- Bu konu 4 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
5 Kasım 2009: 09:06 #657957
Anonim
“Siz ubûdiyet için halkolunmuşsunuz. Netice-i hilkatiniz ubûdiyettir. Rızka çalışmak, emr-i İlahî noktasında bir nevi ubûdiyettir. Benim mahlûkatım ve rızıklarını deruhde ettiğim nefisleriniz ve iyaliniz ve hayvanatınızın rızkını tedarik etmek, âdeta bana ait rızk ve it’amı ihzar etmek için yaratılmamışsınız.
yaratılıştaki gaye nedir ibadette ölçü ne olmalıdır ?
5 Kasım 2009: 13:11 #759658Anonim
Yaratılıştaki gaye:Ubudiyet (üstadın sıralamasındaki marifet, muhabbet vesaire bunun cihazatları diyelim)
İbadetteki ölçü: Hel min mezid ( daha yok mu )
Rızık ile ibadetin ilişkisini içeren ifadede neyi kast etmek yada beyin fırtınası yaptırmak istediğinizi anlamadım maalesef..
5 Kasım 2009: 13:39 #759661Anonim
@elfaz 165206 wrote:
Rızık ile ibadetin ilişkisini içeren ifadede neyi kast etmek yada beyin fırtınası yaptırmak istediğinizi anlamadım maalesef..
elfaz kardeş, buradaki soru rızık için ibadet terkedilir mi ? Rızkı insan kendi mi kazanıyor ki onun için ibadeti terkediyor ? gibi anladım. Malum çoğu insanın bahanesidir bu.
5 Kasım 2009: 16:37 #759671Anonim
“Siz ubûdiyet için halkolunmuşsunuz. Netice-i hilkatiniz ubûdiyettir. Rızka çalışmak, emr-i İlahî noktasında bir nevi ubûdiyettir. Benim mahlûkatım ve rızıklarını deruhde ettiğim nefisleriniz ve iyaliniz ve hayvanatınızın rızkını tedarik etmek, âdeta bana ait rızk ve it’amı ihzar etmek için yaratılmamışsınız. Çünki Rezzak benim. Sizin müteallikatınız olan ibadımın rızkını ben veriyorum. Siz bunu bahane edip ubûdiyeti terketmeyiniz!”
(yirmisekizinci lema)
Yaratılışın en yüce gayesi, Allah’a iman ve onu tanımaktır.
Bütün noksan sıfatlardan yüce ve en üstün sıfatlarla muttasıf olan Allah’ı, tanımak ve ona kulluk borcunu yerine getirmek, gönül huzurunun kaynağıdır:
“Onlar inanmışlardır.
Allah’ı zikretmeleri sebebiyle kalbleri huzura kavuşmuştur.
Uyanık olun, kalbler ancak Allah’ı zikretmekle huzura kavuşur”Hem, insan ibâdet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazât-ı mâneviyesi gösteriyor. Zîrâ, hayat-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidar cihetinde en ednâ bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat, hayat-ı mâneviye ve uhreviyesine lâzım olan ilim ve iftikàr ile tazarrû ve ibâdet cihetinde hayvanâtın sultanı ve kumandanı hükmündedir.
Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gàye-i maksad yapsan ve ona dâim çalışsan, en ednâ bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gàye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesîle ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakkın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun.
İşte sana iki yol. İstediğini intihab edebilirsin. Hidâyet ve tevfîkı Erhamü’r-Râhimînden iste.
(5. söz)
6 Kasım 2009: 16:42 #759712Anonim
FITRAT(YARATILIŞ):
Fıtrat; lügatta, yaratılış, mizaç, huy, tabiat anlamına gelir.
Hanif; islam dinine sımsıkı bağlı bulunan kimse demektir.
“.fe ekım vecheke liddini hanifen, fırate llahilleti fetarannase aleyha, lihalkıllahi…”
“….Öyle ise sen yüzünü HANÃŽF olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir ki O, insanları bunun üzerine yaratmıştır ….” Rum Suresi Ayet: 30.
Allah’ın senin için meşru’ kıldığı ve seni ulaştırmış olduğu İbrahim(A.S.)’ın dini olan Hanif dini üzere devam et. Şüphesiz Allah seni, O’nu bilme, birleme ve O’ndan başka ilah olmadığını ikrar üzere yaratmıştır.
Allah’ın dininde değişme yoktur. Din ve fıtrat İSLÂMdır.
