir. Bu zekâya ve hırsa bakmıyor demektir.Bunlara ayrı bir örnek olarak da Yahudileri göstermektedir:
“Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırsla dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi milleti, pek çok zahmetle kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribâ ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki, hırs maden-i zillet ve hasârettir.”
Üstad, kâinat çapındaki bu kanundan almamız gereken dersi ve takınmamız gereken tavrı: “Şükür ve kanaat ile talep ve dua ve Rezzâk-ı Rahîmin rahmetine itimad” olarak özetliyor. Bunlar Kur’an ve Hadisin en çok vurgu yaptığı kavramlardandır. Sorudaki, “en aptallar daha rahat besleniyor deniyor. Şimdi içimizdeki esnaf veya değişik mesleklerde zengin ağabeyler var yanlış anlaşılmıyor mu?” ifadesi kanaatın ve tevekkülün ne demek olduğu net anlaşılmadığını gösteriyor. Şu ifadeler bu konuda yeterince aydınlatıcı:
“…yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir.”“Tertib-i mukaddematta tevfiz tembelliktir; terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa’yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa’yi kuvvetlendirir; mevcuda iktifâ, dûn-himmetliktir.”
Çok kısaca söylemek gerekirse, mesele her şeyi O’ndan bilme ve çalışmayı yine onun kanunu sayıp bir çeşit fiilî dua olarak değerlendirmek, üzerine düşeni yaptıktan sonra sonucu O’ndan ve verdiğine şükretmektir.
Fakat şu da göz ardı edilmemelidir ki, bazen haram ve helal ayırt etmeden hırsla çalışanlar, tevekkül ve kanatla işi olmayan insanlarda da muvaffakiyet görüyoruz. Bu yukarıdaki kanuna ters görünüyor. Burada insanın ihtiyar sahibi olması ve imtihana tabii oluşu dikkate alınmalıdır.
Yahudi örneğinde olduğu gibi:
1-) Cenab-ı Hakk’ın haram kazançlara fırsat vermesi imtihanın gereğidir.
2-) Fakat sahip olduğu mal karşılığında neler kaybettiği ve o malın büyük kısmının ona yük olup istifade edemediği.
3-) Yine o malın onun için ebedi kayıplara neden olabilmesi de göz önüne alınmalıdır. Bu konuda şu ayet mealleri yeterince aydınlatıcıdır:
“Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah bunlarla ancak, dünyada kendilerine azap etmeyi ve canlarının kafir olarak çıkmasını istiyor” (Tevbe Suresi, 9/85)
“Ey Muhammed! Sen onları bir zamana kadar, gaflet ve şaşkınlıklarıyla baş başa bırak! Kendilerine bol bol verdiğimiz mal ve evlatla onların iyiliğine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır onlar farkına varmıyorlar!” (Mü’minun Suresi,23/54-56)11. Padişahın Angaryasını Çekmek, Ne Demektir?
Angarya kelimesi, karşılıksız yapılan iş anlamındadır. Fakat bu kelime, insanların örfüne enayice yapılan işler anlamına gelecek şekilde yerleşmiştir. Dolayısıyla aradaki anlam kargaşasından dolayı, manada da yanlış anlaşılmalara yol açılmış olmaktadır.
Yukarıdaki paragrafı açıklamaya çalışalım; burada askerlik yapanların muhatap olduğu iki vazifeden bahsedilmektedir. Bunlardan birisi; padişahın vazifesidir ki, o askerlerin maişetini tedarik etmek ve beslemektir. Fakat bizi beslemek için hazırlattığı karavana ve sair işlerin bazılarını -asıl işimiz olmadığı halde- bize karşılıksız yaptırabilir. İkinci vazife ise, askerin asıl vazifesi olan talim ve harp etmektir.
Dolayısıyla askerin asıl vazifesi olmayan karavanayı yıkamak ve hazırlamak gibi işlerin karşılıksız yapılması, “angarya” olarak nitelendirilmiştir. Yoksa bizim kullandığımız “enayice iş yapmak ” anlamındaki angarya değildir.
15 Kasım 2010: 19:52 #781135Anonim
hayyyy Allah razi olsun kurban bayraminiz mübarek olsun Hayirli bayramlar selam ve dua ile….
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.