Ümmetin dayanağı nedir? Sorusuna cevab olarak Üçdür denilir. Bunlar; a) İhlas, b) Namaz, c) İtaat.İnsan fıtratının derinliklerinde din duygusu vardır. Bunu çeşitli şekillerde hisseder. Bu çoğu kez doğru ve sağlam bir inanç sistemine bağlı olmaz. Yüzlerce, binlerce yalan yanlış bilgiye ve hikayelere dayanabilir. Hatta ateist de olur. Allah’ın varlığını hissetmeye zorlandığında. Her şeye rağmen her zaman kendi fıtratının derinliklerinde bu kainatın bir yaratanı olması gerektiğini kuvvetli bir hisle hisseder. Kainat aslında tamamıyla Allah’a kulluk için yaratılmıştır. Bu her halukarda gözle görülür. Kainatta her şey ancak ve ancak Allah’ın koyduğu kanunlara uygun olarak hareket eder. Hiç bir canlı bu düzeni bozma gücüne sahip değildir.
Bugünkü ilim, yeryüzünde hayat değişime uğramış ve tekamül etmiştir der. Bu Allah’ın ilahi kanunlarına uygunluğunu da gösterir. Bütün varlıklar içinde insan, apayrı ve eşsiz bir mevkiye sahiptir. İnsandaki özellikler diğer yaratıklarda yoktur. İtaat ve ibadet konusunda canlı cansız bütün varlıklar ortak özelliğe sahiptirler. İnsan bu noktayı aşamaz. Diğer yaratıklardan insan iki noktada ayrılır. 1- İdrak. 2- Hareket serbestliği(irade-i cüz’iyye) kısacası İrade. Bu iki özellik bile belli sınırlar dahilindedir. İnsan hareketleriyle şuurlu ve iradelidir. Gaye ve hedefi kendisi belirleyebilir. İnsan ibadet yönüyle diğer canlılardan ayrılır. İbadeti, şuurlu ve iradeyle olur. Diğer canlılarda bu özellik yoktur. İnsana a) İtaat b) İsyan konularında da serbestlik verilmiştir. İnsan bu iki yoldan birini tercih eder.
İnsan, itaatte etse isyan da etse Allah’ın varlığını idrak eden bir mahluktur. İnsan çevresini saran kainatın yapısı karşısında teaccüb(hayrete düşer) eder. Bu doğumdan ölüme kadar sürer gider. Bu sadece his ve duygu alanında değil, manevi alanda da olur. Çok şeyi merak eder. Çok şeyi gerçekleştirmek ister. Hakimiyet kurmak ister. Gaybı bilmek ister. Sonsuzluğu ister. Ölmemeyi, temelli kalmayı gerçekleştirdi mi insan? Tabii olaylar karşısında ne kadar güçlü kalmıştır?
İnsan, daima ruhunda fıtri olarak kendisinden daha güçlü bir kuvvetle karşı karşıya bulunduğunu hissetmiştir.
İşte bu düşünceler ve hareketler çerçevesinde dini duygular gelişmiştir. İnsan, gerek fıtri olarak gerekse tecrübelerinden edindiği bilgi ile her şeyin bir yaratanı olduğunu kabul etmektedir. Bunun için kainatta araştırma yapmakta. Bazen gerçeği bulmakta, bazen de sapıtmaktadır. Her iki halde de din unsuru ortaya çıkmaktadır.
Din, doğrudan doğruya fıtrattan doğar. Fıtrat ile gelişir ve tekemmül eder. Baskılar ve engellemeler insan ruhunda dini duygular meydana getirmez. Din bir takım kaidelerle insanı izler ve belirli değerler ortaya koyar. Hareket ve davranışları düzene koyacak bazı kontrol mekanizmalarını harekete geçirir. Ve insana “.. şunu yapman normal, şunu yapman doğru olmaz der.”
İnsanın fıtraten hissetmesi, onu ibadete sevk eder. Belirli hareketleri yapmasını teşvik eder. İnsan ruhunda bağımlılık duygusu ile din arasında bir alaka vardır. Yalnız semavi dinlerde bu görülür. Sapık olanlar, bağımlılıktan nefret ederler. Doğruluğa ve dürüstlüğe tahammülü olmayan sapık ruhlar bağlmlılık karşısında ezilir.
Bugün insanlık Allah’a dönüş yolu ile karşı karşıya bulunuyor. İnsan Allah’a dönmekle kendi fıtratına dönmektedir. Her ne kadar arada çok az sayıda sapık düşünceliler çıksa da.
Sapık düşünceliler neden kurtulamıyorlar? Sapıklar ruhi, fikri, siyasi, iktisadi ve ictimai alanlarda kriz ve buhran içinde neden kıvranmaktadır?
Aslında Allah tarafından vaz edilen din; insan fıtratıyla tam bir uyum içindedir. Bu uyum fıtratın normal halindedir. Anormal olduğu zaman yukarıda sözü edilen haller olur. İnsan olması gerken doğru ve sağlam yolda olduğu sürece din ile insan fıtratı tam bir mutabakat(uyum) içindedir.
İnsanın ruhu, Allah ile bir bağ kurar. Bu bağ, her alanda, her duyguda süreklidir. Buna göre Allah her zaman ve her yerde insan ile beraberdir.
Nihayet hedef tekdir: O da insan kalbini Allah’a bağlamalıdır. İnsan kalbini irade sahibi, yüce yaratana (Allahü Teala’ya) yöneltmelidir.
İnsan ruh ve bedenden müteşekkildir. Ayrı ayrı faaliyetleri vardır. Fakat her ikisi ortak bir noktada buluşur. Öte yanda ise hem dünya hem de ahiret vardır. Ama her ikisinin yolu birdir. Asla ayrılmazlar. Dünya için çalışmak, ahiret için ibadetten; ahiret için ibadet, dünya için çalışmaktan farklı değildir. Her ikisinin yönü de Allah’adır. Diğer sistemlerde ise; bedeni faaliyet ile ruhi faaliyet birbirinden ayrı gösterilmiştir.
İslam, insan fıtratıyla tam bir uyum içinde olduğundan her ikisini birlikte ele alır ve birbirinden ayırmaz. Bu ikili birbirini tamamlar.
İnsan kendi varlık yapısının ruhi yanını tatmin için ibadet eder, temizlenir ve arınır. Öyle bir ibadet düstur(genel kural)(*)u ortaya koyar ki ruhi yönü ağır basar gibi görünse de bütün varlığını kapsar. İnsan ibadet ederken ruhi alanda, gelişirken(fiili yaşarken) bedeni alandan uzaklaşmaz. Bu anlamda ibadet, ruhban olmaktan çıkar hayatın ta içinde yer alır. İnsan dünya için yaşarken aynı zamanda ahireti için de yaşamış olur. İslam her ikisini tek bir yola koymuştur. İslamda sırf ahiret için amel ve ibadet yoktur. İslamda sadece tek bir ibadet şekli vardır O da hem dünya hem ahiret için amel ve ibadettir. İnsan onu yerine getirirken hem dünyası hem de ahireti için çalışır.
Allahü Teala, Kur’an-ı Mubin de “.. Allah’ın sana verdiklerinde ahiret yurdunu ara… ve dünyadan da nasibini unutma…” Kasas Suresi Ayet: 77.
Allah hem dünyayı, hemde ahireti aynı amelde aynı yerde birleştirmiştir.
İnsan denilen mahlukun yeryüzünde Allah’ın halifesi olma görevini yerine getirebilmesi için bunlar gereklidir.
Netice olarak, islam; insan fıtratıyla beraber hareketine devam ederken onu bütün yönleriyle birlikte ele alır ve kapsamlı olarak kabul eder. İslam pratik hayat için bir düstur, ibadet ve dini yaşam için ayrı bir düstür ortaya koymaz. Sadece bir düstur ortaya koyar onda hem şahsi hem de kamu hakları yer alır. İnsanın pratik yaşamı ile ideal yaşamı arasında uçurum değil tam bir uyum söz konusudur. Allah’ın dininde değişme söz konusu değil, aksine tekemmül vardır.22 Kasım 2009: 14:10 #760615Anonim
Ve Bihi Nesteinu
Mahiyet ve istidat itibarı ile her şey ilme bağlıdır..
İlim’de malume tabidir.Malum ilme tabi değildir.
Terakkiler ,inkişaflar, ilerlemeler, Yaradılışta her canlının, hem maddi, hemde manevi vechelerine yerleştirilmişlerdir. Maddi iştigaller her iştigalin ilmi ve usulu ve fıtratın gerekleri ile yapılırken manevi olan tohumlar ve kuvvelerde inkişaf ederek parlarlar ve kamellerine ilerlerler.
İnsan kainata bir misali musağğar olması hasebi ile tüm alemlerden alınarak insan RUHUNA VE KALBİNE ve manevi vechesine ekilen o tohumlar, derc edilmiştir ve manevi alemlerin hususiyetlerine görede GIDA İSTERLER, iştigal isterler, zevkleri ve lezzetleri terakkilerindedir, vazifelerini ifalarındadır. işte bu MADDİ VE MANEVİ cihazat ve letaifler işledikçe parlarlar bir nevi vazifeleri gıdaları kemallerine sevkleri onların fıtrı olan ubudiyetleridirde.
Aslında her faaliyyet faal olan letaifin hem ubudiyyetidir hemde gıdalanmasıdır.
Bu ve emsali her şey Allah’ın helal diye hudud çizdiği alanda olanıdır. Helaller faideleri ve GEREKLİLİKLERİ zaruretleri NİSBETİNDE hüküm alıp farz ve vacib ve sünnet gibi dairelere ayrıldığı gibi HELAL DAİRESİ KEYFE KAFİ GELECEK DERECEDE GENİŞTİR. ihtiyaçta olan neki varsa helal dairesinde vardır.
Bu ve emsali her şeyde Allah’ın haram ve yasak kıldığı hududlar ise o letaiflere cihazatlara maddeten veya manen zarar veren işlerdir. Bunlarda verdikleri zarar nisbetinde derecelendirilip,KEBAİRLER, haramlar, haram li aynihi ,haram li gayrihiler,gibi dairelere taksim edilmişlerdir.
Hulasa : Allahın insanları, insanlıklarına ve yaradılışlarına en yakışan hali ile donatması ve halife-i arz kılması ona uygun her cihazat ve letaifin ve kainatta ve insanda tecelli eden ESMA VE SIFAT tecellilerinin ilim ile talimi amel ile hayatlanması ve inşası ile terakki yaşanırken hem KENDİ CEMAL VE CELAL VE KEMAL TECELLİLERİNİ kendi seyreder, hemde seyrici olan misafir mahlukatına san’atını seyrettirir.
İşte Tüm inşalar, faaliyetler, işler ,şeyler, her canlının kainatta cari olan ADETULLAH VEYA SÜNNETULLAH diye ifade edilen kanunlara riayet ile vazifesini yani ubudiyyetini ifasıdır.
İnsan ise insana yakışır bir hayatı sünnetullah dairesinde yaşamak istediğinde kendine ilim gereklidir bu talim ister ve bu ilmi amele dökmek gerekir ki bunların hepsi bizler için (a.s.m) Efendimiz hz.lerinin ve ashabı r.a hum ecmainlerin,maddi ve manvi faaliyetlerinde yani ubudiyyetlerinde en kemalli ve cemalli halleri numuneler olarak bizlere verilmiştir.
İnsan bu dünyaya dua ve ilim vasıtası ile tekemmül etmek için gönderilmiştir. Tüm cihazat ve letaiflerin ubudiyyetleri DUALARIDIR. Dua ise ubudiyyetin özüdür.
Kemalat-ı İNSANİYENİN madeni ve menba-ı SÜNNETİ SENİYYE olduğu gibi, saadeti ebediyyetin temel taşıda sünneti seniyyedir.
Sünnetler ise çoktur ve her şeyi kuşatmıştır zira onlar ESMA-İ İLAHİ’NİN tecellilerinin hududlarıdır ve MAHZA EDEBDİR.
Allah’ım.. Sen RABSIN, bizler yarattığın kullarınız, Vermek SANA, istemek bize yakışır. Biz ihtiyaç ile isteyen kullarına ve muhtaç olanlara o EDEBDEN, KENDİ ŞANINA YAKIŞIR BİR İHSAN İLE İHSAN EDİP, BİZ kullarını o EDEBLER İLE (o edeblerin sahibinin (a.s.m) ve menba-ı ve muhafızlarının hürmetine) EDEBLENDİRMENİ İSTİYORUZ Bizleri Risale-i nur talebesi olarak yaşatıp öylede imanı tahkiki ile ahirete sevk etmeni ve Risale-i nur talebeleri ile birlikte Üstadımız r.a hın ardı sıra(s.a.m) Efendimiz hazretlerinin ardınca cennetine sevk etmeni RAHİMMİYYETİNDEN ihtiyaç ile istiyoruz amin amin amin.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.